Cumartesi, Nisan 18

iyiyim iyiyim

Geçen postun yorumlarında bahsi geçmiş; iyilik üstüne de konuşuruz, demiştim. bu aralar başka dertlerle uğraşır durumdayım ama fazla da gecikmeden az önce ortaya çıkan şu yazıyı göndereyim istedim. eksikleri çok ve dağınık, idare edin, olmaz mı?




İnsanlar için bunca sık kullandığımız, iyi-kötü sıfatlarının kendisi hakkında azıcık düşünmeye başladığımda, her şey karmakarışık oluyor. Girit labirentine girmişim de saptığım her yol kördüğüm olup, beni tekrar geçtiğim koridorlara götürüyor gibi yorulup, bunalıyorum. İşin içinden çıkamayınca gündelik hayatın onayladığı kavramların düzayak anlamlarına bel bağlayıp, İkaros gibi balmumu ve tüylerle yapılmış kanatlarla labirentten uçarak kurtuluyorum.

Sıradan insanların basit çıkar ve beklentileri ile hareket ettiğini bilince, yani tercihlerinin o apaçık anlamlarını görünce, insan bağışlayıcı oluyor. “İyi” bir insan diyor. Ondan beklenen, evet, ortadaki kasede duran elmaların en büyüğünü açgözlüce kendine seçmesi. Kalabalıklar içinde çok iyi insan var böyle. Hayatın zorlaşması ile insanların çirkinleşmesi orantılıdır. Ve bu doğaldır. Eh, hayatı sıkıcı yapan da böyle insanlardır. Sıkıcı olan bu insanlardır. Hayat bu insanlarla sıkıcılaşır. Anlarsın, bağışlarsın ama uzaklaşırsın, yalnızlaşırsın. Duvar kenarından yürüyen, suya sabuna dokunmayan konularda çok konuşan, kendini asla zor tercihlerin karşısında bırakmayan bu çok iyi insanlar, herkese sunulan bu “insan” olmak macerasında kahramanlığı kendilerine yakıştırmazlar, figüran olmayı kabullenirler ve televizyondaki açıkoturumlar bu iyi insanlar hakkında yapılır.

Kendine zor sorular sormuş insanlar da var şu iyilik hakkında. Bunlar da çok. Sen, ben, biraz okuyup yazmış çoğu insanın kafası karışıktır iyi olanın ne olduğu hakkında düşünürken. Bunlar çok düşünür hayat hakkında, hayatın anlamı hakkında ve iyi bir insan olmak konusunda müthiş bir iyiniyete sahiptirler. Bencillikleri ve kibirleri ile iyiliğin anlamı hakkında düşünürken kendi taraflarını tutarlar ancak. Derin ve zor konular açarlar, çok düşünürler ama davranırken genellikle çuvallarlar. Yukarıdaki sıradan insanlardan tek farkları kavramlar hakkında düşünecek donanıma sahip olmaları ve vicdan denilen alarmları yüzünden daha rahatsız uyumalarıdır.

Çok, ama çok az insan var ki, ben birkaç tane tanıdım bunlardan, onlara iyi derken biraz zorlanırsın. Ama gerçek iyi olan da onlardır. Neyin iyi olduğu, iyi davranışın, iyi kararın, iyi tercihin ne olduğu konusunda insiyaki olarak bir sezgiye sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda donanıma da sahiptirler. Şu omzumuzda duran iyiliğimizi ve kötülüğümüzü yazan meleklerin defteri var ya, bunlar için tek defter vardır. İyiliğin içindeki kötülüğü, kötülüğün içindeki iyiliği görürler. Bunları süzüp, o altın iyiliğe ulaşmayı bu insanlar becerir. Hayatı sadece kavramlarla anlamaya çalışmazlar, hayat onların hikayesidir. Okuduğunuz romanlardaki kahramanlara esin verir bu adamlar. Tercihlerinin hiç biri kolay değildir. Hayat zordur onlarla ama çok da zevklidir. Onları izlemek güzeldir. Bir sürü soru çıkar bu izlenceden. Takdir edersiniz onları ama yanlarında yürümek zordur, eninde sonunda ayvayı yersiniz. Haklarında iyi olduğu kadar kötü de denir. Seyircilerin kendilerini bu sorulardan korumak istemelerine göre değişir oran. Bana sorarsanız, verdikleri zararları hesaptan düşerek diyebilirim ki, “iyi” olan insanlar bunlardır.

Bir de bu iyilik ve kötülük bahçesini ufka kadar görebilen, iyiliğe ulaşmak için zamanında yeterince çirkinleşmeyi göze alabilmiş, kapasitesini tartmış, hayatı olsa olsa nasıl yaşayabileceğini sezmiş insanlar da var. Bunlar, nihayetinde tercihlerini yapar, bu konuda artık hayatla ve kendileriyle didişmezler. Şu iyilik bahçesinde topu topu ne yetiştirebileceğini bilir, işlerine güçlerine bakarlar. Her ne kadar sıradan görünseler de eğer toprağını yeterince derin çapalarsanız çok renkli, ilginç ve “iyi” insan çıkar bunlardan.



Dostoyevski Budala romanında, Prens Mişkin ile “mutlak iyilik” hakkında düşünmüş.
Yeğeni Sonya’ya yazdığı mektupta, “Romanın (Budala’nın) temel düşüncesi, mutlak iyi adamı anlatmaktır. Özellikle bugünlerde, dünyada bundan güç bir iş yok. Bütün yazarlardan mutlak iyiyi anlatmaya kalkışanlar her zaman doğruyu elden kaçırmışlardır. Çünkü bu son derece güç bir iş. İyi, bir ülküdür, ama gerek bizim ülkümüz, gerek uygar Avrupa’nın ülküsü, hala işlenip ortaya çıkarılmaktan çok uzak. Hıristiyan edebiyatındaki iyi kişilerin en kusursuzu Don Kişot’tur. Fakat iyi olmasının tek nedeni, aynı zamanda gülünç olmasıdır. Dickens’ın Pickwick’i de (Don Kişot’tan çok daha zayıf, fakat yine de gülünçtür) gülünçtür ve bu yolla başarılı olmaktadır.”

Meselemizle ilgili olan kısımdan yapmam gereken alıntı bu kadar ama Dostoyevski öyle derin ve doğru bir edebiyat analizi yapmış ki, devamındaki şu birkaç cümleyi de yazayım.

