Çarşamba, Ağustos 5

Kaz Dağları günlüğü 1

Telaşlı Cuma

Hem Bora’nın annesinin cumartesi günü gelecek misafirlerine hem de yola çıkacak bize kek, poaça hazırlamakla geçti Cuma’nın yarısı. Keki bu sefer zeytinyağı ile değil de sağlıktan feragat edip, bol miktarda tereyağı ile yaptım. Ama insan bu yaşta sağlığı o kadar da görmezden gelemiyor. Kepekli un kullandım. Organik kayısı, kuru üzüm, ceviz, taze incir doğradım küçük küçük ve onları da üzüm pekmezinde beklettim. Kekin diğer malzemeleri ve uygulaması bildiğiniz gibi. Neticede yiyenlerin çok beğendiği, derinden pekmez tadının hissedildiği bir kek oldu. İçli (kıymalı) poaça yaptım. İç artınca, kepekli bir poaça hamuru yoğurdum ve onlarla da kıymalı ve peynirli poaçalar hazırladım. Akşamdan yolluk meyveleri de başka bir tabağa koydum. Tema’nın kumaştan yapılmış alışveriş çantalarına, Bora’nın, benim giysilerimi ve denize girersek diye de havluları, mayoları, güneş kremlerini hazırladım. Uyumaya hazırlandığımda vakit epey geçti ve ben de ölesiye yorulmuştum.
Bora gece uyuyamadı. İnternette, dolaşacağımız güzergahların özelliklerini inceleyip çıkışlar aldı. Sabah 5.00’te uyandık. 5.45’te Boğa’nın önünde Serhan ve Figen ile buluşup yola çıktık.

Dünyanın en uzun parantezi

(Serhan Bora’nın kadim arkadaşlarından biri. Diğeriyle tanışmıştınız, Kaan ile. Bora’nın arkadaşlarıyla karşılaşmak benim için çok ürkütücüdür. Çünkü, Dostoyevski’nin bir kahramanına söylettiği gibi Bora insanlığa hayransa da insanlardan pek hoşlanmaz. Yüz göz olmaz, mesafesini korur. Bora’nın seçtiği, üstelik birlikte onlarca yıl geçirip, türlü olaylarla sınandıktan sonra hala devam eden arkadaşları ile karşılaşmak bu nedenle beni dilsizleştirir. Bora’nın çevresinde olan bu adamlar, Kaan olsun, Serhan olsun, Aydın olsun (o biraz farklı gerçi, ama onu da başka sefere anlatırım), Yücel olsun dünyanın, memleketin, yaşadıkları şehrin içinde kendilerini, koşullarını idrak edip, ona göre yaşamayı becerebilmiş insanlar. Hepsi, entelektüel sezgileri güçlü, doğayla içli dışlı insanlar. İnsiyaki olarak ayıklama becerileri geliştirmişler kendilerinde. İyi müzik dinlerler, iyi film izlerler, sabah erken uyanırlar, sigara içmezler ya da hep sigarayı bırakmak isterler, keşfedilmemiş yerlere giderler, yöresel yemekler tadarlar, kuş isimlerini ya da ne bileyim ağaç çiçek isimlerini bilirler, filan. Çok, çok rafine adamlar.


Üslubum onlara mesafeli duruyormuş, onları bu seçkinci tavırları nedeniyle eleştiriyormuşum gibi oldu, ama değil. Gayet saygı duyuyorum. Çünkü çok insancıl, merhametli, dünyaya sevecenlikle bakabilen ve dünyanın düştüğü hallere yazıksanan insanlar. Ama elbette bu duruşun doğasında ister istemez bir kibir var ve bu günah benim kendimde de görüp baş etmeye çalıştığım bir şey. (Gerçi Yücel’ de bu kibir de yoktur.)

