Perşembe, Haziran 22


Kitap-Anı
Stefan Zweig, Yıldızın Parladığı Anlar
Evet öyle, bize dokunuş halleriyle yer ederler içimizde, dünyada ne varsa.

21 yaşlarında filandım, avukatlık stajı yapıyordum. Ankara Adliyesi’nin kalın duvarlarından içeriye, yutulurcasına girerdim. Ciddi suratları, yarasa cüppeleriyle uçarcasına yürüyen, yarı yolda birbirine asılı kalıverip, tuhaf bir dille konuşmaya başlayan o avukatlardan da hiç hazzetmezdim. Gençlik işte, yırtık jean’ler, üstü yazılı tişörtlerle ”ben sizden biri değilim, buraya da ait değilim aslında” demek isterdim. Baro’dan kılık kıyafetim için uyarı gelince, Polonya halk dansları topluluğu kıyafetlerinin tıpkısı fırfırlı gömlek ve çiçekli kadifeden etek yelekle uyarıya onayımı vermiş oldum:) Sıkıntıdan geberiyordum ve beş katı birbirine bağlayan enli merdivenleri, o tombul yarasalardan çok daha hızlı inip çıkarak, servet değerindeki kağıtların, dosyalarına girmesini sağlıyordum. Kafkaesk bir abartıdan da yoksun, olumsuz bile olsa bu ruhtan bile uzak o dev granit oyukta, talebi yazmış, haciz için icra memurlarını koridordaki bankta beklerken, yapılacak en doğru şey okumaktı. Gerçi akşamları, 30 cm ilerisinde, yemyeşil sarmaşıklarla kaplı bir duvardan başka hiçbir yeri görmeyen eski kapıcı dairesi evime geldiğimde, tek kişilik daracık, sert yatağıma uzanır, başımın arkasındaki kitaplığımın rafındaki küçücük mavi hoparlörlü walkman’imi çalıştırıp hemen yanında ki kitabı insiyaki olarak elime alıp okumaya başlardım. Şundan bundan değil de hayatın bizzat kendisi bir katlanış sorunuydu benim için ama yine de kendimi o insan kalabalığının doğal bir üyesi gibi hissedeceğim duyguyu yakalayacağımı da hayal etmez değildim.

Dediğim gibi, icra memurunu beklerken, öğle arası nedeniyle ıssızlaşmış koridordaki bankta oturur, okurdum genellikle. O sırada Stefan Zweig’ın, “Yıldızın Parladığı Anlar’ kitabı vardı elimde. Tam olarak da bando, Dostoyevski’nin kurşuna dizilmesi için çalıyordu. Sanırım. “Demek okuyorsunuz,” dedi kısa boylu, esmer, güler yüzlü bir delikanlı. “Evet,” dedim, “Hacze çıkacağız birazdan,” diyerek kitapla 20.İcra Dairesi’nin kapısını gösterdim. Yanıma oturup, gülerek ve nedense bana tatlı gelen bir teklifsizlikle kitabı eline alıp inceledi. Konuşmaya başladık oradan buradan. Avukat olan babasına yardım ediyormuş, cüz i bir para karşılığında bir de kütüphanede çalışıyormuş yarı zamanlı olarak. Ama varsa yoksa şiir okuyup, şiir yazarmış. Benim bildiğim ve bilmediğim bir sürü şairden bahsedince, üstelik aynı satırlarda gönül telimizin titrediği:) anlaşılınca, kaynaşıverdik. Sonraki günler, adliyenin koridorları daha katlanılır oldu. İsmet Özel’in kendi sesinden şiirini okuduğu kaseti, dindar kitapçıdan alıp hediye eden arkadaşımla heyecanlı konuşmalarımız sürdü, gitti. Sesinin tonunu ayarlayarak, çok sıradan bir anıdan bahseder gibi annesini nasıl kaybettiğini anlatışı hala kulaklarımda. Babasının işi nedeniyle Tunceli’den gelir aile. Anne tek kelime Türkçe bilmez. Kıyafetleri nedeniyle de yadırganır çevrede, evinden çıkamaz. Alman düzenine uygun olarak yerleştirilmiş mobilyalı salonda bir akşam, vitrindeki TV’ye bakarak yemek yiyen çocuklar, kısa ve çok net bir gürültüyle arkalarını döndüklerinde, annelerinin bir tüfekle kendini vurduğunu görürler. Canım şair arkadaşım, ağırlığı dağıtmak için başka konu eşiklerinde dolandıysa da sonra vazgeçti. Sustuk, kaldık. Neden sonra dedim ki, “Yıldızın Parladığı Anlar bayağı iyi bir kitapmış, dilersen sana vereyim, sen de oku, olmaz mı?”

