Pazar, Şubat 17

çamlıca'daki eniştemiz ve daha neler neler...



Onunla şimdi değil, seneler evvel tanışmalıydım. Kendimi berbat hissetmemin nedeni bu. İnsan benim gibi yolundan sapmaya pek hazır olunca, bir disiplin edinemiyor, kararlı davranamıyor; kuytu köşelere, çıkmaz yollara, tehlikeli girdaplara dalmaya pek hevesli oluyor. Eh, çok hoş keşiflerde de bulunduğum oldu bu çapraşık yollarda ama bir okuma rutini de oluşturamadım. Rutini oluşturmak sanıldığı kadar kolay ve sanıldığı kadar da küçümsenecek bir şey değil. Bunu, bu yaşa, yani rutini bozmaya enerjinin yetmediği bir yaşa gelince anlamak da bir tür şaka gibi evet:) insan kendini savunmak istiyor ama, seneler evvel okunması gereken kitaplarla bir ilişkiye başlayınca; üstelik onları çok çok sevince hissettiğim mahcubiyetin büyüklüğü, kendimi savunmama imkan vermiyor.


Dışarıda kar, hiç olmadığı kadar şöhret sahibi olduğu bu yıl, günlerce ha geldi ha gelecek diye yolu gözlenen itibarlı bir misafir gibi, nihayet teşrif buyurdu, sessiz ve derin karakteri, bu şöhretle biraz sapma gösterip esip gürlerken, ben kucağımda laptop, dağılmak istiyor, onu bunu yazıp meselenin özünü kaybetmeye pek teşne, aklımdan şiirler, fotoğraflar geçiyor ve… neyse. Evet, bu yazının konusu, Abdulhak Şinasi Hisar’ın Çamlıca’daki Eniştemiz kitabı ve ben aslında Abdulhak Şinasi Hisar’ı bu zamana kadar tanımamış olmanın mahcubiyeti içinde sadede gelemiyor, çıtkırıldım bir nezaketle bunun kabahatinin sadece bende olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Yeterince dağınık oldu mu? Toparlayalım. Tekrar:


Hatıralar sözcüğündeki romantizmden bende eser yok. Yok ama geçmişle meselem var. Ruhum geçmişin sahneleri perdede belirince tuhaf bir şekilde dalgalanır sanki ve aniden bir kramp girmiş gibidir mideme. her sahnesiyle böyle bu. En mutlu, en neşeli, en heyecandan çıldırtan sahnesiyle de beni kıyım kıyım kıyar geçmiş. Hem işte buraya da yazarak en küçük ayrıntısına kadar unutmamak ama bir taraftan da evet zihnimi bembeyaz oluncaya kadar tipexleyerek unutmak isterim. Geçmiş, eşiğinden adımımı, endişeyle, heyecanla, safcana, şeytanca ve evet merakla attığım bir başka alemdir. Geçmişin tekrar tekrar üzerinden geçer ve Borges’in o büyülü kitabı gibi her seferinde, her adımımda ‘olay’ın başka yüzüyle karşılaşırım.

Çamlıca’daki Eniştemiz, bir geçmiş zaman kitabı. 1942 yılında, cumhuriyet döneminde yazılmış olsa da, meşrutiyet dönemini anlatan bir kitap. Şimdi bu tatsız cümle hiç davetkar olmadı. Tekrar: Çamlıca’daki Eniştemiz, beni üslubu, fikirleri, sahneleri ile beklenmedik ölçüde şaşırtsa da asıl süprizini, 223 sayfa boyunca bir kişiyi anlatması nedeniyle yaptı. Sayfa sayfa, bölüm bölüm, meşrutiyet döneminde yaşamış Hacı Vamık Bey’i tanıyoruz. Yazarın eniştesi, Hacı Vamık Bey, deli. Ancak bildiğimiz delilerden de değil pek. Peki bir deliyi en iyi kim anlar? Elbette bir çocuk anlar. Bu nedenle yazar, kendi çocukluğunun dünyasındaki deli eniştesini, olgunlaştıktan sonra hatırlıyor. Kitabın baş sayfalarında yazarın deliliğe övgü diyebileceğimiz hoş sözleri var:

“Böyle delişmenlerle muarefenin büyük bir faydası vardır: onlar, insanlar hakkında daha doğru fikir edinmemize yararlar ve cemiyet içinde emeklerimizi senelerle boş yere kemirecek ve yolumuzu nafile yere senelerle uzatacak yanlışlardan sakınmamıza hizmet ederler. Filhakika insanlar yalnız akıllarıyla yaşamadıkları gibi ‘aklıselim’ denilen şey de umumi değil, gayet nispidir. Fakat bütün bu hakikatlerden gaflet ederek zavallı insanların birbirlerini, herkesin herkesi ve cemiyeti olduğundan fazla makul ve mantıki bulmağa insiyaki bir meyli ve tehlikeli bir alışkanlığı vardır. Böylece bize kalsa, yanlış olarak, kendimizin büsbütün makul bir alemde yaşadığımızı sanırız. Fertler ve milletlerin bu yanlış yüzünden birçok zararlar gördükleri muhakkaktır. Halbuki deliler bizi bu gafletimizden kurtararak hakikati bize olduğu gibi gösterirler. İnsan bir deliyle konuşurken, daha çeyrek saat geçmeden, gözleri açılır ve aklı başına gelir, belki uzun zamanlarda öğrenemeyeceği şeylere akıl erdirir. Başkalarının müfekkirelerine tesir etmek için samimiyetin kafi gelmediğini, insanların bir kısmının bizim ruhumuzla hiçbir alakaları olmadığını ve birçok şeylerin bu bakımdan ne güç olduğunu anlarız. Deliler insanın hususiliğini, muhakemesizliğini ve her fikrin nispiliğini, ayrılığını gözle görülür ve elle tutulur şekilde temsil etmekte bize büyük bir kolaylık ve istifade temin etmiş olurlar. Bu, insanlar hakkında birçok düşünceler ve tecrübeler ve birçok felaketlerle edindiğimiz malumatın kıymetine ve birçok kitaplarla felsefelerin ve mezheplerin tetkikine değer. Onlarla görüşünce artık mücerret olarak insanların aklına, mantığına, muhakemesine itimat etmek gibi hiç caiz olmayan hafifmeşrepliklerden kurtuluruz. Artık insanların talihlerini kendilerinin yaptıkları hakkında kanaatimiz kuvvetlenir. Sağırların yanında her zaman söylemeyi adet edindiğimiz sözlerin lüzumsuzluğunu duyduğumuz ve söylenmeye değer sözlerin azlığını idrak ettiğimiz gibi, delilerin yanında da nice muhakemelerden vazgeçmek ve kabul edilmesi başka bir şuura ihtiyaç gösterecek şeyleri söylememek lüzumunu anlar ve uslanırız.”

s.9-10


Kitabtan kısa kısa alıntılar yapayım dedim ama, isteğim, bu kitabı, Türk edebiyat tarihine daha yakından bakmak, klişe olacak ama evet, ona sahip çıkmak, benimsemek ve böyle müthiş lezzetli eserlerimiz olduğu için gurur duyup biraz heyecanlanmak için eğer okumadıysanız alıp okumanız. Yapı Kredi Yayınları, Abdulhak Şinasi Hisar’ın bütün eserlerini yayınlamış. Çamlıca’daki Eniştemiz’in roman olduğu yazılmış ama pek de roman değil sanki. Bölüm bölüm bir karakterin işlenişi. Bir zaman ve coğrafyada bir karakter, sayfa sayfa gözünüzde beliriyor. Kitapta en çok hoşum giden bölüm, “Deli Eniştem bana Arabistan’ı veriyor”. Arapça, Osmanlıca sözcükler var yer yer ama çok şiirsel onlar da. Güzelim Çamlıca’nın çiçek kokulu delişmen rüzgarı bana artık Hacı Vamık Efendi’yi ve tuhaf yazarımız Abdulhak Şinasi Hisar’ı hatırlatacak.

Evet evet , yazarımız biraz tuhaf. Abdulhak Şinasi Hisar,
* ömrü boyunca hiç meyve yememiş. İnsanı hastalandıran mikropların, meyveden geldiğine inanırmış. Hatta meyve görünce başını çevirirmiş. Gerçekten de Çamlıca’daki eniştemiz kitabında iki yemek bölümü olmasına rağmen meyvenin hiç bahsi geçmiyor.

