Çarşamba, Mayıs 9


ilk aşk
ilk film
subway-luc besson
Isabelle Adjani, Christophe Lambert

Film izlemek, yalnız başına olsun, kahvede masaya gelmiş arkadaşlarla ya da daha önceden sözleşmişsek, başka bir grupla olsun, "yapıverdiğimiz" bir eylemdi üniversitede. Çok film izler, çok kitap okur, çok da sigara içerdik. Sağlıksız olan her şeyi yapardık, ama ah, bir tek uçamazdık, öyle enerji ile doluyduk.

Sinema ile ilişkim böylesine harcıalem iken ilk aşkımla, Gökhan'la ilk sinema randevumuz benim için dehşet vericiydi. Budala gibi heyecanlanıyordum. Ve böyle budalalaştığımı görmesin diye sinemaya gitmek istemiyordum. Belki onun çok popüler olması, çevresinde hep, örneğin etek giyen hoş, kadınsı kızların olması, benimse bir an önce büyümek isteyen bir çocuk gibi bu kadın erkek meselelerinde ne yapacağını bilmez oluşum... Örneğin birgün şöyle olmuştu: kahvede güneşe karşı kalabalık içinde oturmuş, karşıdan gelen gerçekten de çok hoş kıza, " Oo! bugün tecavüz edilecek güzelliktesin" filan demişti. Kızlar kıkırdamıştı. Herneyse, o mide kasılmasını hala unutamam. Gökhan'la sinemadan önce Dost Kitabevi'ne uğramıştık ve bir kitap almıştık ama adını hatırlamıyorum. O kalın kitap sevmezdi. Bir olasılık, Cortazar'ın Mırıldandığım Öyküler kitabını almış olabilir bana hediye etmek için. İnanılmaz gibi geliyor ama ben Cortazar'ın adını bile duymamıştım o zamanlar. Evet, yıl 1986, Aralık ayının başları olmalı. Ta yukarıda, Batı sinemasında oynuyordu seçtiği film, Subway. Luc Besson'un filmi. Dirseğim mi değdi, ne oldu, ben telaşla, "pardon!" diyip, çekince kolumu ve sıkıntıyla iç çekince, kalkıp bir sonraki, paltoları bıraktığımız koltuğa geçmişti, araya da paltoları koyarak. Iıyk.

Huysuz, sinirli ama yine de inanılmaz hoş biriydi. Benim için fazla sertti, tahakkümcüydü ama aşkı çok yalın ve büyüktü. Öyleydi aşkımız, bütün ilk aşklar öyle sanırım. Evet evet, sonra defalarca birlikte gittik sinemaya ve bir daha hiç o kadar uzak oturmadık:) Subway filminden hala tek kare olsun hatırlamam:P



Hayat boşluğu sevmez ya da hiç bir film yarım kalmaz
under the volcano
john huston
albert finney-jacqueline bisset

Reha ile izlediğimiz ilk filmi hatırlamıyorum. O, "Yanardağın Altında" adlı bir filmden çok bahseder, çok ama çok beğenirdi. Bir kaç kere video kasetini aldık (evet o zamanlar video dükkanları vardı ve video kasetleri kiralanırdı sevgili genç arkadaşlar) ve izlemeye çalıştık ama Reha nasılsa daha filmin başında sarhoş olurdu ve yarıda kalırdı film. Şimdi rahmetli bozulmasın bunu dediğime, ama böyle olurdu. Filmlerden, kitaplardan çocuk gibi etkilenirdi. Yeni okuduğu bir kitabı, ağlayarak, gülerek, hiddetlenerek, heyecanlanarak başından sonuna tüm ayrıntılarıyla anlatırdı. İzlemiş, okumuş olmaktan daha etkili olurdu her nasılsa.
Herneyse, daha filmin başında Reha, neredeyse Albert Finney kadar sarhoş, hayatının en iyi performansını gösterdiğini söylediği jacqueline bisset'e, sırf bu performansı yüzünden aşık olduğunu kararlılıkla bildirirdi. Filmi hiç izleyemedim.
Yıllar geçti ve Bora ile birlikteyken, Bora, Malcolm Lowry'nin yıllarca ama yıllarca uğraşarak yazdığı Yanardağın Altında kitabından bahsetti. Ben, "kitabın bir de filmi var, değil mi?" dedim iç çekerek. Bora çok sevdiğini söyledi filmi. "Bu kitabın yazılışının filmi de çekilse, çok güzel bir film olur", diye de ekledi. Yazarı da aşırı alkol alarak kendini yavaş yavaş öldüren biri. Bora ile hem kitabı okudum, hem de filmi izledim. Bora da Albert Finney'e hayrandır ve o filmde bir alkoliğin ancak bu kadar başarıyla oynanacağını söyler. Öyleydi de gerçekten. Elveda Las Vegas'ın Nicolas Cage'ini de anımsatır bu arada.
Bora böyledir, hiç yaşamadığı bir kasabanın hüzünlü akşamlarını bilir. Ya da hiç bilmediği Ankara'yı, Sevgi Soysal'dan öğrendiğini söyleyerek benden daha iyi anlatır. Bu, onula ilgili bilgilerimde bulanıklık yaratır. Hala ama hala tam olarak bilmem Bora'yı. Yüzen ve hangi kıyıya uğrayacağı belli olmayan sandal gibidir.
son aşk
ilk film
ang lee
chow yun fat-michelle yeoh-zhang ziyi

Bora ile sevgili değilken, arkadaşken, defalarca ama defalarca birlikte sinemaya gittik. Haftasonu, bağlı olduğumuz grupla birlikte hareket ederdik. Alışverişe birlikte, yemeğe, sinemaya birlikte ya da uzun pazar kahvaltılarına bir eve... Bora ile sevgili olduğumuzda bu sinema fikri yine beni budalalaştırdı. İstiklal'deydik ve bana bırakmıştı izleyeceğimiz filmi. Ben nedense ısrar ettim bu Kaplan ve Ejderha filminde. Oysa arkadaş olduğumuz dönemde, Bora'nın bu filmden hiç hoşlanmayacağını tahmin eder, daha uygun bir film bulabilirdim. Arkadaşlıktan sevgililiğe evrilmemizin çok zor olacağını düşündüğüm, ama hayretler içinde yeni biriymiş gibi, hiç birbirimizi tanımamışız gibi her şeye ta başından başladığımız Bora ile ilk filmimizde yanılmam çok anlaşılır bu nedenle. Ben filmi yine de çok sevdim. Havada uçar gibi gitmeleri, o büyük, büyülü aşk fikri, mücadele, meydan okuma.... tamam tamam:) İlk film için uygun değildi. Bora benim bu filmden hoşlanmamla hala dalga geçer. Geçen gün TV'de vardı, yine izledim. Ang Lee'nin hemen tüm filmlerini seviyorum. Ve savunmak icap ederse, her şeye karşın savunurum bu filmi. Seviyorum.
Biriyle sinemada film izlemek hem inanılmaz sıradan hem olağanüstü heyecan verici olabiliyor. İnsan ne tuhaf. Gözlerine baktığınız ilk anda ama ilk anda anlıyorsunuz kimle sinemada film iyi izlenir kimle izlenmez... çok çok tuhaf:)