“Kendi değerinin farkında olmayan bu gülünç kişilere karşı bir merhamet uyanmakta ve bu yoldan, okuyucuda bir yakınlık duygusu ortaya çıkabilmektedir. Merhametin uyanışı, mizahın sırrıdır. Jean Valjean da güçlü bir girişim, fakat o bahtsızlığın derinliği ve toplumun ona yaptığı haksızlıklar yoluyla okuyucuda yakınlık uyandırıyor. Benim romanımda bu tür şeyler hiç yok ve tam bir başarısızlığa uğramaktan müthiş korkuyorum.”

Dostoyevski, Budala’nın Prens Mişkin’ini yaratırken, bütün dünyada mutlak iyi olarak gördüğü İsa’dan ve Don Kişot’tan etkilenir. Prens’in fiziksel betimlenişi gerçekten de İsa’ya tıpatıp benzer. Coleridge’in Don Kişot için söylediği “ yargıdan ve anlayıştan yoksun kılınmış aklın ve ahlaki duygunun (elbette içinde bulunduğumuz dünyanın, kaba, çirkin, çıkar dolu yargısına ve anlayışına gönderme yaparak) kişileştirilmişidir,” değerlendirmesini Prens Mişkın için de yapmak gerekir.

Dostoyevski, acı çekmenin ve boyun eğişin ahlaki üstünlüğünü Mişkin’de canlandırır. Dostoyevski, eylemi duyguya göre ikinci plana indirir. Günahı eylemde değil, duyguda bulur. Günahkar eylemler, günahkar zihinlerden daha affolunur. Mişkin tıpkı İsa gibi düşkünlerin, günahkarların dostudur. Rezil Lebedev’le, sahtekar Keller’le, sarhoş ve namussuz İvolgin’le birlikte olduğu zaman çok rahattır. Biz kitabı okurken bu karakterlere sinirlenir ve Mişkin’in kendini kollaması, şu terbiyesizlere dersini vermesini isteriz. Oysa Mişkin’in meselesi bizimkinden çok başkadır. O, özellikle bu tür karakterlerle karşılaştığında içindeki iyilik duygusunu nasıl yansıtacağını düşünür. Onun için, kirlenmiş Nastasya ile lekesiz Aglaya’yı değerlendirirken bağlı olduğu hiç bir toplumsal ya da ahlaki titizliği görmeyiz. Kime ne için, ne kadar, nasıl dikkat edebileceğidir, kim için ne kadar yardım edebileceğidir meselesi.

Ahlaki görüşü mahkemelere ya da ceza kanununa yaraşır ilkelerden etkilenmiş ve duygulara, düşüncelere karşı hoşgörülü, eyleme karşı hoşgörüsüz olan Batı uygarlığı için Mişkin ne kadar anlaşılmaz ise de, duygulara önem veren ve eyleme aldırmayan Rus insanı için Prens Mişkin o kadar tanıdıktır. Mişkin’in dünyası, kişisel çıkar dürtüsünün olmadığı, paranın küçük görüldüğü, vermenin almaktan daha iyi olduğu, yarının düşünülmediği bir dünyadır. Ahlaki ülkünün pratik uygulanımları izlenir bu dünyada. Hiçbir zaman dingin bir cinsel ilişkiyi betimlemeyen Dostoyevski’ye göre cinsel ilişki kuramsal olarak bencilcedir (iki kişiyi ilgilendiren bir bencillik olsa da) başkasını düşünmeyi, kendine önem vermemeyi buyuran ahlaki ülküden sapmadır.

Mişkin, temiz, güzel, boyun eğmez dürüstlüğü, dürtülerini başıboş bırakmasını engelleyen utangaçlığı ile çok çekici olan Aglaya’ya doğal, insani bir cinsel eğilim duyarken, bedeni alçalmışlığı içinde ahlaki yüceliği ve temizliğini gördüğü, kırılgan bir erdemi olan Nastasya için feda olmaya zorlar kendini.


Zor bir şey şu iyilik kısaca. Gülünç olmayı, daha kötü şartlarda yaşamayı, kendi bencil isteklerine sırt çevirebilmeyi, kendini tümden başkalarına adayabilmeyi gerektirir. Seyirci istiyorsan, bu da yaptığın iyiliği bozar. Okuduysanız, Camus’nün Veba’sında Cottard adında bir karakter var. Bu kaba saba adam neden sonra, oldukça kibar, komşularına iyi davranan, arkadaşına yemek ısmarlayan bir adama dönüşür. Arkadaşı der ki, “öyle değişti ki kendisinin iyi bir insan olduğuna ilişkin tanık arıyor gibi davranıyor”.

Annem de iyidir, doğasında iyilik vardır ama nasıl desem cennete gitmeyi düşler bu iyiliklerle. Onun iyiliklerini bozan tek şey bu cennet fikridir bana kalırsa.

Ben, iyi bir insan mıyım? Sanmıyorum. Bir kere, hayattaki rolüm konusunda kararlı değilim. Bu, zaten çok karmaşık olan bu iyilik kavramı için, benim kendimi test edeceğim sabit bir alan kolaylığını yok eder. Hayat beni yorar. Zor gelir. Bu da davranışlarımdaki iyiliğin istikrarlı olarak devamını engeller. Bir olaya bakarken 360 derecelik bir açı yeğlerim ve her seferinde bu açı değişir ki, istikrarsızlığa bu da neden olur. Her şeyden önemlisi, iyi bir insanın kendini unutmuş olması gerekir ki, benim işim gücüm kendimledir. Ara sıra tepem atarsa, “neden kötü olmamalı?” diye de sorarım kendime. Mozart karşısında Salieri’nin kötülüğünün anlamı, Gündüz Güzeli filminde, kötürüm düşen ve kendisine çok iyi bakan karısı karşısında suçluluk duyan adama, karısının kirli hikayesini anlatarak onu bu suçluluk duygusundan kurtaran arkadaşının davranışı, Nabakov’un Lolita’sındaki Humbert’in karşı koyamadığı kötülüğündeki sapkınlık… İyilik ve kötülük hakkında düşüneceğimiz öyle çok örnek var ki. İyi karakterleri olduğu kadar kötü karakterleri de anlamaya başladığınız anda hapı yutuyorsunuz ama.


Not:Budala kitabı için yapılan alıntı ve yorumlarda, Edward Hallet Carr’ın Dostoyevski kitabından yararlandım.

32 yorum:

tavsan dedi ki...

