Pazartesi, Ocak 3

biraz konuşalım, sonra da film izleriz.

şoför yanındaki koltukta oturmak can sıkıcıdır; bir sorumlulukla sohbet etmen, yol bulmakta yardımcı olman, sana iyilik ettiği için bir şekilde müteşekkir olman gerekir. ağır, sıkıntılı bir şey. bir de şoförün insafına kalmışsındır; düşüncelere dalıp yoldan mı çıkar, kırmızıda geçtiğini farkedip, sarsıntılı frenlerle durur mu, bir de yağmurla yol kaygansa, al başına belayı. şoför yanı koltuk, dedikleri gibi tam anlamıyla bir suicide seat'tir.  canını şoförün insafına bırakmış olmak nedeniyle üretilmiş olan bu söz, dediğim nedenlerle de asab bozup, bilek kestirir bana kalırsa.

belediye otobüsünde rahatım. genellikle arkada, pencere yanında bir koltukta otururum. yanıma bir delikanlı oturmazsa da keyfim yerinde olur. delikanlı dediğimiz tür bir tuhaf. hepsi değil elbette. sarsıntıları hesaplayıp dizini kaza süsü verip dizime değdirmesinde, değmişse müthiş bir terbiye gösterişiyle ateşe değmiş gibi çekmesinde dikkat dağıtan bir şey var. oysa açmışsın, kitabını okuyacaksın. bugün yanıma şişman mı şişman bir çingene hanım oturdu. kendini koltuğa yerleştirirken beni epey bir itti pencereye doğru. ılık, yumuşak, göbeğinin üstüne üstüste koyduğu kara elleri sessiz. daha iyi bir yolculuk arkadaşı düşünemezdim. o, kalın dudaklarını büzüp, dertli bakışlarını umursamaz, insanların üstüne yatırdığında ben de rahatça okuyabildim. eğer ters yöne, geriye bakan bir koltuğa oturmamışsam, midem bulanmadan yolculuğun sonuna kadar zevkle okuyup, zaman zaman camdan bakıp, kitapta okuduklarımı hayal ederim. okuduğum metin bazen içimden cümlelerin çağıldamasına neden olur ve heyecanla bir duyguyu, durumu tarif eden cümleler kurarım ben de ve bunu bir tür edebiyat coşkunluğu ile yaparım, ki yazsam ya bunları diye aklımdan geçiririm, ama çoğu kez de yolculuğun sonunda beni heyecanlandıran o cümlelerdeki ağdalı retorik, dramatik tonu gülünç bulur, kendimi küçümserim.


bu sabah canım epey sıkkındı. dışarıda işim vardı, çıkmak istemiyordum. ama evde de durmak istemiyordum. insan kendini dünyaya sığdıramaz ya bazen, öyleydim. sanırlar ki olan bir takım şeylerin sonucu olarak insan boşluk, bir tür anlamsızlık, hayattan kopukluk hisseder. benim içimde bunlar hep var, nabız gibi atıp, içimi sızlatır. iş ki, ben bu kötümser, çaresiz duyguyu, bu mikrobik hali nüksedeceği şekilde bünyemi zayıf düşürmeyeyim. bunun için uğraşmam, bazen tehlikeyi hissettiğimde aşırı dozda bir neşeyle üstesinden gelmem gerekir. çok, çok uyanık olmalı insan kendine karşı. oysa kendimi unutsam, unutsam, azıcık dinlensem... içemem de. iyi ki kitaplar var, romanlar... ordaki hayat, burdaki hayatı yener. kendini unutmana neden olmaz belki, ama kendinle yapacağın konuşma için uygun bir dil kurmanı sağlar. gençken insan sanıyor ki bir marka değeri var herkesin. şu tarz giyinirsin, elinde şu tür kitaplarla dolaşırsın ve onlardan bahsedersin. içinde hissettiğin o kederi, yalnızlığı şık bir şeye dönüştürüp yazar, yazarsın. bu sancıyı çekiyor olmanın farklılığından medet umarsın, ukalalık yaparsın. şimdi hiç şıklık peşinde değilim. inan olsun, değilim. hayatın gerçek yüzü  ne kadar çıplak, insan ne kadar yalnız, neşeyi bulmak için verilecek uğraş ne kadar çok. bu sabah bu haldeydim. kendimde tutunacak bir tutamak olsun bulamadan çıktım dışarı. rezalet.