53 yorum:

cüneyd dedi ki...

kaplan ve ejderha filmini severken yalnız olmadıgınızı biliniz...

cüneyd dedi ki...

ve umarım hergün yeni yazılar yazarsınız sizi okuyarak güne başlamak...

Margot dedi ki...

Sevgili Peri,
Sinema gerçekten de büyülü bir şey, biz genelde haftada en az (!) iki kere sinemaya gidiyoruz. Mutlaka seyredecek bir şeyler buluyoruz kendimize garip bir şekilde. Son gittiğimiz filmlerden bir tanesi Little Miss Sunshine. Bu tip sevimli, bağımsız filmcikleri severiz diye düşünürken ( mesela sideways gibi)bu filmde bir de gülmekten bir hal olduk! Film gerçekten çok güzel, insan ne iyi ettik de gördük diyor, biz filmi bu kadar sevmeyi ve bu kadar bağrımıza basmayı beklemiyorduk açıkçası. Filmin sonunda da bir süpriz var. Ben gülmekten kafamdaki gözlüğü düşürdüm! Beyoğlu sinemasında tek fiyat beş ytl'ye bundan güzel eğlence olmaz diye düşünüyorum. Hararetle tavsiye ederim.
Sefgiler,

endiseliperi dedi ki...

cüneyd, siz halid'de gördüğüm cüneyd misiniz? hoşgeldiniz. halid'in arkadaşları benim de arkadaşım sayılır, yani öyle güvenirim:)

neolitik hanım var, yazıları çok ama çok güzel, çok tanıdık, çok bana ait mesela ama sanki halid'in orada yorumları olması, halid'in de seçtiği biri olması neolitik hanım'ı, çok hoşuma gitti. hem neolitik hanımı sevdim hem de halid'i daha çok sevdim.

böyle bu arkadaşlık işleri, neydi şu bir fiske vurunca sıralanmış bütün taşlar yatar ya, öyle bir şey. hay allah az uyudum konuşamıyorum. gerçi bazen senin canından çok sevdiğin iki arkadaşını tanıştırmak istersin nefret ederler birbirlerinden. bu da çok olur.

cüneyd, kaplan ve ejderha'yı beğenmeniz içime su serptti. kendimi bu konuda yapayalnız hissediyordum evde. bora'nın alaycı diline dolanmasın bir konu, artık hiç şansı yoktur.

teşekkür ederim güzel sözleriniz için. ben gecenin geç bir vakti yazdım. her zamanki gibi sabah uyanınca, alnıma vurup, ben ne yaptım, berbat bir yazı yazdım, dedim. nedense hep öyle olur. sabahları kendim hakkımda çok olumsuz uyanırım, çuvaldızlar arasında... heh hee.

ben gideyim atık.

sevgilerimle.

sizin siteniz mi yok, yoksa buraya kaydedemiyor musunuz adresinizi. keşke halid bazı wordpress kullanıcılarının neden blogspot'a bağlantı vererek yorum bırakamadığını bize yazsa. keşke:)

ben gerçekten gideyim artık.

endiseliperi dedi ki...

margot'cuğum, ayıp ediyorsun, little miss sunshine'ı, izledik, bayıldık. evet, biz de hiç ummuyorduk böyle şeker bir film olacağını.

sideways? evet bilmez olur muyum, çok çok sevdiğim bir filmdir. paul giamatti'yi öyle çok sevdim ki o filmde. aşık bile oldum. evet öyle. benim ortaokuldayken ilerde evlenmeyi istediğim tipe benziyor. evet biraz daha şişman ve biraz daha kel olursa tam öyle:) şaşırtıcı ama öyleydi orta 3'deki hayalimdeki müstakbel eşim. ve ben çok ama çok aşıktım ona. birbirimize çok aşıktık. öyle az konuşurdu ki hayalimdeki sevgili eşim, birbirimize bakmamız yeterdi her şeyi anlamaya. hiç ama hiç sinirli değildi ve hiç incitici söz kullanmazdı bir de. nasıl kullansın, beni kıracağına kolunu kırsa daha iyiydi onun için.
herneyse.

sideways'teki virginia madsen, ne hoş, etkileyici bir hanımdı. eh, little miss sunshine sana da sideways'i çağrıştırdı demek.


birlikte film izlemek çok ama çok hoş tabii ama ben film izlemek konusunda yaseminleri de (bağlantılarda 2. sırada. cem'in annesi)çok takdir ederim. hayatta eş de olsan ayrı ayrı tercihlerin olması kadar doğal bir şey olamaz ve ayrı ayrı filmlere gitmek istemek de çok ama çok doğal bu nedenle. bu, ne kadar az görülen bir şey. ben ilişkilerde birbirine bir mesafeden bakmayı daha doğru buluyorum. yok, siz elbette birbirinizi az görüyorsunuz ve elbette birarada vakit geçirmeyi çok istiyorsunuz, bunu anlıyorum. sizin 10 yıl sonranız için konuşuyorum burada:)

ben gideyim margot. hakikaten uykusuzluk bana hiç iyi gelmiyor.

Margot dedi ki...

Periciğim,
Biliyorsun bu bağımsız arkadaşların hep birbirini andıran temaları oluyor. Ondan birini seyrederken diğeri geliyor aklıma.