Peri, sen dedin diye Budala'yi aliyim diye bakindim, ama hangi cevirisini alayim bilemedim. Iletisim icin Mazlum Beyhan cevirmis, ama senin baska bir onerin varsa yazar misin? Yazini okumadim tam olarak simdi zamansizliktan, ama en kisa zamanda okuyacagim;) Bu arada, yarin muhtemelen internete girmem, o yuzden simdiden: iyi ki dogdun, nice keyifli, mutlu, saglikli, dolu dolu yaslara!

afşar çelik dedi ki...

Ben, iyi bir insan mıyım? Sanmıyorum. Bir kere, hayattaki rolüm konusunda kararlı değilim. Bu, zaten çok karmaşık olan bu iyilik kavramı için, benim kendimi test edeceğim sabit bir alan kolaylığını yok eder. Hayat beni yorar. Zor gelir. Bu da davranışlarımdaki iyiliğin istikrarlı olarak devamını engeller. Bir olaya bakarken 360 derecelik bir açı yeğlerim ve her seferinde bu açı değişir ki, istikrarsızlığa bu da neden olur. Her şeyden önemlisi, iyi bir insanın kendini unutmuş olması gerekir ki, benim işim gücüm kendimledir(Alıntı)

Kendini unutan insan nasıl iyi olabilir Peri Hanım? Eyvah eyvah eyvah!

Varlığı kendimizle idrak ederiz Peri Hanım, etmeyin! Kendi varlığı için saygı duymayan, başkasının varlığını nasıl idrak edebilir ki?

İyilik zor değildir. Karmaşık da değildir… Bir olaya 180 derece ters açıyla bakmanıza rağmen mesela masumken katil olur musunuz? Hayatın sizi yormasına rağmen masumiyeti lekeleyebilir misiniz?

Bu gün karınca ezmezken yarın, kertenkele yakar mısınız?

N’oldu? Demek ki “sınırlarınız” vardır? Kötülük istikrarsızlık değildir. Kötülük sınır tanımamaktır. Referansın size itici gelebilir ama Kur’anda ( bildiğim kadarıyla) ..”Allah size günahlarınızdan dolayı merhamet eder…” denir. Burada insanın günah işleme potansiyeline dikkat çekilir ve günahtan pişman olmak kabiliyetine de dikkat çekilir.

Mesela pür günahsız olmak değildir. Mesele sınırları aştığımızı bilmek, bunun farkında olmak ve bundan pişman olup olmamaktır. Eğer pişmanlık hissetmiyorsak, sınırlamaları da bilinçli şekilde reddediyorsak işte o zaman KÖTÜYÜZDÜR. Sınırları fark edemeyenler zaten sorumsuzdur. Hayvanlar dahi yaratılışları ile sınırlanmıştır. “Sınır” kavramını asıl anlamlı kılan insanın bilinçli bir canlı olması ve tabiatının sınırlarından ayrı bilinçli kabulleriyle davranışlarına yön vermesidir.

Bu açıdan kendinize haksızlık yaptığınızı düşünüyorum. Bu kabulün iyiliği ulaşılmaz kılacağını ve başkalarını da çok keskin ev acımasızca yargılamaya yol açacağını ayrıca düşünüyorum.

Sizin gibi son derece müşfik ve empatik bir insanın bu kadar karamsarlığa kapılmasına hiç gerek yok! Kendini kötü hissetmesi gereken en son insanlardansınız. Yapmayın lütfen…

asliberry dedi ki...

Günaydın,

İyi ki doğdun. İyi ki varsın.

teyzenteyfik dedi ki...

Tesaduf, ben de su siralar Carr'in Dostoyevski'sini okuyorum.

torkunc dedi ki...

Dead Man >> Ölü Canlar
;)

Ekmekcikız dedi ki...

Sevgili Peri,
Doğum günün geçti sanırım. Olsun, yine de kutlamak istedim. Gönlünce bir yeni yaş olsun, sana.:))

İyilik-kötülük meselesine gelince, mutlak iyi ve mutlak kötü yok dünyada, iç içe geçmiş hepsi birarada diye düşünüyorum.
:)

Journey to Orient dedi ki...

Peri, bence "iyi" ve "kötü" sıfatları insanlar için o kadar anlık kullanımlar ki... Yazdığınız kategorilerdeki insanların iyiliklerinin/ kötülüklerinin sınırları saydam değil de o kadar net mi sizce?

hayatının yirmi yılını, genel anlamda kötü bir insan olarak geçiren kişi, kalanını gayetiyle "iyi" sıfatını alarak önüne tamamlayabilir. Ya da tam tersi...

bir adım atıyorsunuz, iyisiniz. diğerinde kötü. kimse bilmese de siz bilirsiniz ne olduğunuzu. bir cümlelik düşünceyle iyi, peşinden gelen cümleyle kötü olabilirsiniz. ve bu savaş hiç bitmez. o kadar yorucudur ki, takip edene...

mutlak bir iyilik ve kötülük de yok bence. diyardan diyara, dinden dine, kişiden kişiye, kültürden kültüre vb. değişen kurallarla iyilik ve kötülük var. dediğiniz gibi o kadar karışık ki...

adam öldürmek eylemi, kötülük gibi görünse de arkasında yatan bir sebeple iyilik olabiliyor. ne tuhaf.

ve yine dediğiniz gibi, kendini unutmakla belki mutlak iyilik mümkündür. ancak o zaman da meleklik sınırları başlar ki, o zaman da bu, insani iyiliği aşar ve konu dışı kalır :)

afşar çelik dedi ki...

Orient express yorumcumuzun bakışı bana biraz nihilist gibi geldi.. Öyleyse neden Hitler kötüdür?

"Hiç bir doğru yok, hiçlikte yok, hiç hiç hiç..."

İyiliğin mutlak olduğu, çünkü kötülüğün sürekliliğiyle varlığımızı sürdürmenin dayanılmaz yıpratıcılığı bir ümit kaynağıdır. Ümide düşmansak zaten söylenecek bir şey yok...

İyiliğin mutlaklığı, kesintiye rağmen sürmesindendir.

endiseliperi dedi ki...

afşar bey,
sözlerinizde ne kadar haklısınız! elbette bir insan dünyayı kendinden başlayarak tanır, anlar. benim sözünü ettiğim, insanın bazı durumlarda önceliği kendisine vermemesi biraz da. ben, başkaları için çırpınan, sürekli başkalarının ihtiyaçları ve keyfi için servis sunan biri olsam da bu dediğim şeyi değiştirmez. bir anne olarak insiyaki olarak tüm önceliğim arçil olsa da, kendim hakkımdaki sözünü ettiğim yargım değişmez. sözünü ettiğiniz ölçüye göre ben "iyi" bir insanım. ama şu an açıklamakta yetersiz kaldığım bir anlayış var ki onu seziyorum sadece iyi olmakta yetersiz biriyim. nasıl desem, davranışlarını yönlendiren aklı, duru olan bir insan değilim.

teşekkür ederim hakkımdaki fikriniz için. ben elbette eski geleneğe bağlı bir insan olarak, kendisi hakkında iyi fikirlerin başkaları tarafından dillendirilmesinin şık olacağını düşünen de biriyim.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

canım! aslı!
teşekkür ederim. varoluşumun iyi bir şey olduğunu ne coşkulu, ne içten söylemişsin. teşekkür ederim. sen de iyi varsın!

endiseliperi dedi ki...

