Pazartesi, Ocak 16

ölü evinden anılar

 

içimde aldırışsız, kocaman bir boşluk vardı. ne yapacağını bilememek, yolunu bulamamak sancılı bir rüzgar gibi dolaşıyordu bu boşlukta.  beni kaybolmaktan koruyan hayatımın sıradan alışkanlıklarına her zamankinden daha çok bağlanmıştım. bana ne çarpsa, ait olduğum kuşağın kapkara bir ironi ile yüklü alaycı bakışında yankılanıyordu.


çantamda ölü evinden anılar kitabı, moda’da, çay bahçelerine doğru yürüyorduk. güneşli ama çın çın öten soğuk, berrak bir hava vardı. yanımda, yirmi yıl önce birbirimize sıkıca bir düğüm atıp, ipi uzun ve gevşek bıraktığımız, seyrek zamanlarda bu ipi gererek birbirimizi bulduğumuz arkadaşımla, ordan burdan konuşuyorduk.  daha doğrusu, bolca hikayeye ve sistematik konuşma becerisine sahip arkadaşım konuşuyordu da ben onun anlattıklarını  bölük pörçük paragraflarla karşılıyordum. günlerdir dışarı çıkmamıştım ve gördüğüm her şey ilgimi çekiyordu, dikkatim dağınıktı. sağımdaki duvarda “drink van houten cacao” ilanına çekti dikkatimi arkadaşım. biliyor muydum hikayeyi? hayır, bilmiyordum. yirminci yüzyılın ilk yıllarında, halka açık idamların yapıldığı bir zamanda geçiyor hikaye. seyirciler bekliyor. adamın birkaç dakika sonra kafası uçurulacak. ancak van houten adında hollandalı bir firmanın, şimdiki cin fikirli reklamcıların öncülü bir adamının aklına parlak bir fikir gelir. adam, kafası uçurulmadan önce “van houten kakao içiniz,” diyecek, karşılığında ailesine para ödenecek. böylesine rezil, karanlık bir insanlık tarihine sahibiz işte. son nefesinin bile böyle bir değeri var. arkadaşım, van houten kakao ismini duyunca, kan kokusu alıyorum sanki, dedi. etkili, ama yanlış bir reklam fikri olduğunu onayladım. şair arkadaşımın dediğine göre mayakovski “pantolonlu bulut” şiirinde bu olaya gönderme yapıyormuş. o, bu hikayenin kendindeki etkisiyle çok daha önce vedalaştığından benim için bir süre sessiz kalıp, yürümeye devam ettik.

size daha o gün yazmayı düşünmüştüm bu olayı. bir sürü de edebiyat yapacaktım. ama dedim ya, hayata olan tüm ilgim, içimdeki şu derin boşluğa gömülüp, kaybolup gidiyordu. bu sabah, güneş ışığı dağın tepesindeki karları yalayarak bir hançer parıltısıyla uykumu bölünce, hızla kalktım. mutfak penceresine toplaşmış güvercinler ekmek, akvaryum camına yapışmış balıklar yem bekliyordu. tina benimle uyanmış ama tembellik yapmaya karar vermiş, güneş ışığında uzun uzun gerinerek oyunbaz gözlerle bakıyordu bana.




ölü evinden anılar kitabını bir sonraki yalnız başıma yaptığım moda yürüyüşünde bitirdim. dostoyevski için denilmiş olandan fazla ne diyebilirim ki? benim hayranlıkla dilim tutuluyor her seferinde. okuma serüveninde dostoyevski’ye yer vermemiş, kendi ruhuna dostoyevski ile bakmamış biriyle, dostoyevski ile tanışmış biri ayrı evrenlerde yaşıyor demektir bana göre. dostoyevski ile tanıştıktan sonra o insan için hiçbir şey eskisi gibi olmaz artık. insanı anlamak ve kabul etmek için esnek ve geniş bir bakış açısına sahip benim gibi biri için; her iyi yazar ve onların her kitabı için ayrı bir okuma sözleşmesi yapacak kadar alttan alan biri için bu sözün çok iddialı olduğunu biliyorum. zaten bir tek de dostoyevski için bunu diyebilirim.  

