Cuma, Haziran 19

birisine mutlu yıllar!

Bakmayın bana, burada çok karamsar, melankolik şeyler yazıyorum çoğu kez, ama doğam aslında gayet iyimser ve neşeli. Benim gibiyseniz mesela siz de, kederli olduğunuzda bu duruma derhal son vermek için neşeli, çılgın şarkılar dinliyorsunuzdur. Bomboş, coşkusuz hissettiğinizde şiir okuyorsunuzdur. Korkuyorsanız, perdeleri çekip bir film izliyorsunuzdur. Kafanızın içi karışıksa, evi düzenlemeye kalkışıyorsunuzdur. Olumsuz olana derhal müdahale etmek; kederi, sıkıntıyı, korkuyu, hüznü, neyse artık, hayatın bir parçası gibi görmemek, hayatı bunlarla sevmemek demek sanırım. Benim bu telaşıma karşılık Bora sakince içindeki duyguyu yansıtan eylemlerde bulunur. Ben ne kadar hüzünden, kederden bahsetsem, Bora o kadar hoşlanmaz bunların konuşulmasından. Onun Edward Hopper resimlerini korkusuzca sevmesinde, oradaki yalnızlıktan hiç ürkmemesinde sanıyorum ki insani tüm duyguları cesurca kabullenişi yatıyor. Belki de Alain de Botton’un kastettiği gibi, insan kendi hüznünün, kederinin yansımasını başka yerlerde gördükçe teselli buluyordur.

Karamazov Kardeşler bitmek üzere; İvan’ın deliliğinde, şeytanla sohbetindeyim şu aralar. Kitap öyle yoğun ki, kendime, ara öğünler gibi hafif ve neşeli kitaplar seçiyorum okumak için. Alain de Botton’un Seyahat Sanatı kitabı bunlardan biri. Botton, çok da bilmediğimiz şeylerden bahsetmiyor. Ya da sanatı bizim için tercüme ederken, çok basit, anlaşılır ve gösterişe kapılmadan yapıyor bunu. Kitabın, Baudelaire ile Edward Hopper’ın rehberliğinde anlatıldığı Seyahat Mekanları bölümü fena değil.

“Ana tema yalnızlıktır. Hopper’ın insanları evden uzaktır, oturdukları ya da ayakta durdukları mekanda onlardan başka kimse yoktur; kimi bir yatağın köşesinde oturmuş bir mektup okur, kimi bir barda tek başına içki içer, kimi trenin penceresinden dışarıyı seyreder, kimi de otel otel lobisinde kitap okur. Yüzlerinde kırılgan ve içe dönük bir ifade vardır. Az evvel terk etmiş ya da terk edilmişlerdir, kendilerine bir iş, bir sevgili ya da arkadaş aramaktadırlar, bu arayışla fani seyahat mekanlarına sürüklenmişlerdir. Vakit genelde gecedir ve pencerenin dışında karanlığın, uçsuz bucaksız bir ovanın ya da tuhaf bir şehrin tehdidi kol gezer.”

s.56




Bora’nın çok iyi bildiği yalnızlık duygusu ve çok sevdiği yalnızlık mekanlarını Hopper’ın resmedişinde öyle bir şey var ki… Botton şöyle anlatmış, Bora’nın benzincinin yerinde olmayı çok istediği, en sevdiği Hopper resmini:

“İstasyonun işletmecisi dışarı çıkmış pompadaki yaş seviyesini kontrol etmektedir. İstasyonun içi sıcaktır ve içeride kadar fazla ışık vardır ki binanın önü güneş vurmuş kadar aydınlıktır. Belki radyo çalmaktadır. Duvarın dibine benzin bidonları sıralanmıştır, yanlarına şekerler, magazinler, haritalar ve başka bir yığın şey konmuştur belki.

