Pazartesi, Haziran 4

Günlük: Pazar günü köy gezisi


Alain de Botton’un hayat üniversitesi kurma fikri ne hoş. Ne gerekli! Ben okumak isterdim. Aşk hakkında, evlilik, çocuklar, para, ölüm, ihanet, dostluklar hakkında, çalışmak hakkında sonra, özgürlük, tutsaklık, güzellik, cinsellik hakkında, çocuksuzluk, intihar ve yolculuklar hakkında yeniden, sistemli bir şekilde düşünmek isterdim. Böylece günlük yaşamın tarihini daha akılcı oluşturabilirdim. Yaşamı öğrenmiş hissederdim kendimi.

Yaşam hakkında atıp tuttuğum çok dönem oldu. Bir sürü dönem, bir sürü değişik fikri ukalaca konuşup durdum. Oysa şimdi çoğu düşüncenin safsatadan ibaret olduğunu görüyorum. Birkaç yıldır böyle bu. Konuşmak, düşünceyi dillendirmek haz vermiyor eskisi gibi. Oysa derdim ki, “başıma gelenler ben anlatıncaya kadar olmuş sayılmazlar”. Öyle severdim konuşmayı. Kendimi olabildiğince samimi, hayatı elimden geldiğince basit tutma isteği içindeyim birkaç yıldır. Aynı dönem, konuşmaya da isteksizleştiğim dönem. Konuşmak bir tür kendini fazladan önemsemeye varıyor çünkü.
Köy hayatını seviyorum. Her zaman sevdim. Nefret ettiğimi söylediğim gençlik zamanlarında da seviyordum. Az eşya, az konuşma ve çok “bakma” ile geçen günleri kuruyorum aklımda. Bir taşın üstünde oturup, bir ağaca, ağacın yaprağına, yaprağın damarlarına bakmanın, yani böyle yapmak doğasında olan biri olmayı istiyorum. Öyle miyim, bilmiyorum? Öyle biri olmanın hoş olacağını düşünüyorum. Sanırım telaşlı biriyim. Sanki çekirge gibi sıçrayan, aynı hareketleri tekrar tekrar yapan. İnsan, çiçekleri sulamışken taş avluyu da yıkayıp ortalığı serinleten, mutfaktan gelen demlenmiş çayın kokusu ile keyiflenen bir canlı olmalı. Orada bitmeli düşünce, mutluluk işte böyle kutulara, parantezlere, avuçlara alınmalı ve insan bu muğlak, uçucu kavramı hiç yüksünmeden, korkmadan, abartmadan sahiplenmeli.

Pazar günü Şile-Ağva köylerini dolaştık. Hızlı otomobilimizde giderken bile oradaki yaşamın yavaşlığını hissettik. Köyler güzel, köy evleri de. Ama köylülük biraz sıkıcı, yavan bir şey var. Köyde yaşamak, doğaya böyle yakın olmak, hayatı ve ölümü korkmadan kabullenmeyi daha mümkün kılar sanki. Yağmur yağar, güneş açar, hava soğur, soba filan yakarız… Elimizdeki trekking kitabını baz almıştık ama yolu yanlış tarif etmişler. Biz de başka bir yoldan Hacıllar köyüne gittik. Bir yeşil ırmağı takip ettik, yabani nanelerin üstünden yürüdük, köprülerden, tarlaların içinden geçtik. Taşlar güzeldi, ağaçlar güzeldi. Tepeler, sessizlik, rüzgar iyiydi, her yerde duyduğumuz o şımarık kuş sesi tatlıydı. Çocuklar can atmadılar ama pek de sorun çıkarmadılar yürüyüş sırasında. Hele yolculuk sonunda KFC yeme sözü, yolculuğu daha neşeli bile yaptı.

Mutlu olduğunu düşünmek neden ürkütür insanı? Zihnimdeki tüm yargıları yepyeni bir düzenlemeye ulaşıncaya kadar sarsmak isterdim.

36 yorum:

Köşenin Delisi dedi ki...

Çok güzel bir yazı olmuş yine :)

"Mutlu olduğunu düşünmek neden ürkütür insanı?"