TT,
Bu aralar okurlarda dostoyevski'ye yoğun bir eğilim seziyorum. geçen gün de bir programda dostoyevski'nin suç ve ceza'sı ile tasavvuftaki bazı değerlerin karşılaştırması yapılıyordu.

carr, benim çok sevdiğim bir yazar. yıllar, yıllar önce onun herzen'i anlattığı romantik sürgünler kitabıyla mest olmuştuk. eğer dostoyevski'yi antana carr'ı seversen herzen'in anlatan carr'ı mutlaka ama mutlaka seversin.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

ev-vet torkunç, o filmden! aslında fotoğrafın altına içimden, bu sahne hangi filmden diye sorayım diye geçirmiştim, ama sulandırmayayım meseleyi diye vazgeçmiştim. ama sen içimden geçenleri okumuşsun;) teşekkür ederim:)

endiseliperi dedi ki...

ekmekçikız, çok teşekkür ederim. ben de zaten bir süre duymamış gibi yaptım bu doğumgünü kutlamalarını. insan yaşlanınca böyle tuhaf davranış
değişiklikleri göstermeye başlıyor;)

mutlak iyi'nin ve mutlak kötü'nün olması hoş olurdu. Bunlar sadece annemin anlattığı masallarda var galiba. yeni masallarda, mesela batman'in joker'ini bile ne kadar sevebiliyor, onun için üzülebiliyoruz. hımmm...

endiseliperi dedi ki...

J to O,
kararkteri oluşturan şey tekrarlanan davranışlarsa, bu tanım işimizi biraz kolaylaştırır sanırım. bu değerlendirmeyi yaparken artık omurgalaşmış düşünce ve davranışları gözeterek yapıyoruz galiba. yoksa aklımdan anlık olarak geçen öyle kötü fikirler olabiliyor ki her gün ceza olarak yüzlerce defa tesbih çeksem, kendimi kırbaçlasam, belimdeki telli kemerleri daha da sıksam az kalırdı:) kin, nefret, hırs herkesin doğasında var da, çok şükür onları kovalayacak donanıma da sahipiz. kötü olan şeyler, insandan sürekli enerji ve coşku talep ederler sanki, değil mi? kötü olmak çok yorucu:)

neyse, neyse

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

tekrar merhaba afşar bey.

Journey to Orient dedi ki...

afşar bey, beni kötülemek sizi iyi yapmaz :)ve nihilist değilim. ama olabilirim :) garantisi yok zira insanın ne olacağı ile ilgili. olmak istemem, hepsi bu.

kötülüğün mutlaklığı da, iyiliğe rağmen sürmesindendir.

peri, evet, kötü olmak çok yorucu. iyi olmaya çalışmak da çok yorucu :) sadece iyi olmaya çalışırken insan iyi bir şey yaptığını hissettiğinden yorgunluğu katlanılır oluyor.

doğum gününüz kutlu olsun.

endiseliperi dedi ki...

tavşan! tavşan'cığım, sen de iyi ki doğdun! Mutlu, sevinçli, zıp zıp zıplamak isteyeceğin çok güzel bir yıl dilerim sana da.

bendeki Budala da Mazlum Beyhan çevirisiyle. Çok memnun değilim çeviriden, ama idare eder. Şu an itibariyle onu alma, şunu al, diyebileceğim bir alternatifim de yok. Sen al oku bunu en iyisi.

sevgiler çok.

Elestirel Gunluk dedi ki...

Iskenceci ve cocuk katillerini anlamak bana cok luks geliyor ama...

koray dedi ki...

“Çok, ama çok az insan var ki, ben birkaç tane tanıdım bunlardan, onlara iyi derken biraz zorlanırsın. Ama gerçek iyi olan da onlardır. Neyin iyi olduğu, iyi davranışın, iyi kararın, iyi tercihin ne olduğu konusunda insiyaki olarak bir sezgiye sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda donanıma da sahiptirler. Şu omzumuzda duran iyiliğimizi ve kötülüğümüzü yazan meleklerin defteri var ya, bunlar için tek defter vardır. İyiliğin içindeki kötülüğü, kötülüğün içindeki iyiliği görürler. Bunları süzüp, o altın iyiliğe ulaşmayı bu insanlar becerir. Hayatı sadece kavramlarla anlamaya çalışmazlar, hayat onların hikayesidir.”

“Okuduğunuz romanlardaki kahramanlara esin verir bu adamlar. Tercihlerinin hiç biri kolay değildir. Hayat zordur onlarla ama çok da zevklidir. “

“Onları izlemek güzeldir. Bir sürü soru çıkar bu izlenceden. Takdir edersiniz onları ama yanlarında yürümek zordur, eninde sonunda ayvayı yersiniz.”

Üç paragrafı özellikle ayırdım, farklı ruh hallerine ve kalp ve bilinç durumlarına, ve sızı ve özlemlere denk düştüğünü düşündüğüm için.


Belki mutlak iyilik diye bir kavram, düşün yok ama mutlak kötülük diye bir kavram var. Olması gerektiği için ve olduğu için var. Bu biraz da sol ve sağ ayrımı gibi bir şey. İyilik, bir yarın düşüncesini sezdirdiği için iyiliktir, bir başkayı ve bir yeniyi. Kötülük ise mutlaktır ve geriye dönüşün sınanma noktasıdır. Bir yeni için başlangıcın değil, eskinin, var olanın, oluşun tanımlanmasıdır. Tanımlanabileceği için, tanımlanabildiği oranda yani, mutlaklığıyla maluldür. Tanımlanabileceği oranda da, yani yarından uzaklaştığı oranda da durağan ve hareketsiz olmaya mahkumdur. Durağan ve hareketsiz olan her şey, ama her şey, kendi gerçekliğinde değil ama, bir yeni ve başkanın peşinde koşan, bunun kaygısı olan için engeldir, hatta öfkedir. Hem bir de dilektir.

