Çarşamba, Kasım 7

yetenekli büyücü miyazaki

bize heidi’yi tanrı göndermemiş miydi, miyazaki de kim?

miyazaki, güzel bir ad; sevdiğimiz bir ürünün markası gibi: miyazaki sabunları… miyazaki pirinçleri… miyazaki görüntü teknolojisi… oysa miyazaki çizgi filmler yapan bir yönetmenin adı. ilk kez duyduğumda bana hiçbir şey çağrıştırmadı ama ne zamanki heidi’nin yaratcısı olduğu söylendi, kalbim sürpriz bir karşılaşmanın şaşırtısı ile çarpmaya başladı. öyle mi! o mu sahiden! bizim çocukluğumuzda henüz çocukerkil düzene geçmemişti dünya ve çocukluğun doğası gelişmek için bomboş bir alana ve sessizliğe sahipti. az çizgi filmli tek televizyon kanalından yayınlanan heidi bu boşlukta, hayallerimizle birlikte çoğalır, çoğalırdı. heidi izlemiş kızları, bir dağ köyünde ateşte peynir kızartmak ve keçi sütü içmek hayallerinden tanıyabilirsiniz. bir de rüzgarı sevmelerinden, çok uzaktaki sevdikleri yerlere dokunup, oraların kokularını taşıyan rüzgarı.

yarattığınız her şey geçmişinizden oluşur



miyazaki’ninki gibi efsanevi yetenekler, sahipleri hakkında büyük merak uyandırır. filmlerindeki bu şaşırtıcı cisimler, kullandığı temalar, kahramanların karakterleri için nasıl bir çocukluk geçirmiş olmalı ki bir insan?

1941 yılında tokyo’da, dört erkek çocuğundan ikincisi olarak doğan miyazaki’nin babası savaş uçakları için parça üreten bir şirketin yöneticisi imiş. sanırım bu nedenle ilk kez çizim yapmaya başladığında da sadece uçak ve savaş gemileri çizebiliyormuş. daha sonra filmlerinde göreceğimiz büyüleyici uçan cisimlerin fikirleri demek ki ta çocukluğunun hayal dünyasında oluşmuş. 1962 yılında gakushuin üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler ve ekonomi okumaya başlamış. bu üniversitede okurken marksist düşünceden etkilenmiş. diyebiliriz ki acımasız kapitalist dünyaya meydan okuyan kahramanlarının fikri de o zaman oluşmuş. yine bu okulda çocuk edebiyatı çalışma grubuna katılmış.

çeşitli şirketlerde çalışmış ve bu sırada farkını her zaman hissettirmiş. bizim tv anime serisi heidi’yi 1973 yılında yapmış ve büyük başarı kazanmış. bu proje çerçevesinde dünya çocuk edebiyatından çok sayıda klasik eserin TV animasyon serileri hazırlanmış.

miyazaki’nin kızları hep akıllı hep cesur…

teknoloji çok ama çok hızlı ilerlerken bizi de o hızla yaşlandırıyor sanki. oğlumla aramda, çocuk benle ninem arasındaki teknoloji uçurumu var. bu kadar çok yaşlanmış olmak, miyazaki’nin diğer filmlerinin CD’lerini gördüğümde havalara uçmama engel değil yine de. mahallemizin DVD’cisi bulabildiğini kopyalamış. işte sırasıyla hayao miyazaki filmleri listesi:

- the castle of cagliostro (1979) (bizde yok)
- nausicaa of the valley of the wind (1984)
- castle in the sky (1986)
- my neighbor totoro (1988)
- kiki’s delivery service (1989)
- porco rosso (1992) (bizde yok)
- princess mononoke (1997)
- spirited away (2001)
- howl’s moving castle (2004)

miyazaki’nin bizde olmadığı için izlemediğim filmi “the castle of cagliostro” bir hırsızın maceralarını anlatıyormuş. ilk yönetmenlik yaptığı bu film çok büyük bir gişe başarısı yakalamış.

