Salı, Şubat 8

olmak


* tiyatro oyuncusu elizabeth (persona-bergman), kendisinin anlam taşıyıcısı olarak gördüğü sesinin aynı zamanda gerçek benliğini örten toplumsal rolünün taşıyıcısı da olduğunu farkettiği anda susar.

johnny (somewhere-s.coppola), şöhretli ve zengin yaşamının simgeleştiği, o hayatının göstergesi olarak gördüğü arabasını terkederek maskesizleşmek ister.

emma (i am love- guadagnino), ait olduğu sınıfın ve ailesinin içinde bir eş ve anne maskesiyle dolaşır. kendisi olmak istediği anda bu maskeyi atmakta beis görmez.


derdimiz sadece bir şey olmak. olmak!


* çok çelişkili bir durum. doğduğumuzdan itibaren çünkü sevilebilirliğimizin koşulu olan o maskeyi yapmak için uğraşırız. ne trajedi! hep derim, yurttaş kane (orson welles) o sert, güçlü maskesini yapmak için, bir şey olmak için çok bedeller öder, ama onun gerçek kimliğinin anlam taşıyıcısı çocukluğunun rosebud adında kızağıdır.  kriz anlarımızda kendimize en çok sorduğumuz sorudur: kimsin sen? olduğun kişi misin? telaş, telaş... ben ölürken bir sürprizle karşılaşmak, bunca yıl bana yabancı bir maskeyle yaşamış olduğumu düşünmek istemem açıkçası. yaşamayanları anlıyorum. yaşayanları da anlıyorum da...  anlamaktan yoruluyorum o zaman.



* bugün alışverişten dönmüştüm; kapıda, anahtarımı çıkarırken baktım, dışarıya çıkardığım çöp poşeti ile yeni aldıklarım (üstünde aynı marka olan poşetler) yanyana duruyordu. hayatımı çok sadeleştirdim ben,  bir tüketim bilinci de gelişti (ne iğrenç, tüketim bilinciymiş! nefret ediyorum bazı modern sözcüklerden. tüketim bilinci gelişmişlerin bazı şeyler işine gelir, bu işten çıkarım ne, diye sorarlar. ağzınızda metal bir tat... ). ama yine de baktım, aldıklarımın çoğu, çöpe gitme potansiyeli taşıyan nesneler. tükettiğiniz şeysiniz siz. kapınızın önüne koyduğunuz çöp torbasında yani sizi tarif eden şey.  öyle öyle... biricik, sinir ve hormonlarından bir yumak olan siz, kapıdaki çöp torbasının içinde ne varsa, o'sunuz. olduğum şeye, çöp torbasına baktım. ama bilinçli bir tüketiciyim(!) ben. zamanı tükettiğim hiç bir şey o torbanın içinde değil. yemezler! asla o torbanın içine girmem.

* düşünüyorum, bizi doğaya çeken ne? bir ağacın rüzgarda salınımı, bir kedinin hareketleri niçin büyülüyor bizi? çünkü doğanın anlam taşıyıcısı nesneler öyle az ki. öyle sade ki. edip canseveri'in masasına yığdığımız şeyleri düşünün. sonra, elinize çöp torbası alıp maskesiz bir hayatta yaşasaydınız, yaltaklanmacı bir sevilmeyi umursamasaydınız sizin için önemi olmayanları atın çöpe, derim. o sahte sevgi müptelası hallerden boşanınca nasıl gerçek, samimi, gerçekten sevgi dolu oluyor her şey, nasıl rahatlıyor içiniz.


