Pazartesi, Haziran 29, 2009

MİM



Nil dedi ki büyük bir coşkuyla, hayranlık duyduğu ve onu daha yakından ve kendi dilinden tanımayı istediği Bora için, “onun Aslı Erdoğan’ı sevdiğini tahmin etmiştim ben zaten!”

O zaman aklıma geldi şu geyiği çevirmek: Siz hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?

Benim için, elinde Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’i ya da Suç ve Ceza’sı, Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken’i ya da Sartoris’i, Conrad’ın Karanlığın Yüreği kitapları varsa, (eğer o müthiş utangaçlığımı da yenebilirsem) bir tanışmayı başlatmak için can atabilirim. Daha ne müthiş yazarlar var aslında, değil mi? Olsun, biliyorum, listeyi dilediğimce uzatabilirim, ama benim yüreğim bu üç yazarla daha candan çarpar. Pekiii, ruhunda bu üç yazarı dolaştırmış biri, tanışmaya, konuşmaya teşne, kolay sohbet edebilir bir insan mıdır? Asla! Henüz Dostoyevski’yi sahiden sevip de konuşkan olan bir erkek görmedim. O halde benim şu tanışma serüvenim ta başından sarpa sarar. Oysa, Fante, Auster ve nedense Fowles okuyor olsaydı, daha ben kitabın kapağını görmeye çalışırken bir sohbeti başlatmış olurduk. Gayet de neşeli olurdu bu sohbet. Borges, Cortazar, Infante okuyor olsaydı, mesafeli, medeni ve şık bir sohbeti Avrupai bir tarzda yürütürdük. Şimdi atıyorum bunları elbette, geyik yapıyoruz sonuçta.

Hatta bu geyiği genişletip bir mime dönüştürebiliriz. Neticede bir bankta, ağaç altında, sahilde, metroda, kahvede, otobüste okuyan birini gördüğümüzde, hangi kitabı okuduğunu merak etmez miyiz çoğumuz? O halde; siz hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz? Ve hatta neden? Ve hatta istediğiniz bir hikayeyi, mevsimi, müziği, coğrafyayı da ekleyerek kurgulayabilirsiniz. İsterseniz.

Buraya gelen herkes yazsın istiyorum ama mim geleneği uyarınca isim vermem gerek galiba. İlk aklıma gelenler, Celerone, Duman, Aslıberry, Atilla Bey, Neolitik Hanım, Erhan Bey, Ekmekçikız, JtoO, Tavşan, Torkunç, Koray, Sardunya.

Cuma, Haziran 19, 2009

birisine mutlu yıllar!

Bakmayın bana, burada çok karamsar, melankolik şeyler yazıyorum çoğu kez, ama doğam aslında gayet iyimser ve neşeli. Benim gibiyseniz mesela siz de, kederli olduğunuzda bu duruma derhal son vermek için neşeli, çılgın şarkılar dinliyorsunuzdur. Bomboş, coşkusuz hissettiğinizde şiir okuyorsunuzdur. Korkuyorsanız, perdeleri çekip bir film izliyorsunuzdur. Kafanızın içi karışıksa, evi düzenlemeye kalkışıyorsunuzdur. Olumsuz olana derhal müdahale etmek; kederi, sıkıntıyı, korkuyu, hüznü, neyse artık, hayatın bir parçası gibi görmemek, hayatı bunlarla sevmemek demek sanırım. Benim bu telaşıma karşılık Bora sakince içindeki duyguyu yansıtan eylemlerde bulunur. Ben ne kadar hüzünden, kederden bahsetsem, Bora o kadar hoşlanmaz bunların konuşulmasından. Onun Edward Hopper resimlerini korkusuzca sevmesinde, oradaki yalnızlıktan hiç ürkmemesinde sanıyorum ki insani tüm duyguları cesurca kabullenişi yatıyor. Belki de Alain de Botton’un kastettiği gibi, insan kendi hüznünün, kederinin yansımasını başka yerlerde gördükçe teselli buluyordur.

Karamazov Kardeşler bitmek üzere; İvan’ın deliliğinde, şeytanla sohbetindeyim şu aralar. Kitap öyle yoğun ki, kendime, ara öğünler gibi hafif ve neşeli kitaplar seçiyorum okumak için. Alain de Botton’un Seyahat Sanatı kitabı bunlardan biri. Botton, çok da bilmediğimiz şeylerden bahsetmiyor. Ya da sanatı bizim için tercüme ederken, çok basit, anlaşılır ve gösterişe kapılmadan yapıyor bunu. Kitabın, Baudelaire ile Edward Hopper’ın rehberliğinde anlatıldığı Seyahat Mekanları bölümü fena değil.