Bizim beğendiğimiz filmler birbirini çok tutuyor, beğenmediklerimiz de. Ama tutmayanlar da oluyor, mesela Yamyam bazı filmlerden benim gibi etkilenmiyor. Mesela Volver, mesela Skandal. Bunlarda kadınların anlayabileceği bir dil de var, güzel film olmalarının yanında. Ardarda seyretmemek kaydıyla bu kadın duyarlılığı bol (!) filmlere de beraber gidiyoruz. Zira dediğin gibi şu an için birlikte zaman geçirmek önemli bizim için. Tek başıma sinemaya gitmeyi düşünemiyorum ama bir yandan, sanırım alışkanlık oldu! :)

Adsız dedi ki...

Japon filmlerini hiç sevmem oysa Japonlara benzetirler beni hep.Üstelik gözlerim çekik de değil:))

Yazılarından taşan içtenliğini seviyorum.Geçmişini, hayatını merak ediyorum.

Takipteyim:)) Sevgiler..

http://uykucuseker.blogcu.com/

ekmekcikiz dedi ki...

Perikızı,

Ben de "Kaplan ve Ejderha" filmini severim, demek ki, ben de Bora Bey'in dalga geçilecekler listesine eklendim.

Filmlerinizi bu yöntemle anlatmanız, bana ilham verdi. Eski defterleri karıştırıp bir hatırlamaya çalışayım, neler vardı?

Sevgili Uykucuseker için not:

Japonlara benzemeniz, size hoş bir hava veriyordur, diye düşünüyorum.

Amma velakin, "o" film bir Japon filmi değil, çeşitli Çin unsurları barındıran bir film. Hatta, yönetmenine bakarsak, yolu Amerika'ya kadar uzatabiliriz.

Bir Kore'liye "Japon musunuz?" diye sorup tersleneliberi, Uzakdoğuluların birbirlerine benzetilip, aynı çekik gözlüler kefesine konmalarından hiç de hoşlanmadıklarını öğrenmiştim de, bu bilgiyi o nedenle aktardım.

Sevgiler.

neolitik hanım dedi ki...

sevgili peri,

bu sahane yazi bana filmler ve iliskilerle ilgili bir suru sey hatirlatti. hepsini yazasim var ama bir yandan da ofisteyim. zaten blog isine sardirali beri calisma zamanimin epeyce bir kısmını bloga, yorum okumaya ve ne yazsam diye dusunmeye ayirir oldum. daha yeni heves gerci, (aslinda sadece yazma kismi yeni, sizinki gibi epeydir okudugum bloglar var) yazma isini de zamanla oturturum insallah.

yine lafi uzattim, universiteden yeni mezun oldugum yaz, birine fena halde aşıktım. ama oyle boyle degil, onu daha cok goreyim diye bizimkilerle dogru durust vakit gecirmeden kendimi istanbul'a atmisim, turlu vesileler yaratip bulusmaya calisiyoruz vs. o da bana asık ama bizimki biraz umutsuz bir ask. epey bir yas farki var -ki bence biraz da o farka aşıktım-yani o olgunlugu, dunyayla ilgili bilmedigi hic bir sey yokmus gibi kendinden emin durusu...

biz ancak boyle kalabalik bir grubun icinde gorusebiliyoruz, birbirine acilma durumu var ama gerisi bir turlu gelemiyor falan. birgun bana bir cesaret geldi, (zaten bana "sen benden daha cesursun" derdi hep) arayip "ne bicim is bu, daha bir sinemaya bile gidemedik" diye sitem ettim. o da meydan okur gibi "tamam, bugun gidelim o zaman" dedi ve paul auster'ın kitabından cekilen smoke (duman) filmine gittik. o filmi neden sectigimizi hatirlamiyorum, paul auster yuzunden olabilir, ortak yazarlardan, sairlerden konusurken konusurken filizlenen bir seydi aramızdaki zaten.

o bir toplantidan cıkıp gelecekti, mecidiyeköy'de bulusup bir taksiye bindik. taksideki o elle tutulabilir elektrik, birbirimize kacamak bakıslar, sonunda karanlık salonda yanyana oturabildigimizde de devam etti. velhasıl ben de o filmden pek bir sey hatirlamiyorum :) new york sokaklari, bir tutuncu dukkani ve hamile bir kadın vardı sanırım. ama filmin muziklerini sevmis (muzigi ayirt etmisim bak, belki de o kadar asık degildim, bilemedim) sonradan gidip tom waits'in kasetini almistım. [Paul Auster'ı da eskiden daha cok severdim, yeni yazdıklarında o eski tat yok.]

sevgili peri, yazdıklarımı begenmeniz o kadar hosuma gidiyor ki! benden bahsettiginizi okurken pır pır ediyor icim. halid de cok guzel seyler yazmisti ama bir suredir sessiz :(

hani boyle okula sonradan gelen cocuklar olur, o cocuklar kiminle arkadaslık edecegini bilemez, sonra gozune bir grup kestirip, uzaktan uzaktan onların iliskilerini, oyunlarını izlemeye baslar. onu da aralarina alsinlar diye ici gider. o yeni cocuk benim iste, iyi ki aranıza aldınız bu neolitik hanimi.

sevgilerimle

metin-thePoor dedi ki...

İyi ki geldiniz aramıza siz de sevgili Neolitik Hanım!

İmza: Buraya şu tatsız politik tartışma yüzünden -yeterince üzülen ev sahibesinin olan biteni unutmasına yardımcı olmak üzere- uzunca bir süre adım atmak istemeyip de kendine verdiği sözü sizin yüzünüzden tutamayan biri.

cüneyd dedi ki...

evet, ben halid'de gördügünüz cüneyd :) ne yazık ki şu fani dünyada ne bir site ne de blog sahibiyim, yazarım ve yazdıklarım okunmazsa cok kırılırım diye sahip olmadım olamadım belkide neyse...ama siz bana bakmayın yazın lütfen daha cok yazın.Benim içim heyecan doluyor siz yazdıkça " bak bende yazssam böyle yazardım " diyorum ve sizi kendime o kadar yakın hissediyorum ki anlatamam..allah saglık verdikce blogunuzu takipteyim bir seylerde karalarız elimizden geldikçe inşallah.. saglıkcakla kalın...

tavsan dedi ki...