Sol, hareket gerektirir, bir yeniyi ve başkayı arayışı. Ama sağ için bir şey yapmana gerek yoktur, duruşun ve hareketsizliğinle sağ olursun. Başlangıcı endişe değil, ama kaygıdır.

Sağ olasın???

Bu anlamıyla “sol” sol’u beslemez ama “sağ” sağı her anlamda ve her yaşam alanında sinsice besler. “Ayvayı yemek” düşüncesi, bunu diyen insan içn demiyorum, bunun düşüncesi özneldir. Kişiye aittir ve kişinin kendi dışındaki dünyaya ve insanlara ve gerçekliğe yaklaşımını gösteren bir sözdür. Ama sadece sözdür. Bu söz çoğalırsa, (ne kadar masumca bir söz de olsa) çoğaldığı oranda karşıtını azaltan ve yalnızlaştıran bir söyleyiştir, deyiştir. İmtina edilmeli. Yoksa bu kitapları neden okuyoruz…

Bir yeniyi hissettirmeyen sözleri söylediğimiz oranda az ve kötülüklü olmayız ama bir yeniyi hissettiren sözleri söylediğimiz oranda fazla ve iyilikli olabiliriz.

Bunlar ilk olarak aklımdan geçenler…

Aslında ilk değil, adanmışlık düşüncesini, bu anlamda, yani iyilik ve kötülük düşüncesinin arkasından koşmak, yani gerek davranışta ve benlikte, yani hem davranışta hem de benlikte, bunlardan hem ayrı tutup hem de birleştirip söyleşmek gerekir. Aslında en önemlisi, yani o en açıklayıcı olan bu düşünce. Bununla birlikte kölelik, belki gönüllü kölelik ve iktidar düşünceleri.

Yani çok şey var konuşacak, söylenecek.

Ama iyilik düşüncesi olarak tanımlanan bir bilinç durumu için, diğer acıların ve sıkıntıların yanında, en büyük yalnızlık düşüncesi, bunun bir iyilik olarak anlaşılması ve bir an bile olsa birlikte yürünüldüğünü düşündüğün bir yolun“ayvayı yemek” olarak tanımlanmasıdır. Bu elbette en büyük bir acı değildir, ama kayda değer bir olmazdır. Üzgün olur bu düşünce, isyan da edemez fazla.

Kanaatimce, Endişeli Peri kendi iyi veya kötü olmuşluğundan çok, yani kendinin iyi veya kötü bir kadın olmasından çok (hatta hiç değil), aklında dönüp dolaşan bir endişeyi, kendisi ve herkes için bir endişeyi, daha doğrusu bir kaygıyı dillendirmeye çalışmış. Yani Afşar Bey’in ifade ettiği gibi bir kaygıyı taşımaktan çok, bir söz söylemek istemiş kendine ait. İyi de etmiş. Bu da bir sohbet olmuş, söz olmuş.

Ben, mesela, bir antitez olabilirim herhalde en çok. Benim için “iyilik” düşüncesi antitez olmakla başlayabilir belki. Başka alanlarda başlamadığımdan veya eksik kaldığımdan değil, veya E.P’nin veya JtoO’in veya Afşar Bey’in başlamadığından veya aksinden değil.

Herhalde, adanmışlık kadar, “iyilik düşüncesinin en çok antitez olmama kaygısıyla ve bir yeninin peşinde koşma arzusuyla ilgisi olsa gerek.

İyilik, iyilikliliğin sürekliliği v eçok şey var elbette konuşacak.

Sevgili Endişeli Peri’ye bu post için ve bu sohbet için teşekkür ediyorum şimdiden. İyi oldu, sohbet oldu.

Ama galiba mesele adanmışlıkta, yani zamana ve bütün olanlara ve olabilecekleri tahminlere ve bilmelere karşı “oluş” ta, yani zar atmakta. Zarı atanla zarın kaç kaç gelme ihtimalini bilenler arasında bir söylem/eylem savaşından bir çıkabilse, ah bir çıkabilse… Eh, biraz daha güzel bir dünya için bir başlangıç düşüncesi olur, olmaz mı…

Kötülük, yani analitik olarak söylüyorum, herhangi bir T anında bir şey gerekitrmez. Ama iyilik düşüncesi, herhangi ve belki de her T anında o “ülkü” nün peşinde olmayı gerektirmese bile kesinlikle o “ülkü”yü unutmamayı gerektirir. Yani belki de bir yaşam alışkanlığını….

Ses verdim değil mi….

Koray dedi ki...

ç"ıkabilse" yazmışım. Doğrusu "çıkabilsek" elbette.

Selamlar ve sevgiler...

dgül dedi ki...

Sevgili Peri, kendi yaşam kargaşalarımdan uğrayamamıştım, yine muhteşem olmuş irdelemelerin, sorgulamaların ve hatta yorumlaşmalar... Geciksem de kutlamak istiyorum doğum gününü yine, yeni yeni nice yaşlar, hep sağlık, hep mutluluk getirsin diyerek... Ve -artık genç olan- çocukların da bayramını kutluyorum şimdiden, nice coşkulu bayramlara diyerek...
İyisin Pericim, iyisin...

afşar çelik dedi ki...

Tartışmamak bazen iyi bazen çok kötü…

Şu satırların cevapsız kalması daha da kötü olur kanaatimce…
Alıntı
“…Kötülük, yani analitik olarak söylüyorum, herhangi bir T anında bir şey gerekitrmez. Ama iyilik düşüncesi, herhangi ve belki de her T anında o “ülkü” nün peşinde olmayı gerektirmese bile kesinlikle o “ülkü”yü unutmamayı gerektirir. Yani belki de bir yaşam alışkanlığını…. “AlıntıDurum tam da bunun tersidir. Kötülüğün T anında hiçbir şey gerektirmediği söylemi iyiliği “pozitif” bir konuma sokar. Buna göre iyilik yapmıyorsak kendiliğinden kötü durumuna düşeriz. İyi de iyinin pozitif tanımı nasıl yapılacaktır? Bu durumda birinin bize iyiyi öğretmesi, “Ne yapılması gerektiğini” emretmesi gerekir. “Sol harekettir” falan gibi kusura bakmayın ama “zırva” mertebesindeki ideolojik söylemler kafa bulandırmaktan gayrı bir işe yaramıyor. Bu söylem bize “iyiliği” emredecek bir kadir-i mutlakın varlığını şart koşuyor ki solda aslında özünde hiç var olmayan bir iyilik vehmini bize dayatmaya kalkan yorumcunun Stalinizme göz kırpmasıdır bu.