içimde sıkıntı, yanımda çingene kadın, elimde kitap. bir mezarlık var, evden kadıköy'e giden uzun yolda. orayı hiç kaçırmıyorum ama. yoğun trafik, korna sesleri, bir sürü çocuksu, zevzek, gerzek insan şamatasının olduğu geniş caddenin yanında sessiz ve mağrur,  bir tür derviş sabrıyla ve derin anlayışıyla katlanıyor sanki bize ölüler ve ben dua okuyorum o zaman, ki sizin ve o bakışınızın farkındayım, ben de bu halimizi hiç beğenmiyorum, demek istiyorum. bir de ambulans sesi duyunca insiyaki olarak başlıyorum dua okumaya, sanıyorum ki, içinde ölümle yaşam arasında biri var ve bize hep anlatıldığı üzere o, bir tünelin sonunda yumuşak, sevecen beyaz ışığı gördü ve oraya yönelmek istiyor, ben dua okuyarak ona aynı şefkati fakat ters yöne doğru gösteriyorum ki, geri dönsün, ölmesin, yaşasın. böyle kaç hayat kurtardım bilemezsiniz. ya dua okumayı ihmal edersem, olacakları düşünmek bile istemem. yolda, otobüste  hapşıranlara da içimden, çok yaşayın, derim. bunların inançla filan ilgisi olduğunu sanırsak yanılırız. sadece demek istiyorum ki, ölüler, hastalar, çok yaşa diyecek kimsesi olmayan yalnızlar, sizin farkınızdayım. demek istemiyorum ki, bakın ben ne kadar iyi biriyim, bende yalnızlığı, kederi, dışlanmışlığı, boşunalığı anında farkeden huzursuz ve acıklı bir ruh var, onu demek istiyorum. arkadaşınızın ruhu kocaman bir yara.


gri gökyüzü, arsız bir çocuk gibi bir susup bir mızıldanan yağmur, banka kuyrukları, ele değen paralar, hesaplar. erken bitti çok şükür, boş boş dolaştım biraz sokakları. giysi dükkanları indirim yazılarını asmışlar vitrinlerine kocaman. ben giysi zevkini kaybetmişim bir yerde. hüzünlendiriyor beni giysi alma hadisesi. ama severim güzelce giyinmiş insanlara bakmayı. akşam mesela bir romantik gençlik filmi izledim. in case of love. tayvan filmi. çok hoş tişörtler, elbiseler giymişti oyuncular. uzakdoğu modasını, desenlerini çok severim. film, serince görünen bir rüzgarda salınan ağaç dallarıyla açılıyordu ve bir oyunbaz kedicik de vardı, bana iyi gelir demiştim de ondan izledim. baktım işte giysilere, odalara, kediciğe, yağmura ve rüzgara.  izlemeyin, boşverin. öncesinde çünkü beni her filmiyle çok, çok yalnız hissettiren sofia coppola'nın, somewhere filmini izlemiştim de zaten buruk olan halim iyice derinleşmişti. geçsin istemiştim. bunu izleyin bence, eğer ki sofia coppola'nın tarzından hoşlanıyorsanız, ki bir tarzı olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz artık.

giysi alamayan ben ama kitap aldım bolca. üç adet gustave flaubert kitabı aldım. ermiş antonius ve şeytan, yerleşik düşünceler sözlüğü, madame bovary. ben yıllarca flaubert okumayı bekliyorum, ona hazırlanıyorum, bir okur olarak beni sevsin istiyorum. hep biraz korkuyordum onun öfkesinden, alaycılığından, zekasından. sıradan burjuva hayatına, bildik aile düzenine çatan, ünü, şöhreti bile hor gören, umursamayan bu yazara kendimi iyi ifade edemem, beni yanlış değerlendirebilir, diye çekinirdim. çünkü benim için elimdeki kitabın yazarı ile eni konu karşılıklı bir ilişki kurulur. şimdi öyle sanıyorum ki, ben de ona kendimi iyi anlatabilirim ve hiç üçkağıda düşmeden düzgün bir ilişki geliştirebiliriz. hem conrad'ın anlatı tekniğini kavramış olarak, bana öyle geliyor ki flaubert'in anlatı tekniğine, sesine ulaşmak için doğru kapıyı araladım ben.