Benim de aklıma gelir hep bu. Düşününce nazar değdirip bozarız diye korktuğumuzdan mı acaba? Yoksa fazla huzurlu olduğumuzda bir şeyler eksik gibi mi olur?

Ben mesela, kafayı - niyedir bilinmez - yazmakla bozmuş bir insan olarak, bir süre önce şunu fark ettim. Benim yazabildiğim, derin derin, içli içli, saatlerce oturup yazabildiğim zamanlar, illa ki hayatımda bir şeylerin ters gittiği, kafamın karmançorman düşüncelerle çalkalandığı, çoğunlukla beni mutsuz eden bir şeylerin olduğu zamanlar. Ve bir ara sırf bu yüzden -yazamıyorum diye!! - kendimi suçlu hissediyordum mutluyum, hiç derdim sıkıntım yok diye. Deli miymişim neymişim anlamadım ki?? İnsan mutlu olduğum için yazılarım beslenemiyor hiçbir şeyden diye üzülür mü? Artık öyle düşünmüyorum. Yazmıyorsam, demek ki yeterince istemiyorum, yeterince çaba göstermiyorum demektir. Bu dünyada huzur gibi çok zor bulunan bir şey gelmiş beni bulmuş...daha ne isterim :))

gaykedi dedi ki...

batının modern ve yeşil şehirlerin de bile insanlar kentten bunalıyorlarken, biz istanbul gibi beton tanrısına kurban ettğimiz bu şehirde, sadece onun az kalan, aziz hatıralarıyla ve güzellikleriyle, avunmaya delirmemeye çalışırken, çok daha fazla böyle kır-doğa kaçamaklarına ihtiyacımız var. bunu hepimiz çok daha sık yapmalıyız.

celerone dedi ki...

Endişeli Peri,

Önce ben bir yazı yazdım. Sonra bu sayfayı açtım. Güldüm. Yeşille mutluluk arasında da bir bağ var galiba.

Selamlar,

Ece dedi ki...

Köyler ve köylüler eskiden daha masumdular sanki..
Artık her evde tv var ve şehir kültürü oralara da taşındı..

Ama ben yine de KÖY EKMEĞİNİ çok seviyorum..

Peri ciğim,
iç fısıltılarını açıkyüreklilikle paylaşıyorsun ve bizler de senin hayatını hayal dünyamızda şekillendiriyoruz..
Ama tüm boyutlarıyla buraya aktarman mümkün olmadığı için, dört dörtlük bir aşk ve hayat izlenimi ediniyoruz..
Herkes bir BORA sı, Tina sı, Arçil i ve ATAKUŞ u olsun istiyor emin ol..
Lütfen onlara sımsıkı sarıl ve şükret olur mu bitanem..
Bunları sana söyleyerek haddimi ve boyumu aşmış olabilirim ama, biliyorsun dünyada böylesi sevgiler kolay yakalanmıyor..
Güzel yüreğinden öpüyorum..

metin-thePoor dedi ki...

Her kelimesine, hatta harfine katılacağım bir yazı...

endiseliperi dedi ki...

elif, az önce andre previn'in elephant man'ini dinledim. öyle güzeldi ki. havada da serinlik, yağmur damlacıkları var. çok hoşuma gitti.

ben yazmayı filan da önemsemiyorum artık elif'ciğim. önemsediğim tek şey, neşeyi koruyabilmek. hele sen hiç yüz verme kederli, hüzünlü şeylere. şimdi önerdiğim şarkı da hüzünlü ama panzehirin içinde de azıcık mikrop olmaz mı? gibi steteskop görünüşlü bir cümle kurayım sana:p

bir ödev olarak güzel şeyler düşünüp, yapmalısın, tamam mı? bebekle birlikte her şey çok güzel olacak. bebekle çok değişeceksin. dünyada değişecek, daha güzel bir yer olacak. cidden.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

gaykedi,
çok doğru demişsiniz efenim. biz cumartesi günü de kuzguncuk'un yukarıdaki sokaklarını gezdik, istanbul hala çok nefis bir şehir. yani bu kadar hor kullanılmasına rağmen hala yaşamakta direniyor ya, bravo diyorum. sonra o kıyıdaki fırından babaanne kurabiyeleri, susamlı krik krak aldık. kahvede oturduk. güzeldi ama ben gene üşüdüm. bora oysa çok keyifliydi. yoo, üşümedim, filan dediysem de kollarım buz gibiydi, hadi kalkalım bari, dedi bora. off, ne yapayım, üşüyorum. keşke yanıma ince bir hırka alsaydım. bu aralar çok az yemek yiyorum ondan sanırım. bir de 55 kiloya düştüm. yaz başlarken hızla kilo vermeye başlıyorum. şahane ama ah özür dilerim bora.

