Perşembe, Şubat 10

keşişler gibi suskun/bahara aldırışsız olamamak


"Hepimiz arada bir yapiyoruz onu dindarlasma bahsinde :)) Mesela ben bir ara Trappist kesislerine takmistim, adamlar hic konusmuyor Peri, hic! Fransa'da, satomsu bir katedralin ya da iste ne deniyorsa onlara, oyle bir yerin tepesinde uzum yetistirip sarap yapiyorlar. Hic konusmadan. Yan yana butun olduklari arkadaslarina `Frederick bu sene amma da uzum yapti di mi` demeden. Gel de kendinden gecme. Ama tabii kadin yok iclerinde. Kadin olsa belki konusmak zorunda kalirlardi. ahah.

Evet, evimin yakininda kutuphane var, otobusle 10 dk. otede. Yuruyerek gidersen yarim saat. Bazen gunlerim ve gecelerim orada geciyor. Bazen bunaliyorum, aylarca ugramiyorum. Birbirini pek sevmeyen ama aralarindaki cekime de soz geciremeyen iki asik gibiyiz.

Atze bana yorum birakmis, sevindim gorunce. Ne hos, ne duru bir kiz.

Birazdan disari cikacagim, belki bir cafede otururum, orada calisirim. Bazi kafelerin garsonlari o kadar dusunceli ki Peri, elimde bilgisayarla geldigimi gorunce, beni altinda priz olan masalarina oturtup `uzun sure kalacaksaniz hanimefendi, su kampanyamizdan yararlanin, oylesi daha uygun oluyor` diyorlar. Bu nezaket beni cok mutlu ediyor. Gerci hicbir yerde iki saatten fazla kalamiyorum ama, daha iyi calisiyorum o zaman. 

Oyle iste. :)"
passive apathetic'in mektubundan.


"(...)
Sana baharı sevmiyorum dedim ve sen de bana "Hadi canım" dedin ya. Haklısın. Bugün neyin farkına vardım biliyor musun, kendime leylak kokulu bir parfüm almışım iki gün önce. Baharda İstanbul kokuyor sürdüğümde. Bir an gözlerimi kapatıp kendimden geçiyorum. Ben parfümleri sadece bende uyandırdıkları üzerinden alıp kullanıyorum ya, demek ki basbayağı seviyormuşum baharı. Damn! :)

(Suçlarım bununla da bitmiyor. Geçen gün -parfümle aynı gün hatta, demek ben de bahara hazırlıyormuşum kendimi- yaban sümbülü de aldım kendime. Minik minik, mor ve narinler. Upuzun sapların ucunda salkım salkım. İncecik bir kokuları var. Gelip gidip Adnan Oktar'ın kedi sevişi gibi seviyorum sümbüllerimi.)

(...)"

başka bir mektubundan.

4 yorum:

justine dedi ki...

Peri, bugün iyiyim canım, sıkıntı filan yok. Çok yorgun ve halsiz ve hatta uykusuzum ama sıkıntı yok, yok işte. Öyleyse, bu mucizedir!

Peki, ben bu mektubun altında ne arıyorum? Hah ha, çok hoş bir mektup çünkü ve canım Peri'ye yazılmış, ayrıca konuşacaklarım var! (en önemli madde buydu, biliyorum:p)

Passive'in mektubunda söylediği "bazı garsonların nezaketi" ve onun yarattığı hiç yoktan gelen "harika" mutluluğu biliyorum. Benim de elimde bilgisayar ve kafamda onca saçma(!) şey olduğu zamanlarda böyle mutlu olmuşluğum vardır. Nasıl küçük bir şey, nasıl basit ama ne kadar önemli. Uygun bir masanın gösterilmesi, uygun menünün sunulması, bir şal verilmesi vs. vs. Passive'i anlıyorum ve seviniyorum bir tek ben değilim diye, böyle küçük inceliklerden mutluluk çıkaran. Nezaket ne kadar önemlidir, bir bilseler.

Şimdi aranızdan aynı nezaketle çekiliyorum, hoşçakalın:p

p.s.: "ah, kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya", ne güzeldir Gülten’in bu dizeleri ve Passive ne güzel anlatmış. Basit ve yoğun.

endiseliperi dedi ki...

olur mu hiç, justine! sensiz olmaz. sen hüzünlü de olsan, bulunduğu yere neşe, keyif getiren birisin. bir küçük hal, senin bakışınla derinleşip anlamını bulur. neşeyse neşe; kederse, neşeyle karışık keder:)

iyi olmana nasıl seviniyorum. bayanlusin'in dediği gibi bir gün bu kitapları alıp yakacağım! bu güzel bir yemek, ye. bu hava güzel, bak. sağlıklısın, şükret. insan, doğar, büyür, ölür, bununla başet. bir gazete reklamı vardı BMW'nun. bir metropol binasında, kalantor bir adam, camdan bakıyor. üstünde "bu adam" yazıyor. diğer karede BMW görseli. üstünde "bu otomobil" yazıyor. bazen süslemeye, konuşmaya gerek kalmıyor. çok, çok iyi bir kitap hakkında bir şey yazamamak gibi biraz. hmm...

nezaket benim de gözyaşlarına boğulmama neden oluyor. nezaketin şefkatle işbirliğinden bu. ben başıma buyrukluğumla yanımdakilere bir güç, bir talepsizlik duygusu vermişim de, bu şefkati sunmaya korkutmuşum insanları, öyle üşümüşüm bu yüzden. kaçak tanıdığım en şefkatli insan, bunu bilir gibi şefkatli. buz gibi bir tartışmanın ortasında bile onda ne varsa çıkarıp üstümü örter.