yine yağmurda, dışarda, ama tente altında bir yerde oturup çay içip sandiviç yedim. biraz daha kitapçı dolaşıp, kafka'nın dava, şato ve amerika kitaplarını aldım. hayatı boyunca benim kadar kafka kitabı alıp, sonra kaybeden, birilerine veren var mıdır acaba. bir de sait faik. bakın kitaplığıma bir tane sait faik yok. nerdeler?

kadıköy'e gittiğimde hem yorulmuş oluyorum, hem de eve dönünce yemek yapmaya vaktim olmuyor. ben de her seferinde balık alıyorum. güzel, iri bir tane somon balığı aldım. salata malzemesi ve bolca meyve de. otobüse bindim. neşeliydi yolcular, okul çocukları uyukluyordu. bir tanesi çok güzel uyuyordu, ben ona bakarken gözlerini açtı ve açar açmaz da bana baktı. gülümsedim. uykulu gözlerini kırpıştırdı. gülmedi. iyi ki. eve döndüm. bir parmak viski koydum, sigara yaktım, poşetleri boşaltıp yemeği hazırladım, salata yaptım. çayı demledim. yemek yedik. kaçak'a özlem dolu bir mektup yazdım, burda sizinle konuştum. biraz daha iyiyim. sağolun. şimdi bir film izleyeceğim. sanırım şu filmi.

19 yorum:

pass dedi ki...

lost in translation'dan sonra sofia coppola'yı nerede görsem alıyorum, somewhere de gerçekten güzel filmdi. geçenlerde de dagur kari'nin filminden bahsetmiştiniz, ben de ona ait bir film olduğunu bilmeden izlemiştim. ve harikaydı.
bir de şu giysi alma ile ilgili söylediklerinizi son zamanlarda o kadar iyi anlıyorum ki girdiğim mağazalardan acıklı bir şey yapıyormuşum gibi gerisin geri çıkıyorum.

endiseliperi dedi ki...

lost in translation filmi, çok güzeldi gerçekten de pass ve ben yönetmeni o filmle sevdim. bill murray'yi o filmle takdir ettim ve sevmediğim scarlett johansson'a o filmle ilgi duydum. o filmi iki kez izledim; deli gibi ağlamak, çılgın gibi duvarları yumruklamak bile işe yaramaz, kupkuru gözlerle çaresiz yalnızlığımıza katlanmamız gerekir, o filmde hissettiklerim bunlardı.

marie antoniette... hmmm çok sevmemiştim ama, sevmediğimiz, sertlikle nefret ettiğimiz o tarihi kişiliğin aslında ne kırılgan, zavallı, yalnız bir genç kadının dramı olduğunu o filmle hissettim. kimseden öylece nefret edemeyiz.

somewhere iyi bir film bence de. sofia coppola gereksiz cümle kurmuyor ya pek, bir şeye işaret etmiyor diyaloklarıyla ciddilikle ya, onu seviyorum. bu filmde aktör, eğer o acıklı, yalnızlığını, kendini değersiz, bir hiç gibi hissedişini telefonda demeseydi bence çok hoş olurdu. ama iyi filmdi evet.

dagur kari'nin tutunamayanlar'ı hala izlemedim. mutlaka izleyeceğim. beğenmene çok sevindim.

pass, sen hamileymişsin ve yazışmalarımızdan sonra tesadüfen öğrendim bunu ve sana bahsettiğim kafe'de otururken kaçak'la yine senden bahsettik biraz ve bir bebeğin sana çok iyi geleceğini söyledik. kutlarım, gerçekten iyi bir karar bebek yapmak. ama sen belki değişen bedenin nedeniyle giysi almaktan hoşlanmıyorsun. ben hem gereksiz eşya, giysi almaktan hoşlanmıyorum, yani gardrobumda iki pantolon, bir hırka, iki kazak vs olsun ve yetsin istiyorum, ki bunlar epeyce modaya aldırşsız düz şeyler, hem epey kilo kaybettim ve umuyorum ki bir süre sonra ben birkaç beden büyüyeceğim, o zaman alırım, diye düşünüyorum, hem de giysinin başkalarının bakışına bağımlı bir hadise olduğunu düşünüyor, bunu gerçekten iplemek istemiyorum. ilkokul hocamızın, üstünüz başınız temiz olsun, isterse yamalı olsun, farketmez sözüne harfiyen uyuyorum, ki hala çalışkan, söz dinler bir öğrenci olduğum dönemleri hatırlayıp, hocam söyledi diye, dik yürüyor, dirseğimi masaya, başımı elime dayamıyorum ki kendi işini tek başına yapabilen omurgalı bir hayvan olduğumu unutmayayım.