ölü evinden anılar kitabında,  sınırları ihlal etmiş olanların, zihin atölyelerinde önce kendi hayatlarını yok edecek fikir inşa edenlerin, düzenli hayatlarının sıradan istikametinde yazgının mayınlarını patlatıp düşmüşlerin... canilerin, hırsızların, dolandırıcıların, kısaca toplumdan sürülmesi icap eden mahkumların yaşadığı sibirya hapishanesi anlatılır.  onların dehşet veren marjinalleşme öykülerine odaklanırsak, bu suçluları ahlaki olarak yargılar, ancak bu taraflı bakışla onları pek de anlayamayız. dostoyevski'nin yaptığını yapıp insanı karakter olarak okursak; olayları, nesneleri insan ruhunu ortaya koyan araçlar olarak düşünürsek daha etkili bir kavrayışa sahip oluruz gibi gelir bana.

dostoyevski’nin o kalın kitaplarında karakter çeşidi az ama çok derinken, bu kitapta bolca karşımıza çıkıyor onlar. basit, dümdüz, doğrudan bir betimleme yapmış, ama nasıl bir ruhla karşı karşıya olduğumuzu hemen anlıyoruz.  olağanüstü kötü şartlardaki insan manzaralarından bahsetse de, okuduğum mizahi yanı çok güçlü kitaplardan biri ölü evinden anılar. beni müthiş bir hızla kendine çeken şu -ki conrad’ın narcissus’un zencisi kitabı da benzer nedenle çok ilgimi çekmişti-; her tür sınıftan, ırktan, milliyetten gelen bu suçlular toplumdan sürülürler, ama hapishanede yeni bir toplum oluştururlar. eski otoriteye benzer bir merkezi otorite ve onun baskısı altında, sosyal ve sınıfsal ayrımlar bu kez bambaşka bir şekilde kodlanarak, yeni bir toplum örgütlenmesi oluştururlar. bu yeni topluma uygun olarak temel karakter özellikleri de yeniden örgütlenir insanların. işte benim sevdiğim bu.

kitaptan bazı bölümleri size sesli olarak okuyayım istedim, ama laptop’un mikrofon girişi bozuldu geçen gün, sesim pek cılız duyuluyor mikrofonsuz. yoksa birkaç çok sevdiğim karakterin, ünlü hamam sahnesinin, mahkumların at alma macerasının olduğu, suçluluların otorite ile ilişkilerinin analiz edildiği o çok nefis bölümleri size okumak isterdim.

ölü evinden anılar kitabını bir kasvet duygusu verdiği için okumayı erteliyorsanız, kitabın çok değişik türden bir mizah anlayışı olduğunu da söyleyerek sizi okumaya ikna etmek isterim.

şimdilik bunları diyerek bitirelim konuşmayı. sonraki günlerde canımız isterse tekrar döneriz kitaba. ancak bugün yakaladığımız neşe yakıtı ve soğuk mutfak ve sürdürülmesi gereken rutin, konuşmayı burda bitirmemizi gerektiriyor. hem akşama aklına içli köfte yapmayı koymuş birini dostoyevski bile oyalamamalı;)

20 yorum:

guguk kuşu dedi ki...

bir kitap yorumunu böyle doğal ve hayatın içinde ve bir kitapmışcasına yazan kaç kişi vardır bilmiyorum ama benim karşıma çıkan ilik kişi sensin:D
hem böyle yazılar yazıp hem de içli köfte yapan da:D
biraz daha devam ederse bu hayranlığım sana idolüm olacaksın haberin olsun:D

endiseliperi dedi ki...

