Salı, Nisan 24

günlük
darmadağınık

Bora belalı bir hukuk çevirisi ile uğraşıyor. Bütün tatil boyunca çalıştı. İsim takma konusunda çok yetenekli olan Bora, hazır hukuk da çeviriyorken bana "müşteki" diye isim taktı. Oysa hiç ama hiç şikayet etmiyorum hiçbir konuda. O, ben dır dır yapmasam da anlarmış, söylemek istediğimi ki üstümden bir müştekinin haleti ruhiyesi akıyormuş. Normalde evdeki ismim Poni.

Aklım başımda değildi bugün. Bazen dikkatim öyle dağınık oluyor ki. Hayatıma sahip olacak güçte değilmişim gibi hissediyorum. Rüyada gibi yaşadığımı. Olan biten sadece bu; Bora'nın bende gördüğü. Oysa ne güzeldi rüzgar bugün. Yürüyüşe bile çıkmadım. Markete kadar gidip çilek, kilolarca havuç (suyunu çıkarıyorum), süt, tost ekmeği, peynir ve tiramisu için malzeme aldım. Manavdaki çırak beni görmekten hoşlanıyor ama hiç konuşmuyoruz. Benim için taze olan sebze ve meyveleri seçiyor eğer ondan yardım istemişsem. Bu ise ilişkimizi iyice çıkmaza soktu. Artık ondan yardım istemek şöyle dursun, gördüğümü bile belli etmiyorum. Hızla manav bölümündeki işimi halletmeye bakıyorum artık. İkimiz de çok utangacız. Kasaptaki çocuk daha girişken. Şakalar yapıp beni güldürmeye çalışyor. Örneğin, "yarım kilo en yağlı kısmından dana istemiştiniz değil mi?" diyor. Gülümseyerek ve sıkılarak ve işimi yine de şansa bırakmamak için "hayır, tabii ki en yağsız kısmından", diyorum her seferinde. Iyyk. Bunlar gün aşırı gördüğüm insanlar. Neyi severim, neyi yerim her şeyi biliyorlar.



İki film izledim: İlki, Marie Antoinette. Sophie Coppola yönetmiş. Onun Lost in translation filmi de aynı etkiyi yapmıştı. Tuhaf bir yabancılaşma, yalnızlık duygusu hatta unutulmuş olma endişesi. Çekimler, ışık bildiğimiz, alıştığımız türde değil. Çok modern. Beklediğimden daha iyiydi. Kraliçe Antoinette'i zavallı, kokuşmuş bir çevrede yaşamak için çözüm bulmaya çalışan küçük, gelişmemiş bir kız olarak algılamış. İnsan onun hakkında bildiği şeylerin çok zalimce verilmiş hükümler olduğunu düşünüyor filmden sonra.



İkinci film, rüya bilmecesi. Michel Gondry'nin. Yukardaki fotoğrafı aylar önce Simon'da da görmüştüm. Şeker bir film. Charlotte Gainsbourg ne hoş. Düştüğümde gözlüklerim gözümdeydi. Mahvolmuşlardı. Charlotte'un gözlüklerinden alırım sanırım. Onun kadar da zayıf olmak isterim. Ama ne yaparsam yapayım o kadar zayıf görünemem. İskelet meselesi yüzünden sanırım. Ben 1.75 boyunda ve 58 kilodayım. Ancak 53 olursam o kadar ince görünebilirim. O kadar zayıf olmanın bana yakışmadığını söylüyor Bora. Yüzüm iyice küçücük kalıyormuş. Charlotte'un paltosu da çok güzel. Solcu kabanlarına benziyor. Eski abilerden biri olsa, düz, dağınık saçlı, makyajsız, gözlüklü Charlotte'da kaba hatlı dev solcu kız tipi değil, güzel ve zarif İGD'li tipi olduğunu söylerdi. Çocukken çok dinlerdim insanları. Oysa bu aralar dır dır konuşan içsesimi bile duymak istemiyorum.

1 sat için yanımda uykuya dalan Bora'yı uyandıracağım birazdan. Belalı hukuk çevirisine devam edecek. Hukukçuların ne kadar boş konuştuğunu söyledi. Çok ama çok basit bir meseleyi işlerine geldikleri gibi nasıl abarttıklarını. Yaz yaz bitmiyor. İngilizce'sini anlamak Türkçe'sini anlamaktan daha kolaymış. Ben yine, "hukukçular sıkıcı olur", dedim sıkıcı sıkıcı. Herneyse. Tina ayakucumda tostoparlak uyuyor. Çok derin uyuyor bugünlerde. Ben de yatıp uyuyacağım. Ama ben bu aralar hiç iyi uyuyamıyorum.

İyi geceler.

41 yorum:

Devletsah dedi ki...

Şu rüya bilmecesi filmini btirebildiniz yani... Ben herhalde 40. dakikadan sonra yeter artık diyerek gidip yattım. Sabah eşime öğleden sonra devam edeyim mi dediğimde hiç gerek yok. Unut gitsin dedi. Nedense çok daha iyi bir film bekliyordum.
Ayrıca ben bizim evdeki hukukçuya fena halde aşığım... Bana hiç sıkıcı gelmiyor.

erfe dedi ki...