sözünü ettiğim the enigma of kaspar hauser filminin yarısındayım. meselesi ciddi bir film; insan olarak yaşam kültüründen, sanattan vs uzak kendi başımıza yaşasak, sadece insan olmak bizi ilkellikten korur mu, diye kısaca biraz da yanlış olarak özetleyebilirim şimdilik. bu hep benim de derdim olmuştur, öğrenmek, okumak vs işte bizi aslında kendimize yaklaştırdığı ölçüde uzaklaştırıyor gibi de hissederim çoğu kez.

çok konuştum. uğradığın ve ses verdiğin için teşekkür ederim. müziklerini çok seviyorum. bence harika bir siten var.

sevgiler.

justine dedi ki...

Peri uzun uzun yazmalıyım sana, hem döndün diye sevindim hem de sonsuza(!) kadar hakkında konuşabileceğim şeyler anlatmışsın. Ama bu akşam keyfim yok. Hasta oluyorum sanırım. Yavaş yavaş şu meşum hastalık beni avucunun içine alıyor. Hah ha yok ya, daha neler!

Güzel bir haberim var yine de, Conrad'larım geldi! Elimdeki kitap bitsin -bu tembellikle aylar sonra tabii-, en sonunda okuyacağım senin yazarını. O kadar güzel kitaplar var ki, Conrad onu okuyacağım için şanslı valla (bu ne kibir!), çünkü aracı sensin:p

Dağınık, deli gibi yazıyorum canım, biliyorum, fakat sen hoş görürsün beni. Sen ki, çingene kadının ılık kucağını, ölülerin ruhunu anlayansın, benim sıkıntımı mı bilemeyeceksin!:p

Şimdi gideyim ben, geleceğim sonra. Ama bir dakika! Bizim sohbetlerimiz ne çok bölünüyor değil mi, karışık karışık oluyor işler. Ben eski ben olsam, bir bir tutardım aklımda konuştuklarımızı, oysa yeni bende ne gezer. Of, bu en kötüsüydü evet:p

Çok sarıldım.

endiseliperi dedi ki...

çok geçmiş olsun justine. biraz sık mı hasta oluyorsun acaba? vitamin filan alman lazım sanırım, gerçi sen daha iyi bilirsin. lütfen kendine dikkat et.

conrad'ı sevmezsin diye korkuyorum:)evet, conrad senin tarafından okunacağı için şanslı bence de.

öpüyorum. gel tabii, beklerim.
sevgiler.

justine dedi ki...

Peri,
bugün daha iyi uyandım. Yatarken bir parasetamol, bir de Katherine Mansfield öyküsü almıştım. İyi geldi sanırım:) Katıksız Mutluluk öyküsünü okudum uyumadan önce, alışmaya çalışıyorum Mansfield'ın diline. Sonu olmasa sevmeyecektim ama hikâyenin sonu tuhaftı, hoşuma gitti. Bütün Öyküler kitabını aldım, Katıksız Mutluluk öyküsü başlık yapılan. Çok kalın ve ciltli bir kitap ama şükür ki hafif! Gece yatmadan önce öykü okumayı seviyorum, rahatlatıyor. Daha önce ingilizce bir öyküsünü okumuştum Mansfield'ın ama tam olarak dilini ve tarzını anlamam için bir iki öyküye daha ihtiyacım var sanırım.

Şimdi dışarı çıkmam lazım, hiç istemiyorum fakat yapılacak çok iş var. Akşama görüşürüz diye düşünüyorum. Umarım yani:)
Sevgiler.

p.s.: Conrad'ı Narcissus'un Zencisi kitabını yazarken şu cümleleri söylediği için bile severim ben; "Yemek yiyemiyorum, kâbuslar görüyorum ve karımı korkutuyorum. Bitsin artık şu kitap." Daha doğrusu bunları söylediğini duyduğumdan beri seviyorum onu.

endiseliperi dedi ki...

