Pazar, Ekim 24

bir güz vakti eğer bir yolcu...*

conrad
narcissus'un zencisi
çev. haluk şahin
iletişim yayınları

cam kenarında, bacaklarımı sıkıştırmayan aralığa sahip bir koltuğa oturup, yukarıdaki pencereyi açtım. bekledim. otobüs, yolcularını aldı; yola devam etti. hep böyle; bir sonraki durağa kadar diğer yolculara, camdaki manzaraya, sallantıya dikkat ederek, hiç bir şey yapmadan duruyorum. önümüzdeki yaklaşık bir saatlik seyahatin rutinini tespit ediyorum. sonra çantamdan kitabımı çıkarıyorum. conrad'ın narcissus'un zencisi kitabını daha önce, büyük bir yazarla karşılaşmanın heyecanı ile soluksuz okumuştum. ilk conrad kitabımdı. conrad, evet büyük bir yazardı ve çok, ama çok geç kalmıştım onu bulmakta. narcissus'un zencisi gibi kusursuz işlenmiş kitapları okurken insan ne yapacağını bilemiyor. bir kere bedeniniz aşık olduğunuz zamanlardaki tepkileri veriyor. yoğun bir endorfin salgılanıyor. muhteşem bir paragrafı tutkuyla okuyor, cümlenin sonuna geldiğinizde soluk soluğa kalıyor, eğer yanınızda sizi yadırgayacak kimse yoksa sayfayı yüzünüze yaklaştırıp o paragrafı öpüyorsunuz. bazen franny** gibi tuvalete kaçıyor ve çantanızdan kitabı çıkarıp birkaç cümle okuyup kitabı göğsünüze bastırıyorsunuz. yüksek heyecan dalgasıyla bir hıçkırık boğazınızda düğümleniyor, pınarlarına dolan gözyaşınız taşmasın diye kendinizi zorlarken gözleriniz yanıyor. narcissus'un zencisi, evden kadıköy'e giden bir otobüsün içindeyken işte böyle aşkla kendine çekiyor beni bir kez daha. kalbimin bir parçası sonsuza kadar onun, bundan hiç şüphem yok; demek, ölmezsem daha defalarca okunacak.


conrad'ın hangi kitabını önce okumanız gerekir ki ilk izleniminiz güçlü olsun ve onunla bir bağ kurabilesiniz diye düşünüp durdum. polisiye severseniz gizli casus, dostoyevski okumaya yatkınlığınız varsa batılı gözler altında, tarihi kitaplar hoşunuza gidiyorsa nostromo, siyasi bir eğilimle kitap seçimi yapıyorsanız karanlığın yüreği, bir tür romantizme dönük macera kitapları ise aradığınız, lord jim, diyebilirim düzayak. bu kitapları ben çok başka saiklerle okuyup sevmişsem de, sizi tanımış olsam kabaca, ama çok kabaca ve conrad beni affetsin, bu değerlendirmelerle öneride bulunurum. peki, narcissus'un zencisi? kapalı bir alanda, ticari bir gemide çalışmak üzere bulunan çok farklı karakterleri derinlemesine ve tititzlikle tanıtır bu kitapta conrad. onların bir insan ve durum karşısında aldıkları tavrı ayrıntılandırır. narcissus'un zencisi karakterler kitabıdır kısaca. ve öylesine usta işi bir kitaptır ki elinizdeki kitap, bir sanat eseri olduğunu her satırıyla kanıtlar. kitabın girişindeki dar bir alanda sıkışmış insanlar arasında geçen ilişki böylesine güzel çok başka bir kitapta daha anlatılır. salinger'ın yükseltin tavan kirişini ustalar hikayesini okumanızı bir kez daha hararetle öneririm. hem onun bol kahkahalı bir okuma olacağının garantisini de veririm.

kitabın girişinde bir kamaranın içindekiler tüm ayrıntısıyla anlatılır ve daha birkaç sayfada kimin nasıl bir insan olduğu tüm açıklığı ile anlayışınıza sunulurken, neden sonra kitabın ünlü, merkezdeki karakteri, zenci ortaya çıkar:

"zenci; sakin, soğuk, heybetli ve muhteşemdi. tayfalar yaklaşmış, topluca arkasına dizilmişlerdi. en uzun boylusundan bile hiç değilse bir karış daha uzundu. 'ben, bu gemidenim,' dedi. yumuşak bir kesinlikle, tane tane konuşmuştu. dolgun ve akıcı konuşması, kendini hiç zorlamadan güverteyi dolduruyordu. iki metreyi aşan bir yükseklikten insan soyunun budalalığını bütün genişliğiyle gözden geçirmiş de, fazla sert davranmamaya karar vermiş gibi yapmacıksız bir tenezzül, doğal bir küçümseme vardı sesinde." s.28

conrad bazen nefret edilesi bir karakter yaratır ve yaratır yaratmaz ondan öyle tiksinir ki, demediğini bırakmaz bu aşağılık şerefsize:) o zaman gülümsüyorum. bu kitaptaki donkin karakteri conrad'ın öfkesini kustuğu rezil insanlığın bir temsilcisidir mesela: "nice şeyleri yapmak elinden gelmeyen, elinden gelenleriyse kendisi yapmayan adamdı. haklarıyla ilgili her şeyi bilen, ama bir geminin yoldaşlarını birbirine bağlayan cesaret, dayanıklılık, söze dökülmemiş inanç, sessiz bağlılık gibi erdemlerden haberi bile olmayan, cana yakın, övgüye değer yaratık! denize kulluk etmenin güçlüklerini hor gören, nefret eden, sefil mahallelerin soysuz özgürlüğünün başıboş dölü." s.21

kitaba yeni başladım, evet ve ikinci kaptan baker henüz yoklama alıyor: "böyle bir yoklamaya yakışacak, açık seçik, ciddi bir sesle okuyordu adlar; dingin olmayan bir yalnızlığa, ünsüz gösterişsiz savaşıma ya da katlanması daha bile güç olan gündelik sıkıntıların ve usandırıcı görevlerin yorucu kavgasına katılacakların yoklamasıydı bu." s.25

gösterişsiz, sıradan, bir gemi adamı nasıl olursa öyle olan bu hayatların ömürlerinin bir yerinde yaşadıkları bir olayı anlatırken conrad, düşünürsünüz, bir sanat eseri tam da böyle inandırıcı, aydınlatıcı olmalı ve varoluşun özündeki gerçeği bulup ortaya çıkarmalıdır. engin bir denizin ortasında bir gemide yaşanan bir olay böyle anlatılıyorsa, dünyanın her köşesinde anlatılabilir ve de yaklaşımı, anlatılma şekli ile kıymetli olan hikayeler vardır. her yerde, sizin evde de. şunu demek istiyorum; eğer böyleyse bir sanatçı olmasak da kendi ruhumuzun sefaletinin köklerine inmeye cüret edebilir, hayatımızın olguları altındaki temel, yalın gerçekleri keşfedebilir, kendimizi ve dünyayı anlayabiliriz. conrad'ı okumak bize bunun yolunu gösterir.