İyilik bir “ülkü” peşinde koşmak falan değildir. İyilik sadece ve ancak “zarar vermemek iradesi” diyebileceğimiz ahlâka riayettir. Yani varoluşa, sürekli bir farkındalıkla saygı duymaktır.

Mutlaklık daimilik, kesintisizlik ve aşkınlığı içerir, dolayısıyla kötülüğün “mutlaklığından” bahsetmek onun daimiliğinden, aşkınlığından bahsetmektir. Yani? Varoluşa karşıtlığın aşkınlığından bahsetmektir. Kötülük sadece varoluşa karşı çıkabilen insan için vardır ve eğer mutlak olsaydı asla pişmanlık hissetmezdik. Pişmanlık potansiyeli iyiliğin doğal olarak kötülükten üstün ve aşkın olduğunun delilidir.

Yukarıda alıntıladığım satırların yazarı beni “uyardı”… Bu satırları yazabilmek için insanın kötülüğe ciddi şekilde “inanması” lazım. Kötülük niye mi yenilecek? Çünkü dünyadaki herkes ona inanıyor ve tapınıyor gibi bile görünse ona karşı çıkacak “en az bir “kişi bulunacak…

koray dedi ki...

Afşar Bey,
Merhaba...

Öncelikle kusura bakma hakkımı saklı tuttuğumu söylemek isterim. Bir de "uyarma" kelimesini hangi anlamda kullandığınızı anlayamadım.

Görülüyor ki yazdıklarımda bir şey rahatsız etmiş sizi. Kötü anlamında söylemiyorum, gerçekten. Rahatsız etmiş ki yazmak istemişsiniz. Bunda bir yanlışlık yok.

Sağ ve sol kavramlarını, kelimelerini diyelim, en genel anlamıyla kullandım.

Yazdıklarımda cümleler var. (ki çoğu Endişeli Peri'nin yazdıklarına uzaktan da olsa ilişkili olduğunu düşündüğüm, yani onun yazdıklarında sezdirmek istedikleriyle ilgili olduğunu düşündüğüm şeyler) Bir de genel bir resim var.

Ve yazıyı özellikle biraz dağınık bıraktım.

Şunu diyorum; rica etsem yazdıklarımda, Endişeli Peri'nin yazdıklarıyla da ilişkilendirmeye çalışıp (veya bunu yapmadan da olabilir) bana genel olarak rahatsızlık hissettiğiniz düşüncemi biraz daha açarak anlatabilir misiniz, rica ediyorum.

Selamlar...

endiseliperi dedi ki...

tartışmak isterseniz tartışın elbette. ben tartışmayacağım. ancak kırıcı sözler kullanmazsanız çok sevinirim.

koray dedi ki...

Endişeli Peri Hanım ve Afşar Bey,

Ben,kendi adıma söyleyebilirim ki, tartışmaya her iki anlamında da girmek istemiyorum. Yani kavga anlamında tartışmaya da, karşılıklı kritik anlamında da tartışmaya da. Hatta diyebilirim ki ne düşünürken, ne de yazarken aklımın ucundan bile geçmedi tartışmak, veya buna yol açabileceğini düşündüğüm bir şey söylediğimi düşünmedim, aklımın ucundan bile geçmedi. Şaşkınım açıkçası???

Hiç bir şey değilse, en nihayetinde burası sizin sayfanızdır, evinizdir. Misafir olarak girdiğim bir evde evsahibini zor durumda bırakacak bir şeyden elbette imtina edilmelidir. En azından ben öyle düşünüyorum.

Afşar Bey,

Tüm içtenliğimle olmasa bile büyük içtenliğimle sordum, çünkü gerçekten anlamadım neyden, yani hangi düşüncemden rahatsız olduğunuzu. Bütünlüğü yakalayamadım. Derseniz ki seninkinde bütünlük var mı kardeşim, eyvallah, olabilir. Bunu bu şekliyle anlayabilirim. Ama bir kitapta suç unsuru arayan bir hakim yaklaşımını anlayamam. Daha doğrusu anlayabilirim ama tartışmaya girmem.

Bunu bilmeden, yani genel olarak sizde ne uyandırdığını yazdıklarımın, ben yanlış yazmışım veya yanlış anlamışım veya yanlış anlaşılmışım diyemem çünkü. Bunu tam olarak bilmeden "sohbet" anlamında olacak bir cevap da veremem.

Sadece sezdiğim kadarıyla sol iyidir, sağ kötüdür demişim gibi bir anlam çıkarmışsızınız sanıyorum. Belki de öyle bir anlam çıkıyor sonucunda. Ben sol ve sağı sadece "oluş" ve "hareket" in iyilik ve kötülük kavramlarının neresine denk düşebileceğini sezdirmeye çalışmak için kullandım. En genel anlamıyla sol ve sağın iyilik ve kötülük düşünceleriyle bu yönüyle bağlantısı olduğunu düşündüğüm için yazdım. Bu sol u veya sağ ı iyi veya kötü yapmaz. Bu sadece iyilik ve kötülük kavramlarını besleyecek alt kavramların birisidir/ikisidir.

Benim açımdan mesele bundan ibarettir.

Ve şimdi son gönderdiğimi tekrar okudum. Bana yazarken kötü gibi gelmedi, düşünmedim de. Elbette "zırvalık" dendiğinde tepkimi koyacağım. ama ondan sonrakilerde gerçekten genel düşünce olarak neye karşı olduğunuzu anlamadım. Bunu rica ettim sizden, ki ancak öyle bunu bir sohbet olarak devam ettirebilirim veya bir tartışmadır diye sonlandırabilirim.

Dediğim gibi, hiç bir şey değilse bir eve geldik, iyi kötü sohbet ettik, bir iki söz söyledik, benim için mesele bundan ibarettir. Kimseyi durduk yerde kırmaya yeltenecek değilim elbette.

Kritik anlamında bir tartışma olursa içinde olmayı düşünebilirim. Sohbet olacaksa devam ederim.

Yukarıda alıntıladığım satırların yazarı beni “uyardı”… Bu satırları yazabilmek için insanın kötülüğe ciddi şekilde “inanması” lazım. Kötülük niye mi yenilecek? Çünkü dünyadaki herkes ona inanıyor ve tapınıyor gibi bile görünse ona karşı çıkacak “en az bir “kişi bulunacak…

Sadece şu yukarıda yazdıklarınız için diyebilirim ki; ortada bir kavram kargaşası var. Kötülüğe inanmak… “Kötülüğün var olduğuna inanmak konuşulabilir”, “kötü olmanın yüceltilmesi” konuşulabilir, Kötülüğün peşinden gitmek konuşulabilir. “Kötülüğü inanmış” olanın açısında “iyilikli, iyi ve iyiliğe inanmışın” nereye denk düştüğü konuşulabilir mesela. Kötülüğün yenilmesi ne demektir mesela, bunlar konuşulabilir. Kazanmak denilen şey iyi ve/veya kötü için neye denk düşer bunlar konuşulabilir.

