Çarşamba, Mart 31

ça-no-yu*

bana hayatta en sık sorulmuş soru nedir dersiniz? 
Japon musunuz?:)


Ev
Sineması dışında Japon sanatıyla pek aram yok. Edebiyatını da bilmem. Tek tük okudum.  Eski japon mimarisini severim. Bambu ve ahşaptan yapılmış o hafif evleri, sürgülü kapıları açılınca girilen sakin, az eşyalı odaları çok hoşuma gider. Bazen filmi o anda durdurur, o loş, boş odaya girerim. Evlerle çok ilgiliyim çünkü. Rüyalarımda uğradım yedi sekiz sabit evim var. Bir filmi izlerken de bazen konudan tümden kopar, başkasına çok alakasız görünecek bir sahnede, ev içinde sahneyi dondurur, ışığın pencereden girip, vişne çürüğü vazoyu yalayıp yerdeki ahşaba solgunca düşüşüne dikkat kesilirim. 

Taş ve kiremit geleneğinden gelen mimari anlayışımız, bize yerleşik olmanın, oradan ayrılmayacağımızın, geçmişte olduğu gibi geleceğin de o yapıda sürdüreleceğinin güvencesiyle rahatlatır içimizi. Oysa Japon evleri geçici bir ihtiyacı karşılamak için, sanki kuşlar tarafından yapılıvermiş gibi hafif, uçucu;  içleri sadeliği ile çıplakmış izlenimi veren yapılardır. Ancak öylesine inceliklidir ki  her şey seçkin bir yoksulluğu çağrıştırır. Zamanın yıpratmasına karşı ilgisiz duran bu yapılar, bizim eski Anadolu mimari anlayışımızı düşündürtür. Sadece Allah’a ibadet edilen camilerin sağlam, kalıcı malzemeyle yapılmasına, bu dünyada kalıcı olmaya ancak onun layık görülmesine; evlerin, basit kerpiç ve ahşaptan yapılarak kulların kusurlu ve geçici olduğunun mimari tarzla ifade edilmesine hayranım. 



Japonya’da eski Şinto inancı, evin, sahibi öldükten sonra boşaltılması gerektiğini söylermiş. Bu inanç nedeniyle belki, evler böyle basit malzemelerle yapılıyordu ve yine evlerin böyle kolayca yapılıvermesi nedeniyle Japonya’da eskiden çok göç oluyormuş.

Zen öğretisine göre ev, vücudun geçici sığınağı olarak görülüyor... Tıpkı zihnin madde üzerinde hakim olması gerektiğine inanıldığı gibi. Ve işte bu sığınak, bu otlar ve çalılardan yapılmış sığınak, sonunda başlangıçtaki toprağa karışacak… bedenimiz gibi. Dilediğin kadar ev içlerini masif masalar, atlas perdelerle donat, bu küstahlık ve kibir sana sonsuzluğu bahşetmeyecek (Buradan Orson Welles’in Yurttaş Kane filmindeki o eve, o ağır, kocaman eşyalı evine gidebiliriz, ama gitmeyeceğiz şimdi.)

Japon evleri, az eşyası, yarattığı boşluk duygusu ile tamamlanmamışlık duygusu verir. Birazdan kapıya bir nakliye aracı yaklaşacak, o boşluğu dolduracak eşyalar yerleştirilecek gibidir. Bizim zihnimiz öyle çalışır çünkü. Oysa Japon evlerinde olan o boşluk, mükemmelliyetin kendinden ziyade, mükemmelliği arama yolları ile ilgilenildiğinden “bitiş”ten ve lüzumsuz gördüğü “tekrar”dan kaçınır. Eğer odada vazoda taze çiçek varsa, çiçek resmi göremezsiniz odada. Hmm.. bu arada Japon resim sanatında, manzara, kuş, çiçek resmi gözde konular da insan figürü pek tercih edilmiyor. Çünkü insanın kendisini, hayranlığın nesnesi olarak sıkıcı buluyorlar:)



Japon evlerinde eşyaya duyulan bu ilgisizlik ona, yoksulluğun hüznünü değil, dünyevi kaygılara karşı sığınak olmaklığın huzurunu veriyor. Eski Japon evlerinin olduğu bir film izlerken duyduğunuz huzura, rahatlama hissine biraz daha dikkat edin... Belki bunun nedeni, içinizde, sadeliğe, basitliğe duyduğunuz özlemin o evde yansımasıdır.