Benzin yalnızlığın resmidir. Petrol istasyonu az sonra başlayacak ve uzun süre bitmeyecek olan karanlığın eşiğindedir, tamamen yalnızdır. Ancak Hopper’ın fırçasında yalnızlık bir kez daha etkileyici ve cazip bir duyguya dönüşür. Tablonun solundan bir sis gibi yayılan ve bize korkunun varlığını haber veren karanlık, istasyonun uyandırdığı güven duygusuyla tezat oluşturur. Gecenin ve vahşi ormanın ortasında insan eli değmiş son durak olan bu mekan, gündüz vakti şehirdeki herhangi başka bir mekana kıyasla çok daha cana yakındır, kanımızı ısıtır. Kahve makineleri, magazinler, insanın faniliğinin ve küçük arzularının göstergesi olan jetonlar; dışarıdaki o koskoca insansız dünyayla, ayıların ve tilkilerin ayak seslerinin dal çıtırtılarına karıştığı dünyayla keskin bir tezat oluşturur. Bir magazinin kapağında kalın pembe harflerle bu yaz tırnaklarımızı mor renge boyamamız önerilmiştir. Kahve makinesinin tepesine asılmış olan yazı bize kahveyi mutlaka denememiz gerektiğini söyler. Benzin istasyonu, sonsuz ormanın içinde kaybolmadan önceki son durağımızdır. Burada bizi birleştiren şeyler, bizi birbirimizden ayıran şeylerden fazladır.”
s.61

Bora’nın acil bir gereksinim olarak gördüğü bir iş mekanı vardır. Gece çalışanlar, uyanık olanlar, başka bir yerde kitap okumak isteyenler için bir gece mekanı çalıştırmak. Toplumdan kopuk insanların gece yaşamını, yalnızlığın çok baskılayıcı olduğu kendi mekanlarında değil de herkesin onlar gibi yalnız olduğu bir kamusal alan icat ederek atlatmalarını sağlamak istiyor sanırım. Emin değilim, çünkü Bora insan ruhunun karanlık yanlarının ve sıkıntısının gösterişli ve sığ ve tekrar tekrar dillendirilmesinden hoşlanmaz. Onun ruhu, öyle sanıyorum ki, Hopper’ın bu tablosundaki gibi yabani, ıpıssız ve karanlık tarafıyla; düzenlenmiş, sistemleştirilmiş, köşe bucak aydınlatılarak bilinmedik hiçbir şey bırakılmamış modern insanın toplumsal olana yatkın evcil tarafı arasındaki sınırda dolaşır durur. Ruhunun, o sınırda olan gerginliğine hakim olmak için, hiçbir şeyi örtbas etmeden, boşu boşuna şıklaştırmadan, cesur bir kabullenişle, yalnızlığın bu çeşidini yaşayan kendisi ve kendisi gibi olanlar için geceyi kolay atlatacak bir mekan düşler.



Hopper’ın otomat resmi, Bora’nın çalışma masasının karşısındaki duvarda asılı. Bir gün resme bakıp konuşmuştuk. Ben ısrarla kadının birini beklediğini, o sırada kafasında, gelecek kişiyle ilgili bir konuyu halletmeye çalıştığını, o gelince kadının utangaçça gülümseyerek bir şeyler anlatmaya başlayacağını, çıkarmayı unuttuğunu şapkasını o gelince çıkarıp, arkasındaki cama düşen yansımasına bakarak saçını düzelteceğini söylemiştim. Bora içinse kadın tümden yalnızdı ve yalnızlığını unutmak için geldiği o bol ışıklı mekanda, gecenin o vakti orada tek başına olduğu için gergindi. Hava soğuktu ve resim tümden çok hüzünlüydü, bir birliktelik öncesini değil, yapayalnızlığı anlatıyordu. Ama resme bakınca insan yine de mutsuzluğu hissetmiyordu. Evlerde, odaların küçük köşelerinde yaşanan keder çok daha sıkıntı verici sanırım, herkesin senin gibi yalnız olduğu o kamusal alanlara göre.



Bora, Hopper gibi trenlere de tutkundur. Tren istasyonlarına gidip kitap okuduğu zamanlar az değilmiş eskiden. “Hopper’ı trenlere çeken şey, doğanın içinden geçerek yolunu çizen vagonların, yarı boş kompartımanların içindeki atmosferdi: dışarıda trenin tekerlekleri raylara çarparken içeride hüküm süren sessizlikti, dışarıdan gelen bu sesin ve pencereden görünen manzaranın bizi sürüklediği dalgınlık haliydi. İnsan bu dalgınlık halinden normal benliğinin dışına çıktığını, daha durağan şartlarda erişemeyeceği bazı düşüncelere ve anılara dokunduğunu hissedebilirdi. C Kompartımanı, 293 numaralı vagondaki kadın da benzer bir ruh hali iöçindeydi sanki; bir yandan kitabını okuyor, bir yandan da benzer bir dalgınlıkla kah vagonun içine kah dışarıya kaydırıyordu gözlerini.”