Geçen gün Bora ile Kaz Dağları’nda yürüyüş yaparken konuşuyorduk. Bora dedi ki, “bir Batılının gözünde Türkiye, Arjantin ya da Şili’den neden farklı olsun ki?” Yani başı sıkışınca darbe yapılan, ordunun en büyük adamının asık bir suratla televizyona çıkıp siyasete ayar vermeye çalıştığı bir ülke nihayetinde. İşte Türkiye hakkındaki bu izlenimi değiştirmek, Türkiye’de çok zarif, entelektüel, ince adamların olduğunu da göstermek istesem, Serhan’ı bu iş için temsilci seçerdim. Bora’yı seçmememin nedeni, onun fazla müdanasız, her kurumu ve herkesi reddebilme ve her şeyden vazgeçebilme gücüne sahip olması, sanırım. Evet, evet bir güçtür bu, Bora her durumda, yapayalnız kalsa da kendi hayatını kurabilecek kadar güçlü biri bence. Sıfır politik tavra sahip olması, tahammülsüzlüğü ve öfkesini karşısındakini sonsuzca reddetme sınırsızlığı içinde kullanan biri olması nedeniyle Batılıları da küfürle reddeder bir noktada. Hem Bora inanılmaz şekilde sever memleketini, merhametle sever, doğasını sevmesi bir yana, bir Doğulu ülke olarak, Doğululuktan kaynaklanan, o damıtılmış, soylu, derin, sıcak, neredeyse her şeye sinen metafizik ruhu sever. Sohbetlerimizde geçmese de ve zihni çok net görünse de bana kalırsa Bora memleketimizin bu Batılı ve Doğulu karmaşasını çok derinden yaşar.

Serhan’la bir tanışıklıktan öteye gidecek bir sohbeti başlatamamın nedeni, insan seçimi konusunda oldukça müşkülpesent olan Bora’nın seçilmiş adamlarından biri olması dışında, sanırım bir neden daha var. Serhan’ın eski eşim Reha ile de bir tanışıklığı var. Onun kafasında Reha’nın ve de sonra Bora’nın eşi olan benim hakkımda nasıl bir izlenimi olduğu konusu bir muammadır benim için. Çünkü Reha ve Bora birbirine hiç benzemeyen ve yaşam tarzları tümden farklı iki insan. Reha, hayatı, tüm hayatı, hiç ayıklamadan isterdi. Tüm insanları isterdi; genişler, genişlerdi. Her sıradan insanda bir farklılık, her çirkin yerde bir güzellik, her günlük olayda tarihi bir yan görmeye eğilimliydi. Evet, çok sevecen görünüyor, ama Reha bir Tanrı gibi her şeyi yeniden adlandırmak, herkesi yeniden yaratmak isterdi. Doğayı severdi mesela, kedileri, kuşları da, ama nasıl desem, bunları, onu heyecanlandırıp ona güzel şeyler söyleten bir araç olarak severdi bana kalırsa. Her şey kendisiyle ilişkiliyse ve kendi dolayımında ise ve sohbetine konu olmuşsa bir değer kazanırdı. Sabah, bir İngiliz gibi sütlü çayını içip, sonrasında da bir duble rakı söylerdi. Ve gün, gelip giden, telefonla arayan bir yığın insanla yapılan bir yığın sohbetle ve kadehlerce içkiyle şekillenirdi. Bir su gibi, içine atılan her elementle tebelleş olmak gibi bir yapıya sahip olan benim, Reha’nın ve Bora’nın yanındaki adam olmam hasebiyle sanırım ki, zihninde ve yaşam tarzında müthiş zigzag yapan, müthiş esnek bir dikiş tutturabilen bir insan olduğumu düşündürtür, ki bu da hakkımdaki izlenimleri biraz karıştırır.

İzlenimi bırakın, yani bir ikinci adamın izlenimini bırakın, bizzat bana kendimi tanımlamamı isteseniz de işler sarpa sarar zaten. Döner dolaşır, maceralara atılır, sonunda yine kendime, ben kimim, hayattan ne istiyorum, nasıl yaşamak benim için iyidir, diye sorarım çünkü. Ayrıca edebiyat yapmayı seven, edebiyat aşkına gerçeği görmezden gelebilecek bir romantizme sahip biri olduğum için de çok kesin ve net görünen açıklamalarım bile kuşku vericidir aslında. Öyle de olsa bu konudaki çabamın içtenliği ve sahiciliği yüzünden bağışlanabilirim, değil mi? Değil mi! Pardon yani, kırk yaşına gelmiş bir insanın hala bir ergen karmaşasında olması azıcık sevimsiz mi, diyeceksiniz bana? Bunu söylemeyin. Küserim. Haksızca hor görüldüğüme, anlaşılamadığıma karar verip, günlerce canım sıkılır:)