*Hiç evlenmemiş. Kadınlara yakınlık duymamış, onlarla ilgilenmemiş. Onları biraz küçümser, akıllarını kıt bulurmuş.

*İlk kitabını elli yaşından sonra yayınlamış ki bu, ellisinden sonra hayatımızın en güzel başlangıçlarını yapabileceğimize ilişkin hoş bir bilgi.

*Gençliğinde, geçmiş hakkında olumsuz görüşleri varmış ve hafife alırmış geçmişi. Ancak Paris’e eğitim için gidip döndükten sonra geçmişe ilgi duymaya başlamış ve hatta “Bir millete yapılabilecek en sinsi ve en şeytani hücum, onun vicdanından mazisini almak, hafızasından mazisini yok etmektir," bile demiş. Proust’tan müthiş etkilenmesinin de bunda payı büyüktür belki.

*Çok uyumsuz, huysuzmuş. Halkın içine karışmazmış. Paris’te eğitim görmüş, Tevfik Fikret’ten Türkçe dersleri almış. Türkiye’ye dönüşünde önemli görevlerde bulunmuş çok değerli eserler vermiş ama cenazesi parasızlığı yüzünden belediye tarafından kaldırılmış.


Kitapları:
Fahim Bey ve Biz (bizde yok. Almak lazım en kısa sürede)
Çamlıca'daki Eniştemiz
Ali Nizami Bey'in Alafrangalığı ve Şeyhliği
Boğaziçi Mehtapları
Boğaziçi Yalıları
Geçmiş Zaman Köşkleri
İstanbul ve Pierre Loti
Ahmet Haşim, Şiiri ve HayatıGeçmiş Zaman Fıkraları

Bu kitabı okurken


yağmur bize geldi!
tatil için ankara'daki okulundan bursa'daki evine dönen yağmur, istanbul'daki arkadaşlarını ve bizi ziyaret etmeye karar vermiş. çok cici, çok şeker, çok terbiyeli, gelecekten umutlu, sakin, yavaş, ılımlı...
ona baktığımda, ondan bir yaş daha küçük ankara'ya giden beni hatırladım durup durup. ben , sadece tanrıya sahip olmanın yeteceği kadar istekleri az, sadece tanrıya sahip olacak kadar yalnız, gerçekten zor ama hayret, gerçekten de eğlenceli yıllar geçirmiştim.

yağmur, mastırını siyaset üstüne yapmak istiyor. bu nedenle sıkıcı, ciddi gazeteler okuyor. umarım her şey ince ince planladığı gibi olur.



sevgililer günü
şimdi buraya yazarken bile utandım. benim uzun yıllar bu günden haberim olmadı. utanmamın nedeni, bugünü hakkaten sevmemem. kırmızı kırmızı kalpler, çikolatalar, şirinlik muskası dilekler falan filan, ne bileyim... bayık bir romantizm, gizliden gizliye tuhaf bir erotizm, dillerde, iyice şapşallaşan, şapır şupur aşk silsilesi laflar, pırlanta diye tutturan kadınlar.




olaya bir de iyi tarafından bakalım. ben yıllarca, kendimden kuşkuya düşerek ne istiyordum? dikiş makinası! sevgilim bora, sevgililer gününde alsam mı almasam mı? dikebilir miyim, dikemez miyim? vesveselerime son verip, yine az konuşup çok iş yaptı ve bana premium singer dikiş makinası aldı, getirdi. çok mutlu oldum. yanında singer'in, güzel bir dikiş için yol yordam gösteren kitabı da vardı. satıcı hanımla da konuşmuş (kasabaların durgun hanımefendilerine benziyormuş); bazı günler mağazaya gidersem bana makinanın nasıl çalıştığını gösterecek.


başka? tudem tarafından yayınlanmış, helen ward tarafından yeniden yazılmış ve nefis resimlenmiş ezop masallarını almış. kitap öyle güzel ki, mücevher seven biri olsam, pırlanta gibi, derdim. gerçekten öyle.