Bastan baslayayim: Ilk ask ilk film yazip Subway'den o guzelim fotografi koymussun ya, nasi gulumsedim:) gerci ben aski da filmle bagdastirmistim o basligi okudugumda. Bir daha izle Subway'i mutlaka, cok guzel bir filmdir, severim ben. Ben televizyonda izlemistim, Luc Besson'u Leon'la tanidiktan sonra. Cok saf bir ask, saf adamlar var o filmde, ben eglenmistim, mulu olmustum:)

Sonracima, arayi atladim Kaplan ve Ejderha'dan o fotografi gorunce! O film sanirim benim de sevgilim kocamla ilk gittigimiz filmlerden (ama ilk degil). Biz ikimiz de cok begenmistik filmi. Sonra dvixini bulup bir daha izledik (hatta ben bir daha;), yine begendik. Cok guzel asklar, cok guzel gururlar, cok guzel dovus denemeyecek rekabetler var o filmde.

Adsız dedi ki...

Tum Gokhanlar salak olur gibi bir sonuca ulasma istegim var asl9inda bu notu okuduktan sonra. Tecavuz edilecek guzelliktesin!! Guluyorum ama biraz sinirli bir gulus bu.

Benim ilk ask filmim Akira Kurusawa (sp.) nin Dusler filmi idi. Benim ilk askim en azindan o zamanlar sanirim daha biraz olgun ve akli basinda idi :)Ne demekse akli basinda sen anliyorsun iste.

Yazinin devamini sonra okuycam. EMine bacagima yapismis ilgi istiyor :)

Sevgiler,

Bobby ve Emine nin annesi

Adsız dedi ki...

Sevgili ekmekçikız,

Japon,Çin vs Kore filmlerinin hepsine toptan uzak olduğum çok açıkça ortaya çıktı sanırım:))Bilgi için teşekkür ederim.

Ve tabi bu bağlamda ben Korelilere,Çinlilere de benziyor olabilirim.Bu tüm çekik gözlüleri birbirine benzetme kabalığının sadece mahsus bir durum olmadığı malum..

Sevgiler..

uykucuseker

miso dedi ki...

Sevgili Peri,
Yalvarasım geliyor filmleri yaz diye. Valla bak :)
Ben ne yazık ki senin kadar film izleyemiyorum . Elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum ama okul, özel ders, oğlan filan derken gün bitiyor.
Çok aşık olduğum ve beni dört yıl boyunca çok hırpalamış olan sevgilimle gittiğim ilk film Bar Fly'dı. Mickey Rourke'nin. Güzel bir filmdir, ama bunu daha sonra seyrettiğimde anladım. Ben daha lise ikideydim ve bütün film boyunca elimi tutmasını bekledim. Sonunda tuttu da :) Bilemedim kendisinin Hıyarlar Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olduğunu. Öğretti ama itina ile.

sevgiler

yasemin dedi ki...

ankara ve sevgi soysal'ı okuyunca burnumun direği sızladı. ankara'yla çok az ilgim olmuştur. arkadaşlarım orda okudular, o yüzden gidip gelmiştim biraz. şimdi de eltimgillere gidiyoruz yılda 1-2 defa. ama sevgi soysal, onun yenişehir'de bir öğle vakti başta bütün kitapları, kendisi. ortaokuldayken derslerde sıranın altından, geceleri odamda ders kitaplarının arasından okudum yazdıklarını. onun gibi biri olmayı hayal ederdim o yıllarda. yenişehir'de bir öğle vakti hala en sevdiğim kitaplardan biri.

metin-thePoor dedi ki...

Yasemin Hanım,

Sevgi Soysal'ı sevmekte ne kadar haklı ve isabetli olduğunuzu söylemeden edemiyorum. Türk edebiyatının müthiş zeki, duyarlı, birikimli, donanımlı, derin, namuslu isimlerinden biridir o; listenin zirvesindedir. Kaybı çok erken olmuştur, haddinden fazla erken. 12 Mart faşizminin en büyük kötülüklerinden biridir Sevgi Soysal'ın ölümüne yol açmak.

yasemin dedi ki...

evet metin bey, gençken, yazmaya başladıklarını bitiremeden, en küçük çocuğunu nerdeyse hiç göremeden öldü. böyle olması da, o dönemde diğerleriyle birlikte maruz kaldıkları da insanın içini yakıyor.

endiseliperi dedi ki...

sevgili neolitik hanım,
eh yani konuştıkça öyle ben'leşiyorsunuz ki, kendimi bir başkasında görür gibi oluyorum. ikiz gibi. siz şimdi cumalıkızık da eğlenirken mesela, benim burada içim içime sığmayacak bahardan, dar köy yollarından, aşıboyalı evlerden... çok tasarruflu oldu bu:)

şu olgun, kültürlü erkek bağımlılığına, sanırım bir de "baba"ile olan zayıf ilişkiler neden oluyor ama çözümlemekten gına geldi bana böyle şeyleri. dümdüz ve basit olsun her şey istiyorum. smoke ama ne hoş bir tercihmiş. ben çok severim o filmi. hatta şimdi aklıma gelmişken cd'sini bulup tekrar tekrar izlemek istedim. ben o filmi izlediğimde, bizim reha ile ilişkimiz hapı yutmuş ve bu bilgiyi birbirimize açıkça dememeiz gereken dönemdi. ama reha çamura yattı tabii, toparlanabilir durumda filan, dedi. berbat bir dönemdi ama filmi çooook beğenmiştim ben. tekrar izlemelisin. gerçi insan değişiyor, taptığı şeye kahrolarak burun kıvırdığını filan görüyor ama ben yine izlesem yine severim o filmi.


sevgili neolitik hanım, aramızda olmandan öyle hoşnutum ki. öyle neşeli, muzur, derin, içli, sevimli, samimi bir renk kattın ki. tam bahar zamanında böyle aniden açıvermen çok ama çok hoş oldu.

sana iyi eğlenceler. bizim cumalıkızık maceramız bernbattı umarım sen çok eğleniyorsundur.