s.61-62

“Sürekli düşünü kurduğumuz, saatlerce süren bu tren yolculuğunun sonunda kendimize döndüğümüzü, bizim için önemli olan duygu ve düşünceleri geri getirdiğimizi hissederiz. Kendimizle yüzleştiğimiz yerin evimiz olması şart değildir. Aksine evdeki eşyalar değişimin önüne geçer çünkü eşyanın kendisi zaten değişmemektedir. Ev içindeki dekor yüzünden günlük yaşamdaki benliğimize (belki de bizim aslımızı yansıtmayan kimliğe) zincirlenir kalırız.”

s.64




Bu bölümde Botton son olarak şunu söylemiş:
“ Benzin istasyonunda ve motelde şiirsellik buluyorsak eğer, bir güç bizi havaalanına ya da tren vagonuna çekiyorsa, bunun nedeni, toplumdan kopuk bu mekanların mimarilerinin vasatlığına, eşyaların konforsuzluğuna, aşırı parlak renklerine ve sert ışıklarına rağmen sıradan ve düzenli toplumun bencilce rahatlıklarına ve alışkanlıklarına bir alternatif oluşturmalarıdır belki.”
s.65

not: nereden çıktı gene bu Hopper? Bora'nın doğumgünü bugün. Onun için, deniz fenerlerinden, trenlerden, bahçe çiçeklerinden, yapbozlardan, çizgi romanlardan, bisikletten, kalemlerden ve kağıtlardan, yes grubundan, fassbinder'den, sahaflardan, kuzey ülkelerinin coğrafyasından, bilinmeyen japon yönetmenlerden filan da bahsedebilirdim ama içimden böylesi geldi.

birazdan dışarıya çıkacağım ve bora için hediye bakacağım. aklımda ufak tefek birkaç şey var. henüz belli değil ne alacağım. ama şu belli ki, kesinlikle bir sürahi dolusu limonata yapacağım ve beyaz fırından paskalya çöreği alacağım:)

hadi bana eyvallah.

22 yorum:

neolitik hanım dedi ki...

hiç "nereden çıktı gene bu hopper" demeyiz biz, yani ben demem en azından :) ne güzel seçmişsin, yazmışsın yine periciğim. madem bora'nın doğum günü, ben de ikizler burcuyla ilgili bir alıntı ekleyeyim. bu kitabın kova burcuyla ilgili sayfalarını fotokopi yapıp götürmüştüm bir arkadaşıma, epey etkilendi okuduklarından, "aa ne kadar isabetli" diyerek. bakalım siz ne düşüneceksiniz? -yap boz kısmı tutuyor en azından :) yazı epeyce uzun, ben bazı bölümleri aldım. bu haliyle bile uzun oldu.

İkizler:

Sembol:
İkizler. Onlar kim? Kardeş çiftler. Ruhsal olarak birbirlerini tamamlayanlar. Sevgililer. Birbirine hayran, geriye dönülmez bir şekilde bağlanmış iki varlık. Diğerinin gizemini çözmeye azimli, ancak görülmez bir anlaşmazlık duvarıyla ayrılmış iki varlık.

Ne yaparlar? Konuşurlar. Dinlerler. Bir ipucu, anlamlı bir hareket, üstü kapalı bir söz bulmak için birbirlerini incelerler. Hiçbir detay gözlerinden kaçmaz.

Bulmaca imalathanesine bir bomba düşer. Binlerce bulmaca küçücük parçalara ayrılarak dağılır. Milyonlarca parça konfeti gibi. İki deli dahi probleme el koyar. Her ikisi de güneş batana kadar beş yüz bulmacayı tamamlayacağına söz verir.

İşte bu İkizler.

Kaynaklar:
Merak. İkizler'in başlıca kaynağı. Dünyanın güzelliği karşısında şaşkınlık duygusu. Her çiy damlası, her gözyaşı, her kar tanesi karşısında çocuksu bir takdir ve değerlendirme. Bu olmadan, İkizler, "gevezelik"ten başka bir şey olamaz.