miyazaki’yi uluslararası üne kavuşturan film ise 1984 yapımı “nausicaa of the valley of the wind” ile birlikte tüm dünya miyazaki adını öğrenmeye başlamış. karanlık bir gelecekte geçiyor film. dev böceklerle kaplı ormanlar zehirli, insanlar düşüncesiz, zalim ve aç gözlü. neyse ki küçük bir halk ve bu halkın çok akıllı, merhametli ve durdurulamaz görünen enerjisi ile çok çalışkan bir prensesi var. yamaç paraşütüne benzer uçağına atlayıp, derin vadilerin, dipsiz uçurumların üstünden uçuyor, bombalar yağdıran dev savaş uçaklarının arasına korkusuzca dalıyor. tek isteği doğayı ve kendi halkını, düşüncesiz ve zalim insanların elinden kurtarmak. miyazaki bu filmini hazırlarken darwinizm'den etkilenmiş olduğunu, dinozorların neden yokolduğunu düşündüğünü ve endüstrileşmenin insanoğlunun sonunu getireceğine inandığını belirtmiş. bu filmin bir önemi de marksizme sıkı sıkıya bağlı, stüdyo ghibli’yi kremlin sarayı gibi çok katı bir disiplinle yönettiği ve kendisinin de parti başkanı gibi hareket ettiği söylenen miyazaki’nin görüşlerinin değişmeye başladığının göstergesi olması.

miyazaki bu filmden sonra 1986 yılında kendi stüdyosunu, stüdyo ghibli’yi kurmuş ve bundan sonra tüm filmlerini kendi stüdyosunda yapmış.



“castle in the sky” filmini 1986 yılında yapmış miyazaki. uzayda içi hazinelerle dolu bir ada gezegen var. ancak bu ada gezegenin koordinatlarını verecek olan gizemli taş kolye sıradan bir kızın boynunda. tüm servet düşkünü kötü adamlar da (ordu, devletin gizli servisi vs) kızın peşinde. kız, maden işçisi arkadaşı ile birlikte kötü adamlarla mücadele edip adasını, daha da güçlenip daha da zalimleşecek bu adamların elinden kurtarmaya çalışıyor. Bu sırada adadaki servetin peşinde olan ama daha sonra iyiliği seçip kıza yardım eden bir çete ailesinden yardım alıyor. çetenin lideri ailenin annesi olan komik bir haydut kadın. Bu filmde de miyazaki kahramanlarını bir taşla ya da tuhaf uzay araçları ile uçuruyor.

1988 yılında “my neighbor totoro” adlı filmi yönetmiş. adına bakıp hiç küçümsemeyin. ağaçları, ağaçların ruhu sevimli totoro’su, afacan toz cinleri ile büyüleyici bir film. klasik bir japon köy evinin mimarisin görmek de hoşunuza gidecek. Bu filmde, baba ve iki küçük kızkardeşten oluşan aile köyde bir eve taşınırlar. anneleri hastanede yatmaktadır. miyazaki’nin annesi de spinal tuberculosis adlı bir hastalık nedeniyle tam dokuz yıl hastanede yatmış. çocukluğun neşesi, annesizliğin hüznü ile dolu bu tatlı iki kız kardeş orman yaratıklarının yardımıyla hayatla ve annesizlikle baş etmeye çalışıyorlar..bir ankette totoro, tüm zamanların en çok sevilen japon filmleri kategorisinde kurosawa ’nın the seven samurai filminin ardından ikinci olmuş.

gelelim 1989’a ve “kiki’s delivery service” adlı filme. ben tüm miyazaki filmlerine bayıldım ama bu filmden çok kişisel bir haz aldım. zaten çok büyük bir gişe başarısı yakalamış. 13 yaşındaki kiki adlı küçük bir cadı adayı kız, cadılık kuralı gereği dilediği bir şehirde, bir sene boyunca kendi başına yaşamayı öğrenmeye çalışıyor. süpürgesinin tepesinde kara kedisi ile birlikte uçuyor ve bir şehre geliyor. sahip olduğu tek cadılık yeteneği uçmak olduğu için de kurye olarak çalışmaya ve bir fırının üstünde yaşamaya başlıyor. yine inanılmaz uçuş sahneleri, yine bizi kendimizden geçiren insan karakterleri… bu film, 1989 yılının en çok gişe hasılatı getiren japon filmi olmuş. ben defalarca izleyebilirim.

1992 yılında yapılan “porco rosso” filmini maalesef bulamadık, izleyemedim. birinci dünya savaşı’ndan kısa bir süre sonra adriyatik’te geçiyormuş film. bilinmeyen bir nedenle domuza dönüşmüş olan marco adlı bir pilotun hava korsanları ile olan mücadelesi anlatılıyormuş. izleyebilmeyi çok ama çok isterim. miyazaki domuzlara düşkünlüğü ile de tanınıyor. hatta zaman zaman kendini domuz olarak çizermiş.