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

ah cüneyd,
gelip, okuyup, susmak yok ama. hep böyle güzel güzel konuşmalısınız.

imza:
iltifata doymayan peri:)

endiseliperi dedi ki...

tavşan,
mektubunuzu aldım. en kısa sürede dileğiniz gerçek olacak:)

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

uykucuşeker, çok teşekkür ederim. siz şimdi baharda ne çok uyuyorsunuzdur:)

ekmekçikız teşekkür ederim, desteğiniz için. kaplan ve ejderha'yı sevmeniz ise içimde, kırmızı kapısında ejderha figürü olan bir kulüp açma isteği doğurdu bir anda. toplanır, uzakdoğu savaş sanatları hakkında ufuk açıcı tartışmalar yapardık:)) ben bozcaada yorumunuzu da okudum. istiyorum ki bora da okusun, öyle cevap vereyim. neticede onun zamanını ayarlaması daha önemli. tekrar çok ama çok teşekkür ederim. bu konuda tekrar size döneceğim korkarım.

sevgili bobby ve emine'nin annesi. Gökhan için öyle söylemeyin, n'olur. ben ilk aşkların hep hatırlanması hem de güzelce hatırlanması gerek,derim. bizi birbirimizin ilk aşkıydık ve onu yanlış anlamız tümüyle benim hatam. o aslında çok hoş biriydi. hiç ama hiç çapkın değildi ama italyan erkeklerine özgü bir flört şekli vardı. beni hiç aldatmadığını güvenle söyleyebilirim mesela.

yaw miso ben Mickey Rourke'u sevmem. 9,5 haftada bile sevmedim:P benim için fazla kirli, fazla sert yani bukovski için bile sevemem onu. bukovski ile ilişkim bile saygılı bir mesafede durursak iyi. onu çok ahlaklı bulurum, küfürü filan da bozmaz beni ama benim adamım değildir. hırpalanma kısmı ise çok acı ama bilmem ki miso bazen kirlenmek güzeldir, diyesim geliyor. sen biraz da o nedenle belki halden anlar, insan tanır miso oldun, değil mi? bu ülkede pek doğru yetişmiş erkek yok. belki gelecek kuşak erkekleri daha iyi olacak. mesela ben, hoşlanmadığı konuşmayı arkasını dönüp giderek bitirmek isteyen arçil'e 1 saat nutuk çekiyorum müstakbel sevgili ilişkisindeki tavrı ne olmalıdır, diye. bilinmez tabi ne olacağı. fazla konuştum. her şey güzel olacak miso'cum diyeyim dururken ve seni nedensiz sevindireyim:)

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

sevgili yasemin,
bir itirafta bulunmalıyım şimdi. ben sevgi soysal okumadım. evde de yok. bora okumuş hepsini ama dönem dönem yaptığı kitaplığı temizleme, havalandırma sırasında toplayıp vermiş. şimdi tekrar istedim ondan. belli başlı kitaplarını alacak. yenişehir'de bir öğle vakti'ni ise hiç zaman kaybetmeden okumak isterim.

ben çok utanırım böyle durumlarda, okunması gereken kitapları okumadığım zaman. var daha okumadığım, ama söyleyemem bile.

ankara içinde yaşanmadan sevilemiyor sanırım. ben, ah şimdi bunu yazarken bile içim sızlıyor seviyorum onu, ankara'yı ama bu cümlenin içinde ne kırgınlıklari aşklar, yalnızlıklar, buluşmalar, terkedişler, yürüyüşler var... hepsi, hepsi sızlatıyor içimi. sanki herkese karşı ankara sohbeti yapınca, ankara, bir derin ortak hikayenin, bir suçun iki kahramanıymışız gibi bakıyor bana ve sonra kaçırıyoruz gözlerimizi birbirimizden.

arayı açma lütfen yasemin.

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

mein bey,
size nasıl teşekkür etsem bilemiyorum. arkadaşlarla ne güzel ilgilenmişsiniz.

kendinize buarya uğramamak gibi bir söz vermeyin, lütfen. beni hiç kırmadınız. ne zaman gelseniz, katkınız oluyor. çok teşekkür ederim.

sevgilerimle.

metin-thePoor dedi ki...

Kelimesi kelimesine katılarak:

"sevgili neolitik hanım, aramızda olmandan öyle hoşnutum ki. öyle neşeli, muzur, derin, içli, sevimli, samimi bir renk kattın ki. tam bahar zamanında böyle aniden açıvermen çok ama çok hoş oldu." [EP]

gözde dedi ki...

Sevgiliyle beraber izlenecek 2 güzel film öenrmek isterim naçizane:Köprüüstü aşıkları ve wong kar wai'nin "In the Mood for Love" isimli filmi ..sanırım aşk zamanı olarak çevrilmişti türkçeye..
Sevgi soysal harikadır bu arada...Çok da güzeldir..yazın ağustos böceklerinin öttüğü,sıkıntının ağır bastığı ve zamanın geçmek bilmediği yerlerde defalarca okunabilir..

Adsız dedi ki...

Sevgili Peri,

Aslında ben uykucu değil öykücüyüm ama Türkçe karakter probleminden uykucu oldum.

Aslında bu aralar neredeyse hiç uyumuyorum.Çünkü digiturk bağlattık ve ben de ilk bir ay bedava olan kanalları bayılana kadar seyrediyorum:))Bedavacı şeker:))

Sevgiler..

http://uykucuseker.blogcu.com/

pelin dedi ki...

"keşke halid bazı wordpress kullanıcılarının neden blogspot'a bağlantı vererek yorum bırakamadığını bize yazsa. keşke:)"

ben halid degilim tabi ki ama benim anladigim kadariyla asgiya web sayfanizi girerken "www" degil "htpp://" koymak gerekiyor adresin basina. yani "htpp://unutmadan...."gibi.
iste boyle.

demek hayat boslugu sevmiyor ve hicbir filmin yarim kalmasina izin vermiyor. iyi yapiyor:)

pelin dedi ki...

hahahaa... ben de akil veriyorum, kendi yarim aklimla. "http://" olacak o.
pardon:)

metin-thePoor dedi ki...

Pelin Hanım,

Deneyeyim bakayım oluyor mu...

metin-thePoor dedi ki...

Oldu valla! Teşekkür ederim size!

cüneyd dedi ki...

Sevdicegimle birlikte izlemek istedigim film "Hable con ella (2002)" (almadovar) 'dır.Ben baska bir filmi üç defa üstüste izlemedim,ama bu film tiyatroda başlayan açılış sahnesiyle, yine tiyatroda biten kapanışıyla, müzikleriyle, hüznüyle, kadınlarıyla, erkekleriyle? benim için yapılmış..

Sahnede beyazlar içinde birkadın arka planda iç burkan bir müzik kadının etrafı sandalyelerle çevrili, kadın uykuda
(yada ona benzer başka bir durum içinde bilmiyorum )ayakta ve savruluyor dört bir yana ve bir adam var o çarpmasın diye (yada yine bilmedigim baska bir nedenle)
sandalyeleri kadının önünden çekiyor..kahramanımız iki adam? orta
sıralarda seyrediyorlar hüzünle bu sekansları...