helen ward çok yetenekli resim konusunda ve de çok da tatlı biri anlaşılan. mesela, ekşi üzüm başlıklı 1. öykünün alt başlığı şöyle: bir tilki yaşadığı hayal kırıklığını saklamak için onu küçümsüyor. ne hoş değil mi? benim küçükken hiç bisikletim olmayınca bisikletten korktuğumu, onu sürmeyi hiç istemediğimi söylemem gibi. aciz güçlüler başlıklı masal ise, bir ders olarak bize, kendi kibiri güçlüyü yok ediyor, diyor:)

ben, kekler, kurabiyeler, yemekler yaptım, o kadar. eskiden sokaklarda çok dolaşırken bir hediye seçme ustasıydım ama şimdi hiç yaratıcı değilim artık. sakin sakin düşünüp, alacağım bir gün. bora'ya iyice sürpriz olacak.

şimdi

bu gece hiç uykum gelmedi. saat 3'ü geçiyor şimdi. saat 3.30'da arçil'i uyandıracaktım çok istediği NBA maçını izlemesi için ve maçtan sonra da dışarı çıkar kartopu oynarız, diyordum. ama arçil ben uyandırmadan uyandı, benim de uykum geldi. size daha limonlu kurabiye tarifi yazacaktım oysa. birkaç saat uyursam, kalkıp sabah kimseler yokken oynayabiliriz belki.



kar için şiir falı:



lusin

bilmiyorum stepan. bildiğim bir şey varsa

öyle bir satranç taşının oyuncusuyla

çok zorlu bir durumda konuşması gibi

konuşmaya geldim seninle.

tragedyalar V


sonra





yok, uyumadım. bora kısa uykusundan uyandı ve yürüyüşe çıkalım mı, diye sordu. sıkı sıkı giyinip, saat 4.00 olmadan sokağa çıktık. karlı bir sabaha karşı için kalabalıktı caddeler. kadıköy'e yürüdük. balıkpazarı'ndan geçtik, iskeleye yürüdük. hiç üşümedik, çok güzeldi. şampiyon'da bora çorba içti ben de bir fincan çay. eve taksiyle döndük. elektrikler kesilmiş ve arçil hem korkmuş hem de maçını izleyemediği için üzülmüş. üstünü sıkıca örtüp, yanına da yanan bir mum bırakıp ben de uyumaya gittim.

her şey böyle oldu.

7 yorum:

filizinadası dedi ki...

ne güzel!
daha ne olsun diyesi geliyor insanın...
:)
soğuğu unutturan sıcacık sonralarınız var:)

dgül dedi ki...

Aklınızdan, kaleminizden ve ruhunuzdan tasanlar çok hos yine...
Bir solukta okudum ve yine kitap alma planı yaptım. Lakin ben dısarı cıkmaya cesaret edemiyordum bugün; yazınızın sıcaklıgıyla evde ısınıverdim.
Yüreginize saglık...

Butterfly dedi ki...

Evet gerçekten de öyle anlatımındaki sıcaklık öyle görünürki, bir yerlerde var mı diye aramaya gerek duymuyor insan, en çok da saat 4 olmadan dışarı çıkmanız, çorba ve ça şiçip geri dönemniz, sana alınan dikiş makinasına sevincini anlatman, ne biliyim, çok ama çok sıcak geldi bu karlı soğuk bir gecede...

Cem dedi ki...

hata düzeltmek gibi olmasın da a. şinasi hisar'ın fahim bey ve biz adlı romanını yanlışlıkla fehim bey ve biz diye yazmışsınız. dikkatimi çekti, yazmadan edemedim.

Cem

sunthing dedi ki...

Merhaba,
Çamlıca'daki Eniştemiz'den sağ tarafta yaptığınız alıntıyı Kelimeyiyen'imde kullandım,bilgi vereyim istedim.Ayrıca dikiş makinanızı güle güle kullanın,annem de kendininkini bana verdi,ben de çok mutluyumm :)
Sevgiler

endiseliperi dedi ki...

cem bey, dikkatiniz için teşekkür ederim. derhal düzeltiyorum.

herkese sevgiler.

gaykedi dedi ki...

Abdülhak Şinasi Hisar'ın eşcinsel olduğundan en son hilmi yavuz bahsetmişti peri'cim belki okumuşsundur.