Perşembe, Şubat 21

Kim bilir, kim diyebilir ki bir insanın hakikatı nerede biter, rüyası, hülyası, yalanı nerede başlar?


Geçmiş öylesine geçip gidiveriyor ve elden de bir şey gelmiyor. Eski fotoğrafları başka bir şehirde bir sandık içinde saklı tutuyorum ve çok eski hikayelerim bir pazar torbası içinde yanında öylece duruyor. Onları, hayaletimsi varlıklarıyla, ruhun kendine çöreklenen bir acı vesikası gibi saklamakla, bana ait bir tarihin sarkacında tutunup kaybolmamayı ve onları, geçip giden şimdiki zamanın nedenleri gibi görerek, hayata iyi ya da kötü gereken manayı vermeyi umuyorum.

Geçmişin karakterleri ile karşılaşmayı sevmiyorum. Onların, geçmişte kalmakla mahzun ama masum, geriye döne döne incelenebilir olmalarını seviyorum. Hiç görüşmediğim, çoğuyla artık konuşmamayı tercih ettiğim muhteşem renkli karakterleri, geçmiş zamanın içinde soldurarak ve böyle olmakla birlikte onlara bakışımı hep olumlu tutarak itina ile saklıyorum. Geçmiş beni kederlendiriyor ve içimi kıyım kıyım kıysa da ona sevecen ama çok hüzünlü bakmamayı beceremiyorum. (Facebook'u bu nedenle kullanmıyorum. Geçmişteki karakterlerin, değişmiş halleriyle, dahası değişmiş benle kuracağı yeni ilişki çorbasını sevmiyorum.)





Abdulhak Şinasi Hisar'ı, geçmişe, onu avucunda sımsıkı sabit tutmayı isteyeceke kadar bağlı oluşuyla ve yeni olanın şımarık, hodbin, kaba, çiğ varlığıyla teklifsizce yerini almasına içerlemesiyle anlıyorum. Onun, ilgisini çeken karakterleri titiz bir koleksiyoncu gibi değerlendirmesini seviyorum. Çamlıca'daki Eniştemiz gibi, Fahim Bey de bir geçmiş zaman adamı. Çamlıca'daki eniştemiz, Hacı Vamık Bey gibi o da egzantirik, yaşadığı zamanın ölçüleriyle değerlendirilince olağandışı. Öyle dürüst, dış dünyanın iyice ticarileşen zihniyetinden öyle farklı, öyle sade, öyle kendi halinde, öyle kendine bağlı ki, bütün bu sıradan özellikler Fahim bey'i sıradışı yapmaya yetiyor. Çünkü çoğu "dürüst" insan, fırsatlar ona, ilkelerinin aksini yapması gerektiğini söylerse, hiç çekinmeden bu erdeminden feragat eder ve buna da akılcılık denir.


Yazar bu kitabında da, kendisinin ilk gençlik yıllarında tanıdığı Fahim Bey'i -kendisinin değişen yaşlarına göre, karakteri ölçüsünde değişen Fahim Bey'i- anlatıyor.


“Fahim Beyi en evvel hemen çocuk, sonra genç, sonra orta yaş gözlerimle görmüştüm. Esasen her şeyi muttasıl yoğuran zamanla o da değişiyordu. Fakat Fahim Bey bir insan değil de, mesela Yangın Kulesi, Galata Kulesi veya Kız Kulesinin biri olsa onun hakkında benim fikrim gene değişecekti. Zira fikrimiz şehrimizdeki kuleler hakkında bile sabit değildir. Ve bu müddet zarfında ben başkalaştığım için onu elbette başka başka görecektim”

s.70



Ne kadar doğru! Benim hep geçmişin sürekli değişen bir yapıya sahip olduğunu söylemekteki kastım da bu. Yoksa geçmişi, işime geldiği gibi tahrif etme imkanından bahsetmiyorum elbetteki.