Sevgili Peri,
İstanbul Film Festivalinde gösterilmişti sanırım. Marie Antoinette filmini izlemeyi çok istemiştim. Kısmet olmadı. Şimdi kıskandım seni izledim diye yazınca. DVD'den izledin galiba. Bende Can yayınlarından çıkan, Stefan Zweig'in yazdığı Marie Antoinette biyografisini okumuş ve filmle karşılaştırma yapmak istemiştim. İzlemeyi çok istiyorum.
Sevgiler..

Adsız dedi ki...

"ruyada yasiyor gibiyim "diyorsunuz ya uykuya ondan ihtiyac duymuyorsunuzdur belki de
uzulmeyin sevgili peri
benim gibi yapip
"ay bana bir seyler oluyor bahardan olsa gerek "
seklindeki cigliklarla bi umit yazi bekleyin demiyorum size ama bekle bekle gelmeyen gelince gecip gidemeyen mevsimlerin ruh halimizi de etkiledigini de goz onunde bulunduralim lutfen
saygilar sizi buralarda gormekten her daim hoslanan anoniminiz

ece arar dedi ki...

ama şimdi hem annesi, hem babası hukukçu olan biri olarak ne diyeyim; ah benimkiler hiç sıkıcı değil endişeli periciğim, aksine çok eğlencelidirler:)

Lilium Bosniacum dedi ki...

hayat bazen bir beden büyük gelebilir... uykular da en çok o zamanlarda küçülür nedense...

endiseliperi dedi ki...

Devletşah, o dandik rüya odasına dönmeler, rüya gerçek hayat karışması filan belki bunaltıcıydı ama ne hoştu zamanı 1 sn'lik ileri-geri alma makinası.

Sonra o içi orman olan kayık tamamlandı, çok güzel oldu. Charlotte ne hoş bir kız. Sesi ne yumuşak. Hem çok basit hem çok karmaşık. Erkeğin bakış açısından çok karmaşık görünüyordu en azından.

Ben filmlerdeki evlerin dekorasyonuyla da çok ilgilenirim. Kızın evi ne güzeldi. Diğer her yer berbattı.

Sadede gelmek için bu kadar oyalanmak yeter: Demek sevgili eşiniz avukat! Bütün avukatlar sıkıcı değil. Mesela ben de avukattım ve hiç bir zaman sıkıcı olmadım. Keşke diyorum biraz sıkıcı olsaymışım.

Sevgilerimle.

ekmekcikiz dedi ki...

Aman canım, uyu uyu, nedir bunun sonu? Hem, uyuyorken ne kadar çok zamanımız kaçıp gidiyor. Onun yerine kitap okuyun, sesini iyice azaltıp film izleyin. Di mi, yani?

Şaka şaka! Şamata yapıyorum.
Dilerim, maç izleyenler, çeviri yapanlar sakinleşir de, siz de uyursunuz bir güzel.

"Rüya Bilmecesi"ni sevmiştim. Yönetmenimizin farklı boyuttan bakan bir kafa yapısı var. "Eternal Sunshine of the Spotless Mind"ın başarılı yönetimini hatırlayınız. Gerçi onun senaryosu da ayrıca başarılıdır. Charlie Kaufman'ın hakkını yemeyelim.
Bir de oyuncu seçimi çok hoş "Rüya Bilmecesi"nde. Gael García Bernal'i ilk filmlerinden beri takdir ve hayranlıkla izliyorum. Sanırım, Charlotte Gainsbourg'un İngiliz - Fransız karması genleri onu böyle çocuksu, zarif yapıyor.

Neyse, sinema sözkonusu lafı uzattım yine.
Size sakin ve dinlendirici uykular diliyorum.

endiseliperi dedi ki...

erfe,
23 nisan'da evet bu kez yağmur yağmadı ve hepimiz şaştık bu işe:)

bana "film sinemada izlenir" sohbeti yapmazsınız değil mi? ben, sinemanın büyüsüne kapılıp, en dandik filmleri izlemek için bile sinemaya giden biriydim. kendimi takside, gece 12.00 matinesine giderken bulduğum da çok olmuştur.
ben evde CD'den izliyorum şimdi, çünkü böylesi gerekiyor. fırsatı olan herkese, filmi sinemada izlemelerini öğütlerim ama bu çok sevdiğim arkadaşlarımın beni yoracak şekilde, film sinemada izlenir geyiği yapmalarını dinleyemem.

Kaçırdığınız bu filmi CD'den izleyebilirsiniz. O dandik 300 Ispartalı filmini ama sinemada izlemenizi öneririm. Senaryosu filan çok berbat ve söylenene göre de çok yanlışmış. Ben kitabını okumuştum. Şunu söyleyebilirim ki bir Ispartalı savaşçı kolay yetişmiyor:)Bireysel olarak gücünüzü sonuna kadar efektif olarak kulllanabilecek savaş yetenekleri ile donanmanız ve ayrıca yanınızdaki arkadaşınızı muhakkak kollamanız gerekiyor.

Hımmm, nereden geldik buraya?... Coppola'nın filminden bahsediyorduk... Havanıza da bağlı. Telaşlı bir haldeyseniz, yemeğe filan yetişecekseniz mesela filmden hemen sonra bayılabilirsiniz. Kendi iç temponuzu, filmin yavaş temposuna uydurmanız gerek.

Sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

hımm, anonim ben size isim vermemiş miydim? ne isim vermiştim, unuttum şimdi. hay allah!

anonim ben bahar gelir şaşkınlaşırım, yaz gelir şaşkınlaşır ve pelteleşirim, güz gelir hüzünlü bir şaşkınlık sarar, kış desen, geçmiş peşimi bırakmayarak günü şaşkınlıkla yaşamama neden olur.

ben hep şaşkınım. Şimdi eğer çocuk olsak size şaşkınlığın şöyle bir şey olduğunu resimle anlatırdım. bedenim sabunmuş, küçük küçük sevimli mavi baloncuklar, köpükler uçuşuyormuş. işte bendeki şaşkınlığın resmi bu. Bazen iki elimi yüzümden geçiriyorum yukardan aşağıya, hani dua okuduktan sonra yaptığımız gibi, bu, şaşkınlığın bitmesi, tuhaf bir hızla kıpır kıpr hareketli dünyaya baktığımda ayrıntıları daha iyi algılayıp daha net görmem için.

Bilmem anlatabildim mi? Anlatamadım mı? Peki şu mavi baloncuk kısmından alalım tekrar...:)
...

Ben hep buradayım ama sizin bu kadar gizli olmanızı bağışlar mıyım sanıyorsunuz? Hayır. İlişkimiz hiç eşit değil.

Sevgilerimle anonim.

endiseliperi dedi ki...

amaan eceeee, evde hiç dava sohbeti yapılmadı mı allahaşkına? şaka şaka. diyelim ki, bir ben bir devletşah'ın sevgili eşi, bir de senin annen ve baban ve bir de elif'in annesi dışındaki (elif henüz gelmedi ama nasılsa gelecek ve nasılsa sıkıcılıktan ne anladığımızı soracak akıllı akıllı:) tüm hukukçular sıkıcı:)

benim aslında bir arkadaşım var hukukçu. onun avukatlığı hiç sıkıcı değil ama kendisi biraz sıkıcı oldu. eskiden böyle değildi. içindeki bir şeyi kaybetti, temel bir şeyi sanki... ve darmadağınık oldu ondaki çoğu şey. bunu ona anlatamam, çünkü o da farkında ama dillendirilemez olan karşısında en yakın arkadaşlar bile susmalı. ancak bir tek onun davalarını, hukuka bakış açısını dinlemeyi sevdim. onunla her konuşmamda avukat olmayı istedim. olmadı.

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

hoşgeldiniz lillium,
söylediğinizi düşündüm. hayat bir beden büyük mü geliyor, diye. yok. büyük gelmiyor. bana hep hayat küçük geldi. geliyor. hep şöyle derin bir nefes alıp koşmak istedim. üstümdeki daracık, sıkı, nefes aldırmaz hayat da paramparça olsun, ben koşayım, nefes alabileyim, kendimi çimlerin üstüne atayım, çok ama çok mutlu olayım. yani benim mutlu olduğum bir form olsun. bunu bileyim ve ona ulaşmayı isteyeyim. ne yazık ki böyle bir şey mümkün değil. aklımda sorular, sorular, sorular... ben düşünürken, hayat yılankavi hareketlerle bedenime dolanır, yavaşça sıkmaya başlar göğüs kafesimi...

bu kadar da değil ama abartılı ve etkileyici yazmak istersek bu kadar diyelim.

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

ekmekcikız,
Gael García Bernal'in yüzü ne ilginç değil mi? esmerliği, gözleri.. onun bir filmini daha izlemiştim. orada zengin bir adamın himayesindeki köylü çocuğu idi. hay allah ismini hatırlamıyorum. filmi de bulamam şimdi. bulursam söylerim. O sahneye çıkınca bir ürperti bir kamaşma oluyor sanki. Yetenekli çok, çok doğal. ama insanın kucaklamayı istemeyeceği tiplerden.

Aa Kaufman mıymış senaristi? Bilmiyordum. Ben çok severim onu, çok yaratıcı. Ama dahi senarist olmak onun üzerinde bir baskı yapmış ve yaratıcılığı zedelenmiş dedilerdi. Yooo, hiç fena değil buradaki senaryo.

Baharda kalbim çok çarpar, bir şeyler olacakmış gibi, uykusuzluğum o yüzden. elbette geçecek.

sevgiler.

ece arar dedi ki...

endişeli peri, ağabeyimin adını söyleyeyim ben sana, anla evde dava sohbeti yapıldı mı yapılmadı mı... adı yasa :) çok sevgiler...

Köşenin Delisi dedi ki...