“Ana tema yalnızlıktır. Hopper’ın insanları evden uzaktır, oturdukları ya da ayakta durdukları mekanda onlardan başka kimse yoktur; kimi bir yatağın köşesinde oturmuş bir mektup okur, kimi bir barda tek başına içki içer, kimi trenin penceresinden dışarıyı seyreder, kimi de otel otel lobisinde kitap okur. Yüzlerinde kırılgan ve içe dönük bir ifade vardır. Az evvel terk etmiş ya da terk edilmişlerdir, kendilerine bir iş, bir sevgili ya da arkadaş aramaktadırlar, bu arayışla fani seyahat mekanlarına sürüklenmişlerdir. Vakit genelde gecedir ve pencerenin dışında karanlığın, uçsuz bucaksız bir ovanın ya da tuhaf bir şehrin tehdidi kol gezer.”

s.56




Bora’nın çok iyi bildiği yalnızlık duygusu ve çok sevdiği yalnızlık mekanlarını Hopper’ın resmedişinde öyle bir şey var ki… Botton şöyle anlatmış, Bora’nın benzincinin yerinde olmayı çok istediği, en sevdiği Hopper resmini:

“İstasyonun işletmecisi dışarı çıkmış pompadaki yaş seviyesini kontrol etmektedir. İstasyonun içi sıcaktır ve içeride kadar fazla ışık vardır ki binanın önü güneş vurmuş kadar aydınlıktır. Belki radyo çalmaktadır. Duvarın dibine benzin bidonları sıralanmıştır, yanlarına şekerler, magazinler, haritalar ve başka bir yığın şey konmuştur belki.

Benzin yalnızlığın resmidir. Petrol istasyonu az sonra başlayacak ve uzun süre bitmeyecek olan karanlığın eşiğindedir, tamamen yalnızdır. Ancak Hopper’ın fırçasında yalnızlık bir kez daha etkileyici ve cazip bir duyguya dönüşür. Tablonun solundan bir sis gibi yayılan ve bize korkunun varlığını haber veren karanlık, istasyonun uyandırdığı güven duygusuyla tezat oluşturur. Gecenin ve vahşi ormanın ortasında insan eli değmiş son durak olan bu mekan, gündüz vakti şehirdeki herhangi başka bir mekana kıyasla çok daha cana yakındır, kanımızı ısıtır. Kahve makineleri, magazinler, insanın faniliğinin ve küçük arzularının göstergesi olan jetonlar; dışarıdaki o koskoca insansız dünyayla, ayıların ve tilkilerin ayak seslerinin dal çıtırtılarına karıştığı dünyayla keskin bir tezat oluşturur. Bir magazinin kapağında kalın pembe harflerle bu yaz tırnaklarımızı mor renge boyamamız önerilmiştir. Kahve makinesinin tepesine asılmış olan yazı bize kahveyi mutlaka denememiz gerektiğini söyler. Benzin istasyonu, sonsuz ormanın içinde kaybolmadan önceki son durağımızdır. Burada bizi birleştiren şeyler, bizi birbirimizden ayıran şeylerden fazladır.”
s.61

Bora’nın acil bir gereksinim olarak gördüğü bir iş mekanı vardır. Gece çalışanlar, uyanık olanlar, başka bir yerde kitap okumak isteyenler için bir gece mekanı çalıştırmak. Toplumdan kopuk insanların gece yaşamını, yalnızlığın çok baskılayıcı olduğu kendi mekanlarında değil de herkesin onlar gibi yalnız olduğu bir kamusal alan icat ederek atlatmalarını sağlamak istiyor sanırım. Emin değilim, çünkü Bora insan ruhunun karanlık yanlarının ve sıkıntısının gösterişli ve sığ ve tekrar tekrar dillendirilmesinden hoşlanmaz. Onun ruhu, öyle sanıyorum ki, Hopper’ın bu tablosundaki gibi yabani, ıpıssız ve karanlık tarafıyla; düzenlenmiş, sistemleştirilmiş, köşe bucak aydınlatılarak bilinmedik hiçbir şey bırakılmamış modern insanın toplumsal olana yatkın evcil tarafı arasındaki sınırda dolaşır durur. Ruhunun, o sınırda olan gerginliğine hakim olmak için, hiçbir şeyi örtbas etmeden, boşu boşuna şıklaştırmadan, cesur bir kabullenişle, yalnızlığın bu çeşidini yaşayan kendisi ve kendisi gibi olanlar için geceyi kolay atlatacak bir mekan düşler.