:p
teşekkür ederim, guguk kuşu. şimdi oturdum. içli köftenin hamuru ve içi senkronize idi. buna bayılıyorum:)göz kararı yapıp bu kadar tutturmak nasıl bir sevinç:)tarhana suda bekliyor. kahvemi aldım, sigaramı yaktım. şimdi seni gördüm ve söylediklerine bayıldım:)

geçen gün aynı arkadaşım benim kitap yazılarımın, ona, anatole france'ın kitap eleştirisi hakkındaki yazısını düşündürdüğünü söyledi. anatole france'ı hiç tanımıyorum, ama söyledikleri bana çok fiyakalı geldi. ordan kendime pay biçmiyorum. her zaman söylerim, benim yapmak istediğim, sıradan uğraşlar içinde olan ve hayatın hengamesi içinde silik figürler olarak kaybolan bizlerin, aklında okula gönderdiği çocuğunu, akşama yapacağı yemeği dolaştırırken, okuduğu kitabı ya da hayat hakkında bir gerçeği de düşünebilmesi. mutfağında tek başına yemek yapan bir kadının zihninin sınırlarının çok geniş ve sanıldığından çok daha derin olduğunu bilirim ve burda vurgulamak istediğim de sadece bu. arkadaşına kanaviçe örneği veren ve ordan okuduğu kitaptan söz açan, bu arada yeni aldığı mor menevişleri olan vişne çürüğü rujunu pek sevdiğini söyleyen -kadın zihni ne oyuncaklıdır böyle. daldan dala atlar- kadınların dünyasını seviyorum ve onları hayranlıkla dinliyorum. samimi olduğu, naifliği usanç vermediği, onaylanmış kalıplardan yakasını kurtardığı o anlarda mutfağında çorba karıştıran bir kadının zihninde dolaşmaktan daha lezzetli bir şey yoktur. bende sevdiğin şey, sende olan, kendinde sevdiğin şey aslında.

çok teşekkür ederim. ben bir marketge uçup geleyim. kellogs almıştım, son kullanma tarihi de geçmiş değil ama bayat bu. az önce marketi arayıp, durumu bildirdim.kendimi tanıtmak için, "hani sigarayı bırakmak isteyip de bırakamayan..." dedim. kahkahayı bastı. "olur öyle," dedi yine beni teselli etmek için. gideyim de değiştireyim, biraz meyve ile bir de sigara alayım.

öpüyorum çok seni.
sevgiler.

asliberry dedi ki...

İşin enteresan yanı bu firma hala ayakta, kahve satıyor:)
http://www.vanhoutendrinks.com/

Bu arada bana içli köfte yapmayı öğretir misin? Ama yaz tatilinde gelebilirim ancak, Yaman'ı bu yıl 3 ay halasına yollayacağım. Bol boş vaktim olacak. Evet benim fellah köftesi yapmışlığım var, hamuru tutturdum. Ancak içli köftede şeklini verme sorunsalı var. Bir defa fellah köftesi yaparken denedim o şekle sokmayı başaramadım. Adanalı bir arkadaşım var, o şekli verebilmek için Adanalı olman gerek diyerek beni gıcık etmişti. Evet eğitim istiyorum.

endiseliperi dedi ki...

canım arkadaşım aslı,
bu süper bir haber. yazın bir sürü şey yapabiliriz o halde seninle. içli köfte de yaparız. başka yemekler de. hatta sen sonra eve filan dönmezsin, terasta bira içeriz, ışıklı ada'ya karşı. ben tüm planlarımı bu yaza yığdım. ev, iş, arçil'in okulu... bu yaz şansa, dirayete, sabra, neşeye, güce çok ihtiyacım var. yanımda olursan her şey daha kolay olur. sen kendine acımasız, kendine kötümser, başkasına ışıltılı, neşe ve güç verensin çünkü.

amin.

:) söz, sonunda amin demeyi gerektiriyormuş gibi oldu:)

sarılıyorum sana kocaman.

Mavi Balon dedi ki...

Yarın Konak'ta işim var. İzmir Atatürk İl halk kütüphanesine üyeyim ne zamandır listemde var bu kitap ama alıp okuyamamıştım. Bu teşvik yazısıyla yarın kütüphaneden ödünç alıp okuyayım bari. Teşekkürler..

endiseliperi dedi ki...

ah, ne güzel kütüphaneden kitap alıp okumak, zamanında teslim etmek. umarım seversin kitabı mavi balon.

bugün barış bıçakçı'nın vaciz sözler kitabını okuyordum mutfakta, pilavın başında beklerken. bütün muhasebeciler mutsuzdur, diyordu da bir arkadaşı, asıl il halk kütüphanesi müdürleri mutsuzdur, diyordu. şimdis en il halk kütüphanesi diyince denk düştü, gülümsedim okurken. görürsen bir bak bakalım müdüre, mutsuz mu görünüyor:)

sevgiler.

cici dedi ki...