Merhaba Peri, sen uyku-rüya vs.'den hazır bahsetmişken ben de söylemeden duramam. Dün gece rüyamda sen hastaymışsın (resimlerinden tipini biliyorum ya, rüyada görmek kolaylaşıyor herhalde :D) ve kamu kuruluşu görünümündeki kahverengimsi bir binanın hastanesi varmış orada kalıyormuşsun. Ben de, kardeşim ve şimdi hatırlayamadığım biri daha yanımda, seni ziyarete geliyormuşum. Senin yanına çıkmadan önce bir geçmiş olsun hediyesi seçmeye çalışıyoruz. Binanın bahçesinde pazar yeri gibi bir yer var, açık alanda yani...oradan bir şeyler beğenmeye çalışıyorum, beğenemiyorum bir türlü. Sonra bir saksıya ekilmiş bi bitki görüyorum. Tamamı yeşil. Çiçeği falan yok, sadece yaprak, uzun uzun, sivri yaprakalr ama epey açık ve parlak bir yeşil. Ellerimle yaprakları araladığımda bitkinin dibinde, toprağın üstünde evler falan olduğunu görüyorum, kardeşimle inceliyorzu bir süre...sonra alıyor muyuz hatırlayamıyorum...neyse, bir sonraki safhada karanlık binaya dalmışız, çok eski bir asansörle (iki bölmeli, cam kapılı tuhaf bir alet) senin olduğun kata çıkmaya başlıyoruz...gerisi yok :) Hamileliğin özellikle son aylarında tuhaf rüyalar görülebileceğini okumuştum bir yerde...sen de bu durumdan nasibini almış oldun sanırım :) Umarım iyisindir, hasta falan değilsindir yani... görüşmek üzere.

endiseliperi dedi ki...

Ah yazık ece ağabeyine. insanın ismiyle derdi olur. fehmi adında biri her zaman kavrayışı yüksek olmaz, kimi zaman sorunu kavrayışında olur. Korkut adında biri de çok yumuşak, cici biri... şimdi ağabeyin ya adliyede ya adliyede yani:)

boşver bakma bana gevezelik ediyorum.yasa ismi y ile başlıyor, çok çok güzel bir kere.

svg.

endiseliperi dedi ki...

elif, korkuttun beni şimdi. toprak altında evler, hastane filan????
yok hasta değilim ama neden olmasın. ama eğer öleceksem bir anda ölmeyi diliyorum. antibiyoyik saatleri, uzun tedaviler, tahliller istemiyorum. tedavi olmak istemiyorum. hemen, "aa buraya kadarmış, hoşçakalın", diyecek kadar.

ne dilersin filan diye sorulursa da, blog arkadaşlarım için bir parti düzenlensin, hepsini görmek istiyorum, derim. herkesi bir arada gerçek halleriyle görmek çok hoşuma gider. çok güleriz.

:)

kendine dikkat et. dün ben arçil'le konuşurken ölümden filan bahsettik ya, aklında o kalmış. hiç bir şeycik olmaz bana. öldüm desem yalan, kaldım desem yalan, hepsi yalan.:)


ama hayırdır tabi.

erfe dedi ki...

Sevgili Peri,
Asla bu düşünceyle yazmadım. Sinema sinemada izlenir sohbetine girmek istemedim zaten. Benimki tamamen "ayyy! keşke bende izleseydim " konulu kıskançlık duygularının ayyuka çıktığı bir yorumdu:). Çünkü ne yazık ki, sinema salonlarına aşık olmakla beraber bende çoğu zaman evde film izliyorum. Birde insan evde ve benim tercihim tek başına film izlemeye alışınca başka türlü izlediği filmlerden tad alamıyor.

Bu sebeple bu cumartesi akşamı tekli koltuğumu televizyonun karşısına çekip, ayaklarımı pufa uzatıp, sinemanın büyüsüne kapılıcam:)
Çok çok sevgi ve selam.

endiseliperi dedi ki...

radioblog'tan siteye nasıl müzik yüklenir?

* radioblog sitesine giriniz. www.radioblogclub.com
* search'ten dilediğiniz şarkıyı araştırınız. (ben şimdi sizin için eric clapton'dan i shot the sherrif şarkısını seçtim:)aşağıda bir liste çıkacak. o listenin yanında da sağa dönük mavi zemin üzerinde beyaz play tuşu (ve onun yanında da kalp var ama işimiz kalple değil bu sefer:)

* o play tuşuna tıkladığınız anda sağ tarafta, müziği dinlediğiniz yerin altında preview yazan bir yer göreceksiniz. orada bir kutu içinde HTML kodu var. Hepsini seçin, kopyalayın.
* sitenize yazı için giriş yapın. sayfanın sağ üst köşesinde HTML ve OLUŞTUR yazar. Siz, HTML'i tıklayın. Kopyaladığınız kodu byaraya yapıştırın.

sonra oluştur'a tıklatıp, yazınızı yazabilirsiniz.

* radioblogclup'ta HTML kodunu kopyaladığınız yerde dikkat ederseniz, colors yazan bir yer var. dody: Border: vs diye gider. oralara tıklayarak sitenize kopyalayacağınız görüntüyü renkli yapabilirsiniz.

zor ve karışık görünüyor ama hiç değil. denediğinizde kolayca yapacaksınız.

iyi eğlenceler.

ekmekçikız, ilk şarkı için fal tutuyorum. sitenize koyduğunuz ilk şarkı benim:)

svg.

endiseliperi dedi ki...

erfe,
cumartesi iyi eğlenceler diliyorum size.

ben arkadaşlara hak vermiyor, değilim, sadece... çok yaşlandım sanırım, çok geçmişte kaldı bunlar, bu sohbetler. insan yaşlandıkça konuşmak için ne kadar az gereksinim duyuyor.

Cano dedi ki...