sana da sevgiler gaykedi. nakhar'a selamlar.

endiseliperi dedi ki...

gördüm celerone. kesinlikle o bağın varlığına inanıyorum ben de. gerçi ben sanırım köye, toprağa ait biriyim. yani genetik olarak böyle bu. köy görünce içim pır pır oluyor. horoz sesi duymayayım, kırlarda koşup eğlenmek istiyorum. köyde evim olsa diyorum, çamurları uzak tutacak yöntemleri, çakıltaşlarını , uzun plastik çizmeleri düşünüyorum. ineğim olsa, sütünü ben sağsam, diyorum. sonra bu inekleri nasıl temiz tutarım, haftada bir temizlesem filan diyorum, yoruluyorum (otomobilde giderken aynen bunlar geçti aklımdan:)

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

eceeeeeeeeeeee....
öyle mi dersin? teşekkür ederim. ne güzel. arçil ve atakuş'u isteyen herkese verebilirim:) şaka şaka. bora'ya da gel, diyeceğim, gel otur şu ağacın altına, derenin kıyısına. al, bu da sevdiğin kitap. birazdan sana çay getireceğim. yanında da çizi kraker. ben de buralarda bir battaniye örüyor olacağım ki uyuyakaldığında üstüne örteyim.

ece, sana çok, çok mutlu bir gelecek diliyorum.

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

ooo metin bey de gelmişler. demek beğendiniz yazıyı? o halde bana bundan böyle mutluluk diyebilirsiniz:)

sevgiler.

ekmekcikiz dedi ki...

Peri'ciğim,
Eskiden, yani henüz parçalanmamış bir aileyken ve daha da öncesi sadece iki kişiyken, ben de (yani biz de!) böyle uzun güzel kır yollarında gezmeler, yürüyüşler filan yapardım(k). Arkadaşlarımızı da ayartırdık, çok eğlenir, mutlu olurduk.
Şimdi yine yürüyorum, ama, daha çok park bahçe yürüyüşü oluyor.
Diyeceğim o ki, Pazar gününüz, ne doğal ve içten duygularla yaşanan bir zaman parçası olmuştur, bilirim. Ne güzel!

endiseliperi dedi ki...

ah! demeyin öyle, parçalanmış aile filan, benim içim kıyılıyor ekmekçikız. tamam doğru ama, demeyin. hiçbir şey parçalanmış filan değil.

özel olacak, ama yalnız kalmakta direnmemelisiniz. size geçmişi unutup; 5 vakte kadar, kırlarda dolaşırken şakalar yapıp sizi güldüren bir beyefendi diliyorum.

bunları dedim diye beni bağışlayın, olmaz mı?

en içten sevgilerimle.

ekmekcikiz dedi ki...

Peri Kızı,
İçtenliğin için çook teşekkür ederim, hiç kırılacak birşey yok. Hem biz burda kendimizi açıyoruz orta yerlerde, kırılacak bi şey olsa, ilk başta ben yazmazdım.
Bak, şimdi seni üzdüm diye üzülürüm.
Ben şimdi de mutluyum, kendimi mutlu etmeyi biliyorum ve kendimi kapatmış değilim. Kırlarda gülerek gezintiye çıkacağım bir beyefendi tanırsam, o da olur elbet.
Teşekkür ederim.:)

ekmekcikiz dedi ki...

Pericim, pardon!
Bağışlama-kırılma karıştırmışım, ama, muradım anlaşılıyor sanırım...:)

miso dedi ki...

Sevgili peri,
Köy yaşamı bana uzaktan pek şeker görünen bir şeydir. Ya da emin olmalıyım BELLİ bir süre kalacağıma; o zaman koşa koşa giderim, döneceğimi bilirim çünkü.

