Bakmayın bana, burada çok karamsar, melankolik şeyler yazıyorum çoğu kez, ama doğam aslında gayet iyimser ve neşeli. Benim gibiyseniz mesela siz de, kederli olduğunuzda bu duruma derhal son vermek için neşeli, çılgın şarkılar dinliyorsunuzdur. Bomboş, coşkusuz hissettiğinizde şiir okuyorsunuzdur. Korkuyorsanız, perdeleri çekip bir film izliyorsunuzdur. Kafanızın içi karışıksa, evi düzenlemeye kalkışıyorsunuzdur. Olumsuz olana derhal müdahale etmek; kederi, sıkıntıyı, korkuyu, hüznü, neyse artık, hayatın bir parçası gibi görmemek, hayatı bunlarla sevmemek demek sanırım. Benim bu telaşıma karşılık Bora sakince içindeki duyguyu yansıtan eylemlerde bulunur. Ben ne kadar hüzünden, kederden bahsetsem, Bora o kadar hoşlanmaz bunların konuşulmasından. Onun Edward Hopper resimlerini korkusuzca sevmesinde, oradaki yalnızlıktan hiç ürkmemesinde sanıyorum ki insani tüm duyguları cesurca kabullenişi yatıyor. Belki de Alain de Botton’un kastettiği gibi, insan kendi hüznünün, kederinin yansımasını başka yerlerde gördükçe teselli buluyordur.
Karamazov Kardeşler bitmek üzere; İvan’ın deliliğinde, şeytanla sohbetindeyim şu aralar. Kitap öyle yoğun ki, kendime, ara öğünler gibi hafif ve neşeli kitaplar seçiyorum okumak için. Alain de Botton’un Seyahat Sanatı kitabı bunlardan biri. Botton, çok da bilmediğimiz şeylerden bahsetmiyor. Ya da sanatı bizim için tercüme ederken, çok basit, anlaşılır ve gösterişe kapılmadan yapıyor bunu. Kitabın, Baudelaire ile Edward Hopper’ın rehberliğinde anlatıldığı Seyahat Mekanları bölümü fena değil.
“Ana tema yalnızlıktır. Hopper’ın insanları evden uzaktır, oturdukları ya da ayakta durdukları mekanda onlardan başka kimse yoktur; kimi bir yatağın köşesinde oturmuş bir mektup okur, kimi bir barda tek başına içki içer, kimi trenin penceresinden dışarıyı seyreder, kimi de otel otel lobisinde kitap okur. Yüzlerinde kırılgan ve içe dönük bir ifade vardır. Az evvel terk etmiş ya da terk edilmişlerdir, kendilerine bir iş, bir sevgili ya da arkadaş aramaktadırlar, bu arayışla fani seyahat mekanlarına sürüklenmişlerdir. Vakit genelde gecedir ve pencerenin dışında karanlığın, uçsuz bucaksız bir ovanın ya da tuhaf bir şehrin tehdidi kol gezer.”
s.56

Bora’nın çok iyi bildiği yalnızlık duygusu ve çok sevdiği yalnızlık mekanlarını Hopper’ın resmedişinde öyle bir şey var ki… Botton şöyle anlatmış, Bora’nın benzincinin yerinde olmayı çok istediği, en sevdiği Hopper resmini:
“İstasyonun işletmecisi dışarı çıkmış pompadaki yaş seviyesini kontrol etmektedir. İstasyonun içi sıcaktır ve içeride kadar fazla ışık vardır ki binanın önü güneş vurmuş kadar aydınlıktır. Belki radyo çalmaktadır. Duvarın dibine benzin bidonları sıralanmıştır, yanlarına şekerler, magazinler, haritalar ve başka bir yığın şey konmuştur belki.
Benzin yalnızlığın resmidir. Petrol istasyonu az sonra başlayacak ve uzun süre bitmeyecek olan karanlığın eşiğindedir, tamamen yalnızdır. Ancak Hopper’ın fırçasında yalnızlık bir kez daha etkileyici ve cazip bir duyguya dönüşür. Tablonun solundan bir sis gibi yayılan ve bize korkunun varlığını haber veren karanlık, istasyonun uyandırdığı güven duygusuyla tezat oluşturur. Gecenin ve vahşi ormanın ortasında insan eli değmiş son durak olan bu mekan, gündüz vakti şehirdeki herhangi başka bir mekana kıyasla çok daha cana yakındır, kanımızı ısıtır. Kahve makineleri, magazinler, insanın faniliğinin ve küçük arzularının göstergesi olan jetonlar; dışarıdaki o koskoca insansız dünyayla, ayıların ve tilkilerin ayak seslerinin dal çıtırtılarına karıştığı dünyayla keskin bir tezat oluşturur. Bir magazinin kapağında kalın pembe harflerle bu yaz tırnaklarımızı mor renge boyamamız önerilmiştir. Kahve makinesinin tepesine asılmış olan yazı bize kahveyi mutlaka denememiz gerektiğini söyler. Benzin istasyonu, sonsuz ormanın içinde kaybolmadan önceki son durağımızdır. Burada bizi birleştiren şeyler, bizi birbirimizden ayıran şeylerden fazladır.”
s.61
Bora’nın acil bir gereksinim olarak gördüğü bir iş mekanı vardır. Gece çalışanlar, uyanık olanlar, başka bir yerde kitap okumak isteyenler için bir gece mekanı çalıştırmak. Toplumdan kopuk insanların gece yaşamını, yalnızlığın çok baskılayıcı olduğu kendi mekanlarında değil de herkesin onlar gibi yalnız olduğu bir kamusal alan icat ederek atlatmalarını sağlamak istiyor sanırım. Emin değilim, çünkü Bora insan ruhunun karanlık yanlarının ve sıkıntısının gösterişli ve sığ ve tekrar tekrar dillendirilmesinden hoşlanmaz. Onun ruhu, öyle sanıyorum ki, Hopper’ın bu tablosundaki gibi yabani, ıpıssız ve karanlık tarafıyla; düzenlenmiş, sistemleştirilmiş, köşe bucak aydınlatılarak bilinmedik hiçbir şey bırakılmamış modern insanın toplumsal olana yatkın evcil tarafı arasındaki sınırda dolaşır durur. Ruhunun, o sınırda olan gerginliğine hakim olmak için, hiçbir şeyi örtbas etmeden, boşu boşuna şıklaştırmadan, cesur bir kabullenişle, yalnızlığın bu çeşidini yaşayan kendisi ve kendisi gibi olanlar için geceyi kolay atlatacak bir mekan düşler.