Bora Bey cok hakli.
Annem de kendi dilinden Turkce`ye cevirirdi hukuk yazilarini (mahkeme tutanaklari falan), ben de onun Turkce`sinden asil Turkce`ye, hukuk Turkce`sine :) Kac sene hukuk okumuslugum bile derdime care olmazdi, ancak bu kadar agirlastirilabilir bir hukuk dili :(

Marie Antoinette ve Freedom Writers da kac gundur benim izlenecekler listemde, hatta gozumun onunde bana bakiyorlar her aksam ama uyumaya gitmek baskin cikiyor su aralar :(
Antoinette`yi acikcasi Kirsten Dunst icin istiyorum, kesin cok yakismistir. Zira sonunu bildigim filmi seyretmeyi sevmiyorum.
Freedom Writers icin de guzel ovguler okudum, ondan. Belki bu gece... :)

Köşenin Delisi dedi ki...

yaaa özür dilerim valla seni korkutmak ya da üzmek gibi bir niyetim yoktu :(( Aslında çyle iç karartıcı bir rüya da değildi hatta benim çoğunlukla gördüğüm sıradan rüyaların yanında oldukça hayal gücünü tetikleyen bir şeydi. Ama dedim ya, üzmek istememiştim ya da korkutmak; öyle olduysa özür dilerim, anlatarak düşüncesizlik etmiş olabilirim yani...patavatsız insan ben... bi şey olmasın sana peri :)

Sera dedi ki...

Sofia Coppola'nın Virgin Suicides'ını çok sevmiştim. Onda da Kirsten Dunst vardı. Marie Antoinette'i izlemedim, tuhaf bi önyargım var filme karşı ama göreceğiz.

Science of Sleep son derece yaratıcı, naif ve eğlenceli bir filmdi. Müzikleri de çok güzeldi. Ben de ikisinin evlerini çok beğenmiştim. Ayrıca Gael Garcia gayet de insanın kucaklamayı isteyeceği tiplerden :)

asliberry dedi ki...

İşten yeni gelmişim, Yaman'ı ancak bayıltmışım. Şimdi oturdum günün en güzel anındayım. Sana gelen yorumları ve senin cevaplarını okuyorum.

"Söyleyebilirim ki bir Ispartalı savaşçı kolay yetişmiyor"

Kaç dakikadır güldüğümü sana anlatamam.

Aklıma Örümcek Adam filmleri geldi. Bak Arçil'e sor kesin benimle aynı fikirdedir.

Örümcek Adam 3 vizyona girdi ya, bunların Dünya Prömiyeri falan yapılıyor hani, Örümcek Adam 3'ün de Tokyo'da olmuş. Hepte denk gelirim bu prömiyerlere.

Şimdi bu Tobey Maguire kardeşimiz filmde öyle harbi örümcek gibi son derece cool bir biçimde salınıyor ya. Yani sonuna kadar kullanılan film teknikleriyle adamda acaip bir karizma oluşuyor.

Bu garibime pröpiyerlerde giydiriyorlar o kostümü, salıyorlar kırmızı halıya, adamdan gerçek hayatta da aynı coolluğu bekliyorlar ama gerçek hayatta slow motion olmuyor ki. Adam tuhaf tuhaf hareketler yapıyor, maymun oluyor. Böyle filmlerin süper kahramanlarını da böyle prömiyerlerde madara etmesinler be Peri.

endiseliperi dedi ki...

cano hanım,
okurken filan çok kolay gelirdi, şimdi unutmuşum. bora arasıra soruyor bazı kelimeleri; seziyorum ne olduğunu ama anlamlandıramıyorum. çok zor. öztürkçe sözlüğünü almıştık 1. sınıftayken, velidedeoğlu'nundu sanırım. o daha berbattı. bora'nın yorulduğu sözcükler ya da kurumlar değil de davayı anlatma konusunda hukukçuların o lüzumsuz tumturaklı, ağdalı dilleri. çok gösterişli. davanın zavallı anlamı bu ağır sözcükler altında ezilir, ezilir, adalet yerini bulmaya çalışır inleyerek. bana öyle gelir.

şimdii, az önce son bölümünde bıraktığım Kızılağaçlar Kralı NİHAYET bitti. Tournier'in. Kitapta, zor durumlarda yaşayanların, umut ülkesi, cennet olarak adlandırdıkları yerin adı Kanada, sizin memleketiniz:) Okuduğum diğer kitap, Renkler, orada da lapis lazuli var. Siz de buradasınız!:) Hoş tesadüfler birbirini kovalamış bu akşam. Hoşgeldiniz.

endiseliperi dedi ki...

elif,
ben fal kötü çıktığında da moralim bozulur ama tekrar tekrar bakmaya devam ederim. bunun nedeni, iyi çıkmasını sağlamak ve artık moralimin düzelmesi ya da falı iyice ama iyice o gizemli gücünden soyup şaklabana çevirmek. genellikle de dikkate almam falın beni uyarmalarını. Mesela Reha ile evlenmeden önce o kadar çok tarot baktım ve hepsi öyle kötü çıktı ki. ama 3 ay sonra gelinlik provasına gidiyordum. sigaranın sağlığa zararlı olduğu sohbetinin kışkırtması gibi.sanırım ben iyi ve kötünün, yanlış ile doğrunun... hayır hayır karışımı değil. ayrı ayrı hepsi... denizin içinden ona karışmadan akan tatlısu gibi bağımsız... işte böyle yönlerim var. bora'ya soracak olursanız bütün bunlar boş laflar ve ben kendimi hiç tanımıyorum. o beni benden daha iyi tanıyor. ona göre mesela tina ile ben birbirimize tıpatıp benziyoruz. keyfimiz isteyince sokulganlaşmamız, istemediği anda tırmalamaya çalışmamız, kibir, alınganlık, kindarlık... hımmm... sevimliliğimiz, kendi başımıza, kendimizle dopdolu yaşayıp gitmemiz... gevezelik yapıyorum elif, aldırma.

korkmadım gerçekten.

