Cumartesi, Haziran 13

biz gidelim ormana hey, ormana

Yaz geldi ya, doğaya bırakmak istediniz kendinizi. Biz doğanın müthiş davetkar, müthiş misafirperver filan olduğunu sanırız. İçimizde bir iyimserlik, bir yüksek anlayış coşkusuyla, hesapta bizi bekleyen doğaya atılırız. Doğanın muhtemelen bir dili var ve muhtemelen bize "defol!" diyor, ama biz o dili bilmeyiz. Yüzümüzde dil bilmeyen turistlerde olan o aptal sırıtışla, kafamızı sallar, "aa kuş öttü, aa kurbağa vırakladı," deriz. Doğa sıkıntıyla iç çeker.

İnsanın bizimki gibi yatağının yanında kitaplığının olması çok avantajlı. Elini uzat, çek bir kitabı ve aa bir bakmışsın kırk sekizinci sayfadasın. Cahillikler Kitabı, böyle, nasıl okuyup bitirdiğinizi anlamayacağınız kadar eğlenceli bir kitap. Tamam, içinde beni ilgilendirmeyen maddeler de vardı ve biraz da Türkçe'si çeviri kokuyordu, ama bunlar onu okumaktan vazgeçirtecek kusurlar değil.

Sizin, Arçil'e benzemeyen, akıllı uslu, okumak konusundaki öğütlere olumlu tepki veren şeker çocuklarınız var muhtemelen ve yaz geldi ya, ona okusun diye şöyle keyifli bir kitap almayı düşünüyorsunuz. İşte bu kitap, o kitap. John Lloyd ve John Mitchinson yazmış, NTV Yayınları da yayınlamış.

Doğa demiştik, değil mi? Kitapta şöyle bir başlık var: Hank hank diye ses çıkaran şey nedir?
Cevabı, Arnavutluk'taki domuzlar olacak:) Arnavutluk'taki köpekler de hem hem diye ses verirlermiş. Ukrayna'dakiler haf haf, İzlanda'da voff, Endonezya'da gong gong. Ya İtalya'da? Bau bauuuuu!

Köpeklerin bölgesel aksanları bile varmış. En ayırt edici aksanlara Liverpollu ve İskoç köpekleri sahipmiş. Liverpollu köpekler daha yüksek perdeden bir sese sahipken, İskoç köpeklerinin sesi daha düşük perdedenmiş. Uzmanlar, köpeklerin sahiplerine daha yakın olabilmek için onların seslerini taklit ettikleri sonucuna da varmışlar.

Ayrıca köpek gibi havlayan ağaç kurbağalarından, marangozun çiviye vurması anındaki sese benzeyen ses çıkaran dülger kurbağasından, bir domuz gibi hırıldayan cennet kurbağasından bahsediyor kitap. Kurbağaların çıkardığı sesler radyo istasyonları gibi işlermiş; her tür kendi frekansını seçermiş, diğer kurbağa türlerinin sesi hiç dikkatlerini dağıtmazmış. Peki, bir metreden 95 desibele kadar yüksek ses çıkaran kurbağaların nasıl oluyor da kulak zarları patlamıyor, diye sordunuz mu hiç kendinize? Muhtemelen hayır. Ama kitap sormuş ve bunun da yanıtını güzel güzel vermiş.

Ayrıca Shakespeare'in zannettiği gibi hiç bir baykuşun tu-vit, tu-vu diye ses çıkarmadığını, şu ana kadar yaşamış en tehlikeli hayvanın ne olduğunu (dişi sivrisinek), en büyük penise sahip hayvanın hangisi olduğunu (hayır, hayır o değil. Kaya midyesi) neşeli neşeli anlatıyor. Kitabı eğlenceli yapan, tahminlerinizin çoğunda yanılıp, şaşırmanız.

Kitapta sadece hayvanlar yok, elementler, astronomi, insan metabolizması, coğrafya, tarih, aklınıza gelen her konuda bilgi var. Ben sohbete doğadan girdim diye bu örnekleri verdim.

Hadi bakalım, her ne kadar gönülsüz de olsa doğa, biz, arsız bir sevgili gibi atılacağız onun koynuna bu yaz da. Hiç değilse onun dilini çözmeye başlayalım ufaktan ufaktan.

mööööö

11 yorum:

tavsan dedi ki...