Kitabın ilk bölümlerinde, yazarın babasının yakın arkadaşı olan Fahim Bey'i anlatışındaki nükte, ona bakıştaki şefkat çok hoş. Evet, tuhaf bir adam Fahim Bey ama anlatılan zaman hem Fahim Bey'in gençliği, ki ne kolaydır her şey gençlikte ve tüm tuhaflıklar arkadaşların hoşlarına gider ve sevgiyle kucaklarlar sizi, henüz hayat sizi başarısız diye tarif etmemiş, özellikleriniz bu tarifle zedelenmemiştir; hem de çevre, Fahim Bey'in naif karakteri için o denli hoyrat değildir.


Yazar, Fahim Bey'in yaşadığı zamanın nesnelerine de şefkatle yaklaşır.







“Eskiden evlerin diğer odalarında hanımların ötede beride duran küçük saatleri olur, bunların bazısının cevahirle süslenmiş mineli kapakları bulunur, beylerin ceplerinde yahut masaları üstünde duran, iri, kapaklı, kimi alaturka, kimi alafranga saati bildiren ve kimi iki yüzlü olan, bir tarafı ezani saati, diğer tarafı Avrupai saati gösteren hususi saatler olur ve bütün bu, çoğu küçücük delikleri küçücük altın anahtarlarla kurulan cep saatlerinin daha ince daha mahrem sesleri de sanki eşyalardan sızar, ceplerden taşar, için için akardı. Öyle ki bu saatlerden zayıf bir su sesi gibi hasıl olan gizli uğultu, geçen zamanın uğultusu, dikkat olunursa derinden derine sezilirdi. Bu, güya eski zaman evlerinin çarpan kalplerinin sesiydi.”
s.26



Yazar büyür ve gözündeki Fahim Bey'e hem bakışı değişir; hem de Fahim Bey'in başından geçen olaylar... Kitap ilerledikçe, kederlenir, acı bir dile sahip olur. Kitabın sonlarına doğru yazarın, Fahim Bey nezdinde yaşlılık ve ölüm hakkındaki fikirleri çok ama çok sarsıcıdır. Kitapta herkesin Fahim Bey'e ilişkin bir fikri vardır ama hepsi de birbirinden çok farklıdır. Kitabın son bölümleri gerçekten çok ama çok güzel; bakın:


“Kendimizi biz bilebilir miyiz? Bizim hakkımızda kendimizin mi, kimin şahadeti makbuldür, Kim bilir? Kim diyebilir ki kendi kendimiz hakkında ilmimiz nerede biter, cehlimiz nerde başlar? Ve başkalarının cehli nerede biter, ilmi nerede başlar?”
s. 127


“Kendimiz ve gördüklerimiz o kadar sarih tezatlarla vücuda gelmişizdir ki kendimiz ve gördüklerimiz hakkında bir fikir edinmekte biz de müşkülat çekeriz. Zamanın içinde her hayatın çizdiği dairenin vüsati buna hariçten bakanların bütün tahminlerini aşar. Her insan ömrünün hudutları zamanın sularında halkalar gibi genişleye genişleye silinir. Bunlardan sanki biz ne duyarız? Bizim yabancı bir hayattan sanki bildiğimiz nedir? Ve başkalarının bizden bilecekleri sanki ne olabilir?”
s.127


“Bir mahluk gönlüyle yapayalnız kalınca nasıl değişir! Kimse bu değişmiş insanı tanıyamaz, kimse onun yalnızlığına giremez, kimse kimseyi tekmil yüzleriyle, bütün insanlığıyla bilmez!”
s.127

“Kimse göründüğü gibi değildir, fakat kimse görünmediği ve kendi olduğunu sandığı gibi de değildir. Kimse bizi kendimizi olduğumuzu sandığımız gibi göremez. Kimsenin nasıl olduğunu hiç kimse bilmez.”

s.128

“En makul adamların bile, en makul adamların hele, bazen delilik yapmaya meyilleri, istekleri, ihtiyaçları olmaz mı? Delilik, suların, havanın, bütün tabiatın bir nevi başıboş mantığı değil midir? Bunları nasıl bilelim ki, hep buhar gibi kaynaşan hudutlar üstündeyiz! Bu hükmü kim verebilir ve bu işe kim hakem olabilir? Kim bilir, kim diyebilir ki delilikteki usluluk nerede biter, usluluktaki delilik nerede başlar?”