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

sera hoşgeldiniz! nefis fotoğraflarınız gördüm. siz özlü sözleri aforizmaları da çok seviyorsunuz demek:) bora çocukların odasının kapısına ingilizce atasözleri asıyor belirli aralıklarla. bir faydasını görürler belki diye. şu an olan atasözü şu: "faith will move mountains." bizim çocukların tek azmi daha fazla oyun oynayabilmek için gösterdikleri direnç oysa. ama bir azimle azimle uğraşıyoruz çocukları adam etmek için:)

kristen dunst... bilemiyorum. fena değil. hayranı değilim. özellikle onu görmek gibi bir steğim yok sanırım. ama iyi bir aktrist, fena değil.

gael garci'yı kucaklamam. aşırı bir şey var onda. benim kontrolümü görmezden gelecek, sürpriz yapacak bir hal. ben uzaktan izlediğim, hareketleri yumuşak olan, kendi içine dönmüş, mesela çalışmaktan çok yorgunlaşmış, bedenleri kapalı alanlarda uyumlu ve yavaş hareket eden insanları kucaklamak isterim. açık alanlarda diledikleri kadar hızlı olabilirler ki ben de hızlı yürürüm.

bazı insanları kucakladığınızda bedenlerinde bri hareket, kıpırdanma hissedersiniz. hızla yaşam devam eder. Reha'nın (siz tanımıyorsunuz, eski eşim. öldü)onun bedeni öyleydi. ona sarılıp dinlenemezdim.ya okuduğu kitabı ya bir filmi ya da bir olayı anlatıyor olurdu zaten. çok da güzel anlatırdı. gerçekten güzel. bora'ya sarıldığım zaman dinleniyorum. uyumlu ve sakin ve genellikle kendi içine dönmüş çalışıyor olur:)

bu kadar hikayeyi neden anlattım sera hanım? hem tanışalım istedim hem de sizin sitelerde eksik olan şeyin hikaye olduğunu anlatmak istedim. bu hikayeler sizi ya teşvik edecek ya da kararınızda ne kadar haklı olduğunuzu gösterecek. ayrıca uyku tutmayınca ne kadar gevezeleştiğimi de anlamış olduğunuz şu kısa sürede.

sevgilerimle. yine gelin. yine gelin!
:)

endiseliperi dedi ki...

aslı, sen şimdi uyumuşsundur. en azından uyuman gerek. yarın iş var. ben de saat 6.00 da uyanacağım ama uykum yok. eğer 10 sularında kitap gözümü ağırlaştırmışken uyusaydım, olabilirdi. bak saat 1.00 sularında iyice derinleşip iyice su yutmaya başladım.

sana tuhaf gelecek ama bazı kitaplar beni kendisinden, niyetinden daha çok etkiliyor. eninde sonunda ben cici, çalışkan, yatılı okul çocuğuydum. ne kadar, yani ne kadar serseri olmaya çalıştıysam da atasözlerinin dosdoğru yolundan pek az ayrılmışımdır. gerçi bu ayrılışlar/kayboluşlar nelere maloldu ama olsun. o kitap da hiç kötü gelmemişti bana. keşke kendimi ıspartalı bir savaşçı gibi yetiştirsem. yani bir şeye o kadar inansam, hayata sahip çıkmak konusunda bir savaşçı gibi yetiştirsem kendimi diye düşünmüşümdür. ama kalkanları çok ağır, hayatta kaldıramam. sonra acıyla eğitiyorlar bedenlerini ki, ben eğer bir casus olsam ve diyelim işkence altındayım, en başından derim şiddete gerek yok arkadaşlar, konuşup anlaşalım diye:))
Tobey maguire için öyle deme. çok hoş bir anım var onunla ilgili. Çok sevdiğim bir kız arkadaşım vardı. çok ama çok yumuşak, çok tatlı bir kız. seviyorum onu gerçekten. uzun zamandır görüşmüyoruz. aramam gerek. bir kış vakti, kar yeni başlamıştı ve bu çizgi romanlardaki efekti veriyordu. sokak lambalarının altındaki görüntüsü filan. taksim'e yakındı işyerim. safter aradı, bir filmi birlikte izlemek için, olur dedim. adını unuttuğum o film yoktu. toby maguire'ın oynadığı (bu örümcek adamlardan önce)bir film vardı. kız da avustralyalı şu güzel kız, mankendi hani. toby bir yetimhanede büyümüş, doktorun asistanı. o da michael caine. hatırladın mı? film öyle hoşumuza gitti ki. Toby ne kadar ne kadar tatlı idi. Yani evet kucaklamayı istemiştim onu. yani evet, biraz mıymıy biliyorum. biraz da sıkıcı. düz düz konuşması insanın asabını bozabilir. ama yine de bir evin içinde hareketleri insanın asabını bozmayacak tiplerden.