conrad, kanlı canlı, ateşli, okurunu işbirliğine çağıran bir yazardır. sıcakkanlıdır. bazı karakterlerini çok sever ve okurken siz de seversiniz, conrad'la ortak bir arkadaşınızmış gibidir o karakter. singleton karakteri mesela: "singleton, yüzünü aydınlığa, sırtını karanlığa vermiş, kapıda dikiliyordu. susukun baş kasaranın loş boşluğunda daha iri, daha sağlam görünüyordu; sessizliğiyle bir mezarı andıran, bu baş kasaraya uykunun, o biricik avutucunun, kısa utkusunu sabırla bakışlarla gözlemeye gelmiş zaman baba kadar yaşlıydı. ama o da çocuğuydu yalnızca. tükenmiş, unutulmuş bir kuşağın kimsezi bir kalıntısıydı. hala eskisi kadar güçlü, hala eskisi kadar kaygısızdı. hazır bir adamdı o. engin, bomboş bir geçmişi olan ve geleceği olmayan; dövmelei göğsünün içindeki çocukça güdüleriyle erkekçe tutkuları şimdiden ölmüş hazır bir adam. onun sessizliğini anlayabilecek insanlar çekip gitmişti bu dünyadan, gündelik hayatın sınırlarının ötesinde ve sonsuzluğun gözleri önünde ağır olmasını bilen o adamlar yoktu artık. kuşku ve umut bilmeyen herkes gibi güçlüydü onlar. sabırsız ve dayanıklı, ikircikli ve inançlı, isyankar ve sadıktılar. iyiniyetli bazı kimseler, onları bir lokma ekmek uğruna yaygara koparan, can korkusuyla işe sarılan insanr olarak tanıtmışlardı. ama aslında, alınteri dökmeyi, sıkıntı çekmeyi, can yakmayı veya yanıltmayı çok iyi bilen, buna karşılık; korkuyu ve kin gütmeyi bilmeyen insanlardı. yönetmesi güçtü onları, ama esinlemesi çok kolaydı; sessizdiler, ama alınyazılarının kötülüğünü yanıp yakılan ağlamaklı sesleri yüreklerinde tiksintiyle susturacak kadar merttiler. salt kenidlerine özgüydü alınyazıları; böyle bir yazgıya dayanabilme yeteneği, seçilmişlerin ayrıcalığı olarak görünüyordu onlara! o kuşak, sevgilerin ya da sıcak bir yuva sahibi olmanın tadını tatmadan, dile gelmez, amansız bir hayat sürdü ve dar bir mezarın korkusunu duymadan özgürce öldü. onlar, g,zemli denizin ölümsüz çocuklarıydılar. onların yerini, hoşnutsuz yeryüzünün koca çocukları aldı. daha az isyankar ama daha az masum, daha az günahkar ve aynı zamanda daha az inançlı, konuşmasını öğrenmişler, ama sızlanmasını da öğrenmişler bu arada. oysa ötekiler güçlü ve dilsizdiler, görkemli yapıların ışıklı salonlarını geceleri ayakta tutan taş karyatikler gibi dayanıklı, yiğit ve uysaldılar. artık çekip gitmişlerdi bu dünyadan ve bir önemi yoktu bunun. ne deniz ne yeryüzü sadıktır çocuklarına; gerçek bir inanç, bir kuşak yitip gider ve unutulur ama hiçbir önemi yoktur bunun! o gerçeğe inanmış, o inancı dışavurmuş -ya da o insanları sevmiş- birkaç kişiden başkası için hiçbir önemi yoktu bunun."s.34

bu biraz ağdalı ve dramatik dil, bu coşkulu anlatım yanıltmasın sizi. conrad, said'in söylemiyle 'ecinnili bir gerçekçidir."

***

narcissus'un zencisi kitabına dalmış, denizde bir geminin içindeki insanları tanıyordum ya, oysa bir otobüsün içinde yoğun kalabalıkla birlikteydim. trafik sıkışıktı. otobüsün içinde, "anne köpeğe bak, ne şirin!" diye çınladığında bir kız çocuğu sesi, otobüsün içindeki kalablıkla birlikte başımı kitaptan kaldırıp pencereden baktım. yanımızdaki lüks otomobilin içinde gerçekten çok sevimli bir cooker vardı. sahibi hanımın kucağında, başını pencereden çıkarmış, somurtuk ve canı sıkkın iç çekiyordu. hanım, bir otobüs dolusu gözün onları izlediğini farketti, bakışını hemen kaçırdı, ne yapacağını bilemez kalakaldı, neden sonra biraz beceriksiz köpeğin başını okşadı. kız çocuğu çığlık çığlığa, köpek somurtuk, sahip ve biz seyirciler sessiz ve nedense rahatsız... katherine mansfield olsaydım, yani garden parti'nin yazarı, bu hikayeyi yazardım.