Merhaba,
Bu kitabı yanlış hatırlamıyorsam üniversite 3. sınıfta okumuştum. Yazdı. Çok beğenmiştim. Bir çırpıda okunuyor. Dediğiniz gibi insanı sıkarak değil mizahi tarafıyla kendine çekerek cezbediyor. Ustalık da bu olsa gerek dedirten cinsten bir kitap.
Yalnız hatırlıyorum da bundan hemen sonra Aziz Nesin'in Surname'sini okumuştum. Tamaen arka arkaya gelmesi tesadüf olmuştu.
İki kitabın birbirine çok benzediğini farketmiştim. O kitabı da okuduydsanız veya okursanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Aziz Nesin'in Rus edebiyatından etkilendiğini bilirdim de bu kadarını tahmin etmezdim doğrusu.
Üstünden çok uzun zaman geçtiğinden detayları tam hatırlayamasamda Dostoyevskinin bu kitabını tekrar aklıma getirdiğiniz için teşekkürler. Bir kere daha okunabilir bu ara.
İlk yoruma verdiğiniz cevapta mutfaktaki kadınların kafalarındaki düşünceler harika bir anlatım olmuş bence bloğunuza bunları da eklemelisiniz.
Görüşmek üzere...

endiseliperi dedi ki...

sevgili cici, aziz nesin'in en son yetmiş yaşım merhaba kitabını okumuştum. lise 3. sınıftaydım. surname'yi okumadım. siz de benim gibi kitaplar arasında akrabalık kurmayı seviyorsunuz.

mutfaksahneleri sitesini aldım ama üstünde hiç düşünemiyorum. bir arkadaşım yazdığı mektupta mutfağını harika anlatmış. ondan fotoğraf ve yazı istedim. belki sizler başlarsanız zamanla ben de bu dağınıklığımdan kurtulur, hep birlikte orada bir şeyler yazarız. bir kadının mutfaktaki hali bana çok şey söylüyor ve o kadının kendi kendine olduğu o hali çok seviyorum, çok inanıyorum ona.

çok teşekkür ederim, sevgili cici.
sevgiler.

Adsız dedi ki...

sevgili peri,

modada her yürüyüşümde "eve döndüğümde şu vanhouten neyin nesiymiş googlelayayım" diyorum ve yazıyı bir sonraki görüşüme kadar unutuyorum. Ne güzel senin yanında arkadaşın varmış ve anlatmış, ne güzel şimdi sen de bana anlattın..

PS: Seni bir kez Kadıköy'de gördüm, ne yazık ki şu dışadönük ve doğal tiplerden değilim pek..o yüzden "merhaba" demedim. (Ama uzun uzun bunu yapan okurlarınla benim aramdaki farkları düşündüm-ve evet en büyük farkımız bu:onlar yaparken ben düşünüyorum). Tabi bir de seni göz ucuyla incelediğimi itiraf etmeliyim. Hoş ve kesinlikle farklı görünüyordun (Belki biraz da kıskanmışıdır..). Neyse uzun bir itirafnameye dönüşmeden bu yorumu bitireyim.
Arçil ve Tina'ya selamlar.

melike

endiseliperi dedi ki...

melike, keşke merhaba, deseydin. ne heyecanlandım şimdi. ben de o durumlarda pek rahat olamıyor, ne diyeceğimi bilemiyorum aslında. beni tanıyan arkadaşın girişkenliği ve hakkımnda hemen her şeyi biliyor oluşuyla sohbet bir şekilde gelişiyor. seninle konuşmaya başlasaydık, muhtemelen konuşmayı benim yürütmem gerekirdi bu durumda ve o gün ne yaptığımı siteye yazmak yerine sana anlatırdım:)acaba beni nerde, hangi alışveriş esnasında gördün çok merak ettim şimdi:)

hmmm... böyle diyip kapatabiliriz sohbeti.