s.129


“Çok kere, mazide aklımızın bize yar olmamış olduğunu, fırsat ve zaman geçtikten sonra fark ederiz. Çok kere de kendi kendimiz etmiş olduğumuzu bize hiçbir düşmanın yapamayacağını görürüz. Ömrümüzün yarısı böyle, diğer kısmında işlemiş olduğumuz hataları tamir ve tashih ile geçer, fakat yazık ki bütün bu tecrübelerimizden istifade etmek içinse önümüzde ikinci bir ömür yoktur.”
s.130


“Ömrümüzü saran manevi iklimler arasında hangisi bizim için hakikisidir? Asıl hangisi ruhumuzun iklimidir? Hangisine hakikat demeliyiz? Bir zahiri hakikat vardır ki, sathi ve aldatıcıdır. Bir de geçici hakikatler vardır ki hep birer hususiyetten ibaret değil midir? Hakikatin bin bir cephesi, çehresi, manası ve başka başka görünüşleri yok mudur? Ruhunun itikadiyle yaşayan mutekit ve hayalperest, başkaları onu ne kadar hayal içinde sanırlarsa sansınlar, kendisi hakiki hayatı yaşamış olmaz, kendisi için bir hakikat hayatı yaşamış sayılmaz mı? İhtiyacımız olan, yani aşkını duyduğumuz hakikatle erişebildiğimize emin olduğumuz hakikat bir değil midir? s.131



Peki kim bu Fahim Bey?

Onu, “benim akıllı oğlum!” diye seven kendi babasının; “dünyanın en iyi adamlarındandır” diye göklere çıkaran yazarın babasının; sadece bir Frenk mukallidi, dolayısıyla dinsiz ve tehlikeli bulan yazarın hani şu Çamlıca’daki deli eniştesinin; bahşiş vermediği için “naletin biri” diye tanımlayan han kapıcısının; eski gazeteleri ince ince kağıtlarla işaretlediği için, deli olduğunu düşünen hizmetçisinin; çeşitli iyiliklerini gördüğü için evliya diyen, reji hademesinin; zaafıyla bedbaht olup, bedbaht eden akılsız ve uğursuz bir insan diye dedikodusunu eden eşi Saffet Hanım’ın arkadaşlarının; geçmiş zamanın hoş görünüşlü, hoş sözlü, bir hayli vakit kaybettirici ve biraz safdil bir ihtiyarı, bütün zaafı ancak iyiliğinden gelen bir adamı olarak tanımlayan yazarın ve daha kitapta bulunan her figüranın fikri farklı:



Hepsinin ortak olduğu nokta, bu meçhul adamın biraz egzantirik bir adam olduğu. Gençliğinde, okulu bitirip İstanbul’da üç kuruş maaşla çalışmaya başladığında, Bursa’daki babası ola ki gelir de görür diye, odaları bomboş kocaman bir konağı borç harç kiralaması mı dersiniz, hasbelkader Türkiye’nin İngiltere konsolosluğunda ufak bir iş bulunca, Londra’nın en ünlü terzisine, “ne lazımsa dikin” diye talimat vermesi ve dikilen kocaman bir gardrop dolusu elbiseyi yıllarca giymek zorunda kalması mı dersiniz, hayalindeki ticari işletme için sermayedar bulamayınca,günleri boş geçmesin diye, hayali şirketin bütün gerekli defterlerini en küçük ayrıntısına kadar tutması mı dersiniz, mütercim olarak çalıştığı şirketlerde, masasından hiç kalkmayıp, evinden getirdiği sefertasındaki yemekleri yemek dışında bir bardak olsun su içmemesi mi dersiniz, tramvaya binecek parası olmayıp, yolun hep aynı kaldırımından, hep aynı sarımtrak renk giysilerle, yüzünde hep mütebessim bir ifadeyle evine doğru yürümesi mi dersiniz… Neticede, nazik, tevazulu, ciddi, onu tanıyanlar azaldıkça yalnızlığı çoğalmış bir Fahim Bey. Ayıp ve yersiz şeyleri görmemeye itina eden, o ne kadar mütevekkil ve mütehayyil ise o kadar kaba, hırçın, acımasız, hoyrat kalabalığı görmüyor gibi kendi halinde başka bir alemde yaşayan Fahim Bey.