Çay
Kaçakkova yazdığı mektupta bazen çay demlediğini ya da o an çay içtiğini söylediği zaman, içimde tuhaf bir sevinç kaynamaya başlıyor. Bunu ona da yazdım. Şarap ya da kahve yerine çayı tercih ettiğinde, onun bulunduğu resimde mutluluğa benzer bir şey görüyorum. Çok seviniyorum. Çayın Batıda ilk içilmeye başlandığı zamanda çaya övgü düzen bir yazıda, “çay ne şarap kadar kibirli ne de kahve kadar yapmacıktır. Üstelik çayda kakaonun yapmacıklığından da eser yoktur,” diye yazılmış. Şarap ya da kahveye ilişkin bu sıfatları kullanmam, ama çaya ilişkin yapılacak her tür övgüyü koşulsuz kabulleniyorum.



Çocukluğumun evinin değişmez sesi ocakta kaynayan suyun fokurtusu ve  demlenmiş çayın buruk kokusuydu. Çay sürekli yapılır ve çay servisi her seferinde, tam o anda çaydan başka bir şeye ihtiyaç duyulmamış gibi şükranla karşılanırdı. Annem anlatırdı, o çocukken çay çok pahalıymış ve ilaç olarak kullanılırmış. Eğer çok çay içmek istiyorsan kesinlikle hasta numarası yapman gerekirmiş:) Sadece bizim köyde değil, tüm dünyada da böyleymiş.

Biliyorsunuz, çay önce Çin’de keşfedilmiş ve 8. yüzyılda çağın ince zevklerinden biri sayılmış orda. Daha sonra Japonya’da çaya bir estetik din ünvanı verilmiş ve bunun adına Çado, çay yolu denilmiş. “Çado, saflığı, uyumu, karşılıklı anlayışın sırrını ve toplumsal düzene özgü duygusal boyutu öğretir. İmkansıza adanmış bir hayatı mümkün kılması ile çado aslında başlı başına bir kusur kültüdür,” denmiş.

Çay sadece bir estetik bakış açısının nesnesi sayılmayıp, insanı ve doğayı anlamayı sağlayan bir ahlak ve din sistemi olarak görülüp çay felsefesi yaratılmış. Eski Japon filmlerinde çayın yapılması ve servisindeki o merasim bize komik gelir, o yavaşlık bizi sabırsızlandırır, küçücük fincanı, sağ eliyle kulbundan, sol eliyle altından tutan Japon hanım bizi güldürür. Ama Japonya’da çay çok önemli bir meseledir. “Temizlik kurallarıyla titizliği, huzuru basitlik ve sadelikte aramakla çileyi, evrendeki dengeyi yansıtmakla da etik geometriyi ilke edinmiştir. Her şeyden öte çay kültürü, Uzakdoğunun demokratik ruhunu yansıtır.”



Japonya’nın çay kültürünü öğrenmeden neredeyse Japonya’yı anlamak mümkün değil. Evleri, adetleri, giysileri, mutfağı, porselenleri, çini mürekkepleri, resim sanatı, edebiyatı… hepsinin çayla bir bağlantısı var. “Çay kültürü, köylülere çiçek düzenleme sanatını, işçilere kaya ve sulara saygıyı öğretti. Sıkça kullanılan bir deyime göre, varoluşu vurgulayan trajikomik dönemlere duyarsız kalanlara ‘çay yoksunu’ denir. Ancak dilimiz, çevresindeki acılara aldırmadan, kendi duygularıyla meşgul olan ehli keyfi de ‘çayı fazla kaçmış’diyerek eleştirir.”