Canlılık İkizler'in ikinci kaynağı. Merak onu sürekli hareket halinde tutar. Görülecek o kadar çok şey var ki! Hele öğrenilecek. Çok az burç, bu kadar az uykuyla durabilir, yorulmadan yaşayabilir. Aynı anda üç hayatı yaşamak tembelliğe zaman bırakmaz. Bir kere heveslendi mi bir meteor gibi hayatın içine dalar.

Fiziksel canlılık akılda da sürer ve İkizler'e üçüncü kaynağı sağlar: öğrenme, anlama yeteneği. İkizler tüm bu merakı ve enerjiyi ham bilgiden derlenen kocaman bir kütüphane oluşturmak için kullanır. Ve bu kütüphanenin içinde, bu bilgiler arasında bağlantılar kurmak, paralellikler sağlamak ve çelişkileri saptamak üzere ışık hızıyla dolaşır durur. Hiç bir burç daha hızlı bir zihinsel faaliyete sahip değildir.

Son olarak, İkizler, konuşur. Diğer insanların zihinlerine sondaj yapar, yalanı, masalı eleyerek ayırır, deneyim kristallerini ve iç görü madenlerini umutla arar. İkizler için evrenin maddesi moleküller veya atomlar değil, bilgidir. Hiçbir burç bu bilgiye bu kadar aç olamaz. Böyle bilgi toplayamaz, bilgiler arası bağlantı kuramaz ve bilgiyi yayamaz. Ve bu, İkizlerin en değerli kaynağıdır.

Strateji
İkizler konuşmak için doğmuştur. Aynı zamanda dinlemek için doğmuştur. Ancak bu konuşmak kadar otomatik değildir. Çabucak anlama, hatta etkili konuşma, dikkatle dinlemekten daha kolay gelir. Karşımızda sakin dururlar, hatta fikirlerimizi çok parlak bulduklarını zannedebiliriz. Ama akılları hızla yol almıştır. Göz temasına ve kafalarını sallamalarına rağmen, söylediklerimize karşı ilgisizdirler. Gerçekte, ne söyleyeceğimizi bildiklerinden emindirler. Dikkatleri çoktan burnumuza kaymıştır. Belki de bu burnun lisedeki bir arkadaşlarının burnuna ne kadar benzediğini düşünmektedir.

Karanlıklar

İkizlerin geliştirebileceği gerilimin boşaltılması gerekir. Zeki, anlayışlı ve sakin insanlarla sözsüz konuşma bu sürece çok yardımcıdır. Entelektüellerle akıl savaşının burada yeri yoktur. Sadece, kimsenin not almadığı ve fikrini kabul ettirmeye çalışmadığı, kalpten kalbe iletişim gerekir.

İkizler deneyim toplamak ve yaşamın mucizesinin kalbinde atmasını sağlamak için dünyaya gelmiştir. İçinde kayıtsızlığa, onu kaostan ve gizemden alıkoyan dogmatik görüşlere yer yoktur. Bitmek bilmez merakıyla, tüm bir yaşamı deneyimle doldurabilir. Ancak bindiği at vahşidir. Onu başka bir ufka taşıyabilir veya hiçbir yere gitmeden aynı noktada sürekli hareket halinde, dans eder gibi dönüp durabilir. Sonuç: Atın iyi bir sürücüye ihtiyacı var.

İçinizdeki Gökyüzü
Herkes İçin Dinamik Yeni Astroloji

Steven Forrest

tavsan dedi ki...

Peri'li Bora'nin dogum gunu kutlu olsun o zaman.
Ben de aynen strese, sIkIntiya, karamsarliga dayanamayan biriyim aslinda. Hemen ya kacmanin ya da onlardan bir sekilde kurtulmanin yolunu ararim. Eskiden bu kadar degildim; hatta huznu sevdigim zamanlar vardi. Ama demek ki agir gelmis; ya da hayat yordu; ya da onlar gercek huzunler degildi; gercek yukler omzuma binmeden once kesilmis ahkamlardi. Ve aynen Bora gibi benim sevgilim kocam da icindeki duyguyu sakince yansitir oyle durumlarda. Soyut olarak boyle seylerin konusulmasindan hoslanmaz ama yasadiginda da yasamaktan kacmaz.