çok sevindim:) uyumadan önce bir katherine mansfield öyküsü her zaman iyi gider. katıksız mutluluk hikayesi çok ama çok hoş, insanın içini sızlatan bir hikayedir. insanın tarihi bazen bıçak gibi kesilir ve şimdi ne olacak, diye sorar kendine. genellikle bir başlangıç bulmakta zorlanan ama başlangıçlara çok bağlı zihin yapımız için bu tür net olaylar vardır... bir şeyi bir anda kavradığınız ve bir daha hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı keskin bir an. ben mansfield'e hayranım. benim kızkardeşim. bahsettiğin kitabı ben kaçak'a hediye almıştım. çok içerden, çok bana ait yazarların kitaplarını okumamışsa eğer hediye ediyorum ona. carson mccullers da bunlardan biri mesela. sonra conrad...

sanırım en çok narcissus'un zencisi kitabını seviyorum conrad'ın. kapalı, sınırlı bir alanda, insan olmanın o karmaşık, bulantılı, zor hallerini işlediği halleri filan. salinger da yapar bunu; bir lokantada, masa başında, sıkışık bir arabanın içinde, daracık bir banyoda geçen hikayeleri, diyalogları muhteşemdir. elbette çok farklı yazarlar ama seviyorum bu tür hikayeleri.

hadi, işlerini hallet, akşama görüşürüz elbette. ben internet başında bazı araştırmalar yaptım, olumsuz, sıkıcı bir araştırma.

görüşürüz. sevgiler.

pass dedi ki...

ya bana o oturup benden bahsettiğiniz cafe'nin yerini söyleyin, tekrar gidince orada oturup kahve içmek istiyorum. :) evet hamilelik mağazalara gitmek için iyi bir dönem değil ki beni çok zorluyor ya da ben hamileliği çok zorluyorum, tuhaf bir paradoks içinde debeleniyorum. bilmem ki bir bebek nasıl olacak, daha önce pek çok şeyde olduğu gibi bunu da denemeden anlayamayacaktım. yine hayatı akışına bırakıp kendimi bir kenara sıyırmak istiyorum.

neyse,
en kısa zamanda conrad okumak istiyorum, hiç bu kadar bir yazar reklamı üzerimde etkili olmamıştı. :)

endiseliperi dedi ki...

mail yazıp ayrıntılı olarak tarif ederim cafe'nin adresini:)denemeden anlayamamak şeysi bende de var; herkes ama herkes uyarabilir beni bir şeyi yapmamam için ve bu bile merak uyandırıp yapmam için bir nedendir çoğu kez. evet, hayatın kendi akışında, yani hayatla kurduğumuz ilişkide bir sorun olduğunda onu kendi akışına bırakıp bir kenarda... hmm... olmadı, şöyle deneyelim, hani aşı yapılır ya ağaç gövdesine ve yeni bir dal, sürgün vermesi beklenir; bebek de böyle, yeni ve güçlü bir başlangıç için çok yeterli bir neden. ordan devam ederiz sonrasında ve hayat daha iyi olur, o şımarıklığımızı, yukardan bakışımızı kaybederiz, bildiğin iyi insanlar oluruz. sıradanlaşmak isteriz.

heyoo! demek sen de conrad okuyacaksın, yaşasın! aslında şöyle bir planım var, eğer kabul ederseniz, kaçak'ın conrad okurken bir fotoğrafını çektim mesela, eğer mesela sen de gönderirsen, justine, atze, meral, atilla bey, erhan bey de gönderse ve şimdi hatırlayamadığım arkadaşlar ne bileyim çok hoş olur, ben seviyorum böyle oyunları pass, lütfen sinir olma hemen. conrad okurken çekilmiş bir fotoğrafını heyecanla bekliyorum.

hem bir oyuna daha başlayalım istiyorum, ama öyle üşeniyorum ki yazmaya. moralim de hala bozuk. şu üstümdeki depresif hali atlatayım, uyuşukluğum geçsin, bir de bahar bu kadar insafsız uzaklıkta olmazsa artık oynarız belki.

sevgiler çok.

Atze dedi ki...

Sevgili Endiseliperi,

Eşzamanlı gelmiş bize hüzün. Acayip böylesi günler, şakalaşır gibi tanrı onca göğüs ağrıtan manzaradan sonra, minicik bir çocuğun gözleriyle bakar.

Ne yazsam tebessüm olur diye düşünüyordum iki gündür. Olmadı. Aklıma Khalil Gibran'ın bir şiiri geldi. Ama ne komşu, ne rakseden hayat, Gibran'ın gözleri söylemek istediğim.