1997 yılında çıkan “princess mononoke” izlenme rekorları ile E.T’yi geçmiş. kurtlar tarafından büyütülen mononoke insanlardan daha insan. evet yabani ama doğayı şu insan soyunun elinden kurtarmak için cesurca savaşıyor. film, japonya’nın oscar’ı sayılan japon akademi ödülü dahil çok sayıda ödül almış.

berlin film festivali’nde büyük ödülü alan ilk animasyon filmi “spirited away” filminde sıra. daha sonra amerikan sinema akademisi tarafından verilen en iyi animasyon oscarı ödülünü de alacak olan film, ta başında sizi akıl almaz bir gerilimi hissettirerek ekrana bağlıyor (sinema eleştirmenleri gibi yazdım ama gerçekten de böyle:) anne, baba ve chihiro adlı şımarık küçük kızları arabalarıyla, yeni şehirlerine doğru orman içinde yol alırken, ilginç, gizemli bir binanın önünde dururlar. kapıdan geçtikleri anda da müthiş karakterlerin bulunduğu büyüleyici, fantastik bir dünyaya yol alırlar. burada yaşananlar bu küçük kızın büyümesine, kararkterinin düzelmesini de sağlayacak. miyazaki’nin hiçbir kızın kötü kalmasına gönlü razı olmaz çünkü.

2004 yapımı "howl’s moving castle"e gelelim. gözünüzün önüne, kocaman, iğreti parçaları düşecek gibi duran, oflayıp puflayıp, gıcırdayıp sızlanan, tavuk ayağı gibi ayakları ile yürüyen bir şato getirin. olmadı mı? miyazaki yapmış. hem de çok güzel yapmış, görürsünüz.
bu şatoda bir büyücü prens yaşıyor. ama kahramanımız o değil. kahramanımız, çirkin olduğunu zanneden ama bence çok güzel olan bir genç kız. sıkıcı hayatını sapsade yaşayan bu şapkacı kız, büyücü howl ile tanışınca üstelik onun düşmanı tarafından yaşlı bir kadına dönüştürülünce hayatı bir anda değişir. howl’a umutsuzca aşık, yaşlı bedeninde çırpınan bir genç kız kalbi taşıyan şapkacı sophie olanlardan yine de şikayet etmez. arka fonda insanoğlu yine saçmasapan bir savaşın içindedir. inanılmaz güzellikte bir aşk hikayesi bu. mutlaka görün.

kahramanları akıllı, tatlı kızlar olan miyazaki’nin oğlu olmanın dayanılmaz hüznü ya da tales from earthsea
miyazaki erkeklerin zor bir durum karşısında bir nevi hayvansal içgüdüleri ile saldırıya geçtiğini, ama kadınların duygusal yapıları nedeniyle durumu anlayarak kabullendiğini ve bunun duygusal bir etki bıraktığını; ayrıca bir erkek olarak kadınların hareketlerinden ve davranışlarından etkilendiğini ve bu etkiyi yansıtmak için kadın karakterler seçtiğini belirtmiş bir yerde. miyazaki’nin filmleri çocuksuluğa uygun olarak her zaman neşeli, iyimser değil. bazen kahramanları kocaman gözleri ile bir süre boşluğa dalar ve gözlerine yaşlar dolar. kahramanla birlikte biz de bir an yılgınlığa, karamsarlığa kapılırız. eğer benim gibi sulu gözseniz siz de ağlamaya başlarsınız. ama neden sonra, hayatı ne olursa olsun sürdürmeye, hem de iyilikle güzellikle sürdürmeye, sorunları cesaretle çözmeye kararlı olur bu kızlar. biz de derin bir nefes alırız. evet hayatı berbat yapan şiddet, savaş, kıyım insanı umutsuzluğa sürüklüyor ama neyse ki miyazaki’nin akıllı, cesur kızları da var.
pekiii bu kadar başarılı, disiplinli, sert bir adamın oğlu olmak nasıl bir şey? yani, tüm iyi kahramanları kız olan bir yönetmenin küçük oğlu olmak demek istiyorum. çok zor olsa gerek. başkası olsa uyuşturucu bağımlısı olup babasının dikkatini öyle çekmeye çalışırdı ama goro miyazaki, babasının kız kahramanları kadar cesur davranmış ve başarılı babasının baskısından hoş bir yöntemle kurtulmuş. 1967 doğumlu goro, iyi bir evlat. doğa sever babası için sanırım ziraat fakültesi'nde okumuş. ve bir de şunu yapmış:
goro miyazaki, iddialı bir iş yapmaya karar vermiş. öyle ki, eğer fiyasko ile sonuçlansa çok utanç verici olacak bir iş bu. ayrıca baba hayao miyazaki, küsmüş oğluna, oğlu bu filmi yapmaya karar verdiğinde. ursula k.leguin’in meşhuuuur yerdeniz üçlemesi’ni beyazperdeye taşımaya karar vermiş. yerdeniz üçlemesi’nin fanları kıskançtır, adamı bir kaşık suda boğarlar. (ben, evet müthiş küçümseyebilirsiniz şu an beni ama yerdeniz üçlemesini okumadım. daha bir süre de okumayacağım. kitabın kendisinden değil sevenlerinden sıkıldım. ayıp ediyorum ama, olsun). kitapları okuyanlar filmi zayıf bulacaklar, olayların gelişimindeki nedenler yetersiz falan filan diyecekler ama boşverin siz onları. neden? çünkü film gayet başarılı. üstelik filmini kahramanı da bir kız değil, bir delikanlı artık:)