* "keşke haylazlığım sadece tembellik yüüznden olsaydı. tanrım, o zaman kendime ne büyük saygı duyardım! isterse tembellik olsun; belirli bir özelliğe sahibim, buna eminim diye kendime karşı saygıların en büyüğünü beslerdim. benim için, "kim buadam?" diye sorulunca "tembelin biri" cevabını verirlerdi. bunu duymaktan son derece hoşlanacaktım. benim de kendime göre bir niteliğim, hakkımda söylenecek söz olacaktı. "tembel!" şaka değil bu: bu bir ünvan, bir mevki, başlı başına bir istikbaldir, ne diyorsunuz, siz! alay etmeyin, gerçekten öyledir. o zaman ben haklı olarak en gözde bir kulübün üyesi olur, kendi kendime saygı göstermekten başka tek iş tutmazdım. tanıdığım biri vardı; ömrü boyunca lafitte şarabından anlamasıyla övünüp dururdu. bunu eşsiz bir erdem sayıyor, kendi hakkında en ufak bir şüphe duymuyordu. ölürken yalnız iç huzuru duymamış, zafer kazanmışların o engin saadetini de tatmıştı. bundan yere göğe kadar haklıydı. tembel olabilsem kendime bir yol da seçerdim: obur olurdum. ama öyle düpedüz bir tembel obur değil!... şu bütün güzel, yüksek şeylere ilgi duyan tembel oburlardan olurdum. ne dersiniz? ben bunu öteden beri hayal etmişimdir. "güzel, yüksek şeyler" kırk yaşımda bana hayli sıkıntı verdi; fakat yaşım kırktı da ondan. halbuki o sıralar, ah, o sıralar bambaşka olurdu! o zaman çabucak bir iş de edinirdim: bütün o güzel, yüksek şeyler şerefine içerdim. kadehime önce bir damla gözyaşı akıtıp bütün şarabımı o güzel, yüksek şeyler şerefine kaldırmak fırsatını asla kaçırmazdım. dünyada ne varsa güzellik, yükseklik açısından görürüdüm. en pis, en el dokunmaz çirkefte güzel, yüksek taraflar bulurdum. alabildiğine sulugözlü olurdum. diyelim ki bir ressam  ge ayarında bir tablo yapmıştır; derhal ressamın sağlığına içerdim, çünkü bütyün yüksek ve güzel şeyleri severim. bir yazar "nasıl arzu edersiniz"i yazmıştır; hemen "nasıl arzu edersiniz"in şerefine kadeh kaldırırdım. dedim ya, "güzel ve yüksek" her şeyi severim ben. bütün bunlara karşılık bana saygı gösterilmesini ister, saymayanın yakasını bırakmazdım. rahat rahat yaşayıp merasimle ölmek -bundan daha enfes ne vardır! salıvereceğim göbeği, üç kat gerdanımı, kepazece büyüttüğüm burnumu sokakta görenler, "şu kalantora bakın, amma esaslı herif!" derlerdi. ne olursa olsun aziz okuyucular, yaşadığımız şu olumsuz devirde böyle gönül okşayıcı sözler duymayı kim istemez!"
yeraltından notlarr, dostoyevski, s.20-21




* resimler sanıyorum ki şuradan.

15 yorum:

Buket dedi ki...

Yatmamışın daha..Yurttaş Kane mi dedin? Sevinebilirlik için değil de güçlü görülmek için maskeler takılıyor bence.insani duygularımızı göstermek ve yaşamak güçsüzlük sanılıp kendimizi eniyi şekilde insanlara kabulettirme derdi aslında.yada sorun insanların hakkımızda düşündüklerini fazlaca önemseme meselesi.filmin sonundaki kızakla ne kadar yanlış yaşanan koca bir yaşamı görüyoruz gibi..

endiseliperi dedi ki...

çok haklısın, buket. maskeler hep başkasını aldatmak için değil, bazen kendimizi korumak için takılır, bu konuda haklısın (1). maske, başkalarının bizim hakkkımızdaki düşüncelerinden mamül bir şeydir, demişsin, yine haklısın (2). ölünceye kadar geçen koca bir yaşamın aslında bir yalan olduğu konusuna dikkat çekmişsin, yine haklısın (3).

şimdi aramızda haklılaşarak, güzel, anlaşmalı, onaylamalı bir sohbet yapıyoruz ya, sanki bir kutuyu açıp, oaraya çatışmasız bir konuşma yapıp, o kutuyu kapatıyoruz. ben istiyorum ki, kafkla'nın kitaplarındaki bir bürokrat gecenin bu saatinde kapıyı çalsın. hı hıı, evet, üç tane çok güzel haklılık sohbetiniz var, ne istersiniz bizden, diye sorsun. yani madem ki bu kadar hakbilir birileriz, değil mi? ayy bilmem ki, desem ben sabahlığımın ucunu çekiştirerek, kürtlere, kendi dillerinde eğitim hakkı verilsin, geçiş döneminde hastane ve devlet dairelerinde kürtçe bilen tercümanlar olsun, ermenilere hakları teslim edilsin, kadın sığınma evleri çoğaltılsın, hapishanelerde yaşayan çocuklar için her kadın hapishanesine bir kreş açılsın... hmmm... bir de sıcak, küçük bir ev bakar mısınız bana?

hmm... sana diyeyim buket, haklı olmak hiç bir şey. bir karşılığı, anlamı yok bunun, aramızda konuşuyoruz. olduğun şeyin, talep etmiş olduğun şeyin ne kadar haklı, iyi, güzel bir şey olduğunu ifade etmek hiç bir şey... hele benim gibi dört duvar arasında kendinle mücadele ederek iyi bir şey olmaya kalkışman, titizlenmen, ne anlamsız, bazen. "iyi bir ceset. çok haklıydı:)" ama yapacak başka bir şey yok. gerçekten yok.

sevgiler çok.

justine dedi ki...