Sohbet olarak yani…

Selamlar tekrar...

afşar çelik dedi ki...

Koray Bey,

Nihilizm sadece "hiç" cevabını vermek değil, "umursamamaktır" asıl. Ve ben sizde butür bir umursamazlık gördüm ki bu, hayatı değersiz görmektir bana göre. Dolayısıyla hayatı değersiz gören biri beni ürkütür.

Bu yalnızca kendi hayatı için değil başkasınınhayatı için de endişelenmemek ve zarar vermemeyi önemsiz görmek anlamına gelir.

Sizin yaızlarınızdan çıkardığım anlam ve edindiğim izlenim bu...

Yazı sizin de olabilir, başkasının da kimin olduğu umurumda değil ama serdedilen ifadeler bana varoluş karşıtı gibi göründü...

Bu tip felsefe daha ziyade materyalist ve "alim" marksistlerde görüldüğü için de sizin "sola" atfettiğinizi düşündüğüm "üstünlük" -özür dileyerek- midemi bulandırdı...

Maruzatım budur! Sizi kırdımsa özür dilerim. Ama en çok yaratmışolabileceğim gerginlikten dolayı ev sahibemizden.... Sağlıcakla...

Journey to Orient dedi ki...

yorum diktatörlüğü var bir nevi...
"sen öyle düşünemezsin, o zırvalayamaz, vay sen çok kötüsün, aman bu ne biçim düşünce, zinhar olmaz!en iyi benim. ben çok doğru düşünürüm. bayılırım kendime, tek doğru benimki, otorite benim..."

adı üzerinde, "yorum".bin tane farklı yorum çıkabilir bu yazıya.

ama ortada sanki copla dolaşan bir polis var. çok ürkütücü hakikaten.

olmadı bir kişi yorum yazsın. cümleten altına sıralanalım, ben de öyle düşünüyorum. aynen katılıyorum vs.

artık yorum yapmaya da korkar insan. dur bakalım lafım nereye gidecek de, sonunda ne ilan edileceğim.duvarlara gizlice yazı yazıp kaçmak gibi. köşeyi dönünce polis yakanızdan tutabilir iyi mi!

hoşgörülü olmayanın, karşısındakinin düşüncesine saygısı olmayanın, "umursamayanın" iyiliğine inanmam.

iyilik o kadar kolay mı!

koray dedi ki...

Afşar Bey,

Selamlar tekrar;

Nihilizm sadece "hiç" cevabını vermek değil, "umursamamaktır" asıl. Ve ben sizde butür bir umursamazlık gördüm ki bu, hayatı değersiz görmektir bana göre. Dolayısıyla hayatı değersiz gören biri beni ürkütür. Bu yalnızca kendi hayatı için değil başkasınınhayatı için de endişelenmemek ve zarar vermemeyi önemsiz görmek anlamına gelir.

Diye yazmışsınız. Kelimelerde veya cümlelerde değilim, ama genel olarak söylemek istediniz şey anladım ve anladığım o “şey” e katılıyorum.

Ve söyleyeyim; tartışmadan kaçan, yani tartışmanın her iki anlamıyla da tartışmadan kaçan bir insan değilim ve bütün tartışmalara, her iki anlamıyla da bakışım “kavgada yumruğun hesabı sorulmaz”dır.

Tam olarak yazdıklarınızı sormuştum aslında, genel olarak sizi neyin rahatsız ettiğini, yani size yanlış geleni, siz de buna yönelik yazmışsınız, bu şekliyle iyi oldu, daha iyi oldu.

Ama mesele biraz tanımlamada. Şöyle ki; “nihilizm” e bağlıyorsunuz ya, bununla ilişkilendiriyorsunuz ya, burada kilitleniyor bir kısmı meselenin. Siz meseleyi, en genel anlamıyla (bu şekilde söylememişsiniz ama ben bu şekilde anladım) “değer tanımazlık” olarak anlamlandırıp buna göre söz söylüyorsunuz. Zırvalama ve mide bulantısı için söylüyorum şimdi. Böyle söyleyişinize inanının ki hiçbir diyeceğim yok. Gerçekten bir kelimeden, hatta belki bir merhaba deyişten, bir ekmek alırkan bile marketten görülen bir yanlış mideyi bulandırabilir, bir söz veya bir oluş/olmayış öyle kızdırır ki insanı, yani öyle bir öfke olur ki insanın içinde, ne karşındaki anlayabilir bazen, ne de en sevdiğiniz, ne de hiç kimse. Yani diyeceğim, meselede ırmak/kırılmak yok benim açımdan. İkimiz arasındaki konuşmada yani. Hem dedim ya, ben kavgada yumruğun hesabının sorulmaması gerektiği düşünen bir insanım, en azından öyle olmaya çalışıyorum.

“Değer tanımazlık”… Söylediğiniz anlamda nihilizmi bu şekilde alıyorum ve bunun üstüne devam ediyorum. Önce çok basit iki şey söyleyeceğim:

Birincisi; ben “Koray” olarak Endişeli Peri’nin bir önceki yazdığında birkaç kelam söylemiş biriyim. Ki o karşılıklı konuşmada iyilik-kötülük meselesi, yani bu postun meselesiyle ucundan da olsa ilgiliyiydim. Ve Peri son post ta demişti ki bu iyilik-kötülük meselesi hakkında konuşuruz belki, “olur mu”…

Yani konu konuyu açmış ve “sohbet” bu noktaya gelmiştir. Ben de sözün, yani söylenenin, söylendiği haliyle kendi üzerime alıp mail adresinden Peri’ye dedim ki, “Sevgili Peri, sıkıntılı zamanlar var, ses veremezsem kusuruma bakmayınız”.

Birinciyle ilgili olarak ikincisi de, ses vermek isteyişimdir, yani sesi yanıtsız bırakmamak düşüncem.