yerdeniz’de işler tersine dönmeye, doğanın dengeleri bozulmaya başlar. ekinler yanıp, hayvanlar ölmekte ve ejderhalar tekrar hortlamaktadır. ülkesinden sürgüne yollanan prens arren’le büyücü ged olayların nedenlerini öğrenmek için yola çıkarlar. kötü kalpli büyücü kadın cob, sonsuz yaşama ulaşmak için ölülerle yaşayanları ayıran kapıyı aralamış meğer.
filmi izlerseniz, batan güneş altındaki denizin ne kadar güzel olduğunu da göreceksiniz. İyi haber şu ki, oğul goro miyazaki alnının akıyla çıkıyor bu işten. babası dahil herkes kutluyor onu. ne güzel! ne güzel!

17 yorum:

gülçin dedi ki...

ne güzel yazmışsın peri, hepsini alıp bir daha bir daha seyredesim geldi bir kış günü, tüm gün battaniyelerin altında oturup elimde sıcak şarabımla, mırıl mırıl... sağolasın.

bu arada animelerden ateşböceği tarlası'nı izledin mi? savaş karşıtı en etkileyici filmlerden birisi. çok tatlı o da.

sevgiler

ekmekcikiz dedi ki...

Yaşşa Peri!

Ne kadar emek vermiş de yazmışsın.

Eline sağlık, harika.

:)

müzi dedi ki...

cok sagol Peri. sikintili bir animda okudum bu yazini, ve icimi biraz olsun acti. her tunelin sonunda bir isigin oldugunu hatirlattin. sagol.

filizinadası dedi ki...

insanda koşarak eve gitme isteği uyandırıyor tam da mesainin bitimine dakikalar kala:)
şu kahramanlardan biri olsaydım bunu ne kolayda yapıverirdim di mi periii....
tüm perdeleri çekip çocukca bir sevinçle içine girivermeli bu filmlerin hemen.....sonsuz sevgiler....

ekmekcikiz dedi ki...

Şimdii, yazıyı tekrar okuyup, bir güzel inceleyip keyiflendikten sonra derim ki, Heidi'nin Miyazaki'nin ilk çizgi dizisi olduğunu bilmiyordum. Evet.:)
Oysa, Ruhların Kaçışı ve Howl'un Yürüyen Şatosu'nu izlerken, "ne kadar da Heidi'ye benziyor" diye kendimce fikir yürütmüştüm.Yine de bağlantı kurup, aramamışım.

Diğer filmleri görmedim. İlk fırsatta görmeli.
Her türlü kötülüğün üstesinden gelen kahraman kızlara bayılırım.:)

Elif dedi ki...

Spirited Away'i cook severim!

New Yorker'da cok iyi bir yazi vardi hakkinda bir zamanlar. Yaninda calisanlari sushi barlara goturup, kilic baliginin cirpinizlarini seyrettirirmis. Dogadan kopuk olduklari icin iyi cizemediklerini soyluyordu. Princess Mononoke'de bu tema var.

www.elifsavas.com/blog

kirpik dedi ki...

Heidi'nin Miyazaki dogumlu oldugunu bilmemekle beraber Spirited Away'i cok severim.bugunlerde Miyazaki sevdam nuksetmisken ustune yazini okudum,mutlu oldum..hem cok ozlemistik seni
:)
yagmur

Oya Kayacan dedi ki...

Çocuk kalmış yanınla yazdığın, kocaman büyüklere harika bir büyük yazı. Miyazaki Türkçe araştırmasında internetin baş köşesinde olacaktır. Harikasın Endişeli...

neolitik hanım dedi ki...

pericim,

ellerine saglık, şahane bir yazı olmuş bu. heidi'yi de miyazaki'nin yaptigini bilmiyordum, ne guzel cizgi filmdi, peter'in buyukannesinin şehirden alınan beyaz ekmeklere olan tutkusunu ve clara'nın mürebbiyesi bayan rottenmayer'ın gıcıklıkları dün izlemişim gibi yer etmiş zihnimde :)

my neighbor totoro'yu izlemedim henüz, birkac filmi daha var izlemedigim, bu hafta besiktas'taki filmcilere bir bakayım ben, porco rosso'ya rastlarsam alırım.

bu yazıyla güne güzel bir başlangıç yapıyorum sayende...

sevgiler

figen dedi ki...