Figen, önce sesiyle var. Öyle ince, öyle zarif ki sesi; dünyada ondan güzel “evet” diyen biri daha yoktur mesela. Dolmuşta arka sıradan şoföre parasını iletmenizi istese onun sesi, dönüp bakmak istersiniz bu sesin sahibi kim, diye. Çok akıllı, çok parlak, düşünüş tarzı çok gelişkin ve bu, o güzel sesin ifade ettiği her şeyi çok ölçülü yapıyor. Öyle ki anlattığı bir hikayeyi, bir anıyı öyle yerinde, öyle doğru ve tam da gerektiği kadar sözcükle anlatıyor ki, daha da soru sormanıza gerek kalmıyor. Ben, kadınlarla erkekler arasındaki bazı farklılıkların altının çizilmesindan yanayım. Yani, kadınca bir mahremiyeti, kadınca bir zarafeti, olayları kadınca bir sevecenlikle karşılamasını ve zorluklar karşısında kadınca bir yaşamı sürdürmeye muktedir olma halinin olması bana hoş geliyor. Figen böyle, sesinden başlayarak, tüm mimik ve jestleriyle, duruşuyla bir kadın gibi. Ama diğer yandan da, kararlı, inatçı ve katı olabilen güçlü bir karaktere sahip. Çok tanımıyorum, ama sanki öyle. Serhan’la çok uyumlular, aynı şeylerden hoşlanıyorlar. Hoş ve doğru bir yaşam arkadaşlığı var aralarında. Bora ile ben, atıyorum bu değil de şu yolda yürüyüş yaptık diye sonunda dramatikleşen bir tartışmaya girebiliriz, ama onlar nasılsa akıllı uslu çözüyorlar meseleleri sanki.

Serhan ve Figen gazeteci. İşlerinde gayet başarılılar. Serhan'ın müzikle çok ilgilendiğini, müzikçilerle röportajlar yaptığını biliyorum. Ancak basın camiasından bunalmışlar biraz ve ceplerinde bir kaçış planı olsun istiyorlar. Bu seyahate birlikte çıkma nedenlerimizden biri de onların da ilerde yerleşmek üzere düşünülebilecek yerlerden biri olan Kaz Dağları hakkında daha detaylı fikir edinmek istemeleri.

Ve nasıl unutuyordum!... elbette ben burçlara inanmam ama insanlara isimlerinden sonra sorduğum şey nedir? Ev-vet, burçları! Figen benim gibi Koç burcu, Koçlarda olan o heyecan, o telaş, o öfke, ne bileyim o kırmızı olan şey yok onda. Kendisi de diyor zaten, yükselenim başak ya da Yengeç galiba, diye. benim yükselenim Yay. Yay'da olan o seyahat aşkı yok ama bende. Evet yaylar gibi ironiye bayılırım, evet keyfime de düşkünüm, ama o kadar. Serhan da Bora gibi İkizler. yani ikisi de bilgiye tapıyorlar. Bilgiyle heyecanlanıyorlar. Yeni şeyler keşfetmeyi seviyorlar, yürüyüş yapmayı, bisikletle seyahat etmeyi seviyorlar. İkisi de inatçı sanırım, bildiklerinden şaşmıyorlar, ikisi de bir adaya düşseler gayet güzel yıllarca yaşayabilirler, kendilerinden sıkılmıyorlar. Neyse, geçelim.)


Cumartesi: Yolculuk başlıyor

5.45’te Boğa’nın önünde Serhan ve Figen ile buluşup yola çıktık. Yeni bir eve giren kedi gibi yabani, sustum bir süre. Sonra sonra karakterlere, sözcüklerine alışıp konuşmaya başladım. Bora’nın bir haftadır sırtı ağrıyordu, araba kullanmak onun için biraz zordu. Figen iyileştirici özelliği olan taşlarla filan ilgileniyor. İyi elektrik gönderip, ağrıyı giderebileceğini söyledi. Sesi öyle tatlı ve ikna ediciydi ki ben hemen inandım ona. Tedavi bittiğinde, Bora ağrının sadece azıcık azaldığını söylediğinde çok şaşırdım.