Çocukken o kadar zayıf ve hastalıklı bir çocukmuşum ki, annemler birazcık semireyim diye beni Giresun'un Kümbet köyüne anneannemin yanına yollarlardı. Minimum bir ay kalırdım. Ne elektrik, ne su... Evet, döndüğümde et/but ahalisi artmış olurdu ama ne sinir kalırdı, ne tebessüm.

Mersi, en fazla iki hafta yeter. Gerisi şişkinlik yapar bu miso'da.

marruu

neolitik hanım dedi ki...

peri,

ne güzel yazmışsın yine. yalnız, hayat üniversitesi fikri bana ürkütücü geldi biraz. hep çalışkan bir talebe (bu kelimeyi de kimse kullanmıyor artık :) olmama rağmen okul fikri beni geriyor artık. bütün bu saydığın konular hakkında bir de sistematik düşünürsem altından kalkamam sanki. böyle dağınık dağınık şeyler okumak, filmlerde görmek yetiyor bana, bir de hayatın kendisi var zaten.

köy hayatını ben de çok seviyorum, tam dediğin gibi az eşya, az konuşma ve çok bakma ile geçsin ömrüm... o güzergahta gezerken gördüğüm ineklerle ilgili ben de senin gibi düşünmüştüm, "bunları nasıl temiz tutmalı? hergün de yıkanmaz ki! :)

ekmekcikiz dedi ki...

Hanımlar,
Siz hiç Hollanda'da bulundunuz mu?
Şunun için soruyorum: Hani meşhur peynirlerin tereyağlarının yapıldığı süt ürünleri zengini Hollanda'da inek çoktur. Hem de gözalabildiğince dümdüz uzanan çayırların arasında tek tek gözle seçilecek kadar.
Durum bu olunca yanında ne geliyor biliyor musunuz? O şahane kır-inek manzarasına bakakalmışken birden burnunuzun direği kırılıyor.
Eh, çayır çimen inek yanında üretim(!) de çok olunca koku kaçınılmaz oluyor.
Yani şu ineğin temizliği-kokusu meselesini herşeyleri pk temiz Hollandalılar bile çözememişken hiç uğraşmayın, gül suyuyla da yıkasanız kokacak bu hayvancağızlar!:)

müzi dedi ki...

ne guzel olmus.. oralar da ne guzelmis. fotograftaki ilkokula bakarken dusundumde, ne guzeldir oyle sirin bir okulda okuyan cocuklar. ve sanki orada okuduklari icin de guzel insan olurlar.. olsalar..

Ece dedi ki...

BORA ve PERİ için..

;)

annelog dedi ki...

Vardır ve aşılanmıştır böyle bir inanış bize, çok gülme ardından ağlarsın mutlaka diye. Doğru mudur? Endişeli Peri, sanırım perilere neşelenmek daha çok yakışır:)

endiseliperi dedi ki...

sevgili ekmekçi kız,
ben zaten cümleyi yanlış kurmuşum. sizinki doğru.

bu inekler, kakalarının üstüne oturmamayı öğrenemez mi? zaten olsa olsa bir tanecik ineğim olur, onu da temiz tutmak istiyorum. sonra 2 keçi de isteyebilirim. koyun istemiyorum. bora koyunlardan hoşlanmıyor. gerçi keçiler de ağaçlarda yaprak bırakmaz. bakalım, ortada hiç bir şey yokken bu kadar endişelenmenin de alemi yok. hollandalılar'ın inekleri ne kadar üretken ama. çok süt veriyorlar. çok da iri oluyorlar. biz onlarla bir anlaşma yapmıştık o ünlü inekleri için, çoğaltamadık sanırım.

neyse bu kadar inek sohbeti yeter:))

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

miso,
sen benim 10 yıl önceki halimsin. ne dersen, anlıyorum. ancak, bir 10 yıl sonra benim gibi olma olasılığını da hatırlatmak isterim. ölesiye sükunet ve huzur isteği. hımm... yaşlanmak dedikleri belki de bu:)

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

müzi,, hoşgeldiniz!
bence de o ilkokulda okumak harika olur. çocuklarımı öyle bir okulda okutum, ben evde ek olarak ders çalıştırırım diye düşünmüştüm onu gördüğümde. biraz ağırkanlı, yavaş çocuklar olurlardı ama sinirli ve gergin olmayacakları çok açık olurdu.