ya da;
van houten kakao hikayesi beni derinden sarstı. bir insan son nefesini verirken, dedikleri gibi hayat hakkında çok önemli bir hakikatın ayırdına varır mı, sorusuna kadar da gitti düşüncem. ve, hayır en ufak bir hakikat ölüm anında kendiliğinden vasıl olmaz diye karar verdim. şu an ölüyor olsam, ocağın altı yanıyor, çocuk kapamayı akıl eder inşallah, diye geçiririm sanırım aklımdan son yaşama dair düşünce olarak. ateş yakar, su boğar, kar yağar, insan ölür... hayatın anlamı hakkında böbürlenerek ettiğimiz onca laf, ölürken doğanın saf hakikatinde düğümlenir ve elimizde bundan başka bir şey kalmaz. geride edebiyatı, felsefeyi yaşayanların karmaşık zihinlerine bırakırız. ölürken bi bok olmaz. olan, ölene olur. hrant dink tüm masumluğu ve haklılığı ile gözümüzün önünde hunharca katledilir yılışık katiller tarafından; toplu mezarlardan cesetler fışkırır ve her şey sadece tarih kitaplarının konusu olur. izlemeyeceğim televizyonu, gazeteleri de okumayacağım. yaşadığım boktan tarihin cevval, uyanık tanığı olmayacağım. toplumsal olaylardan işte şu mutfağa kadar sızan, ve ordan dünyaya hala iyiniyet dolu bir saflıkla, umut ışığı, sevinç emaresi, neşe kırıntısı arayarak, -yani elinde ne varsa onlardan allem edip kallem ederek bir yemek çıkarmaya uğraşan bir kadın gibi- onlardan hayatına insan onuruna yakışan bir mana vermeye çalışan insanına ola ola sadece bir "kurban" psikolojisinin çekiciliğini dayatan bu kahrolasıca rezil yaşama uğraşı var ya... ne diyorum? melike'ciğim kıskandığını söyleyerek iltifat ettiğin ve sevindirdiğin bu insan, bedenin ruh için bir kılıf olduğunu öğrenecek kadar o kılıfa umursamazlaşmış, ruhu, bir acıyı yüz metre öteden tanıyacak kadar bilenmiş, her neşeyi, kırıntısına kadar sömürecek kadar onun değerinin farkında olmuş, kadıköy'de insan kardeşlerinin arasına böylece karışmış biri. ona merhaba denilmekten çekinilmez.

şimdi, şu an şu buz gibi mutfakta tüm bu karamsar düşüncelere sahip değilmiş gibi oğluna hazırlayacağı sofranın süsüne kafayı takmış biri konuşuyor aynı zamanda. insanın ölürken son sözü ne olmalı? deniz gezmiş son mektubunda babası üzülecek diye kaygılanır ve ağlatır bizi. insan çok onurlu ya da katiller gibi çok sünepe olabilir. ben hayatımızın her gününü son mektubumuzu yazar, son sözümüzü söyler gibi yaşamalıyız, derim, dalgaya düşmeden, yapabilmeye muktediriz diye kötülük yapmadan, vicdanımız rahat, iyi biriyim, diyebilecek kadar.

kasvetli oldu biraz, melike'ciğim ve bu kasvet sana rastgeldi. kusuruma bakma bunun için. şu an bu havadayım. yarına allah kerim.

bir dahaki sefere konuşuruz umarım, diye bitireyim. ve sana o zaman bu kadar kasvetli olmayacağım sözünü de şimdiden veririm:)

öpüyorum çok seni. sevgiler.

Adsız dedi ki...

merhaba, o kadar insan ve o kadar gerçeksiniz ki.sizi okurken içim aydınlanıyor, bir ferahlık ve huzur duygusu dalga dalga tüm benliğimi sarıyor. ben de yarattığınız gerçeklik duygusunu şöyle tarif edebilirim; çocukluğumun domateslerinin o huzur veren o gerçek ve saf kokusu! şimdilerde olmayan.
sevgiyle kalın her daim..

endiseliperi dedi ki...

çok teşekkür ederim. melike sen misin?

meftun dedi ki...