Sadece bu bile benim hakkımdaki değer tanımazlık düşünceniz/sezginiz için bir parametre olmalı/olur mu…

Dediğim gibi, tekrar, mide bulantısı için hiçbir şekilde özür dilemeyin, gerçekten. Mideniz bulandığında, yani kendi dünya anlayışınıza bu kadar ters gelen br şeyi sezdiğinizde elbetteki mideniz bulansız ve elbetteki bunu olduğu şekilde ifade edin. Zırvalamak meselesinde de siz söyleyince karşınızda da elbetteki bir hırçınlık oluşabileceğini düşünün. Bu gayet doğal. Hiçbir yanlışlık veya kötülük yok benim açımdan bu meseleyle ilgili, gerçekten. Sizce de yoksa başka bir konuya, yani ilişkili bir konuya geçiyorum.

“DEĞER TANIMAZLIK”…

Ben, bir şekilde, yani istemesem de böyle oldum: Değer tanır veya değer tanımazdan önce DEĞERİN TANIMLANMASI hep ağır bastı. Bu, hem önce değerin tanımlanmasından sonra değerin tanınması gerektiğini düşündüğümden, hem de bunun belki de bir yaşam alışkanlığına dönüştüğünden.

Sizin bahsettiğiniz stalinist, Marksist alimleri ve onların göndermelerini ve yaşam alışkanlıklarını bilemem. (Size cevap hakkını vermekle, yani sizin cevap hakkınızı tanımakla birlikte, meselenin sizin dediğiniz anlamda yaşandığını da düşünmüyorum, yani bahsettiğiniz anlamda “alim”leri baz alarak, onları bir karşı düşünce olarak benimseyerek bu şekilde düşünmenizin hem size, hem herkese ve hem de bunun dışında kalmaya çalışmış ve kalabilmiş insanlara haksızlık olduğunu düşünüyorum. Ve bu şekilde düşünmenin bir kolaycılığa denk düştüğünü de düşünüyorum)

Ben kardeşliğe ve dostluğa inanırım en çok. Buna inanmaya çalıştığım için belki de, en çok buna inanırım. İnancı (pozitif bilimler) anlamında sorgulayamayız ama inancı anlayabiliriz, gerektirdikleri üzerinde sorgulayabiliriz. Hesap sorma anlamı ayrı kalsın ama inancın da elbetteki sorgulanma mekanizmaları vardır.

Felsefeyi (siz yaptınız diye değil) edebiyattan, tarihten ve şiirden ayırmak doğru değildir diye düşünüyorum. Yani sırasıyla oluşun tanımlanmasından, oluşun “zaman”la olan ilişkisinden ve oluşu, yani olanı değiştmr yolunda bir meydan okuyuştan ayırmamak gerekir. Yani ayırdığımızda sadece felsefe değil, edebiyat, şiir ve tarih de güdük kalır, eksik kalır.

İdeoloji demiştiniz. İnanınız, yani ben öyle düşünüyorum ve yaşıyorum ve yaşamaya çalışıyorum; her akşam bir ekmek alırken bile bir “ideolojik”seçim yapıyoruz. Buna belki seçmek denemez ve denmemeli ama ekmeğin iyisini seçtiğimde, yani tüm ekmeklerin herkes için en iyisi olmalı düşüncesinin kaygısını duymadığımızda, dahası bir alışkanlıkla bu kaygıyı unuttuğumuza, belki bir seçim yapmıyoruz ama tarih bizi bu seçimlerimle veya seçmeyişlerimizle hatırlayacak.

Yani bütün değerlerin tanımlanışında “zaman” müthiş bir parametre.

Sohbet diye yaklaştım. Bunu yanlış anlamayın olur mu… Yani “hah, bu da sohbettir, ne hırçınlaşıyorsun kardeşim, bak ben hırçınlaşıyor muyum, bak hırçınlığınla ev sahibini zor durumda bırakıyorsun”… HAYIR.. Bu şekilde almayın. Elbetteki midemiz bulanacak. .

Ne bileyim, sadece biraz daha soğukkanlı ve bekli de biraz daha kırgın bakmamız lazım meselelere, daha “iyi görüp anlayabilmek” için.

J to O … Kırgınlığı güzellediğimden değil…


Tanımak için tanımlamak önce geldiğinden biraz da…
Sevgiler ve selemlar…

endiseliperi dedi ki...

gösterdiğiniz incelik için çok teşekkür ederim. gerçekten.

Journey to Orient dedi ki...

Koray Bey, isyanım damarıma basan "iyiliğe" :)

ben ne iyiyim ne bu yolda iddialı :)

kırgınlık güzellenmiyor zaten.

aslında yorumlara muhatap asıl kişi, yani Peri, hepimizi anlayacak duygusal ve akli olgunluğa ziyadesiyle sahip. çok da hali arza gerek yok esasen.

korkarım yazıdaki kategorilerden bir ya da daha fazlasına dahil olduk böylelikle, ne kötü.

üstelik neye ve kime küseceğini, kırılacağını da bilmiyor insan.

endiseliperi dedi ki...

JtoO,
bende de bir kızgınlık hali yok değil. hatta, sevilmemeyi göze almış biri gibi, kötüyüm ben, ne olacak! diye bas bas bağırmak istediğim zamanlardan geçiyorum.

dediğin gibi anlık bir şey bizi müthiş iyi ya da kötü biri gibi de yapabilir. mrs. dalloway, işini gereği gibi yapan hizmetçisi için, ah, der benim iyi biri olmamı sağladığın için teşekkürler. iyi biri olmamız bize bağlıymış gibi görünse de, çoğu kez, gündelik hayat içinde kendini dayatan, sınırlarımızı zorlayan sorunlarla, insanlarla kötü biri olma yoluna çok çabuk da geçebiliyoruz. biri bizi o an tanıyor olsa, enikonu kötü şeyler düşünür hakkımızda. neyse boşver.

şunu demek için geldim buraya; bu sıradan yazıya, yorumlarınızla gerçekten büyük katkı sağladınız. sizinle değerli oldu bu yazı.bunu bilin, lütfen ve içten teşekkürlerimi kabul edin.

sevgiler hepinize.

afşar çelik dedi ki...

Koray Bey, son yazısıyla anlaşılır ve tamamlayıcı şeyler söylemiş. Merkeze dokunmu"değer tanımazlık"... Tam olarak budur.

Çok dayak yemiş olmama rağmen benim de kendisiyle kavgada adisyon istemeyeceğimi anlayabilecek kadar ferasetli olduğunu düşünüyorum.

Mesele bu noktadayken kavgaya girişmeden de söylenenin anlaşılabildiğini görmek çok rahatlatıcı, Türkiye bir yerlere geliyor mu ne?

Teşekkür ediyorum.