"bin sene önce komşum bana
'elemden gayrı bir şey olmadığı için
hayattan nefret ediyorum'
demişti.
dün mezarına uğradım.
hayat
kabri üzerinde raksediyordu."

Yakın zamanda değil belki ama elbet yollarım Conrad okurken. Bu havalar için ne sıcak bir oyun hem.

Sevgiyle.

endiseliperi dedi ki...

sevgili atze,
acımasız bir mizahı var bu şiirin. teşekkür ederim; şimdiden elem sanki biraz azaldı da hayat da raksetmeye başladı. dertli olduğumuz zamanlarda hayatı, bizim dışımızda ve bize karşı bir şeymiş gibi düşünüyoruz, neşeyi bulduğumuzda ise içimizde olan ve ordan itibaren bizim ürettiğimiz bir şey. insan ne zavallı. bugün iyiyim. yapıp edeceklerimi planladım ki, işte hayat o planlarda yürüyecek basit bir şey mesela. kitaplıktan flaubert'in gönül ki yetişmekte,kitabını çıkardım. her şey yolunda:)

conrad fotoğrafını heyecanla bekliyorum. şimdiden teşekkürler.

sevgiler çok.

Clea dedi ki...

flaubert seni sevecek ve sen de onu seveceksin, inan bana. ve bu yılın aşkla, güzel kitaplarla, güzel filmlerle birlikte huzurla geçecek, falına baktım! bovary ile mi başlayacaksın acaba?

justine dedi ki...

Peri,
biraz önce benim blogda yaptığın yorumun altına bir cevap yazdım. Yarın nöbetim var ve 24 saat tabii. Yatmalıyım fakat çay da içtim, nasıl becereceksem! Beni bilirsin bir başladım mı uzatır da uzatırım. Onun için kısa kısa, söylemesem olmazları yazacağım:)

Mansfield'in öyküsüne dokunmayayım şimdi, öyle kalsın, çok güzeldi.

Çok sevdiğin, çok sana ait, kardeşin, arkadaşın -illaki bir şeyin olan işte-, yazarların kitaplarını yine çok sevdiklerine, canın saydıklarına hediye etmek muhteşemdir. Ben son İstanbul'a gidişimde sevgilime Hüsnü Arkan'ın Menekşeler, Atlar, Oburlar romanını hediye etmiştim. Çok severim o kitabı, sırada diğerleri de var, ama dediğin gibi onun okumadığı ve onda olmayan olursa daha hoş oluyor, daha anlamlı:p

Salinger dar mekân muhabbetleri yazarıdır, o kadar ki, kendi kendisiyle, kendi yüreğiyle, bir otel odasında bile konuşur karakterleri! Fısıl fısıl, duraksız konuşurlar. Çok severim.

Net başında niye sıkıcı, olumsuz araştırmalar filan yapıyorsun, baksana sen dekorasyon sitelerine, delirdin mi?:p

Sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

sevgili clea,
çok teşekkür ederim. dün başladım kitaba. yoo hayır, madam bovary değil, gönül ki yetişmekte (anladığın üzere cemal süreyya çevirisinden okuyorum). fena değil aramız şimdilik:)

çok öpüyorum, mutlu, neşeli bir yıl dilerim sana da.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

sevgili justine,
şimdi nöbettesin o halde. çay içmemek mümkün değil benim için de. hatta çay makinasını odaya alayım istiyorum ki, boşu boşuna mutfağa gitmek için vakit kaybetmeyelim. hatta bir küçük semaver alsam ne hoş olur. arada bir tıslar ve kaloriferin üstündeki tina uykulu gözlerle semavere bakar (bunu yazdığım anda arkamdaki tina hissetmiş gibi mırr.. dedi. senden bahsediyorum, tina'cığım, dedim:)bu aralar tine ile aramız çok iyi. gece gelip burnuyla yorganı kaldırıp yanıma geliyor. öyle bir güvenle, birbirimize sarılıp, ittirerek filan sıcacık uyuyoruz.)

hüsnü arkan, demek. hiç duymadım. aklımda olsun. kaçak seviyor da o kitapları, benim sesime benzediği için seviyor daha çok onları sanırım. bu yıl temiz temiz kendi kitaplarına dönüp heidegger okuyacak mesela. ıyk.