Dostoyevski, favori yazarımdır.. O’nun bir karakterini bile saatlerce konuşmayı veya dinlemeyi çok severim… Hele ki bir kitabı hakkında sizlerle paylaşımda bulunmak çok hoşuma gidebilirdi fakat artık kendimi iyi hissetmediğim dönemlere girdim… Konsantre olmakta güçlük çekiyorum, çokça dalgınım… Ağrılar falan arttı, uykular iyice düzensizleşti.. Geçen cuma resmi doğum izni başlangıcımdı ama izinlerimi doğum sonrasına kullanmak istediğim için doktordan 5 hafta daha ertelemesi için “çalışabilir raporu” aldım. Şirkette fazla yorulmuyorum ama atık ayak bileklerim de şişmeye başladı… Yok elimde yüzümde şimdilik bir şey yok… Biliyor musun rüyalarımda değişti.. Zaten bölük pörçük olan uykularım saçma sapan rüyalarla hepten berbatlaşıyor… Geri dönüp yazdıklarımı okuduğumda kendimi bi tuhaf hissettim… Çok mu kötü durumdayım? Sorusunu sordum kendime, “mutsuz değilim” sadece yoruldum galiba… Sanırım biraz da korkmaya başladım umarım her şey iyi bir şekilde sonlanır… Durumlar böyle işte…

Adsız dedi ki...

yok ben değildim peri, ama olabilirdim de:) (gerçek domateslerin kokusunu ben de severim ve sanırım senin burnu iyi koku alan okurların var).

sana yazdıktan sonra uzun uzun van houten meselesini ve bende yarattığı duyguyu düşündüm. Bu his bir başka zamanda yaşadığım bir başka hisse o kadar çok benziyordu ki, mutlaka bulmalıydım. ve nihayet buldum ve bulur bulmaz koşa koşa büyük bir heyecanla buraya geldim. (Ancak senin yazdıklarını okuyunca, bulduğuma bu kadar sevindiğim şeyin aslında ne hüzünlü ve acımasız bir şey olduğunu anımsadım). Ustelik sen böyle karamsar bir günündeyken bunu paylaşmak da en hafifinden düşüncesizlik ya da densizlik. Ama sanırım her şeyi göze alıp paylaşacağım. (sen bunu trajediye yatkın yanınla değil de ironiye yatkın yanınla okursan, paylaştığım için kendimi daha az suçlu hissederim).

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&Date=6.11.2011&ArticleID=1068676&CategoryID=97

sevgiler,
melike

Adsız dedi ki...

yok yok ben Melike değilim :) Adana'dan safkan bir Adanalı, sessiz bir okurunuzum.sizi sevme nedenim "kan çekti" olarak ifade edilebilir belki:)genelde duygularımı ifade etmek için derin cümleler kuramam hissettiğimi düz ve yalın bir biçimde ifade edebiliyorum sanırım.sizin gibi biriyle konuşurken insan şahane cümleler kurmalı hissine kapılıyor bu yüzden uzunca bir süre yazamadım.bu arada annem'den aldığım içliköfte dersleri sayesinde artık ben de yapabiliyorum;)
aa az daha unutuyordum ismim Çiğdem :)
Sevgiyle kalın..

endiseliperi dedi ki...

sevgili meftun, o izni şimdi mi kullanmaya başlasaydın acaba? çünkü ben arçil'e hamileyken son haftalarda aynı senin gibi hissediyordum. arçil geceleri tekmeleriyle uyutmuyor (şimdi de tam bir gece insanı o), ancak gündüz uyuyabiliyordum ve bilmem bu nedenle mi moralim de pek iyi değildi. aynı senin gibi çok korkuyordum. ama hiçbir şey korktuğum gibi olmadı, her şey yolunda gitti. senin de öyle olacak. lütfen içini ferah tut. aklından kötümser düşünceleri olabildiğince uzaklaştırmaya çalış. ben doğumdan sonra yolda filan hamile bir hanım gördüğümde, nerdeyse onları durdurup, sanıldığı gibi korkulacak bir şey olmadığını, bebeği görünce tüm kaygıları unutacaklarını filan söylemek isterdim. sanki bir mucize gerçekleştirmişim gibi kendimi harika hissediyordum ve böyle bir sürü daha bebek yapabilmeyi istiyordum:)keşke o zaman üç dört tane yapsaymışım:)

kötü durumda değilsin, her şey yolunda. böyle hissetmen de normal. hepsi geçecek, sana söz veriyorum. ve kendini harika hissedeceksin sonunda.