Deniliyor ki Batı’nın Doğu’yu gerçekten, samimiyetle anlamak gibi bir derdi varsa, Doğu’nun bu inceliklerini sahte, tuhaf ve çocuksu bulmaktan vazgeçmelidir.

Tao ve Zen felsefesiyle derin bağları var çay kültürünün. Mükemmel çayı yapmak için de tek bir tarif yok. Yaprakları hazırlamanın, su ve ısıyı seçmenin kuşaktan kuşağa aktarılan  kendi anlatım tarzları olduğu gibi çay sanatının da diğer sanatlar gibi ekolleri, dönemleri var. İçeceğin tadını çıkarmaya yönelik bu farklı yöntemler, ait oldukları dönemin de ruhunu yansıtmış hep. “Çünkü hayat, ifadenin ta kendisidir ve bilinçsizce yaptığımız hareketlerimiz en mahrem duygularımızı açığa vurur. Konfüçyus ‘insan bir şeyi gizleyemez’ demiştir.”



Çayın kurallarını belirleyen ünlü Lu Yü, Budizm, Taoculuk ve Konfüçyusculuğun ortak bir sentez aradığı 8. yüzyılda bu sentezi  Ça-King adli eserinde gerçekleştirmiş. Aşağıda adını vereceğim kitabı edinirseniz, Taocu sembolizmi yeğleyen Lu yü’nün çay porselenlerinin dönemlerini, çay suyunun üç aşamalı kaynama macerasını da okuyacaksınız.

Biz çayı Çin’in Ming hanedanı döneminden edindiğimiz için çay hazırlamanın eski yöntemlerini bilmiyoruz. Çay yapraklarını sıcak suda demlendiriyoruz. Oysa çayın kaynama, çırpma gibi demlemeden farklı çok daha incelikli hazırlanma yöntemleri de var.


Çayı çok severim. Çay kaynasın, kokusu yayılsın mutfakta ve izlenecek de bir Miyazaki filmim olsun. Böylece tam olur her şey. Benim çay merasimim şu: Elektrikli  çay makinesinin altına suyu koyuyorum. Hemen kaynıyor. Öyle kaynamanın birinci, ikinci, üçüncü aşaması filanla ilgilenmiyorum. Üstündeki demliğe, hayır, özenle ayıklanmış çay yaprakları değil, üç poşet çay koyup, suyu ekliyorum. O sırada bir nescafe yapıyorum çay demleninceye kadar. Makinenin kullanma kılavuzu, çayınız üç dakikada hazır diyor ya, ben kahvemi içtiğim süre olan yaklaşık on dakika  demlenmeye bırakıyorum çayı. Mmm nefis…. Japon çay kültürüne, dinine, felsefesine de  hayranız tabii, o başka.


Bu yazı için Okakura Kakuzo’nun ‘çay, yaşama sanatı, düşünme sanatı, dünya yüzünde var olma sanatıdır’ üst başlığı ile tanıtılana, Çay kitabı adlı eserinden yararlandım. Kitap, Anahtar Kitaplar tarafından yayımlnamış ve Ayça Ögel tarafından çevrilmiş



müziklerle konu pek uyuşmasa da bugün bu şarkıları dinledim. 
siz de dinleyin. çok güzel.



* çay töreni

12 yorum:

tavsan dedi ki...

Ben bir konferans icin ilk defa Japonya'ya gidiyorum yakinda! Dogum gunumu(zu) orada kutlayacagim:) Gerci sevkilim kocam yanimda olamayacak ama olsun; Japonya icin birkac gunlune katlaniriz.
Hatta adresini verirsen, sana kart atarim istersen, dogum gunu kutlama karti.
Cayi da eskiden, universite uce kadar falan hic icmezdim ben; renkli buruk tatsiz bir su olarak gorurdum. Bunda herhalde annemlerin televizyon izlerken her aksam ictikleri cayi bana koydurmalarinin da etkisi var -tembelim ya, kalkmiycam ya tvnin basindan. Oysa simdi benim icin de ozel birsey cay, hele demleme hali.
Ve evet Japon evlerinin sadeligi, ucuculugu. Bu ucuculuk lafi bana direk Cin filmlerini ve onlarin efsanevi daldan dala, catidan catiya ucarcasina yaptiklari kung fu sahnelerini hatirlatti.
Tesekkurler ve kucak kucak sevgiler Endiseli Perim!