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

sevgili neolitik hanım,
hayatın kendisi başlıbaşına yorucu, uğraştırıcı, sıkıcı, ıvır zıvır şeylerle dolu bir şey gerçekten de. okusaydım iyi olurdu. şimdi okuyabilir miyim? evet! ben koç burcuyum. bana sıfırdan başlama ustası, diyebiliriz. öyle çok başladım ki sıfırdan 10'a gelemiyorum. 9'da biraz gülüyorum sonra, bir bakmışım, hooop, kaydırak gibi yine sıfırdayım. buna birazcık hayat neden oluyorsa, biraz da ben, benim koç'luğum neden oluyor. neden? çünkü eyvallahsızmışız? sonuç:0!

o halde ne yapmalı? belki diyorum, hayat üniversitesinde okusam, bütün bu kaymaca kaydırmaca hikayelerine bir son veririrm. bir olgunluk, bir bilgelik, bir ağırdan alma, bir sabreden bir muradına eren haller gelir üstüme. olmaz mı? olur. çok güzel olur.

sevgiler. (sana neolitik hanım demek tuhaf geliyor)

endiseliperi dedi ki...

ece, çok teşekkür ederim. geçenlerde bir nedenle mehmet güreli'den mi bahsediyordum, yoksa bora'ya gazeteden onunla ilgili bir haber mi okuyordum ne, kimdi bu adam, dedi, bora. ben de o, her şey olan adam, demiştim.
bak şimdi sen onun şarkısını göndermişsin:) çok hoş oldu.

çok zarifsin.

çok çok çok sevgiler.

Köşenin Delisi dedi ki...

Miso'yu "ölesiye huzur ve sükunet" halindeyken gözümün önüne getiremedim, ama belli mi olur tabii :))

endiseliperi dedi ki...

annelog, galiba haklısın. o hastalıklı düşünce de gölgeliyordur mutluluğu. siz operaya gitmişsiniz, ne güzel! ben bin yıldır gitmiyorum sanırım. oysa çok severim. kostümlerini, sahne tasarımını da çok severim. ama hep erteliyoruz. siz daha sık yapın, sizin evdekiler ne kadar uyumlular. gerçi bizimkiler de çok tatlı çocuklar ama yine de alışkanlık meselesi, onları bırakamıyoruz.

sevgiler ve güzel sözlerin için teşekkürler.

Öykücü dedi ki...

Ben de bir köy evi istiyorum.Ama denize yakın bir köy olsun.

Köpek,koyun ve kedi isterim ben.İnek istemem çünkü korkarım inekten.Komşularda zaten olduğundan bana süt de verirler.

Bahçeme yasemin,elma,kayısı, kiraz,erik ve dut ağaçları ekerim.Bir köşede kocaman bir çınar ağacım olur.İlla ki domates, patlıcan,fasulye,salatalık da ekerim.

Evin arkasına havuz da yaptırırım.Sosyetik bir köylüyüm ben napiim:)

Her sabah yemeğimi yapar,bahçeme bakar ve denize inerim.Denize inmediğim günlerde komşularımı çağırırım.Kısır ya da kek-çay ikilisi ikram ederim.

Bahçede mangal eşliğinde dostlarımızı ağırlarız.Ağaçlara salıncak yapsınlar diye çocuk bile yaparız hatta:)

Serin akşamlarda çay içer,kitap okur ve konuşuruz kirpimle.Bahçe kokusu çekeriz içimize.

Her sabah taze yumurta(komşulardan yine), taze domates eşliğinde yapılacak bir kahvaltıya açarız gözlerimizi.

Ah o zaman yaşamak daha güzel olur sanki.

Peri,

Neden az yemek yiyorsunuz? Bi yerde yazmıştınız sanki okudum ama bulamıyorum şimdi.Ben ne zaman üzülsem yemeden içmeden kesilirim.İnşallah siz iyisinizdir.