kadıköy kalabalıktı. ama ne huzursuz oldum ne de ürktüm. arçil'e ingilizce dersi verecek hoca ile bir toplantımız vardı. dersteymiş. çıkıp kahvemi aldım, sahafları dolaştım. bugün bülent somay kitapları ile elif savaş felsen'in büyüklere masallar kitabını almak istiyordum ya, uğradığım sahaflardan aklımda olmayan bir kucak dolusu kitap alınca, onları almayı başka güne bıraktım. hüseyin gazi topdemir'in derlediği farabi, feyerabend - anarşizm üzerine tezler, kubilay aktulum - metinlerarası ilişkiler, dostoyevski - ölü evinden anılar, herzen - suçlu kim. toplantıya gittim, hoca ile çok iyi bir görüşme yaptık. her pazar akşamı 5.30 da eve gelip iki saat yds'ye yönelik ders verecek. ücrette anlaştık. çıkıp çarşı'yı dolaştım. tuzlu fıstık, ceviz, kocaman bir çavdar ekmeği ile minik, kepekli sandiviç ekmekleri ile saf yünden iki çorap aldım.

otobüse bindim. ışık alan bir koltuğa oturdum. kitabımı açtım. karşımda annesinin kucağında oturan dört yaşlarında bir velet, bacağını sallayıp o küçük ayaklarıyla dizime pat pat çarpıyor, başımı kaldırdığımda ise meydan okur gibi bakıyordu. gülümsedim. benim anlaşma teklifimi görmezden gelmek için sıkıca kapadı gözlerini. kitabı okumaya devam ettim, çocuk pat, pat, pat... eve yaklaşırken arçil aradı. "karnım ağrıyor," dedi. tüm akşam onunla ilgilendim. ateşi düştü, rahatladı, benim yatağa yatırdım. ona size yukarda yazdığım paragrafları gösterdim, "bunları bana oku," dedim. o okudu, ben yazdım. "çok güzel bir kitapmış," dedi. "gerçekten de öyle," dedim. "senin sesin, vurguların ne kadar güzel, arçil... belki spiker filan olursun." gülümseyip gözlerini kapattı.


* italo calvino'nun bir kış gecesi eğer bir yolcu kitap isminden esinlenerek.
** salinger'ın franny ve zooey kitabındaki franny bölümünde geçer.

10 yorum:

Atze dedi ki...

Sanırım polisiyeyi bana siz sevdireceksiniz. Uzun zamandır okuduğum en iyi düşünce akışıydı, zengin bir güne ait. Köpeğin sahibi ne yapay bir tepki vermiş, gülümseyecek enfes bir manzara yakalamışken.

Elif Şafak-Mahrem kitabından bir bölüm geldi aklıma, dolmuş yolculuğunda yanıbaşındaki çocuk ayağını sallıyor, yapmaması gerektiğine dair tüm işaretlerde gözlerini kaçırıyordu. Çocuğa yaklaşımınız, kitaptaki karakterle aynı değildi iyi ki.

Önerdikleriniz, Gizli Ajan ve Carson Mccullers - Yalnız bir avcıdır yürek, listemdeler. Önce elimdeki "Akıl hastalarının iç dünyası" bitmeli. Ardından polisiye okumak, hım, hormonlarım sıkı çalışacak demektir. :)

Sevgiyle.

ruhdagı dedi ki...

Kıskandım çokça :(

endiseliperi dedi ki...

atze,
polisiye ya sevilir ya da sevilmez. yani bu konuda kendini zorlamamalısın. sanki kendiliğinden gelişen bir şeydir bu. ben çok severim, kendimi bildim bileli bir polisiye severiydim, polisiyenin aşağılandığı dönemlerde de, baş tacı edildiği dönemlerde de. gerçek ele avuca sığmaz, sislerin ardında -sen ne güzel ifade etmişsin sisli manzarayı- kendini gizlerken bir de yalanlar, insanların bir durumu bir şekilde yansıtma istençleri vs vardır ya, polisiye ile bir şekilde gerçeğin ortaya çıkmasındaki huzuru yaşarsın.

elif şafak'ın eski bir iki kitabını okudum. fena değillerdi. şimdi ise hiç sevmiyorum. geçelim onu.

senin gece vakti bisikletle şehirde dolaşman hikayen dolayımında carson mccullers'ın yalnız bir avcıdır yürek kitabını okumanı önerdim. bu yazar benim yazarımdır, çok, çok severim, çok yakın bulurum kendime, ki katherine mansfield kadar. conrad ise tüm kitapları ile okunması şart olan bir yazardır. edebiyat tutkunu olan bir okurun conrad'sız yaşayıp ölmesi çok, çok yazık olur.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

ruhdağı,
hayatım öyle sade ki, kıskançlık duyulası hiç bir yanı yok sanki.

sevgiler.

justine dedi ki...