salinger'ı bazıları sevmez. sanırlar ki o basit dil, o bolca diyaloglar filan ucuz bir şey. derin derin laflar edip ahkam kesmiyor, tırnak içine alıp, sitelerine alıntı olarak koyacak. gösterişli laflara düşkünlüğümüz midemi bulandırıyor artık. takır tukur, fiyakalı laf yığınının derin bir şeye işaret ettiğini sezip, sadece sözcüklere kapılıp anlama sahip olmalar filan. bu aralar ki yeni nefret imgem bu. neyse. geçer. ne konuşuyorduk, yahu... hah, salinger'dan alıntı filan yapamazsın. sana bir bütün olarak durumu, ruh halini, o çok sevdiğim konuşma ritmini aktarır. sıkıysa o metnin bir parçasını alıp kullan, mümkün değil, işe yaramaz.

lüzumlu da değildi pek ya, arçil'in bir talebi vardı, o açıdan. arçil'in tüm taleplerine aşırı duyarlıyım, iki elim kanda olsa o sıkıcı araştırmayı yapardım. mesela bugün bir yerde amerikan futbolu seçmeleri nedeniyle bir araştırma yapsam iyi olur. ne anlarım ben o işten. ama biraz hastayım ben bugün. şimdi vitaminlerimi ve bir adet aspirin içip uzanacağım ve kitabımı okuyacağım. yok yok, bende öyle faranjit, bronşit filan olmaz, üstümde bir kırıklık, ağırlık olur, dinlenirim geçer. dünden kalma yemek var bolca. sebzeli mercimek çorbası, kuru köfte, piyaz, hatta patates püresi de kaldı (birazı ile sabah arçil'e yalancı kumpir yaptım saat sabahın 6.30'unda)bir domatesli spagetti yaparım sanırım ek olarak. kısa sürer o da. ben uzanayım şimdi.

öpüyorum. iyi çalışmalar sana.

sevgiler.

justine dedi ki...

Geçmiş olsun, bak bir de bana diyordun. Ben de geçirdim bir günde ne var yani:p
Tekrar çok geçmiş olsun canım, uyuyup dinlenirsen geçer gider hastalık filan.
Sana yazacağım sonra, belki mail atarım, bir şeyler söylemek istiyorum. Neyse, sonra. Aman bu da gizemli bir şey gibi oldu, ne saçmalık:p

Hoşça kal.

endiseliperi dedi ki...

pass, sana şöyle fotoğraflı, şık bir adres mail'i gönderecektim ama yahoo kullanıyorum ya ben, bir abukluk var, fotoğrafı yüklemiyor. en kısa zamanda, illaki fotoğraflı yollayacağım.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

justine, teşekkür ederim de... hmmm, demek mektup yazacaksın bana... amanın... çok esrarengiz... bugün bir site okurunun çok şahane mektubuna çok gecikerek yanıt yazdım da, ben böyle mektuplaşmaktan ziyade, sitedeki yorumlara öncelik veriyorum, yani orda konuşalım demeye getirdim (merhaba murat bey, okuyorsanız şimdi bunu.) ama senin burda diyemeyeceğin şey epeeeyyyy özel bir şeydir... ayy çok heyecanlı. bir yandan da korkutucu. ben çünkü halimizden nasıl da memnunum, değişmesin hiç bir şey isterim. o mektup safhasına geçmeyelim hiç justine. sen yaz, orda kalsın o. ama yaz, tamam mı1
:)) çok saçma! çok heyecanlı!
:p

sevgiler çok.

justine dedi ki...

Peri,
aman ya, utandım şimdi ben:p Yani ne bileyim, büyük bir şeyin haberini vermiş gibi filan oldum. Oysa basit basit, eften püften şeyler anlatacaktım sana. Laflayacaktım işte, ama kadın kadına, öyle umuma açık değil, ondan öyle dediydim:)

Şimdi nöbeti böldük, ilk bölümü aldım tabii. Deli gibi de hasta geliyor. Neyse, anlatayım ben sana. Hah ha, bak şimdi de önemli bir şey havası!