Bilmiyorum bende bu filmin tam olarak nereye oturdugunu ama seviyorum işte....

cüneyd dedi ki...

not: tiyatroyu, tragediyi ve ham gerçeklikle alakalı hiç bişeyi sevmem..

endiseliperi dedi ki...

sevbgili gözde,
sanıyorum ki bunlar iyi seçimler olurdu, aşktan ve ne yapacağını bilmemekten hafifçe budalalaşmış aşıklar için:) ben köprüüstü aşıklarını sevmemiştim. ikinci filmi de, evet, konusunu biliyordum ama izlemeyi istemedim. aldatılan eşlerin dostluğuna inanamam. insan, utanç ya da öfke duymaz mı birbirine? gerçi filmi izlemeden konuşuyorum burada, ayıp ediyorum. bence henüz yepyeni sevgili olmuş olanları için, kapkaranlık bir yerde, o kadar yakın olmak dışında belirleyici başka hiç bir şey yok. film filan bahane yani. o halde, güzel filmlerimizi boşa harcamayalım, derim:))

sevgi soysal'ı okumak için harika bir zamanlama o halde, önümüz yaz.

teşekkür ederim öneriler için.

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

uykucu şeker, gayet güzel bir isim bence.

bizimkiler tutturdu digitürk alalım, diye, hayır, dedim. genelde olumlu biriyim, hep evet, derim. bir de pikniğe gidelim teklifine, düşünmeden, hayır, derim. bir de bora, çocuklar için keyifli olmaz mı çadırda kamp kursak yazın ege'de dedi tatil sitelerine bakarken, "hayır!!!!" dedim. biz zaten film alıyoruz ya, o yüzden gereksiz buldum digitürk almayı da. hem TV'ye bağımlı kılacak bir düzenleme istemiyorum.

bugün ne kadar aksi, huysuz uyanmışım ben yahu.

baştan alalım.

sevgili uykucu şeker,
sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar film izlemek, sehpanın üstünü ıvır kıvır yiyeceklerle doldurup, yan gelip yatmaktan daha keyifli çok az şey olabilir. keyfini çıkarın, derim.

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

pelin, ne kadar teşekkür etsem azdır. valla çok iyi oldu bu.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

sevgili metin bey, isminiz mavi ışıklı oldu, ünlü oldunuz:)

endiseliperi dedi ki...

cüneyd,
almodovar'ın filmlerini severim. tuhaf bir çekiciliği var. bu filmini de çok sevmiştim. çok romantik. evet, doğru seçim olabilir.

sevgilerimle.

(bugün nedense huysuzluğum üstümde, az konuşmaya karar verdim)

dreamsact dedi ki...

hadi bakalım beni daha ne kadar şımartacaksın peri.. :) ağzım kulaklarıma vardı, yüzümü kaplayacak neredeyse.. bu kadarı bile uzuuun bir süre yeter bana. canım sıkılıp, depresif modlara girdiğimde gelip buraları okurum artık.. ciddiyim valla. iki yıl sonra bile bunu yapabilirim..
yukarıyı okuyunca ben de aynı soruyu sordum, bu cüneyd bizim cüneyd mi diye :) öyleymiş.. gelse de istanbul'a sevsem biraz kendisini diye içimden geçti.. bir de erzurum'un soğuk geceleri aklıma geldi. erzurum'da yaptığım çayları bir daha yapamadım be cüneyd.. maharet bende değilmiş demek ki.. (kendisinin olmayan blogu sahiplenip yorumlarda eski dostlarıyla nostalji yapan insan modeli için bkz. 'ben')

bu yazı blogtaki en sevdiğim yazılardan biri oldu. ama bir türlü sinema yazısı olarak okuyamadım.. yani nasıl diyeyim, insanların anladığı gibi anlamadım herhalde. yine diyemedim.. yani demem o ki ben bu yazıda başka bir şey okudum galiba.. ya da "ince kırmızı hat" ne kadar savaş hakkındaysa bu yazı da o kadar filmler hakkında bile diyebilirim :) hatta o filmle bu yazı aynı şey hakkında diyerek bu yorum karmaşasına son vereyim..

bazı wordpress kullanıcılarının neden blogspot'a bağlantı vererek yorum bırakamadığı hakkında..
madem peri istemiş, izah edeyim.. gerçi pelin açıklamış durumu, ben biraz daha detaylandıracağım..

Peri'ninki gibi bir blogger (yani blogspot) bloguna yorum yazmak istediğinizde karşınıza üç seçenek çıkıyor*. Blog size diyor ki: "Bir kimlik seçin".
1) Google/Blogger
2) Diğer
3) Anonim

3.den başlayalım. Anonim seçeneğini işaretlerseniz yorumunuz "anonim" imzasıyla doğrudan görünüyor. Yorumunuzun altına isim, adres vs. de yazmamışsanız kim olduğunuz, nereden geldiğiniz bilinmiyor. Sahiden anonimleşip halka maloluyorsunuz. Hani şu kimisi meydanlarda cumhuriyetine sahip çıkıp kimisi de cumhuriyete mecliste sahip çıkılır diyen ve homojen bir tanımını henüz yapamadığımız halk var ya, o işte.. Yani demem o ki tam bir muammasınız "Anonim" seçeneğini seçerseniz. (hay çenem düşsün)

2. seçenek "Diğer". Eğer Wordpress ya da başka bir blog servisi kullanıcısı iseniz bu seçeneği işaretliyorsunuz. İki küçük kutucuk çıkıyor; "İsim" ve "Web sayfanız". İsim kısmına, yorumunuzun hangi imzayla görünmesini istiyorsanız onu yazıyorsunuz. Mashlasınızı (nickinizi) ya da gerçek adınızı yazabilirsiniz. "Web adresiniz" kısmına ise blogunuzun adresini, "www" koymaksızın, http://jazzetta.wordpress.com örneğindeki gibi yazmalısınız. Bunu yaptığınız takdirde yorumunuzun başlığında imzanız yani adınız mavi renkte çıkacaktır. Dileyen bir kullanıcı adınıza tıkladığında sitenize/blogunuza ulaşacaktır. Yani Blogger'ın Wordpress'e yamuk yapması gibi bir durum söz konusu değil..
Eğer bir blogunuz yoksa fakat yorumunuzun adınızla görünmesini istiyorsanız yine bu seçeneği işsretleyip "web adresiniz" bölümünü boş bırakarak sadece adınızı yazıp gönderebilirsiniz.