Basit ve eski bir şey anlatacağım sana. Unuttuğum yine de ara ara her anı gibi yoklayan. (Ben yoklanıp duruyorum Peri!:)) Kötü bir olay yaşanmıştı, ağlamalı, çığlıklı, trajik işte. Bu da ayrı bir sorun tabii, bir olayın gerçek ağırlığını kestiremiyorsun, yaşadığın trajedi Shakespeare metinleri gibi şiirsel olmuyor. Değildi elbette. Küçük ben, "o sevilmeyi" umursuyordum. Herkese ayrı ayrı bakmıştım odadaki. Onların "olduğu" şeyi anlamaya çalışmıştım. Sonra atılan her çığlık beni o odaya götürdü, ah ne zor atmalar! Çöpe atılan şey senin hayatın oluyor çünkü, etrafımızda ilişki kurduğumuz her şeyi mutlak sanıyoruz. Gerçekten böyledir bu. İnsan demedim bak, her şey, her ilişki öyle içten kuruluyor ki, maskeli maskesiz, sonsuza kadar sürecek bir bağ oluşturmuşsun hayaliyle yaşıyorsun. Dur, toplayayım, ben hayatımda 'fiziksel' şiddet görmedim, bilmem, ama bak o gün bir tokat yemiştim. Gördüğüm karşısında kendimi toplamam için. Sonra bir maske, ben üzülmedim, sarsılmadım diye. Oysa o sarsmaya ihtiyaç duyacak kadar şoktaydım. Yeraltı adamının anlattığı duyguyu biliyorum, bir de safi gururun ne olduğunu. O gün ağlamadım, ve sanırım "oldum".

Karıştı yine biraz. Neyse, bu meseleler hep karışıktır zaten, bilirsin:)
Sarıldım.

endiseliperi dedi ki...

justine, tüylerim ürpererek okudum yazını. sezmek, anlamaktan bazen daha etkili. seziyorum anlattığın ortamı. biraz düşüneceğim üzerinde. (yok yahu uyumayacağım, aşkolsun, hakikaten düşüneceğim, çay, peynir, zeytin, trabzon ekmeği ile birlikte)

kocaman sarılıyorum. sağol anlattığın için. anlatmak çok zor. ben anlatamam hala.

justine dedi ki...

"...tut ki hiç elektrik çarpmamış seni, tut ki tam ense köküne birden elektrik vermiş olayım, sen arkanı dönemeden de kaçmış olayım. görmedin,bilmiyorsun, canını yakanın elektrik olabileceğine dair bir fikrin de yok, o hisse de yabancısın. ama bu hissettiğini değiştirmez. hikayeyi bırakırsak, sezgi epistemolojik değildir...", bunu bana biri dedi. Sevdiğim adam. Geçmiş bir zamanda. Ben ona fikre bulaşan kandan bahsettim sonra, Macbeth'i hatırlattım. Ellerini devamlı, devamlı, devamlı yıkamasını. Bir de ekledim; "'kan' sesi var oysa. gitmez. evet, o yüzden "sezgi"ye inanmak isterim.".

Ve işin özeti canım, sezgine inanıyorum. Kendime inandığım kadar.

Afiyet, bal, şeker olsun Periciğim, ben gece yemelerine bayılırım. Anlatmak öyle zor ki, anlatmamamla bilinir ve suçlanırım bir de:)

Çok sarıldım.

endiseliperi dedi ki...

canım justine, leydi macbeth'i hatırlamış olman ne hoş. bu anlattığın şey hakkında erkekler ve kadınlardaki kavrayışla ilgili bir şey demek istiyorum sanki. ama demeli miyim, şimdi mi demeliyim, bilemedim. yarın konuşacağız galiba. seni çok içerden anlıyorum, anladığımı ifade edebiliyor muyum, diye endişeleniyorum. anlıyorum, sen de beni anlıyorsun. şimdi ağzımda, pul biber, kekik ve limonlu zeytinyağı tadını dolaştırıken, kaşlarımı çatmış, yaşam ne acılı ve zor bir şey diye düşünüyorum:) hadi yatalım, ben bir de tedbirimi alıp aspirin içeceğim:) öyle fena bi şeyim ben, pusulasız yola çıktım derim, ara ceplerimi, bir kaç tane çıkar yedeğiyle filan:)

öpüyorum çok. boğazın ağrıyacak yarın soğuk biradan, faranjitin azacak, ilaç içmelisin.