endiseliperi dedi ki...

ah... demek doğumgünümüzde japonya'da olacaksın! Ne hoş!

evet bana kart at, lütfen. çok ilginç olsun ama, oraya özgü bir şey. aslında küçük bir kumaş dükkanına girip kart boyutunda kumaş kestirip göndersen daha da çok hoşuma gider. bayılıyorum japon desenlerine.

keşke bir japon köyüne gidebilsen. bu evlerden bolca görürsün orada. gidersen fotoğrafını çek lütfen. bir de japon sokak modası çok hoş. inanılmaz bir moda anlayışları var. onlara da dikkat et, lütfen. yeme içme işinden anlamıyorum. akşam salata yiyebildim zaten yemek ağır geldi de. şimdi hiç o tuhaf japon yemeklerinden bahsetmeyelim.

japonya'ya gitmek beni heyacanlandırmazdı, ama sen gidiyorsun diye çok seviniyorum:) doğumgünümüzde kendine oradan güzel bir çay fincanı alır mısın?... sanki ben sana almışım gibi. bakalım nasıl bir şey seçeceksin?:)

öpüyorum. sevgiler.

tavsan dedi ki...

:) cay fincani fikrini cok sevdim, cok tesekkur ederim:) Bana tavsan1 gmail adresime posta adresini gonderirsen, ben sana kart da kumas da yollarim. Kyoto'ya gidiyorum. Uzun yillar Japon imparatorlugunun baskentiymis Kyoto, dolayisiyla bir dolu geleneksel yapi mevcut. 2-3 gunum olacak konferans haricinde gezmek icin, bakalim neler gorecegim.

endiseliperi dedi ki...

bakalım, bakalım neler göreceksin:)
adresimi gönderdim şimdi sana.

çok heyecanlı:)

Yazmak iyidir... dedi ki...

Mükemmel oldu bu müzik. Gecemi aydınlattı :)

endiseliperi dedi ki...

buna sevindim.

neolitik hanım dedi ki...

periciğim,

bu şahane yazıyı görünce dedim, ben de bir çay yazısı yazmış idim, onu periye haber vereyim ama ben yorum yazana kadar gerilerde kalmış bu caanım yazı :) linki aşağıda yazının:

http://loverisloser.wordpress.com/2008/07/15/colde-cay-cayda-cira/

bir de japon filmleri var tavsiye edeceğim, hatta yollayayım ben sana onları dur, biraz üzünçlüler ama seversin sen de. ikisini de geçen yıl festivalde izlemiştim. hatta yazmıştım galiba blogda da birini: still walking
http://neolitikhanim.blogspot.com/2009_05_01_archive.html

digeri de hanami (kiraz çiçekleri)

öpüyorum.

endiseliperi dedi ki...

canım neo'cuğum,
çok teşekkür ederim.
. çay yazını okumuş ve sevmiştim.
. bu iki filmi de izledim, tatlım. still walking filmini de çok sevmiştim. sanırım çok japon filmi izledim ben. eski siyah beyaz japon filmleri bizim eski türk edebiyatına nasıl benziyor, hep şaşarım. dünya ne küçük.

sevgiler.

Salim dedi ki...

Yoksa Türk müsünüz? :)

endiseliperi dedi ki...

:p

veterjale dedi ki...

Selamlar, bugün rastladım bloğunuza; hayran oldum, bookserf tam size göre; siz de tam bookserf'e...
Sevgiler kucak dolusu, heyecanla yeni yazılarınızı bekliyorum.

endiseliperi dedi ki...

teşekkür ederim veterjale. bookserf'i araştırdım. büyük iltifat etmişsiniz:) sevgiler,selamlar.