sonra safter dedi ki, bir barda bulutsuzluk özlemi söylüyor; hayal kahvesindetdi sanırım. hiç sevmem o grubu ve çok şükür ki o gece çalmadılar. ben de safter'i cambaz'a götürdüm. tiyatrocuların gittiği kır kahvesi görünümlü tahta iskelmle ve masalı bir yer. kar nedeniyle bomboştu. müzik güzeldi, şarap güzeldi, kar yağıyordu.

hah, Toby'i ilk kez o gün gördüm. onun kırmızı halı üztünde kendini rezil etmesi biraz beni de üzer. en azından sevmeye çalışıyorum onu.

uyudun mu?

ben yarın çok meşgul olacağım. yemek pişireceğim. her molada gelip bakarım. bana mektup yaz.

öptüm.

Adsız dedi ki...

Sophie degil Sofia Coppola olacak. Ve evet izlenimlerinize katiliyorum, Lost in Trasnlation ben de de benzer etkileri yapmisti. Marie Antoinette i ise daha izlemedim. Bakalim ne zaman.

pelin dedi ki...

Bu saat farki yuzunden hep muhabbeti kacirmis gibi hissediyorum:)Filmler konusulmus bitmis. Simdi Marie Antoinette'i izledim ben de diyicem. "oooo biz coktan konustuk bitti" diyceksiniz. Film icin muziklerini ben de sevdim diyecektim, kostum ve dekor da cok iyiydi. Hele o herbiri ayri bir rituel gibi olan yemek saatleri ve her sabah kralicenin giydirilme merasimleri, hatta komiktiler bence.
Su tarot isini cok merak ediyorum ama hic anlamiyorum. Anlasaydim ben de inanirdim kesin.

endiseliperi dedi ki...

sevgili anonim,
bir önceki anonimin kız, sizinse erkek olduğunuzu tahmin ediyorum. öyleyken yine de cümlenizi ben yazmışım gibi. ne kadar benim yazma biçimime benziyor.

uyarınız için teşekkür ederim. değiştirtmeyin bana ama. kusurları severim. siz de katlanın birazcık, olmaz mı? Virgin suicides filmini beğenmiş Sera. Ben de onu bulabilirsem alacağım.

Uydurma da olsa bir isim seçseniz ne çok sevineceğim. İnsanın kendine isim beğenmesi çok zordur ama anonim olarak bir tek Müzmin Anonim'i seviyorum.

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

pelin, ne zaman gelsem 10-15 yorum görüyorum sende, bu nedenle kaç zamandır yorum bırakamadım sana:) herkes konuşup, bitirmiş oluyor sohbeti. müzikler ne tuhaf etki yapıyordu, değil mi? o pastalar biraz midemi bulandırdı. giysiler çok hoştu. renkleri özellikle.

tarot'tan ben de anlamıyorum. boşver. biraz matrak. resimleri filan. bir sürü ilginç tarot resmi olması hoş. ben böyle oyunları seviyorum. falları, düşleri, rastlantıları...

sevgilerimle.

ekmekcikiz dedi ki...

Periciğim,
Deminden beri kendi kendime acil haberleşme kutucuğunuza yazıyorum. Orası farkedilmiyor mu ne?
Bu gece "Cider House Rules" oynuyor tv'de.
Buraya da yazayım da sağlama alayım.
Sevgiler.

Adsız dedi ki...

Sayin Peri - kusur degildi, oyle gozume carpti yazayim dedim. Her zaman kusur gormem aslinda bunu bilmem beni de sasirtti aslinda.

Anonim yazmak kolay gizlenip anonim in arkasina asil sizin gibi yazmak lazim.. Ama nerde bizde o cesaret?

Diger filmde Cider House Rules olacak herhalde. Ben de begenmistim o filmi. Kadinin adini ben de hatirlayamadim simdi. Hakikaten manken miydi o?

endiseliperi dedi ki...

ekmekçikız o chatbox biraz aşağıda, unutuyorum ona bakmaya. kusura bakma. daha sık bakarım.

zaten kanal 1'deki o filmi izleyemezdim. hem daha önce iki kez izlediğim için hem de cnbce'de scorsese'nin filmini izleyeceğim için. nicholas cage oynuyordu. ambulans şoförü ve ilk müdahaleci. sürekli içerek intihar ettiği filmi var ya (hiç bir şeyi aklımda tutamıyorum artık, bakar mısın) onun gibi gözaltı kırmızıydı yine.

tesadüf yaşamadım mı, yaşadım. dün mutfakta nicholas cage'i, yeni eşi, uzakdoğulu o garson kızı düşünmüştüm. hollywood camiası çok cahil diye kızla dalga geçmişlerdi de biz bile duymuştuk bunu hani. insanlar ne vahşi, değil mi? acaba nicholas cage niye onunla evlendi diye düşünmüştüm. çünkü eski evliliği çok tantanalıydı. insan sükunet istiyor olmalı. dilkini, kültürünü bile bilmediği ama ona yalnızlığını unutturan biri onun ideal eşi oluyor.