Ben Fahim Bey'i çok sevdim. Onu anlayan, onu bu şekilde anlayıp dillendiren Abdulkhak Şinasi Hisar'ı daha çok sevdim. Çamlıca'daki Eniştemiz'den sonra, iyi ki okudum dediğim, ikinci kitabı oldu. Size de hararetle öneririm.




Abdulhak Şinasi Hisar

Fahim Bey ve Biz

YKY


Bu kitabı okurken


* Bora bu hafta evde çalıştı, şirkete gitmedi. Geceleri o çalışırken kitap okudum ben de. Bazen de film izledim. Bora evde olunca düzen biraz değişti, gece uyumayınca, sabah çocukları gönderdikten sonra uyudum. Temizlik yapmadım, çalışan Bora'yı rahatsız etmemek için. Bu da zamanın uzaması demekti.


* Alışverişleri bazen Bora yaptı ve alışverişte çok vakit kaybetmeyi sevmeyen benden bile daha hızlıydı. Evde, hoş bir koku olsun diye, kurabiye pişirdim çoğu kez.


* Yasemin'in susuz pişen tavuğundan yaptım; hem Bora'nın annesine hem de bize. Bora bakmış ki, bunun için uygun tencere bulmakta zorlanıyorum, yürüyüş için çıktığı bir gün, Esse'den iki demirdöküm tencere ile döndü. Tencereler çok güzel ama çok ağır, rafa koymak tehlikeli geldi, uygun yer bulmalıyım. Ikea'dan da demirdöküm tava almıştık geçenlerde. Biz uygun tavayı ararken, bir hanım geldi, "Bunları boşverin, şunu alın,"diye ağır, demirdöküm tavayı gösterdi. Abisi, gemiciymiş hanımın ve bir gün Rusya seferinden ağır, demirdöküm bir tava ile dönmüş eve. (Anlatışı öyle seri, tavayı övgüsü öyle heyecanlıydı ki, biz suspus dinledik onu ve ne derse yaptık. Arkasından gidip, gösterdiği tavayı inceledik ve sesindeki yetkin tonla yaptığı önerilere de basitçe "olur, peki," dedik:) Çok kullanışlı imiş. Hanım da ne zamandır, Ikea bu tavayı getirsin diye bekliyormuş. Bizim için yüzeyi en pürtüksüz olanı seçti ve tarif etti: Eve götürünce azıcık yağ ile yağlayıp tavayı ısıtın. Sonra silin, tavayı kullandıktan sonra yıkamayın ve diğer kap kacaktan ayrı bir yerde saklayın, dedi. Ben yıkıyorum ve mutfakta tavaları, süt tencerelerini astığım askıda tutuyorum. Köfteleri onda Bora kızartıyor genellikle. Gerçekten lezzetli oluyor. Fiyatı da demirdöküm ürünlerde olduğu gibi pahalı değil, hatırladığım kadarıyla 12 ytl idi.


* Çocuklarla uğraştık. Bora, Atakuş'a Türkçe çalıştırdı, ben de Arçil'e matematik. Evden duyulanlar; cinaslı, tunç kafiye, redif, öklid, trigonometri, sinüs, cosinüs, neden çalışmıyorsun çocuğum? Her gün düzenli çalışsanız, bu dersler ne ki, çok başarılı olursunuz....


* Arçil OKS için hazırlanıyor ya, pek ümidim yok. Gelecek yıl için, tiyatro, İngilizce, resim kurslarıyla, o çok istediği için basketbol kursu araştırıyorum.


* Bora İspanyolca kursuna gitmeyi istiyor, bir de bateri dersi almayı. Bense dikiş dikmeyi öğrenmeyi istiyorum.


Hayatın sıradan, yeknesak olmasını, kendimi Budenbrook ailesi gibi bir süreci yaşayacak ailenin başlangıcı olarak hissetmeyi seviyorum çoğu kez. O zamanlar derhal bir çocuk daha yapmayı istiyorum. Ama Abdulhak Şinasi Hisar'ın dediği gibi, insan kendini ne kadar tanıyabilir ki? Çok zor.


Her şey böyle oldu.