Bu yıl temiz temiz kendi kitaplarına dönecek dedin ya, sevgilin için, işte benimkisi de aynen öyle. Dur hemen gülme, genç kız muhabbeti oldu diye, hatta teenage:p Dinle bir, ben kurgu severim. Roman yazılmış tüm türler arasında en sağlamıdır. Öykü, şiir vs. bunları hiçbir şeye değişmem. Kaçak'ın olayını bilmiyorum tabii, ama sevgilim, hadi o da C. olsun, Heidegger, Lacan, Kant, Hegel böyle bir sıkıcı sıkıcı şeyler okuyor ki:p Sen espri bile olsa, ıyk! deyince hemen dedikodu yapmak geldi içimden:))
Daha önemlisi benim ilk sevgilim, (düşün sene 94 filan:p) odtü felsefede okuyordu, şimdi kitaplar filan yazıyormuş, ne hoş (hiç ilgim kalmasa bile ben meraklıyımdır, araştırırım. kim ne yapmış filan diye. sakın dalga geçme:)), herkes başarılı oluyor benim dışımda. Neyse, işte şimdi bu ilişkimde de böyle felsefe felsefe bastı beni, hatta yıllar öncesine gittim. Ama onun yanında gidemedim tabii, kendimiz dışında başka kimseden konuşmuyoruz, kuralımız bu:p İşbu sebeple sana özel yazıyorum işte. Okuyacak şimdi, ilk sevgili, son sevgili, felsefe, şu, bu hoş olmayacak. Ben seninle dedikodu yapayım istedim. Bugün telefonla konuşurken biraz Şvayktan bahsettim, aslında okuyamıyorum, yoğun nöbet diye adı geçti, yoksa kitap konuşacak halim bile yoktu. Onun elindeki kitabı merak ettim, Ulus Baker'in teziymiş! Ne sıkıcı. Tamam sağlam adamdır Baker, severim filan da, hatta ben de İnsel okurum çok fazla, sonra Tanıl Bora'nın Medeniyet Kaybı güzeldi ama kurgu başkadır işte. Aaa, çok uzattım yine değil mi?

Neyse canım kusura bakma sıktıysam. Sen yine yayınlama bunu, aramız eskisi gibi kalacak pek tabii:p

Son olarak, Hüsnü Ezginin Günlüğü'nün solisti bilirsin. Ben gençlik yıllarımda (on sekizler işte, Gerede'deyken) çok dinlerdim onu. Hâlâ da çok severim ama eskiyi hatırlatıyor ve türkçe sözlü müzik yorucu, acıtıyor çoğu zaman. Onun ilk kitabını sevmemiştim, ama Menekşeler ... çok iyiydi. Sonraki romanlarını da okumadım daha. Belki okurum, ne bileyim. Aklında olsun, seversin ihtimal. Latife Tekin de öyledir benim için, Sevgili Arsız Ölüm, Gece Dersleri, Buzdan Kılıçlar, Aşk İşaretleri (cihan ismi oradan geliyor lilişe) harikadır. Ama son romanlarını okumadım, bilemem. Yine de benim yazarımdır, severim.

Of bitmiyor, çok sarıldım sana:) Hasta olma sakın.

endiseliperi dedi ki...

:)justine
:)
gülüyorum ne yapayım. ben bugün yatakta olacağım galiba. bizim ev soğuk ve ben bu odayı çok ısıtıyorum ya, işte o farktan sanırım bu hastamsı olma halleri. yatakta okudum yani yorumunu. yaynlanmayacak gibi değil, çok tatlı, ne tatlısın justine. yahu, 'kurgu en iyisidir' şeklinde bildirimde bulunup, diğer türlerin dedikodusunu yapıyorsun, bu ne entelektüel dedikodu şekli:):)çok güldüm. canım, sen bana yaz, ama gerçekten canını sıkan şeyi yaz. ne tatlısın. bence üzülmek istediğin şey, üzülmeye değmeyecek bir şey. sen öyle görmek ve anlamak istiyorsun. ama böyle anlamak istemek de işte bir sigorta ama bence gerek yok. şimdi sen bana hiçbir şey demeden, yani bana anlatmadan karşılığını şimdi yazmak tuhaf oldu... radikal'de metin üstündağ karikatürlerini okuyor musun? çok gülüyorum ben onlara. dün yine bir çift bankta oturuyor, kız çocuğa diyor ki, "arkadaşlarıma anlatacak bir şeyim olsun diye seviyorum seni":))

ahhh midem bulanıyor, ben bir şeyler yiyeyim şimdi. başım ağrıyor. konuşacağız justine. çok şekersin justine, çok gülüyorum sana. çok da seviyorum.

görüşürüz.