Hopper’ın otomat resmi, Bora’nın çalışma masasının karşısındaki duvarda asılı. Bir gün resme bakıp konuşmuştuk. Ben ısrarla kadının birini beklediğini, o sırada kafasında, gelecek kişiyle ilgili bir konuyu halletmeye çalıştığını, o gelince kadının utangaçça gülümseyerek bir şeyler anlatmaya başlayacağını, çıkarmayı unuttuğunu şapkasını o gelince çıkarıp, arkasındaki cama düşen yansımasına bakarak saçını düzelteceğini söylemiştim. Bora içinse kadın tümden yalnızdı ve yalnızlığını unutmak için geldiği o bol ışıklı mekanda, gecenin o vakti orada tek başına olduğu için gergindi. Hava soğuktu ve resim tümden çok hüzünlüydü, bir birliktelik öncesini değil, yapayalnızlığı anlatıyordu. Ama resme bakınca insan yine de mutsuzluğu hissetmiyordu. Evlerde, odaların küçük köşelerinde yaşanan keder çok daha sıkıntı verici sanırım, herkesin senin gibi yalnız olduğu o kamusal alanlara göre.
Bora, Hopper gibi trenlere de tutkundur. Tren istasyonlarına gidip kitap okuduğu zamanlar az değilmiş eskiden. “Hopper’ı trenlere çeken şey, doğanın içinden geçerek yolunu çizen vagonların, yarı boş kompartımanların içindeki atmosferdi: dışarıda trenin tekerlekleri raylara çarparken içeride hüküm süren sessizlikti, dışarıdan gelen bu sesin ve pencereden görünen manzaranın bizi sürüklediği dalgınlık haliydi. İnsan bu dalgınlık halinden normal benliğinin dışına çıktığını, daha durağan şartlarda erişemeyeceği bazı düşüncelere ve anılara dokunduğunu hissedebilirdi. C Kompartımanı, 293 numaralı vagondaki kadın da benzer bir ruh hali iöçindeydi sanki; bir yandan kitabını okuyor, bir yandan da benzer bir dalgınlıkla kah vagonun içine kah dışarıya kaydırıyordu gözlerini.”
s.61-62
“Sürekli düşünü kurduğumuz, saatlerce süren bu tren yolculuğunun sonunda kendimize döndüğümüzü, bizim için önemli olan duygu ve düşünceleri geri getirdiğimizi hissederiz. Kendimizle yüzleştiğimiz yerin evimiz olması şart değildir. Aksine evdeki eşyalar değişimin önüne geçer çünkü eşyanın kendisi zaten değişmemektedir. Ev içindeki dekor yüzünden günlük yaşamdaki benliğimize (belki de bizim aslımızı yansıtmayan kimliğe) zincirlenir kalırız.”
s.64

Bu bölümde Botton son olarak şunu söylemiş:
“ Benzin istasyonunda ve motelde şiirsellik buluyorsak eğer, bir güç bizi havaalanına ya da tren vagonuna çekiyorsa, bunun nedeni, toplumdan kopuk bu mekanların mimarilerinin vasatlığına, eşyaların konforsuzluğuna, aşırı parlak renklerine ve sert ışıklarına rağmen sıradan ve düzenli toplumun bencilce rahatlıklarına ve alışkanlıklarına bir alternatif oluşturmalarıdır belki.”
s.65
not: nereden çıktı gene bu Hopper? Bora'nın doğumgünü bugün. Onun için, deniz fenerlerinden, trenlerden, bahçe çiçeklerinden, yapbozlardan, çizgi romanlardan, bisikletten, kalemlerden ve kağıtlardan, yes grubundan, fassbinder'den, sahaflardan, kuzey ülkelerinin coğrafyasından, bilinmeyen japon yönetmenlerden filan da bahsedebilirdim ama içimden böylesi geldi.birazdan dışarıya çıkacağım ve bora için hediye bakacağım. aklımda ufak tefek birkaç şey var. henüz belli değil ne alacağım. ama şu belli ki, kesinlikle bir sürahi dolusu limonata yapacağım ve beyaz fırından paskalya çöreği alacağım:) hadi bana eyvallah.