Çarşamba, Temmuz 15

altı temmuz-on üç temmuz




Bütün kardeşler anlaşmıştık: Hepimiz kasabamızda, evimizde buluşacaktık. Öyle de yaptık. Kendi adıma, gitmeye karar verme sürecim epey sancılı geçti. Çünkü biliyordum ki bu sefer, zihinsel olarak da tümden oraya dönecek ve muhtemelen bir daha da ayrılmayacaktım. Çocuk kendimi hep Carson McCullers’ın, “düğünün bir üyesi” kitabındaki kıza benzetirim. Sıkılan, delice sıkılan ve sıkıldıkça hırçınlaşan; aklında hep gitmek, şu sıcak, tozlu, küçük kasabaya bir daha dönmemecesine gitmek olan kıza. Okuduğum her kitapla, sıcaktan dalgalanan havanın altındaki bana o zamanlar çirkin görünen eğri büğrü sokaklarından, içinde hiçbir kitaba konu olmaz yaşantıların geçtiği kısır hayatlardan kaçıyordum işte.

Oysa, hep kendisiyle meşgul olan benim, katlarımı sabırla açarsak en sonunda ulaşacağımız yer o kasaba olur. Her şey, bir tohum gibi içimde sakladığım o kasabadan gelişti. Öyle olmuş. Sonrasında okuduğum her kitapla kasabamıza döndüm. Hemen öncesinde okumak için seçtiğim John Fante kitaplarıyla, artık yolculuğa çıkmaya hazırdım. Okumayı hep ertelediğim Fante, tam zamanında kendini bana dayatmıştı. Komik ve hüzünlü. Okurken ne çok ağladım, “üzümün kardeşliği” kitabını. Amerika’da İtalyan göçmeni bir aileyi, kendi ailesini anlatıyor ve baba karakterini öyle hoş yazmış ki, sadece bu bile onu büyük bir yazar yapıyor bence. Kitaptan alıntılar yapacaktım, ama vazgeçtim doğrusu. Üşendim. Hem aklım da dağınık. Ne Fante’yi ne de Adana yolculuğunu gereği gibi anlatamayacak kadar hem de.

Ama işte unutmak da istemiyorum bu yolculuğu. Verandada yapılan neşeli kahvaltıları, sonrasında içilen kahveleri, illaki bakılan falları, öğle sıcağında içeriye vantilatörün karşısına kaçışları, orada annemin saçını tarayarak, yüzüne kremler sürerek ve onu konuşmaya teşvik ederek geçirilen zamanları. Biraz suskun geçen akşam yemeklerini, sonrasında geç saatlere kadar mırıl mırıl yapılan sohbetleri. Küçük küçük dertlerimizi birbirimize anlatışlarımızı, iyimser öğüt verişlerimizi. Babamın karısına tutkulu ve merhamet dolu aşkını, demans hastalığı yüzünden her şeyi unutan annemin kendi hırçın ve iddiacı kişiliğini de unutarak masum, yumuşak, tatlı bir çocuk anneye dönüşünü. Kardeşlerimin ne kadar, ne çok kardeş olduklarını, kardeşliğin tuhaf, sıcak, büyüleyici, insana çok iyi gelen dokusunu…

Kasabamız çok güzel. Yeşillikler içinde. İçinden bir çay geçiyor. Bulanık bir çay. Kasabaya özel hastaneler, kolejler, dersaneler açılmış; kıyılarına yüksek apartmanlar dikilmiş ama kasabanın tabiatını yine de değiştirmemiş bu. Çocukluğumun evleri hala duruyor. Bahçeler içindeki küçük derme çatma evleri ya da taş binaları. Ama yobazlaşmış kasaba. Öyle dediler. Hiç sinema yok mesela. Çocukluğumda üç tane vardı ve biz sinemaya giderdik. Kasabadaki bu değişimi, AKP zihniyetinin bu türlü etkiye açık kasabamıza yansıması olarak yorumluyor babam, ablam, kuzenim. Paramız olsa kasabamız için ne yapabiliriz diye hayal kurduk. Ben sinema salonu açmayı ve orada eski siyah beyaz filmleri göstermeyi hayal ettim. Vittoria de Sica, Visconti, Kurosawa, Oshima, Antonioni, Fellini, Orson Welles filmleri… Alfred Hitchcock geceleri, Chaplin gündüz matineleri, Yılmaz Güney filmleri sonra… Çok, çok yakışırdı bence kasabamıza.