sana sarılabilmek için kollarımı kocaman açıyorum:)

ikinize de sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

sevgili melike, bu gece yine apansızın uyandım. gece olmasına rağmen hava inanılmaz aydınlıktı. ay, hilal şeklinde kocaman tam da penceremdeydi. verdiğin bağlantıyı o zaman açıp okudum. fena yazmamış yıldırım türker. reklam ve reklamcı hakkında ileri geri bir sürü olumsuz şey söylenebilir. ama benim en çok sevdiğim mesleğimdi. reklamcının zihni farklı çalışır ve ben o yaratıcı zihni aslında çok severim. iyi reklamı izlediğimde eni konu heyecanlanırım. "van houten kakao içiniz" reklamını anlattığında arkadaşım, iç sesim aslında, ne büyük cüret, ne inanılmaz bir fikir, ne çılgın bir bakış açısı, diye kendi kendine fısıldamıştı. ancak reklamcının da bir sorumluluğu vardır ve bazı fikirlerinizi bu nedenle yutmanız gerekir.

reklamcılık yaparken yabancı bir dergide gördüğüm basın ilanları çok hoşuma gitmişti mesela. bir tekstil firmasının reklamıydı. kan revan içindeki öldürülmüş insanların, cesetlerin üstündeki elbiselerin reklamı yapılıyordu. reklamcılar bilirler, ölüm satmaz. hedef kitle ölümü anımsatan her şeye gözünü kapar. yoksa mezar taşlarının üstü etkili bir reklam mecrası olarak çoktan kullanılmaya başlamış olurdu. mesela, ali bey'in, zamazingo meyvesuyunu içerek uzun ve mutlu bir hayatı oldu, diye okurduk 95 yıl yaşadığı doğum ve ölüm tarihlerinden anlaşılan birinin mezar taşının üstünde. ama yapılmaz bu dediğim nedenle. ancak doğumu, cinselliği çağrıştıran şeyler bolca kullanılır.

yıldırım türker trajik bir vaka olarak anlatmış ya, ben senin önerdiğin gibi reklama bakarken ironik bakışımı çağırdım ve reklamcı gözüyle baktığımda, ilanı sevdim.

bugün kasvetin damlası kalmamış. iyiyim.

teşekkürler, sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

sevgili çiğdem,
hoşgeldin:) yok yok, aman, hiç öyle güzel cümle telaşında olmayalım. aslında ben dümdüz, basit, sade cümlelerle yapılmış edebiyatı severim. cümlenin fiyakasına değil, anlamın derinliğine bakmalı. gençlikteydi o üç parıltılı cümle kurup yazar olabileceğini düşünmek. sağlam bir fikrin olsun, onu da sade bir şekilde anlat, işte yaşlanınca insanın sonunda öğrendiği bu oluyor. şiir de sanıldığı gibi fiyakalı cümle sanatı değildir. iyi şairler, tanrı ile konuşabilen peygamberler gibidir. insan canı sıkılıp dilsizleştiğinde, iyi bir şiiri dua gibi okur da ruhu yüceleşir, kendine gelir.

hiç çekinmeden gel bundan sonra ve olduğu gibi anlat. hem ismin çiğdem, ne güzel. annem, ablamlar anlatırdı, erken gidilmiş yaylada, bahar ayında kış daha yeni bitmiş, ilk çiğdem çiçeği açarmış. çok güzel olurmuş. sizinkiler o çiğdem'den mülhem mi koydular adını acaba?