5 yorum:

mor dedi ki...

o kadar güzel anlatıyorsunuz ki okurken sanki ben de tüm bunları yaparken yanınızdaymışım gibi hissediyorum.neredeyse bir buçuk yıldır sizin sessiz izleyicinizim artık ses vermenin zamanı geldi :) sizi seviyorum.tanımadığınız birini sevmek tuhaf mı bilmem ama napiim sizin yüzünüzden :) bayan g2

semiramis dedi ki...

esse'den iki demirdöküm tava mı?? çok para vermişsinizdir onlara hay allah! içi sırlı olanlardan değil mi?
Kardeşim de almış o demirdöküm tavalardan ikeadan.O da memnun. fiyatı da inanılmaz ucuz imiş.
Benim de var bi tane. yıkıyorum ben ama hemen ocakta ısıtıp kurutuyorum. yoksa küfleniyor. küflenince de yağ sürüp ocakta iyice kızdırmak gerekiyor sadece. büyük bir sorun değil yani.
Arçil de OKS'yi kazanamayıversin, ne yapalım. Sinir oluyorum zaten şu sınav sistemine, çocukların eline birinci sınıftan itibaren test tutuşturmalarına. Umarım kendisi üzülmez çok. Gerçi üzülse de unutur hemen. Neler neler unutulmuyor ki?
Geçmişle ilgili söylediklerin çok hoşuma gitti sevgili peri. Ben de hemen örterim üstünü yaşadığım ne varsa. Dönüp bakmak çok fena üzer beni baktığım şey iyi de olsa kötü de olsa. Eskiden dinlediğim şarkıları bile dinleyemem hüzünlenmeden. Kokuları sürünemem.
Fahim Bey'de iç acıtacak türden görünüyor. Cevdet Bey gibi...
Son bişey, gerçekten çok büyülü görünüyorsun fotoğraflarda. Peri gibi.

endiseliperi dedi ki...

çok teşekkür ederim, mor. aslına bakarsanız yakınımızda olanları sevmemiz daha güçtür:)ses verdiğiniz için çok sevindim.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

semiramis,
OKS'yi kazanamamış gibi plan yapmaya başladım bile ben. Hiç sevmiyorum ben de bu test, sınav, stres hikayelerini. ama çevre öyle bir baskı uyguluyor ki, eğitim için tek yöntem buymuş gibi, biz de takıldık gidiyoruz.

güzel sözlerin çok hoşuma gidiyor. perilikle cadılık arasında gidip geliyorum sanırım. cadı fotoğraflarım, dorian gray'in portresi gibi gardrobun en gizli köşesinde başka bir süreci izliyor; onları size göstermiyorum:)

sevgiler.

Butterfly dedi ki...

gerçekten de enfes anlatıyorsun, ben bu kitabı görsme şöyle elime alsam kesin dikkatimi çekmez ama sen anlatınca acilen alma ihtiyacı duyuyorum:)
OKS savaşında henüz çıkmış bir anne ve eğitimci olarak sana diyebilirimki sakın dert etme, oğlum geçen yıl derecelerle deneme sınavlarını geçti ama sınav günü hiç beklemediğim bir kaygı ve ağlama kriziyle başaçıkamayan oğlum sınav boyunca baş dönmesi, kusma ve tuvalet arasında mekik dokumuş, tabi ben de dışarda farklı kaygılarla, fen lisesi beklentisi vardı kendisinin benim yoktu hiç ama anadolu lisesi olduğunu öğrendiği gün ölmek istiyorum diye bagırdı, düşğnebiliyormusun yaşadığı trawma ve sorumluluğun üzerindeki stres boyutunu? Değmez, her okulda çocuklar yapabilir, kendini gerçekleştiren birey her zaman akedemik olarak güçlü olmak zorunda değildir, bazı şeyler için zamanlama çok önemli, çocuklar hem ergenlik şeytanlarıyla hem de sınav stresiyle başa çıkmak zorundalar, çok acı bir sistemin içinde çırpınmaktan başka birşey gelmiyor elimden, çocukları bu keşmekeşliğin içinde harcadığımızı düşünüp çok üzülüyorum nedense...
sevgiler.