Bir sürü ayrıntı var anlatmak istediğim, ama bir yolunu bulamıyorum, o sıcaklığı bir türlü veremiyorum yazarken. Belki zaman zaman yazarım bu yolculuk hakkında.

Not1: Giderken ve dönüşte otobüste okuduğum Pavese, Ay ve Şenlik ateşleri de bir memlekete dönüş hikayesiydi. Çok yerinde oldu. Aklımdan hep kasabamıza yerleşmek, annemler gittikten sonra da memleket dediğimiz bu yeri böylece yaşatmak geçti. Dönülecek bir yeri olması gerek insanın.

Not2: Çok fotoğraf var ama onları yayınlamak için izin almak isterim bizimkilerden. Sonra.

10 yorum:

Ekmekcikız dedi ki...

Gördüm ben onları, dün.
Çok tatlıydınız, biraraya gelmekten sevinçli. :)))

Kasabalar hep böyle biraz, verdiği duygular...
Hep böyle; yazıda anlattığın gibi.

celerone dedi ki...

Ben de ne kadar uzağa gitsem, dönülecek bir yerim var gibi hissederim. Benzer bir taşra kentinde, dar sokaklara, karşımızdaki liseye, ilerideki o zaman bana çok çok havalı gelen caddeye bakarak büyüdüğüm için belki de. Sen de abimin hep söylediği şeyi söylemişsin. Gerçekten dönülecek bir yeri olmalı insanın. Belki hiç dönmesen de.

Sevgiler,

müzi dedi ki...

"dönülecek bir yeri olması gerek insanın..."

sanki içim temizleniyordu okurken. daha uzun sürseydi istedim, içim hepten temizlensin.

şule dedi ki...

pericim, benim de gidesim geldi yazini okuyunca. eski yazlarda anneannemin evine gittigimiz gibi. huzurlu, dingin ama sevincli ve serin zamanlari ozledim...

senay izne ayrildi dedi ki...

"döndüğünde onları bıraktığın gibi bulmak" öyle güzel ki.

n.a.t. dedi ki...

Merak ettim kasabanızı, yok mu resimleri koysanız...

Elestirel Gunluk dedi ki...

Herhalde bu yazidaki en carpici yanlardan biri de bir cumlede bir destan anlatan su sozunuzdur: "Dönülecek bir yeri olması gerek insanın."

Oysaki hep kopruleri de yakmak isterdik bi ara ki geriye donme olasiligi kalmasin...

Bilmem aklimla kalbimden akan birbirine karisti....

Günlerin Tortusu dedi ki...

Dönüş deyince, Vittorini'nin Sicilya Konuşmaları'nı tavsiye edeyim, hararetle.

Dönülecek bir yer konusu ise ne ilginçtir, çoğunlukla, kişinin "memleketi" oluyor. Belki de, kendi toprağı.

Bunun neye dayandığını bilmiyorum. Benim öyle bir toprağım yok. Yine de, "memleket"in ne demek olduğunu anlayabiliyorum sanırım.

Kardeşlerimin ne kadar, ne çok kardeş olduklarını, kardeşliğin tuhaf, sıcak, büyüleyici, insana çok iyi gelen dokusunu…

Kardeşlikle yukarıda söylediklerimin bağlantısı olmadığını da söyleyemeyiz herhalde.