Peri,
Yine çok güzel yazmışsın.Ben de pek çok kişi gibi Heidi'yi Miyazaki'nin yaptığını bilmiyordum. Oğlum Pixar filmlerine alternatif birşeyler seyretsin diye Totoro ve Küçük Cadı Kiki'yi aldım ve özellikle Totoro'ya bayıldım, Kerem tekrar tekrar seyretmek istediğinde de seve seve seyrettim.

Tekrar ellerine sağlık.

Köşenin Delisi dedi ki...

Merhaba Peri :) uzun zamandır okuyup okuyup yorum bırakmaya fırsat bulamıyordum, ama bu sefer heidi'yle kalbimden vurdun beni, oturdum bilgisayarın başına :)

Çocukken Heidi'yi okurken çok duygulanıp annemin yanına gitmiştim (hiç unutmuyorum, ütü yapıyordu annem o sırada) ve "ben Heidi'yi okurken bazen içimden ağlamak geliyor" demiştim. O da bana "eh, işte bu yüzden herkes yazar olamıyır, insanlara bunu hissettirebilmek yetenek istiyor" demişti... keşke yine tvlerde böyle güzel çizgi filmler olsa sapır saçma şeyler yerine, biz de kapatmak zorunda kalmasak :(

howl's moving castle'ı cnbc-e vermişti geçen sene, dibim düşerek izlemiştim, nefisti...ne hayalgücü ama!!

Ne iyi etmişsin de yazmışsın...çok da güzel yazmışsın yine hem de :) Öpebilir miyim, çok içimden geldi :D

Devletsah dedi ki...

Periciğim;

Ben de birçokları gibi Heidi Miyazaki ilişkisini bilmiyordum... İyi oldu öğrendiğim. Geçen kış bütün hepsini seyretmiştik. Zaman zaman tekrar seyrediyoruz. Ben how'un yürüyen şatosuna bayılmıştım... Aslında hiçbirini birbirinden ayıramıyorum. Bir de kamera arkası çekimleri süper oluyor. İnsan onları da seyredince biraz daha saygı duyuyor.

Fatma dedi ki...

Ahhh! Heidi'yi ne çok severdim. Hala sık sık hatırlayıp, niye böyle filmler yok artık çocuklar için diye içlenirim. Miyazaki'yi duymamıştım. Geri kalan tüm filmleri en kısa zamanda edineceğim. Teşekkürler bu güzel yazı için.

miso dedi ki...

Sevgili peri,
Teşekkürler bu yazı için. Yerdeniz üçlemesi (aslında bence beşleme oldu) konusunda babasıyla kavga eden kişinin Miyazaki olduğunu bilmiyordum. Ne kadar hayranlık uyandırıcı bir insan :)

marruu

cici dedi ki...

merhaba,
teşekkürederim bu güzel hatırlatmalarınıza.
oğlum henüz 4,5 yaşında ve ben onunla birlikte yürüyen şatoyu ve gökteki kaleyi severek izledim ayrıca onun bu tür çizgifilmlerden aldığı hazzı ve algı gücünün ne kadar doruk noktada olduğunun farkına vardım doğrusu. oysa film satan kişi küçük bey içinse pek uygun değil demişti. diğer filmleri de bulursam alıp izliyeceğiz birlikte. bence butür yapımlar çocukların düş dünyalarını çok geliştiriyor. Ayrıca müzikleri de çok hoş. tekrar teşekkürler yazı için. sibel...
www.cafecihan.blogspot.com

"aLiKaYHaN" - Sorgu Sual dedi ki...

Ne güzeldir Howl's Moving Castle. Keşke benim de öyle bir şansım olsa, kapıyı her açtığımda hayatım da bambaşka şehirlere açılsa. Oduna sarılan sevimli ateş de bambaşka bir hayal gücünün ürünü olsa gerek.

Çok teşekkürler Peri. Bu yazıda olup da izlemediklerimi de en kısa zamanda izleyeceğim.

MoonSun11 dedi ki...

Ben de bilmiyordum Heidi ve Miyazaki iliskisini... -Ne guzel herkesten bir seyler ogreniyorum artik :)- Ben en cok Spirited Away'dan etkilenmistim :))

Ben tesekkure geldim aslinda, bugunki guzel mesajiniz icin :))
Coook tesekkur ederim, kucak dolusu sevgiler gonderiyorum size :))