Buket dedi ki...

Maskelerden haklı olup olmamaya gelmişin,ne diyeyim.haklılık gerçekleri görmek,yaşamak demek tamam ama görüp yaşayabiliyormuyz ki? Bahsettiğin konular üzerinde kafayorup acı çekmeyi bir kenara bıraktım uzun süredir.bu yüzden artık tv seyretmiyorum,gazete okumyorum.oldukça bencilsin diyeceksin ama ilkönce kendimi düşünmem lazım.zaten bu konulara kadar kendi yaşamımda bile müdahale edemediğim ''haklı durumlarımlarım '' bana yeterince eziyet ediyor.Umarım aynı şeyler hakkında yazıyoruzdur.

endiseliperi dedi ki...

anlıyorum seni, buket. haklı olmak çok bir şeyi değiştirmiyor evet, hatta eziyet bile ediyor. insanın haksızlığa uğradığını düşünmesi ve elinden bir şey gelmemesi; gelse bile bir takım nedenlerle haklılık talebinde bulunamaması çok zor bir duygu.

sevgiler.

askinguncesi dedi ki...

Hayrola daha 5 dakika evvel bir baska blogda rastlamistim bir maskeli baloya pardon posta. Maskeler yeni bir sey degil de mi? Hem ben gecenlerde biriyle tanistim maskesinin de maskesi vardi...

endiseliperi dedi ki...

merhaba aşkın güncesi. dilinizde küstah, kibirli bir maske var. sizi anlamıyorum. eğer o maskeniz bir şeyi yine de ifade ediyor olsa, kibre bakmayacağım ama gerçekten ne demek istiyorsunuz hiç anlamıyorum. bu nedenle size bir şey diyemiyorum. umarım sizi üzmem bunu diyerek, sizi tanımıyorum, tanışmak isterim, ama önce ne dediğinizi anlamak isterim.

justine dedi ki...

Canım Peri, n'aber?
Ben konuşayım mı hemen, seni dinlemeden üstelik? Kabalık olmaz değil mi?:) Nöbetteyim şimdi, canım çok çok çok çok sıkılıyor. Kitabıma dönsem ne güzel olur ama biraz gürültü var. Tavla, insan, bina sesi.

Bugün birazcık sıkıntılıyım, sıkıntımı küçültüyorum çünkü şımarıklık yapmak istemiyorum. Hani ne bileyim, aç değilim, açıkta değilim, sevdiklerimle aram iyi. Tuhaf bir havası var bugünün. Neyse, hayır olsun bakalım.
Çok sarıldım.

endiseliperi dedi ki...

ne olsun, justine. oluyor bazen öyle sebepsiz sıkıntı, sonra da sebepsizce gidiyor. ben bugün fena değilim. gönül ki yetişmekte, bitti. hakkında yazayım ve sonraki flaubert kitabına geçeyim istiyorum, ama üşeniyorum çok. arçil'in boğazı acıyor. ateşi yok da... ilişkiyi öncelikli olarak şefkat merkezli kurmak gerekiyor yine de falan filan.
akşama mantı yapacağım, kolay yutulabileceği için. ben de biraz halsizim sanki. uzansam istiyorum hep.

sonra bir de başka bir şey okumam gerek. fena değilim de mız mız bir halim var.

canım justine, iyi yapıyorsun öyle düşünmekle, çok şükür demek lazım.

hava kararsın şamata da kesilir, çayını alır güzelce okursun kitabını.

öpüyorum çok. keşke senin yapabildiğin gibi neşeli bir şeyler diyip güldürebilsem seni... ben de bu havalardayım ama işte.

sevgiler çok.

askinguncesi dedi ki...

Kustah ve kibirli degilimdir aslinda. Oyle gorunmek de istememistim. Afedersiniz. Yasadigimiz su koca bir maskeli baloya donusmus yasami irdeleriz diye maskere bile maskeler takmaya basladigimizi ima etmeye calismistim. Ha bi de iki ayri blogda maske konusu ile karsilasinda tesadufe de bi gonderme yapmak istedim..

endiseliperi dedi ki...

siz de kusuruma bakmayın, aşkıngüncesi, anlamamak da sinirli yapıyor sanırım beni. benim endişem çok da maskelerle ilgili değil aslına bakarsanız. ya maskeyi çıkarınca altında hiç bir şey yoksa?

anladım. teşekkürler. sevgiler.

askinguncesi dedi ki...

Kusura bakilacak bir sey yok. Aksine ben tesekkur ederim acikca sordugunuz icin.