Sevgiler..

elektra dedi ki...

ah peri ah,

köy hayatı benim gibi şehirden kopmaktan hem çok korkan hem de şehirle derin meseleleri olan insanların, içlerinde didişip durdukları bir çağrı ve bir tehdittir. çağrıdır, şehir bıkkınlık verdiğinde. tehdittir, oralar şehir değildir.
uff, bak didişirken nasıl bir mantık oturtamama durumuna itti beni yazarken bile. umarım anlatabilmişimdir yani:)
ama bugünün karmaşasından kaçıp geldiğim sayfanda, artıları daha çok mu gözüktü ne?

sevgiler...

Köşenin Delisi dedi ki...

Kimbilir belki bir gün hep beraber bir köye yerleşip adını da blogcular köyü koyarız :)) Hem, hepimiz orada olacağımız için internete de gerek kalmaz :D

endiseliperi dedi ki...

ah öykücü, çok hoşsun:) akşam bir ara açıp baktım siteye, bora da yanımdaydı, birlikte okuduk yorumunuzu ve çok güldük. ineklerden ben de korkarım ama tanışınca korkmayız herhalde. şunu bunu komşulardan isteme fikri de hiç fena değil. köy demek, böyle hep beraber olmak demek, değil mi
zaten. gerçi ben orada da münzevi olur, kimseyle tanışmadan, başım önde yürürüm sanırım ama belki de olmaz, değişebilirim.

yemem lazım
canım sıkkın değil. şu an mesela işte şu an sorsan sana çok mutlu olduğumu söylerdim... hooop kaçtı gitti ama ben yine yakalarım onu, mutluluuuuuuk, mutluluuuuuk, gel buraya, dedim sana.

:) sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

elektra, bu, paran yokken vitrine baktığın zaman, her şeyi beğenmene, ama almak için içeri girdiğinde müşkülpesent davranmaya benziyor. hadi, hurraa köye gidiyoruz dense, dur yahu, bi düşünelim, sıcak su sorununu halldebiliyor muyuz bakalım, filan gibi dandik sorular sorarım, sanki.

haklısın ama şurada üç kuruşluk hayal kuruyoruz işte. sarıkııız, sarıkııız!

:)

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

sevgili elif'çiğim sanıyor musun ki o zaman böyle mutlu olacağız? hayır, olmayacağız. hiç bir topluluk mutluluk üretmez bana kalırsa. bir kadınla bir erkeğin yanyana gelmesi bile çok tehlikeli bir şey bence:)

ama sen çok şekersin. ben de 15 yaşımdayken tiyatro hocamıza bir mektup yazmıştım. tüm sevdiklerimi kocaman bir çadır evde toplamak istiyorum, diye. kimse ölmesin, kimse ayrılmasın diye de devam ediyordum.:S bir zamanlar böyle senin gibi şeker bir şeymişim işte:)

sevgilerimle.

Köşenin Delisi dedi ki...

aaah ah keşke buraya yansıttığım hayalperestliğimin yarısı gerçekte de varolsa :)))))) Bi de..sen zaten şekersin şu anda da :D

Öykücü dedi ki...

Köyde münzevi olamazsınız ki peri.Sizin bir şey yapmanıza gerek olmadan gelir insanlar size.

Eve ilk taşındığınızda kesin yemek getirirler mesela.Tabaklarını boş göndermeye kıyamaz yaptığınız elmalı keki yollarsınız.Tamam işte arkadaş oldunuz bile.

Zaten köy küçük bir yer olduğundan gidişiniz dikkat çeker,siz taşınırken falan gelip sizi izlerler.(Küçük yerlerde öyle bir açıktan izleme vardır ki ben çok severim.Öyle dikilip sizi seyrederler ve ben bunu çok dürüst buluyorum.Sonuçta merak ediyor ve merakını saklamıyor)

İnekten korkmanın ise geçecek bir şey olduğunu düşünmüyorum.

Sevgiler...

endiseliperi dedi ki...

öykücü ben biliyorum o bakma hikayesini:)) ineğe alışacağımı sanıyorum hatta onu sağabileceğimi. bu tuhaf ama çok çok hoş bir şey bence. ama benim gibi her şeyden rahatsız olabilen ve her şeyden endişe duyabilen biri için rahatsız edici de olabilir.

sevgiler.