1. seçenek ise biraz komplike. Eğer bir blogspot/blogger kullanıcısı iseniz bu alternatifi seçiyorsunuz. Açılan kutucuklara, kendi blogunuzda kullandığınız kullanıcı adını ve şifresini girip yorumunuzu gönderiyorsunuz. Yorumunuzda adınız/nickiniz yine mavi oluyor ve kendi blogunza doğrudan link veriyor.
Yukarıdakilerin hiçbiri size uymuyorsa ve eğer bir google/gmail hesabınız varsa yine bu birinci seçeneği kullanabilirsiniz. Kullanıcı adı yerine gmail/google kullanıcı adınızı ve şifre yerine yine google şifrenizi girerseniz adınız yine mavi olacaktır. Adınıza tıklandığında ise profil sayfanız görüntülenir. (Örnek olarak benim adıma tıklayabilirsiniz). Eğer bir profil oluşturmadıysanız açılan sayfada hata mesajı gibi bir şeyden başka herhangi bir bilgi olmaz..

* Diğer tüm servislerde olduğu gibi blogger'da da "sadece blogger hesabı olanlar yorum yazabilir" gibi bir seçenek vardır. Bunu işaretlemek blog sahibinin insiyatifindedir. Blog sahibi bunu seçmişse o bloga sadece blogger hesabı olanlar yorum bırakabilir.

..

umarım tatmin edici bir şekilde izah edebilmişimdir.. fekat (fakat'tan daha sevimli bu 'fekat') sevgili peri'nin sevgili bloguyla ilgili bir takım şikayetlerim var benim.. sonuçta ben de bir kullanıcıyım ama değil mi :)
son günlerde çok yavaş açılıyor. bunun nedeni sağ taraftaki widget'ların sayısının günbegün artması :) tema'dan gutenberg'e kadar herkes orada.. bir de online güncelleme yapmak durumunda olan bir saatimiz ve e-book linkimiz var ki onlar da cismine oranla yükü büyük hadiseler.. bir de bu sağ tarafta herhangi bir klavuz çizgisi ya da kutu felan gibi grafik olmadığı ve blogun zemini de beyaz olduğu için yazılarla sidebar yekvucut olmuşlar gibi.. yani bakınca bir kafası karışıyor insanın.. link butonlarının altında yazıyor ya hani mesela "questia online library" diye. o yazının büyüklüğü ve karakteri ile blog yazısınınkinin aynı olması kaosa neden oluyor bende.. ya da ben çok mıymıntıyım bilemedim.. :) bir derlesek toparlasak, karakteristik bir tema oturtsak ne de güzel olur diye içimden geçirmiyor değilim lakin blog sahibesi yanlış anlar da darılır diye ödüm kopuyor.. bu yüzden sesimi çıkarmıyorum.. :)

daha da yazarsam kovarlar artık beni sanırım. :)

sevgiyle..

endiseliperi dedi ki...

sevgili halid, tüm ama tüm amacım senin bu teklifi yapmandı:)) çok hainim ama amacıma ulaştım.

siteyye istediğini yapabilirsin. ne yaparsan yap iyi, hoş, doğru, anlamlı olacağına eminim.

güzel sözlerin içinse çok teşekkür ederim. senin buraya gelip, böyle hoş yorumlarda bulunman için, lafı dolaştırıp sana getireceğim.

sevgilerimle.

(elbette bu bir sinema yazısı değildi:) aşktan bahsetmek için bulunmuş başka bir bahane yazıydı:)

metin-thePoor dedi ki...

Vay! Sevgili teknik direktörüm tam bir "blogistan umumi meneceri" olmaya doğru koşar adım ilerliyor!

metin-thePoor dedi ki...

Kendisini burada bulmuşken sorayım: Son günlerde benim mutfağa rufailer mi dadandı ne?! İkide bir sayaç mayaç kayboluyor. Tutup kulağından geri getirmek zorunda kalıyorum. N'oluyor anlamadım gitti. Medet ya teknik direktörüm! Ayrıca müzik dosyası koymayı beceremedim bir türlü. Dediğinizi yapmaya çalıştım, olamadı.

dreamsact dedi ki...

:)
yazı. bu kadar zarif yazılabilirdi, diye düşünüyorum.. hatta filmler bunun için var belki de. bu yüzden anlamlılar..

(bu arada kaplan ve ejderha konusunda bora bey'e sevgilerimi sunmak istiyorum senden af dileyerek. bunu da söylemezsem çatlardım:))

ilahi peri, söylesen çoktan yapardım. ben de kızarsın belki diye çekiniyordum.. :) neyse, çok gülümsedim kendi kendime..
konunun detaylarını mailden hallederiz artık :)

metin abi;
umum menecerliği felan bana göre değil ya.. yapamam ben öyle.. ne yapıyorsam kendim için yapıyorum aslında siz farkında değilsiniz.. :))

tavsan dedi ki...

Peri tesekkur ederim, gerci henuz dilegim yerine gelmemis ama olsun, eline ulastiktan sonra. Bu tam da Halid'in (adinizi kullaniyorum ama umarim sakincasi yoktur; resmiyetsiz bir saygi barindiriyor bu hitap) dedigi gibi dilek perisine donusturdu sizi.
Bir de -seni uzmeden nasil diyecegimi bilmedigim bir sey var- yorumumda yazdiklarima birsey demediniz. Paranoyak ben hemen kuruntu yaptim nedenlerine dair..

pelin dedi ki...

Peri, Metin Bey, rica ederim:)
Halid selamlar, saygilar..