Ben de dun tam bu dogada yasamak aslinda benim zurafa, tavsan, sincap, zebra gordukce mutluluk sevincle dolup guzel oldugunu dusunmemi dogrulayan birsey mi, yoksa bu guzel varliklarin oldugu yerde avci aslanlarin, leoparlarin oldugu,otobur fillerin ve suaygirlarinin bile biz insanlardan daha hizli kosup isimizi bitirebilecegi vahsi, yasamasi zor birsey mi? Ikincisi oldugunu dusundum. Ustune, senin de yazdigin gibi doganin bize muhtemelen defol diyor olmasinin asil nedeni ise yine muhtemelen bizim dogada hayatta kalmanin otesine gecip geri kalan herseye kitlesel zararlar verme boyutuna gecmemiz.
Of ne uzun cumleler. Olsun; ben yine de butun o saydigim canlilari, cicekleri, agaclari gormekten sapsal ve coskulu bir sevinc duyuyorum ve mumkun olan en az zararla -hem dogaya hem kendime- hayatta kalmaya calisiyorum.

Bir de simdi internetten Gurkan Zengin'le Arayis'in bulabildigim tek bolumu olan 27 Mayis darbesi hakkindaki bolumunu izliyoruz. Konuklardan biri Hasan Bulent Kahraman. Daha bir kere konustu ama o kadar guzel analiz etti ki - ve sen aklima geldin; Peri'nin Hasan Bulent Kahraman begenisi. Ne guzel:)

Aydan Atlayan Kedi dedi ki...

Ellerimizde cep telefonu, kulaklarımızda kulaklık, onun koynundan çalıp derisini yüzdüğümüz hayvanlardan ayakkabı ve çantalar, yok daha çok gözümüz dönmüşse sırtımızda kürk, yürüdükçe ardımızda bıraktığımız pet şişeler, plastik torbalar daha nice çöplerle bizi koynuna almasını beklemek saflık olur zaten. Belki onun dilini öğrenirsek, o dilin kelimeleri onun nasıl canını yaktığımız konusunda bir fikir verirse bize yine onun çocukları olmayı başarabiliriz.

zapere dedi ki...

Ben zaten doğa"ya gidiyorum..Gitmeyen zıpırtsın.Yok, yok şu bizim mahallede ki güzel komşuma.Hani ismi Doğa olan.VızzzzZZzz

Oya Kayacan dedi ki...

Başlığın başında baltalar elimizde, uzun ip belimizde değil tabii. Ne kızardım ama çocukluğumda bu şarkıyı söylettiklerinde. Sahiplerinin sesini taklit eden köpeklere eyvallah da, benim her telefonu açtığımda ,"Yine kedi gibi konuşuyorsun," diyenlere ne diyeceksin ya? Hani kedidir ya esas sahip. Buradan da bunu kanıtlıyoruz işte... Orman yangınsız yazlar dileğiyle...

Journey to Orient dedi ki...

en tehlikeli hayvanın dişi sivrisinek olduğuna tüm kalbim ve kanımla inanıyorum. daha dün akşam bir tanesinin elinde kaldım. sol kolum boyunca sekiz yerde delik açıp kanımı emen bu dişi, öyle pikniğe çıkmış da ayak üstü atıştırır gibi geze geze içmiş kanımı.
uyku sersemi "oturup, insan gibi yesene!" türü söylenmelerimin bir anlamı yok tabii.

üstelik vızıldayanlar da bu dişilermiş.

çok tehlikeliler, çok!

endiseliperi dedi ki...

hımmm... aslında doğa insan çatışmasına ilişkin bir yazı yazmak değildi düşüncem. taraflardan insana küfredip, doğayı yüceltmek de değildi. yeni hiç bir şey söylenemez bu konuda ve her söz bir klişe neticede. bir de, nasıl söylesem bilmiyorum, belli bir hassasiyetin sonucu davranışlarda bulunurken, içtenliğimize yüzde yüz emin olamıyorum. yani poşet yerine file kullandığımızda, plastikleri ayrı çöp torbalarına topladığımızda filan, sözkonusu ettiğimiz şeyin, doğanın iyiliği değil de kendi kişiliğimizin gösterisi olarak algılıyorum. yani insan ruhunun katışıksız iyiliğine hiç inanamıyorum. içimde ona karşı hep bir kuşku var. bu nedenle, "ah doğa çok güzel, onu mahveden insanoğlu ne çirkin" yollu bir yazı yazarsam bu, peri hanımın ne de hoş bir hanım olduğunun dillendirilmesi gibi algılıyorum, canım sıkılıyor. böyle bir şey yapmak istemiyorum. bu türlü yazıları, ancak içinde ironi varsa okuyabiliyorum. yanlış anlaşılmasın, doğayı iyileştirecek yöntemlere değil, onu dillendirme haline ilişkin bu yargım.