çok güzel anlatmış evet. passive'in içinde bir ur gibi öfke bölgesi var. bir gün cerrahi bir müdahale ile onu alacağım ve passive'den daha tatlısı olamayacak bu dünyada:)ne kadar şiddetli bir öfke içinde de olsa, nezaketinden bir şey kaybetmeyen, aristokrat bir terbiyesi vardır passive'in. seviyoruz kendisini:)

Passive Apathetic dedi ki...

Yorgun olmanın ayrı bir hukuku var. Çoğu zaman bu hukuku ihlal ediyorum, tüm yorgunluklarım çok kızıyor o zaman bana. Boşverelim ama onları, yorgunluk işte,dil çıkardın mıydı kaçacak yer bulamazlar odada kendilerine.

Neden keyfin yok Peri, neden bunalıyorsun? Üzülüyorum. Ne diyeceğimi de bilemiyorum.

Yorumun başına eve biraz önce geldim yazacaktım, bir baktım saat 1 olmuş. Bir buçuk saattir bilgisayar başındaymışım, farkına bile varmadım.

Bir sürü kopuk kopuk şey yazdım galiba asıl konuya gelmemek için.

Sen bana dair bir şeyler söylediğinde Peri, irkilip arkama bakıyorum, sanki omuz başımdaymışsın gibi. Hani içinde olduğunu sezdiğin ama isim koymayı beceremediğin için tam da ne olduğunu bilemediğin şeyler vardır ya içinde, sen benimkilere teker teker isim veriyorsun gibime geliyor. İsimleri oldukça cisimleşiyorlar sanki. Cisimleştikçe de onlarla başa çıkması kolaylaşıyor. O yüzden, bir gün bahsettiğin cerrahi müdahaleyi yaptığında :), benden rahatlamışı olmayacak bu dünyada. :) Senden başka cerraha da güvenmem, başına iş aldın, bilesin :)

Sevgilerimle, hem bu post hem de tüm güzel sözler için teşekkürlerimle ve tüm bunalmaları başından kovman dileklerimle,

PA

(Justin, Merhaba! :) )

endiseliperi dedi ki...

:)
hmmm... neden bunalıyorum? bunun doğru dürüst bir yanıtı yok. kendimle çok uğraşıyorum, ondan sanırım. mesela tatile filan gitmek istiyorum, ki tatil az insan vs demek ya, yahu tatildeyim işte, daha ne kadar yalnızlık sunabilirim kendime ve yapmayı sevdiğim her şey d eburda. ama ben anlıyorum ki, beynimi bir yerde bırakmak istiyorum, beyinsiz yaşamak istiyorum bir süre, biraz düşünmek istemiyorum. uyandığım anda bile bir düşüncenin bir karmaşanın ortasında uyanıyorum. nlerde atze mi demişti, iki dakika boş boş duvara bakıyorum mesela kafamı boşaltmak için, allahım ya o iki dakikada insan ne çok şey düşünebiliyormuş meğer:) bazen içeyim istiyorum. ama içkiyi hiç sevmiyorum, PA. bedenim hiç ama hiç sevmiyor da, ruhum da içki içmiş değişmiş halini çok hor görüyor. sana dün bundan bahsetmiştim biraz aslında. yani ben dindar bir insanın bedenine ve ruhuna sahibim. kendimi mengeye sıkıştırıp öz suyumu filan çıkarsam benden çıkacak şey, dindar bir insan. geçenlerde uzun süredir görüşmediğim bir arkadaşımla konuştuk da, ona, deli gibi aşık olduğumu filan döyledim. kızım seni motive eden aşk duygusu zaten, dedi. bunla yaşıyorsun:) şimdi ben belki kaçak'a aslında tanrı'ya duyduğum ama böyle adlandırmadığım bir tanrısal aşk arayışıyla aşığım. justine ile konuşuyor olsam, yani ne farkı var zaten ikisi de uzak, soyut, dua gibi kargacık burgacık felsefi mektuplar, derdim:)bunaltımın çok şükür kaçak'la alakası yok, tahtaya vuralım. aaa, iyi bir haber var aslında, almanya'ya vize kaldırılmış! inanamıyorum daha, konsolosluğu arayacağım yarın. umarım pratikte de uygulanır bu.

aslında şuurlu olarak seni çok tanımıyorum PA. ama işte ben insanları sezebiliyorum. bir de sakınmasız diyorum sen böylesin şöylesin. çok sevindim sendeki sezgimin doğru olmasına.

öpüyorum, çok yorma kendini.
farukahmet'e selamlar.