Hopper'i ben ilk senden duymustum zaten. O yuzden bahsetmenden hic sikayetci degilim.
O benzinlik resmiyle, trenin icindeki resmi sevdim. Cunku benim icin sadece yalnizlik degil doganin sundugu ucsuz bucaksiz olasiliklari da barindiyorlar. Yani tek basinasin ama yani basinda uzanip giden ucsuz bucaksiz ve bircok baska yasanti olasiligini barindiran bir doga var. Istersen yoldan sapip onun icine karisip bambaska bir hayat surebilirsin. Omur boyu orada otursan da boyle birseyin olasilik dahilinde olmasi bile bazen insani ozgur ve rahat kilabiliyor.
Filmlerdeki orta Amerika'da colun ortasinda uzayip giden yol sahnelerini de bu yuzden sevdim sanirim.

Limonta ve paskalya coregi afiyet olsun. Daha nice ince, guzel keyiflerle orulmus, beraber seneler gecirirsiniz umarim. :)

nil dedi ki...

bora meçhul ve görünmez kahraman bu sitede. aşık olunacak kadar özel bir adam olduğu çok belli. peri'den çok bora'yı okuyordum her zaman ve gizlice gidiyordum hep. bu kez ona seslenmek istiyorum. doğum günün kutlu olsun bora. keşke sen de blog yazsan ve sessizce okuyup tanısak seni.

nil

cici dedi ki...

mutlu ve birlikte nice seneler:)) bol paylaşımlı günler dilerim size.
Ben de vapurları ve iskeleleri severim.
haftada en az bir kere binmezsem vapura rahat edemem. şehre uzaktan bakmak hoşuma gider. bazen yalnız olmak ve hüzünlenmek iyidir. yaşadığımı farkederim ben yalnız kalınca. ve sadece sevdiğim şeylerle ve kendimle ilgilenirim.
Limonataya bayılırım. Çörekle de iyi gider. afiyet olsun...

gülçin dedi ki...

sevgili peri,
bora'yle birlikte geçireceğiniz nice mutlu günler dilerim.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

sevgili neolitik hanım, ne tatlısın ve dünyaya bir armağansın sen. ne güzel bir alıntı bu. çok, çok teşekkür ederim.

doğru mu? neredeyse tamamı! şu konuşma kısmı hariç. bora'yı uzun uzun konuşurken daha görmedim. en yakın arkadaşları ile birlikteyken bile, sohbetlerindeki o çok saygılı, mesafeli, sizli bizli ve neredeyse röportaj yapılıyor gibi olan, şaşkınlıkla izlediğim bir hal vardır:)

ablam aramıştı da, "ah dedi, ikizler, değil mi bora? ne zor! ve sen de koçsun ki bizzat biliyorum çok zorsun. ikizler ve koçun birlikteliği ise müthiş zor olmalı" :) her tür bileşimde, reaksiyona girip mantıklı ve hoş bir sonuç elde etmek için elementin halleri ve orantıları konusunda tesadüfen doğru bir oran ve hal belirleyebiliyorsan, o zaman şanslı sayabilir çiftler kendilerini. yoksa efendim muhteşem olması beklenen bir koç ve aslan birlikteliği bile daha işin başında ayvayı yiyebilir. demem o ki bir koçu önce asit banyosuna sokup evcilleştir, bir takım aşırılıklarını, bazı burçlardan ithal özelliklerle bazik ortamda nötürleştir, ikizlerin bazı özelliklerini yok say, bazı özelliklerinin nitrat değil de sülfat halini kullan, al sana şahane bir ilişki! cin gibi zeki olan sen diyeceksin ki, aman peri'ciğim neresi organik bu bileşiğin? ben de diyeceğim ki her ilişki aslında inorganiktir, bir ilişkinin organik olması mümkün değildir!:)

kimyacılar bağışlasın beni. elbette atıyorum bunları:)

ama ikizler konusunda yazdıkların çok doğru ve bir de inanmazlar burçlara, değil mi? inanın! işte tarihi bir ispat daha gerçekleşmiş bir durumda neolitik hanım sayesinde.