bir de, tarih her çağda ve her koşulda olması gerektiği gibi ilerliyor. hele benim gibi sıkı bir martin mystere okuruysanız, dünyanın yüzlerce kez kıyamet yaşayıp, tekrar tekrar yeniden işe koyulduğunu düşünmek de gayet mantıklı gelebilir. yani canım şu atlantis ve mu uygarlıklarından bahsediyorum. belki sahiden de vardı ve sahiden de bizim şu gelmek üzere olduğumuz noktadan sonra dehşet bir savaşla tüm dünyanın ayvayı yemesine neden oldular. bu durumda gün görmüş doğa, "hep aynı, hep aynı" diyordur.

ve yine bu durumda, her şey olması gerektiği gibi gidiyor. öncesinde ne olmuşsa yine olan o. ayrıca, bu sürekli artan nüfusun yaşaması için kocaman gökdelenlerin yapılması, ulaşım için petrolün kullanılması işin icabı bence. benim sorunum adil olmak konusunda. yani doğayla ilişkimizde şu arsız, terbiyesiz, açgözlü ve çirkin tavrımızı bırakıp efendi olalım istiyorum. ayrıca, dünya zenginliklerinin insanlar arasında adil paylaşımından yanayım. pazar günü taraf gazetesinde ayşe hür'ün iran üzerine yazısını okuduysanız görmüşsünüzdür, petrol zengini iran'ın ingiltere ile yaptığı anlaşma uyarınca iran halkının yoksulluk içinde yaşarken ingiltere'nin babasının malı gibi iran'dan gelen petrole bel bağlayarak tüm enerjisini oradan sağladığını. ya da akşam ntv'de yuva adlı şu belgeseli izlediyseniz, yine petrol zengini nijerya'nın halkının yoksulluktan inim inim inlediğini... beni gerçekten üzen şeyler bunlar. doğru olan şeyin de şu sınırların filan kalkıp, dünyanın tüm enerji ve zenginliklerinin, tüm insanlar arasında adil olarak paylaşılması. rekabet filan da ortadan kalkınca doğanın kıyasıya içine edilmez diye hesap ediyorum. tüm silahları ve motorlu araçların 3/4 ünü alıp roketlerle bir uyduya postalamamız gerekir. dünyadaki tüm günahlar için hep birlikte suçluluk hisseder, katıksız masumiyete ulaşırız filan diye düşünüyorum. şu sınırlar, ordu, silahlar, bayraklar filan hep insanın zararlı, sıkıcı oyuncakları. dünyayı, ülke sınırlarıyla değil de coğrafya olarak değerlendirdiğimizde doğa da kurtulacak sanırım. ülkelerin geri kafalı, budala zafer ve yenilgi tarihleriyle şu kadar olsun ilgilenmiyorum. milliyetçilik, ırkçılık, cinsiyetçilik de öyle doğaya aykırı abes, çirkin şeyler ki.

sevmiyorum insanoğlunu yahu, ruhunda kötülük var, kendi güçlülüğünün, zenginliğinin keyfini çıkarmak için, zayıf, yenilmiş, yoksullaşmış, çirkinleşmiş bir yekdiğerini arıyor. bilmem ki, kopsun tabii kıyamet bir kez daha ve şu insan zararlısı milyonlarca yıllık tarihine yeniden başlasın.

not: farkettiyseniz bu sabah huysuzluğum üstümde ve müthiş geçimsizim. eh, bu halde olduğum zamanlarda gördüğünüz gibi kıyamet lafları filan dolaşıyor dilimde. bakmayın bana. bir yarım saat verin, melek gibi olurum:)

sevgiler.

Ekmekcikız dedi ki...

Geçti huysuzluğun, Periciğim?
:)))

Şu bilgi çok hoşuma gitti:
"Köpeklerin bölgesel aksanları bile varmış. En ayırt edici aksanlara Liverpollu ve İskoç köpekleri sahipmiş. Liverpollu köpekler daha yüksek perdeden bir sese sahipken, İskoç köpeklerinin sesi daha düşük perdedenmiş."

Demek ki, doğa sistemini taklit üzerine kuruyor, çıkarsamasını yaptım hemencecik.
Son derece bilimsel bir yöntem, değil mi?
:O)

tavsan dedi ki...