Selamlar,

endiseliperi dedi ki...

thomas mann'ın buddenbrook ailesi, bir arkadaşımın hatırlattığı gibi marquez'in yüzyıllık yalnızlık ve pamuk'un cevdet bey ve oğulları kitaplarını, bize bir tarihin, bir ailenin parçası olduğumuz duygusunu verdikleri için de seviyoruz belki de.

tüm gençlik günleri, kendimizde bir farklılık geliştirmek, ailen ayrılabilmeyi becermek ile şekillenirken, insan bir süre sonra güneş ışınlarının oynaştığı gökten aşağıya, ta aşağıya köklerine doğru akmak istiyor.schopenhauer'in pek güzel dediği gibi, insanın kırk yaşına kadarki hayatı bir kitapsa, kırk yaşından sonrası bu kitabın eleştirisidir," sözü gibi bu geriye akmayı bir, kendini yeniden değerlendirme olarak gerçekleştiriyor belki de. adana'ya bu sefer ki dönüşüm belki benim hiç tasarrufum olmadan sadece zamanın geleneksel cilvesi. yaşlanıyorum yani. yazık:)

evet, nasıl da neşeli fotoğraflar. çok güldük ve çok sevdik birbirimizi, bakışlarımızla okşadık birbirimizi, dertlerimizi kardeşçe paylaştık. ki bizim aile, aile üyelerinin karakterleri çok karmaşık, çok sancılı, çok tuhaftır. çok merhametliler mesela. bu kadarına çok şaştım. derinler, insanlık durumlarını analiz etmede doğal bir yetenekleri var, ama o kadar da saflar. ben, sevgiye, ilişkiye bu denli açık olunca bu sefer, karşılığında bana sundukları sevginin büyüklüğüne, coşkusuna da şaştım. hatalar yapmıştık birbirimize, bağışladım hepsini ve ayrılırken hepsine tek tek, beni bağışla demek geçti içimden. onlara kendimi anlatmakta cimri davrandığım, kibar tavırlarımdan sarkan kibir için, kendi kimliğime gömülüp bana yapılan hataları bir mücevher gibi sakladığım için, bağışlamamanın yalnızlığından medet umduğum için, onlar ölürse çekeceğim acı daha az olsun diye sevgimi hep mutedil tuttuğum için...


aile, çok karmaşık, çok tuhaf bir oluşum. ben belki yeni yeni öğreniyorum bu işi.

her dönüşte değişmiş olduklarını görüyorum. korkutucu. bana ölümü hatırlatıyor bu hep. çok korkuyorum. kaçmak istiyorum o zaman. ama evet, ne zaman dönsen aynılar. seni seviyorlar, bağırlarına basıyorlar, iyi bir hayatın olduğunu duymak istiyorlar.

kasabamızın çok fotoğrafı yok. evden dışarı çıkmadık pek çünkü. hem annemin yanında olmak istedik hep, hem hep birlikte olalım istedik, hem de hava çok sıcaktı. evdeydik. ne televizyon açtık, ne radyo, ne gazete, ne kitap, birbirimizleydik.

annemler gidince o kasabaya gitmek için hiç bir nedemiz kalmayacak. oysa ben bir nedenimiz olsun, istiyorum.

ilginiz ve desteğiniz için çok teşekkür ederim hepinize. bu sefer istanbul'a alışmam zor oldu, oluyor. kasabamızı seviyorum, ama sevdiğim, annem babamla ve tüm kardeşlerimle orada olmak. bu da olası değil. çok yazık.

orada olduğumuz andan itibaren gideceğimiz için dertlenen anneme, şeker bayramında tekrar geleceğiz, diye söz verdik. az kaldı:)

tavşan, o güzel mektubun için çok teşekkür ederim. hep yanımdasın, tavşan, hepp!

hepinize sevgiler.

tavsan dedi ki...

:) kollarimi kocaman acarak sariliyorum.
bir de demissin ya, o kasabada annem, babam ve kardeslerimle beraber olmak guzel olan diye. aynen ben de simdi Ankara'yi en cok bu yuzden, bulusma noktamiz diye seviyorum. aile, hele boyle bir kabullenis sevgi ve huzurla, tuhaf, bambaska ve guzel.