çok yıllı evliliklerde öyle aslında. bakmışsın hiç ama hiç konuşmuyorlar. sıkılmışlar birbirlerinden, ama diğer yandan da daha çok bağlanmışlar birbirlerine.

akşam yemekten sonra uzanan bora'nın yanındaydım. vapurda tüm gazeteyi hatmettiğini söyleyince uylu, mırıltılı bir sesle, akşam iyi bir film var mı diye sordum. Aaa var dedi, sesine renk geldi resmen. Scorsese'nin filmi dedi. Nicolas Cage oynuyor, dedi. ambulans şoför mü, diye sordum. aslında filmi izlememiştim ama insan akıl okuyabiliyor bir süre sonra. Aa evet, dedi. İzlerim ben, dedim. Bora yine ben izleyemem,çalışmalıyım, dedi ama uykudan uyanınca yanıma şöyle bir oturup bütün filmi izledi.

rastlantının böylesi adlı bu yorum yazımı size ithaf ediyorum ekmekçikız. ihmalkarlığım yüzünden bağışlanmayı dileyerek:)

sevgilerimle.

ee, siz izlediniz mi filmi? beğendiniz mi? toby'ciği?:)

endiseliperi dedi ki...

ah anonim, erkek değil, kızmışsınız. siz gidi siziiii.

ev-vet mankendi. yüzü hep resim gibi donuk. ben sevmem onu. vücudu gerçekten çok nefis. şeytan filminde de oynuyordu. oscar aldığı filmi de gördüm ama oscarlık mıydı yani, anonim!? değildi.
:)
sevgiler.

NaKHaR dedi ki...

isim takma konusunda üstüme yok... :) ama ben ismini unuttuklarım için takıyorum ismi mesela dişi ruhiyeyse bunlar;
sırasıyla marika, maria, hüsniye, melahat ve kezban favori isimlerim
yok erkekse de;
hamdi, hüsam, abduş, filan...

çok eğlenceli oluyor gülmekten kırılıyoruz her seferinde... :)

endiseliperi dedi ki...

nakhar lost'u izliyor musun? orada, şey... hımm... şey (ismini hatırlayamıyorum şimdi) doktor olan değil de diğeri de çok hoş isimler takıyor. hatta masa tenisinde yenilince isim takmama cezası verdiler ona. fena bir dizi değil. biz Cd'lerini alıyoruz, toplu olarak 5 er 10 ar izliyorum.

ben hiiiç isim takamam. hiçbir sevgilime de sevimlilik olsun diye takamadım. gayet ciddi, ismiyle hitap ederim.ama bora'nın gerçekten de üstüne yok bu konuda. sabah uyandım ve gözlerim şişse mesela yuki hanım olarak omlet pişiririm. akşam poni olarak salata yaparım. ikisi de lezzetli olur. benim küçükken lakabım yumucuk'tu nakhar. gözlerim yüzünden, gülünce kaybolduğu için. şimdi aklıma geldi, acaba bora eski sevgilisine taktığı bir ismi bana da takmış mıdır? hımm... pek sanmıyorum. eski sevgilisini tanıyordum. birbirlerine şey derlerdi... demeyeyim şimdi, beni öldürür. ama berbattı yani o kadarını söyleyebilirim. böğğ


sevgilerimle.

Lilium Bosniacum dedi ki...

bana da hep nedense büyük gelir hayat. kaybolduğumu hissederim. küçükken geceleri uyanıp tuvalete gitmek isterdim ama kapıyı bulmazdım. yatağa dönüp uyurdum. bazı zamanlarda kendimi öyle hissediyorum, uçsuz bucaksız bir yerde dolanıyormuş gibi... bir gün o kapıyı bulduğumda da ben de aniden olmasını isterim. çok uğraşıp da herkesi üzüp gitmek istemem. ayaktan olsun derler bizim orda.. ama sırasıyla olsun inşaallah.. Allah cümlemize uzuuuuun ve hayırlı hayatlar.. ona göre de vuslatlar nasib etsin..

NaKHaR dedi ki...

gerçi lostu izlemiyorum ama dediğin gözümün önünde canlandı :)

geçenlerde bi kitabevinde görmüştüm gaykediye alalım bee dedimse de alışkanlık yapmasından korkuyorum dedi :)

neyse yakında bi kanal verir gerçi ben o zamana kadar 40 yaşıma gelirim herhalde :)

endiseliperi dedi ki...

bizde var CD'leri verirdim size, sonra iade ederdiniz çünkü Bora henüz izlemedi, yazın izleyecek.

dün kitapçıdaydım, kitapçı gelen arkadaşına ısrarla lost'un yeni çıkan kitabını satmaya çalıştı. arkadaşı da kem küm etti. kitabının iyi olduğunu sanmıyorum. yahu dizi de pek matah değil de kurgusu filan iyi, dizi olarak idare eder işte.

normal bir kanalda da 4-5 ay içinde yayınlanır. artık hayat çok hızlı nakhar, kimseyi bekletmiyorlar.

svg.

endiseliperi dedi ki...

lilium, ne güzel bir söz, "ayakta olsun" sözü. evet evet öyle olsun. kimseyi yormasın.

sevgiler.