Hopper’ın otomat resmi, Bora’nın çalışma masasının karşısındaki duvarda asılı. Bir gün resme bakıp konuşmuştuk. Ben ısrarla kadının birini beklediğini, o sırada kafasında, gelecek kişiyle ilgili bir konuyu halletmeye çalıştığını, o gelince kadının utangaçça gülümseyerek bir şeyler anlatmaya başlayacağını, çıkarmayı unuttuğunu şapkasını o gelince çıkarıp, arkasındaki cama düşen yansımasına bakarak saçını düzelteceğini söylemiştim. Bora içinse kadın tümden yalnızdı ve yalnızlığını unutmak için geldiği o bol ışıklı mekanda, gecenin o vakti orada tek başına olduğu için gergindi. Hava soğuktu ve resim tümden çok hüzünlüydü, bir birliktelik öncesini değil, yapayalnızlığı anlatıyordu. Ama resme bakınca insan yine de mutsuzluğu hissetmiyordu. Evlerde, odaların küçük köşelerinde yaşanan keder çok daha sıkıntı verici sanırım, herkesin senin gibi yalnız olduğu o kamusal alanlara göre.



Bora, Hopper gibi trenlere de tutkundur. Tren istasyonlarına gidip kitap okuduğu zamanlar az değilmiş eskiden. “Hopper’ı trenlere çeken şey, doğanın içinden geçerek yolunu çizen vagonların, yarı boş kompartımanların içindeki atmosferdi: dışarıda trenin tekerlekleri raylara çarparken içeride hüküm süren sessizlikti, dışarıdan gelen bu sesin ve pencereden görünen manzaranın bizi sürüklediği dalgınlık haliydi. İnsan bu dalgınlık halinden normal benliğinin dışına çıktığını, daha durağan şartlarda erişemeyeceği bazı düşüncelere ve anılara dokunduğunu hissedebilirdi. C Kompartımanı, 293 numaralı vagondaki kadın da benzer bir ruh hali iöçindeydi sanki; bir yandan kitabını okuyor, bir yandan da benzer bir dalgınlıkla kah vagonun içine kah dışarıya kaydırıyordu gözlerini.”

s.61-62

“Sürekli düşünü kurduğumuz, saatlerce süren bu tren yolculuğunun sonunda kendimize döndüğümüzü, bizim için önemli olan duygu ve düşünceleri geri getirdiğimizi hissederiz. Kendimizle yüzleştiğimiz yerin evimiz olması şart değildir. Aksine evdeki eşyalar değişimin önüne geçer çünkü eşyanın kendisi zaten değişmemektedir. Ev içindeki dekor yüzünden günlük yaşamdaki benliğimize (belki de bizim aslımızı yansıtmayan kimliğe) zincirlenir kalırız.”

s.64




Bu bölümde Botton son olarak şunu söylemiş:
“ Benzin istasyonunda ve motelde şiirsellik buluyorsak eğer, bir güç bizi havaalanına ya da tren vagonuna çekiyorsa, bunun nedeni, toplumdan kopuk bu mekanların mimarilerinin vasatlığına, eşyaların konforsuzluğuna, aşırı parlak renklerine ve sert ışıklarına rağmen sıradan ve düzenli toplumun bencilce rahatlıklarına ve alışkanlıklarına bir alternatif oluşturmalarıdır belki.”
s.65

not: nereden çıktı gene bu Hopper? Bora'nın doğumgünü bugün. Onun için, deniz fenerlerinden, trenlerden, bahçe çiçeklerinden, yapbozlardan, çizgi romanlardan, bisikletten, kalemlerden ve kağıtlardan, yes grubundan, fassbinder'den, sahaflardan, kuzey ülkelerinin coğrafyasından, bilinmeyen japon yönetmenlerden filan da bahsedebilirdim ama içimden böylesi geldi.

birazdan dışarıya çıkacağım ve bora için hediye bakacağım. aklımda ufak tefek birkaç şey var. henüz belli değil ne alacağım. ama şu belli ki, kesinlikle bir sürahi dolusu limonata yapacağım ve beyaz fırından paskalya çöreği alacağım:)

hadi bana eyvallah.