adana dışındakiler pek bilmez, içli köfte yapmak, adana'da her annenin kızına miras olarak bıraktığı, eğer öğrenmediyse kızı, içi rahat ölmediği bir yemektir:) ben hakkıyla yapamıyorum, annem gibi açamıyorum elimde o hamuru aslında. hem içine kattığım un oranı fazla oluyor hem de annemden farklı olarak bir yumurta da kırıyorum ki, annem duysa üzülür buna. ama sık sık yapacak olsam bu yeteneği geliştirim. çünkü gözlemlemek çok önemli. ben bir erkek çocuğu gibi yemek yapmaya ilgişsiz geçirdim yıllarımı ve yemek yapmayı yıllarca önemsemedim. ama çok izlemişim olmalıyım ki, onun hatırasıyla yapabiliyorum bir şeyler. örgü de öyle. kimse bana şişe nasıl ilmek atılır, haruşa ne demektir öğretmedi ama, elime iki şiş bir yumak aldığımda sanki biliyor gibi bir şeyler yapmaya başlamıştım:)

ses vermene çok sevindim. geçen gün bir büyük manavda hambelis gördüm, çok şaşırdım. yıllardır görmemiştim. yanımdaki arkadaşıma bu özel meyveyi heyecanla anlattım. demek hambelis mevsimi başladı! benim için bir ufak kese kağıdında alıp ye, olur mu?:)

öpüyorum çok seni. ailene çok selamlar.

Adsız dedi ki...

Işıltı ve sevgili Peri , havalara uçurdunuz beni özenli cevabınızla :)
Çiğdem çiçeğinden esinlenerek koymamış ailem adımı ama bir hayvan sevgisi At sevgisi vesile olmuş adımın konmasına.
Babamın At’lara olan tutkusu. annem bana hamileyken babamın çok sevdiği bir yarış atı varmış ismi ”çiğdem”
(dedemlerin yarış atları varmış vakti zamanında tabi babam da at’larla büyümüş) bu yüzden ismim “Çiğdem” :)

Hambeles; pek sevmez kimse tadını ve Adana dışında da pek bilinmez fakat ben bayılırım.ağzımda bıraktığı o buruk tat o mis gibi kokusunun yanında kaybolur gider.hafiflik hissi verir bana hambeles yemesi zor olmasına rağmen. Sizin için hambeles yiyeceğim bugün :)

Evet Annem kutsal bir görevmiş gibi yaklaşıyor yöresel yemekleri öğrenmem konusuna haklı da.benim için büyük zevk geleneksel şeyleri yaşatmak. :)

Size sonsuz sevgilerimi sunuyorum. Ürkekliğim geçti yazarım bundan sonra :)

endiseliperi dedi ki...

bak gördün mü çiğdem, konuştun ve bugün dünyamıza o güzel atlar girdi. sen anlatırken çiğdem adında atın koşarkenki terini, babanın aklından karısının karnındaki bebeği düşünüşü, hatta bizim oraların doru atlara binen, yakışıklı eşkiyaları düştü aklımıza. bir gün sana annemin babasının gece kalkıp, çok sevdiği atına binip, ormana gidişlerini, orada bir geyik cin tarafından büyülenişini, bunun da ölümüne neden oluşunu anlatayım.

hambelİs sanıyordum ama, hambeles mi demek adı? ben ilkokuldayken harçlığım, ya okulun karşısında un kurabiyesi yapan evden bir adet kurabiye almaya yeterdi, ya da el tezgahında hambelis satan satıcıdan bir küçük şeytan külahında hambelis almaya. bir gün biri, bir gün diğeri:) hambelis in çok olgunlaşmış, kararmış olanlarını yemeye doyamazdım. onun başka hiçbir meyveye benzemeyen, gizli, sade, gösterişsiz tadı benim çocukluğum demektir. lütfen ye bugün benim için, eğer bulursan.

annene de çok selamlar, sevgiler. yemek geleneği devam etmeli. ben toga çorbası da yapıyorum. adana kültürü ile hiç ilgisi olmayan ama yemeğe düşkün arçil, çok şükür adana yemeklerine bayılıyor. o iştahla yerken adana yemeklerini, nedense gizli bir sevinç duyuyorum. gürcü yemeği de yapayım istiyorum arçil için babası nedeniyle ama, gürcü yemeklerindeki o ceviz, kişniş, pazı tadına biraz uzak bir damak tadı var. ama arçil'e sorsan ordulu bir gürcü olduğunu söyler gururla, yemeğe gelince adana yemekleri ile karnını doyurur. eh, buna da şükür:)

sarılıp öpüyorum seni. tekrar çok sevgiler, selamlar sizinkilere.