öpüyorum ve kucak dolusu sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

tavşan'cım,
.önce, çok teşekkür ederim kutlama sözün için. dediğin gibi çok sıkıntı çekip artık bir damla sıkıntıya bile tahammül edememekten mi acaba şu sıkıntıları derhal uzaklaştırma isteği? kendi adıma söyleyeyim ki hayır! ne kadar sıkıntı çekmiş olursam olayım, hiç bir sıkıntıyı içselleştirip, onun hakkında uzun boylu düşünüp, reel hayata uygun çözümler oluşturacak bir yetenek yok bende. işte buradan söylüyorum bunu. botton da beni rahatlatan bir açıklama yapmış; "akıl, düşünmenin en gerekli olduğu zamanlarda düşünceden kaçmaya meyleder. yalnızca düşünmek gerektiği için düşünmek, talep üzerine fıkra anlatmak veya bir şiveyi taklit etmek kadar insanı felç eden bir süreçtir." aynen böyle işte! ama seyahatlerde, yolda çok düşünürüm. veee ne demiş botton? "Düşünceyi asıl kışkırtan şey, aklın diğer kısımlarını müzik dinlemek veya bir sıra ağacı izlemek gibi eylemlerle görevlendirmektir. müzik ve manzara olmasa, aklın sürekli iş gören, telaşlanan ve her şeyde kusur bulan kısmını bir süreliğine dinlenmeye bırakır. müzik ve manzara olmasa, aklın bahsettiğimiz kısmı bilincimizde beliren herhangi bir güçlük karşısında kendini kapatır, anılardan, özlemlerden, içe dönük ve özgün düşüncelerden kaçar, bunların yerine kuramsal olan ve kesinlikle kişisel olmayan düşünceleri tercih eder." yaaa, işte böyle. gerçekten düşünebilmek için demek ki, ne yapmalıymışız? aklı rahat bırakmalıymışız. ben aklım üstüne ne zaman baskı kurup, doğru bir düşünceye ulaşmaya çalışsam, kaşıntı tutar beni. bunların çoğu da koçluktan tabii:) onların (yani bizim:) kafamız şimşek çakımları ile çalışır, her şey, ani, fevri, o anlık ve anti sistematiktir:):)

.. gençliğimde hep bir gezgin olmayı düşlerdim, tavşan. ama bu isteğim sadece ve sadece hiç bir yerin kurallarıyla bağlı olmadan yaşamak isteğinin bir sonucuydu sanırım. gitmek sözcüğü ile hala büyülensem de hiç kıpırdamak istemem yerimden aslında. evet, yol da filmlerde olsun, romanlarda olsun bana. ben de yolda olayım ama gittiğim yerde beni bekleyen bir ev olursa, ki bu mudur gerzgin ruhu? asla!:)

...limonata da çörek de hediyelerde çok iyi olmuştu bu arada.

tavşan'cım, canım, öpüyorum çok ve en büyük kim? BİZ, yaniii KOÇLAR!!!!

endiseliperi dedi ki...

.nil, demek sessizce gelip peri'yi değil de bora'yı okuyorsunuz? aşkolsun size:) o bora'yı peri anlatmasa, peri bu yazılarıyla bir bora kurgulamasa o kadar güzel mi olur sanıyorsunuz bora, hımm? hiç sanmıyorum:)) ne demişler? en güzel bora, perili bora!

.. maalesef bora'nın blog yazmaya vs ayıracak bir saniye vakti yok. olsaydı, ister miydi böyle bir uğraş? hiç sanmam. bunun nedenlerini yazacak olsam şimdi, siz "ah evet evet, dememiş miydim, gerçekten de aşık olunacak bir adam" diye çığlıklar atacaksınız. o nedenle şimdi hain bir şekilde susacağım. lalalalaaaaaa, hoh hoh haaaa, yazmayacağım işte, da da da daaa...

:)hoşgelmişsiniz bu arada. yine gelin, bora olsa da olmasa da laflayabiliriz.

endiseliperi dedi ki...

sevgili cici,
güzel dilekleriniz için çok, çok mersi. limonata gerçekten güzel oldu. ve bu sefer, bora'nın ağzı dar, tabanı çok geniş, yatılı okul sürahisine koydum limonatayı, çok da güzel durdu. beyaz fırın'ın paskalya çöreği de çok nefisti. pekiiii hediyeler nelerdi? bahçıvanın el kitabını aldım. iş bankası yayınlarından. evet evet bir gün bahçemiz olacak, buna eminim:) aslı erdoğan'ın son kitabı taş bina ve diğerleri. everest yayınlamış. bora çok sever aslı erdoğan'ın ve en çok da yazarın kendisinin sevmediği kitabını sever. "aa dedi, bu kitabı almak istediğimi nereden bildin?" bilirim ben. ve sonra calvino'nun kum koleksiyonu kitabını. bunlara, evet çok sevindi ama çok hoş bir hediye daha aldım. kadıköy çarşısında bir sahafta oburiksle büyücünün üç boyutlu oyuncaklarını aldım. büyücü, bir elinde kaşık, diğer elini havaya kaldırmış, gözleri kapalı. oburiks elleri arkasında düşünüyor. sanki oburiks bir kaşık iksir içmek istemiş de büyücü, "hayııır, sen küçükken iksir kazanına düşmüştün, olmaz,"diyor. çok ama çok nefis şeyler.