Kitap hala orda, kitaplığımda durur. Toz alırken bir başka dokunurum ona.
Çocuk arkadaşımın gözlerini kapatır gibi, sımsıkı tutarım kitabı. “Bakma, bakma! Üzülürsün.”

6 yorum:

Binnur/Nehir dedi ki...

okuduğum şey şu anda boğazımda bir düğüm olarak duruyor.

endiseliperi dedi ki...

Faydası olacaksa söyleyeyim Binnur: Arkadaşım sonrasında bir üniversitenin tam istediği bölümünü kazandı,okulu bitirdi, şiir kitabını yayınladı. Ben Ankara'yı terkettikten sonra hiç görüşmedik ama iyi olduğuna eminim. İnsan hayata yenik başlasa da attığı zar hep kötü çıkmaz.
Bunu ummalı ve bunla mutlu olmalıyız sanırım. Hoşçakal.

Binnur/Nehir dedi ki...

Acıkcası hayata başlarken digerlerinden daha şanssız olmanın koşuda geriden degil de ileriden başlamak olduğunu düşündüren insanlar tanıdım ben de.

Fakat bu kadar kötü bir deneyim ....

Yine de insanın unutma ya da hayat kitabında yeni bir sayfa açarak önceki sayfayı örtermiş gibi yapma (ya da örtme) kabiliyetinin tanrı tarafından verildiğini düşünüyorum ve bu olmasa dünyanın şu ankinden çok farklı olacağını tahmin ediyorum....


O küçük çocugun da hayata bir şekilde geri dönmesine çok sevindim. Keşke gözlerini kapatmak isteyeceğin bir şey yaşamamış olsaydı. Ama hayat işte bu, yazarı olduğumuz bir kitap değil (tam olarak değil- nispeten öyle)...

NERDENK dedi ki...

bir arkadaşımın bloguna sizin blogunuza link verilmiş bir blogtan yorum bırakılmış, ordan oraya derken,blogunuzu buldum ve neticede iki gündür iş yerindeki boş vakitlerimi yazdıklarınızı okuyarak değerlendiriyorum. yazdıklarınız beni hemen içine aldı. çok samimi ve öğretici.
karışık karışık okurken en baştan başlamaya karar verdim. ve bu yazıya yorum bırakmak istedim.
görüyorum ki aynı merdivenleri aşındırmışız farklı zamanlarda da olsa... ben de ankara hukuk mezunuyum ve ben de ankarada stajımı yaptım, ben de kot pantolon giydiğim için uyarı aldım... ama şu farkla ki ben hala o Kafkaesk bir abartıdan da yoksun binada koşturuyorum zaman zaman.
ankara adliyesini bir karınca yuvasına benzetiyorum. heryerinde ellerinde kağıtlarla ordan oraya hızlı hızlı insanlar koşturuyor bir oraya bir oraya giriyorlar çıkıyorlar , dolup dolup boşalıyor odalar durmadan. ellerimizde çantalarla sıhhiye tarafından aralıklı bir sıra halinde giriyoruz karınca yuvasına koşturup koşturup çıkıyoruz. (ve tabi burda karınca tüm o olumlu anlamının dışında kullanılmaktadır..:)
siz başka şeyler anlatıyorsunuz ama yazının bu yönüne dokunmak istedim ben ve bu vesileyle bir merhaba demek..:)

endiseliperi dedi ki...

merhaba nerdenk,
bu kadar eski bir yazımı sayende tekrar gördüm ama okudum mu? hayır! en taze yazılarımı bile 2. kez okumaya çok üşeniyorum.

yalnız şunu diyebilirim ki, ankara adliyesi, gördüğüm en güzel adliyelerden biri yine de. çok işlevsel ve heybetli. evet biraz duvar duvar, ruhsuz ama her kurumun şaibeli olduğu ülkemizde adliyelerin böyle yansız, adsız bir tarzları olması iyi bir şey. iyiye işaret yani.

teşekkür ederim, öğretici olan şeyler genellikle sıkıcıdır da. öğretici olmayı çalışmıyorum ama eğlenceli olmayı istiyorum doğrusu:)

teşekkür ederim uğradığınız için. ankara, adliyesi ve de insanları ile çok hoş bir yer bence. gerçekten.

sevgiler.

incinin denizi dedi ki...

eski yazilariniz daha sicak ve dogal:)
yenileri de cok guzel ama bu tadi bulamiyorum. Yine de cok tatli biri oldugunuz kesin. Butun sayfalari okuyacagim:)