Peri,
ne güzel ve ayrıntılı anlatmışsınız Conrad'ın tarzını, yazısını. Ben de çok geç kaldığımı düşünüyorum Conrad'ı okumak için. Evet, daha böyle yüzlerce yazar var, vardır tanıyamadığım, henüz karşıma çıkmamış olan, ama Conrad'ı şimdiden sevdim, daha fazla beklememeli o zaman. Özellikle, Said referansı (Joseph Conrad ve Otobiyografide Kurmaca'yı okudunuz mu?), "ecinnili bir gerçekçi" lafı müthiş!

Geçen gün, Simone De Beauvoir'ın "Kadın-İkinci Cins-Evlilik Çağı" kitabına bakıyordum, daha çok şimdi okuduğum Lawrence'ın bahsedildiği bölümleri incelerken, gözüme Mansfield'in adı takıldı. Siz çok bahsetmiştiniz. Orada Prelude öyküsünden alıntılar yapılmıştı, çok ilginçti, netten bulup okudum. Yine güzel bir tavsiye, ve keşfedilmemiş bir yazar. Okunmalı, tekrar kocaman bir teşekkür size:)

Ben Dosto severim, Batılı Gözler Altında listeme eklenmeli o zaman, ilk o okunmalı, fakat Narcissus'un Zencisi ne zaman okunacak?! Bir kitap bu kadar mı istekli, severek ve "Franny gibi" anlatılır!:) Franny biraz üzmüştü beni, genç yaşında, çok derin bir "dini" kitaba öylesine bağlandığı için, ama anlamıştım. Kitabı öperek okumayı iyi bilirim, şimdi daha iyi anlıyorum.

Çok uzadı, yazınızı güzel bir türk kahvesi eşliğinde zevkle okudum. Her şey için sağolun.
Ve ve ve, yüzünüzdeki sevinç Conrad'ın deniz insanları gibi, ölümsüz olsun:))

endiseliperi dedi ki...

ah!... justine, ne hoş seninle konuşmak... aynı dili konuşmak.

teşekkür ederim.

sevgiler.

erhan b. dedi ki...

peri hanım, yazınızı büyük bir keyifle okudum. sanki o otobüste yanınızdaki boş koltuğa oturmuş gibiyim. arada, çekinerek, size bakıyorum, küçük çocuğa gülümsüyosunuz, arçil'in o hâllerini özlüyosunuz.

arçil'in bu hallerini de özlüyosunuz öte yandan. nasıl şimdi? biraz daha iyi mi?

sevgiler.

UZAK dedi ki...

gelip sizde kalmak istiyorum bir gun.. soz veriyorum, rahatsizlik vermem.. olur mu?

endiseliperi dedi ki...

teşekkürler sorduğunuz için, erhan bey. iyi, ama yeterince değil. yarın okula göndermeyeceğim. yarını da evde dinlenerek geçirsin, bakalım sonra.

evet, arçil'in küçüklük hallerini özlüyorum sanırım. herhangi bir yerde bir küçük çocuk, anne, diye seslendiğinde ani bir refleksle sese dönüyorum, sanki zaman kayması filan oluyor ve arçil küçük ve bana ihtiyacı var vs. bazen bir bebeği özlüyorum, onun dört-beş kiloluk ağırlığını kaldırmayı, yanyana bakışarak uzanmayı ve o sırada ayaklarıyla oynamayı, dünyada umursadığı tek kişinin sen olduğun zamanlarında, arandaki o çok güçlü bağı hissetmeyi, onunla yaşama tutunmayı ve dünyaya yeniden yeniden isimler vermeyi filan. ama ne zor, ne zor elbette. dünyanın en güzel şeyidir bebek.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

ah müge, ne demek rahatsızlık vermek, elbette. sizde böyle duygular uyandırdıysam... teşekkür ederim.

sevgiler.