86'da ben 10 yasindaydim. hic sinemaya gitmemistim herhalde henuz. dorduncu sinifa gidiyordum, ve sinif arakadasim Cihan bana asikti. ama ben O'na asik degildim ve bu durum beni huzursuz ediyordu, hic konusmuyordum O'nunla. birgun sinifa girdim, Cihan agliyor dediler. sinifin penceresinden dustugumu soylemisler O'na siniftaki diger asktan anlamaz gaddar cocuklar:)

niye anlattim simdi bunu bilmem. ha evet, 86'da benim ask maceram buydu diyecektim:)

neolitik hanım dedi ki...

sevgili peri,

ben de aranızda olmaktan sonsuz mutluyum. bu aralar pek bir dalgalı seyir halindeki ruhuma o kadar iyi geliyor ki burada olmak...

cumalıkızık tam da dedigin gibi aşı boyalı evleri, baharla coşmuş dar sokaklarından akan buz gibi suları ve o cok sevdigimiz ruzgarla uguldayan tazecik yapraklı agaclarıyla o kadar guzeldi ki! sizin cumalıkızık maceranızın kotu gecmenize uzuldum, bir sans daha verin derim. koyle ve yolculukla ilgili ayrıntıları en kısa zamanda sayfama yazacagim, tabii fotograflarıyla birlikte.

sevgilerimle

neolitik hanım dedi ki...

sevgili metin bey,

verdiginiz sozu tutmayıp yazmanıza cok sevindim. peri'nin benim icin yazdigi cok guzel seylere katilmaniz da artik nasil ifade edecegimi bilemeyecek kadar mutlu ediyor beni.

sevgiler...

endiseliperi dedi ki...

sevgili tavşan,
niye paranoya yaptınız, anlamadım:)
diyeyim o halde. luc besson'u sevmiyorum. şimdi siz eğer leon'u sevdiyseniz mtlda hanım'la tanışmalısınız. o da sever. neden sevmediğimi şimdi anlatamam herhalde. neden? karnım aç ve ben bir bardak su içiyorum.

kaplan ve ejderha'yı sevmemde biraz da bora'nın sevmemesinin katkısı var. benimle dalga geçilmeye görsün, tam aksini simetrik olarak yaparım, söylerim. çocukça ama alayedilip, dalga geçilmesi beni sinirlendirip, ağlatan şeyler. şimdi ben neredeyse körükörüne bir bağlılık geliştirdiysem filme karşı, hep bu içimdeki sinsi öfke yüzünden:)

tabii bir de filmin sonundaki o dipsiz uçurumu umutamam. planet earth diye bir belgesel var, mağaraları, çukurları anlattığı bölümde öyle derin yerler var. ama ben filmdeki yeri görmedim. çok ürperticiydi.

böyle işte tavşan.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

halid, kaldırdım o kütüphaneleri. şimdi, umarım ki daha kolay açılıyordur. siteyi beğenmiyor musun? benim biraz, ne denir, sarsak bir tabiatım var sanırım. metin bey, bir harf eksik ya da yanlış olunca özürler dileyip doğrusunu yazıyor ya sonradan, öyle utanıyorum ki kendi hatalarım yüzünden.

sonra saat de yanlış. saatler tekrar geri alındığında doğru olacak.

sen bir bak bakalım, ne olabilir?
ama hiç de acelesi yok biliyorsun. ben sana, şifremi filan gönderirim mail'le. (sahip olduğun bu şifrelerle neler neler yapabilirsin bir düşün:)

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

pelin,
ben küçükken bütün erkekler aptal sanırdım. gerçekten. bu düşünce üniversiteye kadar devam etti. sonra ne oldu anlamadım, bazı erkeklerin aptal olmamasına çok şaşırdım, hayretler içinde kaldım.

ancaaak... şimdi bir küçüklük anımı anlatacaktım ama vazgeçtim. ben o sevimli anıyı ciddi ciddi yazayım bir gün.

çok küçükmüşsün sen pelin:)

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

neolitik hanım, hoşgelmişsiniz.
valla biz gittiğimizde küçük emrah orada dizi mi çeviriyormuş neymiş, kocaman insanlar, onun girdiği kapıdan kapı kollarını okşayarak filan giriyorlardı ve korkunç bir izdiham vardı. köylüler de köylü gibi değil, tüccar gibilerdi falan filan... ben kalabalığı hiç sevmem. bende hiç topluluk ruhu, filan yoktur. sosyopat olduğum dönemlerim vardı eşbet ve bayağı da uzun sürdü o dönem, ama o zaman bile anahtarı döndürüp sessiz eve girdiğimde nasıl mutlu olurdum anlatamam.

herneyse. ben yatayım artık. fotoğrafları görmeyi çok istiyorum. sizi de görmeyi istiyorum. koyun fotoğrafınızı allahaşkına. ha, olmaz mı?

sevgilerimle.

tavsan dedi ki...

Peri, cok tesekkur ederim. Siz nasil endiseli iseniz ben de boyle kuruntulu bir insanim iste:) Yuregime su serptiniz.
Luc Besson'u severim evet, hem de 5.elemente ragmen. Leon'u da severim. Mtlda'yi biliyorum; surekli takip etmesem de arada okuyorum, sagolun.
Ben de o zaman bir ara Luc Besson filmlerini neden sevdigimi yazayim.

Ben de hic sevmem dalga gecilmesini benimle; saygi duyulsun isterim. Ama siz guclu bir insansiniz; goz yaslarina teslim olmadan da savunabilirsiniz begenilerinizi, yaninizdayim!
Bir de su ucurum; biz de tam gecen gun ondan soz etmistik bu yuksek dagin tepesinden bakarken. Bulutlar kaplamisti asagiyi boyle sis misali; o sahne geldi bizim de aklimiza - daha dogrusu sevgilim kocamin aklina-.
Bir de, tamam bu son, Pelin'e kucuk demissiniz, tuhaf geldi birden o tarihte ben 8 yasindaydim. Ama yillar gectikce kisilerin arasindaki dusunsel-duygusal yas farki giderek azaliyor..

neolitik hanım dedi ki...

sevgili peri,

cumalızık seyahatinizi berbat eden dizinin efsanesi(!) varligini az da olsa surduruyor ama rahatsız edici sayılmaz. bize koyle ilgili hikayeleri anlatmaya heves eden kucuk hatice'nin "dizinin cekildigi konagi gostereyim mi size" teklifini "biz orda kaliyoruz zaten" diye savusturduk :) konagin sahipleri, uzerinden cok vakit gectigi icin olacak bu bilgiyi pek de onemsemeden soyleyip geciyorlar artık.

haftaici gittigimiz icin kalabalik da sorun olmadi. ben de kalabaliktan nefret ederim. mutsuz eder beni.

fotograflari yarin koyabilecegim, kendi fotografimi internete koymak beni tedirgin ediyor biraz. biraz dusuneyim ben bunu. kirilmazsin degil mi? anonim kalmak ozgurlestirici bir yandan da.

sevgilerimle