atakuş babasına versin diye çok amaçlı bir fener aldım. üç farklı ışık veriyor ve ışığı hüzme şeklinde değil, sadece düşürdüğünüğüz yerde daire içinde kalıyor.çok güzel.

arçil için de bir bahçıvanın olmazsa olmaz aletleri küçük kürek, tırmık ve toprak delici aletlerini aldım.

bora hepsini çok sevdi. yemekte deee bora en çok neyi sever nil? ev-vet! köfte, patates kızartması, piyaz, salata yaptım. bir de buz gibi efes pilsen açtım. ama ikimiz zorla bitirebildik bir şişe birayı:)

böyle işte. tekrar teşekkürler ve sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

gülçin'ciğim ne güzel seni burada görmek! çok teşekkür ederim güzel sözlerin için.

öpüyorum çok.

Journey to Orient dedi ki...

"en güzel bora, perili bora!"

hay allah, pek güldüm buna :) çok sıcak, çok çocuksu, pek perili bir sahiplenme olmuş :)

"perili bora" abi, hiç perisiz kalmasın :) boralı peri'de bora'sız kalmasın.. mutlu mesut yaşasınlar. nazar da değmesin ;)

endiseliperi dedi ki...

uzun uzun yazmıştım ama silindi gitti J. orada herkesin birbirini yeniden ürettiğinden tut da, algının seçiciliğine kadar, her anlatı öznesinin, yazarının bir kurgusu olduğuna kadar bir sürü şey demiştim. yazı uzundu ama sonuna geldiğimde baktım ki sen hala gülüyordun. hiç bir işe yaramamış. zaten yazı da silindi gitti.

hay gidi hay.

:) sevgiler ve teşekkürler dilekler için.

redrabbit dedi ki...

ne güzel hediyeler almış perili bora,ne güzel bir menü hazırlanmış ona..ne şanslı/sınız..Ama ben hOPPER'ın resimlerine bakınca bi hüzün çöktü içime..Belki de bugünlerde yalnız kalmak istemediğim içindir..Belki bugüne kadar hep o yalnızlığın içinde olduğum içindir..Yaz geldiği için de olabilir..Eğer Bora şu gece mekanını açarsa köpeğimle gelebilir miyim?

angel dedi ki...

çok güzel bir yazıydı.Bora bey'e nice yıllara.bende hediye olarak size ve Bora bey'e İzmir'den güzel bir imbat yolluyorum Kordon'dan, Saat kulesinden, vapura binmeye çalışan Karşıyakalı kızların uçuşan eteklerinden, İzmir fuarındaki Kaskatlı havuzun yanındaki manolya ağacından, Konak tarafından Kemeraltına girince karakolun yanındaki kahveciden kokular ulaştırsın sizlere.
not: eee bu kadar güzel söze karşılık olarak şu limonatanın tarifini alabilirmiyim ? :))

endiseliperi dedi ki...

sevgili redrabbit,
üstünden epey zaman geçti doğumgünün. yaz günleri uzun olunca üstünden aylar, yıllar geçmiş gibi bile geliyor:)

yalnız olmak ne güzeldir! sahiden söylüyorum. tek kişilik bir kafanın, senin ya da başkasının müdahale etmeden serpilip genişlemesi kadar hoş bir şey var mı? biliyorum, yalnızlık bazen sıkar insanı ama fena da değildir. bence keyfini çıkar. nasıl olsa bir süre sonra biri olacak hayatında ve onu tanımaya, kendini onunla oluşturmaya, yeni kendinle tanışmaya, yeni alışkanlıklar edinmeye başlayacaksın ve sonra onlar da yeknasaklaşacak.

bora, öyle sanıyorum ki hiç açmayacak o mekanı. öyle bir yeri işletecek biri değil de öyle bir yerde olmaktan ya da öyle bir yerin varlığından hoşlanacak biri. ama sen açabilirsin belki. hoş olmaz mı? bir düşün bakalım.