Cumartesi, Haziran 13, 2009

biz gidelim ormana hey, ormana

Yaz geldi ya, doğaya bırakmak istediniz kendinizi. Biz doğanın müthiş davetkar, müthiş misafirperver filan olduğunu sanırız. İçimizde bir iyimserlik, bir yüksek anlayış coşkusuyla, hesapta bizi bekleyen doğaya atılırız. Doğanın muhtemelen bir dili var ve muhtemelen bize "defol!" diyor, ama biz o dili bilmeyiz. Yüzümüzde dil bilmeyen turistlerde olan o aptal sırıtışla, kafamızı sallar, "aa kuş öttü, aa kurbağa vırakladı," deriz. Doğa sıkıntıyla iç çeker.

İnsanın bizimki gibi yatağının yanında kitaplığının olması çok avantajlı. Elini uzat, çek bir kitabı ve aa bir bakmışsın kırk sekizinci sayfadasın. Cahillikler Kitabı, böyle, nasıl okuyup bitirdiğinizi anlamayacağınız kadar eğlenceli bir kitap. Tamam, içinde beni ilgilendirmeyen maddeler de vardı ve biraz da Türkçe'si çeviri kokuyordu, ama bunlar onu okumaktan vazgeçirtecek kusurlar değil.

Sizin, Arçil'e benzemeyen, akıllı uslu, okumak konusundaki öğütlere olumlu tepki veren şeker çocuklarınız var muhtemelen ve yaz geldi ya, ona okusun diye şöyle keyifli bir kitap almayı düşünüyorsunuz. İşte bu kitap, o kitap. John Lloyd ve John Mitchinson yazmış, NTV Yayınları da yayınlamış.

Doğa demiştik, değil mi? Kitapta şöyle bir başlık var: Hank hank diye ses çıkaran şey nedir?
Cevabı, Arnavutluk'taki domuzlar olacak:) Arnavutluk'taki köpekler de hem hem diye ses verirlermiş. Ukrayna'dakiler haf haf, İzlanda'da voff, Endonezya'da gong gong. Ya İtalya'da? Bau bauuuuu!

Köpeklerin bölgesel aksanları bile varmış. En ayırt edici aksanlara Liverpollu ve İskoç köpekleri sahipmiş. Liverpollu köpekler daha yüksek perdeden bir sese sahipken, İskoç köpeklerinin sesi daha düşük perdedenmiş. Uzmanlar, köpeklerin sahiplerine daha yakın olabilmek için onların seslerini taklit ettikleri sonucuna da varmışlar.

Ayrıca köpek gibi havlayan ağaç kurbağalarından, marangozun çiviye vurması anındaki sese benzeyen ses çıkaran dülger kurbağasından, bir domuz gibi hırıldayan cennet kurbağasından bahsediyor kitap. Kurbağaların çıkardığı sesler radyo istasyonları gibi işlermiş; her tür kendi frekansını seçermiş, diğer kurbağa türlerinin sesi hiç dikkatlerini dağıtmazmış. Peki, bir metreden 95 desibele kadar yüksek ses çıkaran kurbağaların nasıl oluyor da kulak zarları patlamıyor, diye sordunuz mu hiç kendinize? Muhtemelen hayır. Ama kitap sormuş ve bunun da yanıtını güzel güzel vermiş.

Ayrıca Shakespeare'in zannettiği gibi hiç bir baykuşun tu-vit, tu-vu diye ses çıkarmadığını, şu ana kadar yaşamış en tehlikeli hayvanın ne olduğunu (dişi sivrisinek), en büyük penise sahip hayvanın hangisi olduğunu (hayır, hayır o değil. Kaya midyesi) neşeli neşeli anlatıyor. Kitabı eğlenceli yapan, tahminlerinizin çoğunda yanılıp, şaşırmanız.

Kitapta sadece hayvanlar yok, elementler, astronomi, insan metabolizması, coğrafya, tarih, aklınıza gelen her konuda bilgi var. Ben sohbete doğadan girdim diye bu örnekleri verdim.

Hadi bakalım, her ne kadar gönülsüz de olsa doğa, biz, arsız bir sevgili gibi atılacağız onun koynuna bu yaz da. Hiç değilse onun dilini çözmeye başlayalım ufaktan ufaktan.

mööööö