Silahlari ve motorlu araclari yollama/yok etme fikrini biraz dusundum ama bir cozum olamayacagina kanaat getirdim. Onlari yapan insanlar gene yaparlar. Bu gelisim rastlantisal degil; dedigin gibi katiksiz iyi diye birsey yok ve biz her daim guzellik, iyilik icin kendimizle bile mucadele etmek durumundayiz (bunu istiyorsak tabii). Douglas Adams'in Otostopcunun Galaksi Rehberi serisinde vardi boyle bir ise yaramazlari, isi karistirip sarpa sardiranlari doldurup uzay gemisiyle yollamak (ama okumadiysan diye daha falza detay vermiyim; superdir o kitaplar ben tavsiye ederim).
Bu nedenle, sinirlarin kalkmasini da cok olasi gormuyorum ben; en azindan onumuzdeki 300 yilda falan. Cunku bu tum dunyada gecerli ve uygulanan demokratik hukuk kurallari demek - ya da kotulugun ortadan kalkmasi.
Ayrica -bunu soylemekten hic hoslanmiyorum ama- sinirlar, hiyerarsi vs dogadaki diger hayvanlarin bir kisminda da var. Yani tek insan degil bunlari yaratip uygulayan. Ama elbet, kaynaklar esit degitilsa bu bayaga bir duzelir kanimca. Hele ki o kadar yetse ki her istedigine istedigin zaman sahip olabilsen. Ama yine de durum tamamen duzelmez disaridan bir kontrol olmadikca, diye dusunuyorum.
Ben son zamanlarda (birkac yildir sanirim) demokrasiye epey bir umut bagladim; bakalim. Baskaca da bir cozum goremiyorum; dedigin gibi baska bir tur evrimden kelli.

celerone dedi ki...

Iyy peri, yorum yazmak için açtım. Ama o ne yorum öyle? İnsanoğlunu sevmiyorum falan. Nerdeyse dün akşam saatlerindeki ben gibi olmuşsun. Cık cık cık.

Ben doğada kendimi fena halde barış hissederim. Serenity mi derler ne derler, hücrelerime yayılır, bir sakinleşiveririm.

Bu arada, insanoğlunun ruhunda kötülük var cümlen, aklıma kötülüğün tarihçesi kitabını getirdi. Okumuş muydun?

Sevgiler

endiseliperi dedi ki...

ekmekçikız, elbette sistemini taklit üzerine kuruyor doğa. tüm sistem taklit ve tekrara dayanıyor. insanlar için de öyle. bu nedenle yaratıcı insanlar çok müthiş bir şey gerçekleştiriyor.

hımm... yahu ekmekçikız bu aralar niyetimin tam tersi bir konuşma tutturuyorum.

evet, huysuzluğum da geçti ama bir uyuşukluk var üstümde ki hiç sorma.

tavşan, önümüzdeki 300 yılda sınırlar kalkar diyorsan, bak bu müthiş iyi bir haber:) otostopçunun galaksi rehberi de cilt cilt alınıp, adana'daki kütüphaneye konmuştu. şimdi yazık bir kolinin içinde bekliyorlar orada. sen yazınca, adana'daki eşyaları düşünüp içim sızladı. onları getirmek lazım ama önce onlara buralarda bir ev bulmak gerek. boşu boşuna para ödeyip duruyoruz o eşyaların durduğu eve. öyleki, ödediğimiz kira parası eşyaların değerini çoktan aştı. tümden saçmalık. gördüğün gibi kafamda doğanın mükemmel sistemi, demokrasi, ülke sınırlarının akibeti filan yok, aklımda olanlar tümden böyle şeyler. cık cık cık.

oyyy celerone gelmiş! evet, tuhaf, karanlık sözler var yazıda. aslında karamazov kardeşlerin etkisi sanıyorum bu. arada çok neşeli kitaplar okuyorum ki ruh halim biraz daha olağanlaşsın, baharatı seyrelsin. hayır, kötülüğün tarihçesini okumadım. okuyayım, fena bir kitaba benzemiyor.

hepinizi öpüyorum.

Bettra dedi ki...

Şibumi'yi okuyorum "çok geç kaldım çok geç kaldım" diye söylenerek ve arada yatmadan yada uyandığımda Cahillikler Kitabını karıştırıyorum. Gerçekten şaşırtıcı bir kitap. Şaşırmak hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı :)Aslında doğanın muhtemelen anlayamadığımız, yada yanlış anladığımız diyelim, dili hakkındaki yorumunuz için yazacaktım. Hoş bir yorum olmuş. Sanırım ben de hiç böyle düşünmemiştim. Kim yeşillerini, mavilerini grilere karalara boyayan, sularındaki balıkları boğan, uçsuz bucaksız ormanlarını katleden bizleri ister ki ... Hiçbir şey olmamış gibi gezinirken kollarında..

Sevgiyle,
Bettra