:)

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

ah angel ne güzel hediyeler göndermişsin bize, teşekkür ederiz:)

limonata tarifim basit! önce üç limonun kabuklarını rendeleyip onları bir yemek kaşığı şeker ve bir kaç nane yaprağı ile ezercesine karıştırıyorum. altı limonun suyunu çıkarıyorum. onlara, onlara birbuçuk su bardağı şeker ile o limon rendesini de kliyorum. iyice karıştırıyorum. süzgeçten geçiriyorum, soğuması için dolaba kaldırıyorum. şeker oranını azaltabilirsin de. hatta iyice azalt sen şekeri, bir viski bardağının ağız kısımlarını şekere bulayıp dondurucuya koy. bardak iyice soğusun; daha sonra limonatayı bu bardağa koyup iç. şimdi aklıma geldi; acaba o bardağa önce bir bardak votka koysan ve üstüne limonata eklesen nasıl olur ki?

üfff burası çok sıcak. izmir de çok sıcaktır şimdi. insanın hiç yemek yapmak gelmiyor içinden. izmir'de olup soğuk ayranla kumru yemek ne güzel olurdu. biz bir öğünü, karpuz peynire dönüştürdük bile. o bile ağır geliyor gerçi. semizotunu mutfakta bir vazoya koyarsan bir süre taze kalıyor, onlardan yaprak kopartıp sarımsaklı yoğurtla yemek de hafif oluyor. ya da oya hanım'ın yaptığı gibi tüm o yeşillikler, salataları filan yoğurtla bızzlatıp yemek niyetine içmek lazım.

çok sıcak. ben bir elimi yüzümü yıkayayım yine soğuk suyla.

teşekkürler ve sevgiler sana.

endiseliperi dedi ki...

votka bir parmak olacak elbette:))

angel dedi ki...

:)
Zaten o votka ölçüsünü hep kaçırırım -kendi ölçümüde :)))-
amann olsun kaçsın varsın. yeteri kadar kaçan şeyler var hayatta onları yakalamakla uğraşırken bir kerede ben ölüyü kaçırsam kıyametmi kopar?
İzmir evet çok sıcakkk yemek hazırlamak bahanesiyle buzdolabını açıp orda durmak yok mu? en güzel anlar o işte.geçen gün hiç bişi yiyemedim bütün gün sıcaktan. akşam saat 10 gibi kapı önünde otururken komşunun oğlu salça ekmek yapmış kendisine dedim ki "bizim eve git Kemal abinden çukulata iste ama bu salçalı ekmeğide bana ver" Ohhh pek güzel geldi o saatte.

nil dedi ki...

hoşbulduk peri, biliyor musunuz bora'nın aslı erdoğan okumayı sevdiğini hissetmiştim ben.işte bu yüzden bir bloğu olsun diledim.bunları sen değil de o yazsın.biz direk onunla konuşabilelim.aslı erdoğan'ın kelimelerini paylaşalım.siz burada herkesle herşeyi konuşabiliyorsunuz,bora'nın da buna hakkı yok mu?lütfen bora sesimi duuuuuy:-) blog aç:-)çok meşhursun şu an haberin yok:-)
her ikinize de sevgiler yolluyorum bir yandan da.

Esen Kalan dedi ki...

Bora'ya en iyi hediye Bora Bora'ya bir aylık bir paket :)

Aydan Atlayan Kedi dedi ki...

Hopper resimleri beni hem korkutuyor hem de bende şu duyguyu uyandırıyor: o zamana kadar alışılmış hayatın bittiği ve yeni birşeylere başlamak için biraz düşünmek gerektiği. Ve tuhaf bir iyimserlik oluşuyor içimde onlara bakarken: Şimdi kötü olsa bile güzel bir gelecek bekliyor o insanları. Belki de içimizde ne varsa onu görüyoruzdu o resimlerde. Olamaz mı?

kirpik dedi ki...

dedim ki O'na, bir insan bu kadar cok sevmese, nerden bulabilir sevdigine dair bunca guzel kelimeyi?
sen hep yaz biz hep okuyalim Peri.hep.