Araba vapurunda çay içip, kek, poaça yedik. Onlar yaptıklarımı beğenince, daha da konuşkan oldum:) Sonra karaya çıktık tekrar ve bir yerden bulduğumuz eczaneden aldığımız kas gevşetici ve ağrı kesiciyi içti Bora ve çok şükür ağrısı kesildi. Kızılkeçili mi, Zeytinli köyüne mi gittik önce? O kadar çok dolaştık ki karıştırıyorum şimdi.


Havran

bu, kocaseyit köyündeki ikinci yol. buradan kamyonlar geçiyor, çok tozlu bir yol. sanırım ilerde baraj yapılıyor. figen, manzaranın önünde. dağlar gerçekte çok daha ihtişamlı ve güzeller inanın ki.

Hah, önce elbette Havran’a girdik Bora’nın internette görüp, beğendiği badem ağaçlarlıyla çevrili bir meyve bahçesini görmek için. Havran bir ova üstüne kurulmuş. Bora’nın anlattığına göre, Yıldırım Beyazıt ve Timurlenk’in yaptığı şu satranç oyunuyla meşhur savaşta, Timurlenk’in oğlu Havran’a girip yakıp yıkmış, bir daha da toparlanamamış Havran. Ama ne kadar zaman geçmiş canım, 1402’den beri! Bence toparlanmış ama olup olacağı bu kadarmış. Ben hem ova görüntüsünü sevmem, sıkıcı gelir bana.

Bora’nın aradığı arsa, Havran’ın epey yukarısında, Kocaseyit köyündeymiş. Bora'nın internetten indirdiği arsa fotoğrafını gösterdik köylülere, ama kimse oralarda böyle güzel bir arsa olmadığını söyledi. Kocaseyit köyünün manzarası çok güzeldi ama. Kocaman, ihtişamlı dağlarla çevriliydi. Serhan yakınında bulunduğumuz mezarlıkta Kocaseyit adında, Çanakkale’de iki yüz küsür ağırlığında bir topu tek başına taşımış birinin mezarı olduğunu söyledi. O önden gitti, biz de arkasından. Mezar ziyaretinden sonra geri dönmeye karar verdik. Serhan bir arkadaşını arayıp, Havran’ın zeytinyağı çok iyi olan bir dükkanının adresini istedi. Oradan zeytinyağı, pembe domates ve ünlü olduğu için leblebi (yoğurdu da mı oradan aldık acaba?) aldık.

Kızılkeçili

Kızıkeçili köyüne gittik önce. daha önceki yolculuğumuzda burada, kenarında zeytinlikler olan dağa doğru bir yolda yürümüştük bir sabah ve çok beğenmiştik bora'yla.Burada, Bora'nın İstanbul’dan arayıp iki kez konuştuğu Sude Emlak ile görüştük önce. Emlak dükkanında aynı zamanda çok güzel sabunlar, zeytinyağları da satılıyor. Orada Figen'le bir zeytin reçelinin tadına baktık. Sertliği hoştu zeytin reçelinin, ama tadının çok bir özelliği yoktu.

Biz hep zeytinlik bakıyorduk, ama Serhan bahçe içinde küçük de bir evi olan arazileri de sordu, ki bu, yeni bir bakış edinmemize neden oldu. Emlakçı, köyün tepelerinde, manzarası çok güzel zeytinlikler gösterdi. Ancak oralara elektrik ve su getirtmek epey pahalı olacaktı. Çok güzel bir dere ve anıt ağaç olan kocaman bir Çınar’ın yakınlarında bir arsayı beğendik biraz. Dere sesi duyuluyordu çünkü ve zeytinler dışındaiki tane kocaman cevizi vardı.

Hasanboğuldu

Yorulmuş ve karnımız da acıkmıştı. Hasanboğuldu’ya doğru yola çıktık. Kalabalıktı çok. Ve et kokulu dumanlar vardı. Sonbaharda, kimse yokken gitmek çok zevkli olabilir. Çok güzel bir yer çünkü. Şelaleye giderken buz gibi suyun içinden geçtik, ayaklarımız dondu. Dere kıyısında ahşap masa ve banklarda oturup, yoğurt, domates, dağ çileği, köy ekmeği yedik. Çok lezzetliydi hepsi.
yahu 54 kiloya düştüm, ama hala ne kadar iri görünüyorum.

Kızılkeçili'den Hasanboğuldu’ya giderken yol ikiye ayrılıyor. Solda ki yol Hasanboğuldu’ya giderken, sağdaki yolun başında Milli Park, Kamping levhası vardı ki, buna dikkat eden Serhan akşam çok güzel bir yerde konaklamamızı da neden olacak.

Şelale bu değil elbette. Bu küçük bir bölümü.


bora tüm seyahat boyunca yemeğini güzelce yiyen, dondurmaya hayır demeyen, böyle uslu uslu oturan bir çocuktu:)

burası hasanboğuldu'daki pazar. dağ kekiğinin 3-4 çeşidi, kantaron otu gibi otlar, zeytinyağ, zeytin, bal, dağ çileği, elma armut vs satılıyor.
Zeytinli Köyü
Zeytinli köyündeki Nilüfer Emlakçı bize köyün içinde, dolayısıyla, imarı, suyu, elektriği de olan bir bahçe ve içinde küçük bir ev gösterdi. Önce, dağ ve deniz manzarası olan tepede bir zeytinlik hayal eden bana çok klostrofobik geldi orası. Sonra değişti fikrim, anlatacağım. Akşam olmak üzereydi ve emlakçıya köy içinde pansiyon sorduk. Eh, bulunabilirmiş, ama verdiği yanıttan tatmin olmadık. Hımm pansiyon meselesini Sude Emlakçıyla konuştuk. Burasıyla değil, yanlış olmasın şimdi.
gazeteci alışkanlığı yüzünden midir nedir, serhan emlakçılara uzun uzun sorular sorup, dinliyor. o daha sonra gideceğimiz güre iskele emlakçısıyla bir arsayı dolaşırken biz de arabanın yanında sıkılarak bekliyorduk. öyle ki bora, çevredeki hayvanları da ince ince gözlemlemeye başladı sonunda:)
Mehmetalanı
Daha önce gördüğümüz, Milli Park’a doğru sürdük arabayı. Mehmetalanı denilen bir köye geldik. Bora’nın dediğine göre iki yüz yıl önce Mehmet adında biri tarafından kurulmuş köy. Cami yokmuş ve halkı eğlenceye düşkünmüş. Daha sonra Figen’in edindiği bilgiye göre Toroslu Türkmen Alevilermiş buranın halkı.

Endes Kamping tabelasını takip ettik. Kartvizitleri aşağıda arabada kalmış, ama adres ve telefonlarına şuradan ulaşıp, ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz. Akşam olmak üzereydi. Her taraf yeşillikti. Araziye taşlarla kotlar yapılmış, ahşap bungalovlar, bungalovlar önüne hamaklar küçük masa ve tabureler yerleştirilmiş salaş görünen çok ama çok sevimli bir yerdi. Sürekli bir, akan su sesi duyuluyordu. Daha sonra aşağıdaki masalarda yemeğimizi yerken göreceğimiz gibi, bir dere vardı çünkü ve dereden de, önüne taşlarla set yapılarak tertemiz, içi görünen, ağaçların gölgesiyle yeşillenmiş göller oluşturulmuştu. Serhan, Hasan Bey’le pazarlık yaptı. İki kişilik (içinde bir üçüncü kişi için de yatak olan) bungalovun fiyatını geceliği 150 TL’den 100 TL’ye düşürdü. Bu fiyata, akşam yemeği ve sabah kahvaltısı da dahil. Bu durumda çok makul bir fiyat. Bizim kalacağımız bungalovların içinde banyo ve tuvalet yoktu. Ortak kullanımı olan banyolarda duş aldık, üstümüzü değiştirdik ve yemek için masamıza oturduk. Vakit geç olduğu için hazırlıksız olduklarını, bu nedenle yemek için fazla seçenek sunamayacaklarını söyledi Hasan Bey. Ama gelen yemekler hem çok lezzetliydi, hem de servis hızlı ve düzgündü.


ben niye böyle coşkuyla gülüyorum? çünkü serhan fotoğraf makinamın timing ayarı olduğunu, eğer kurup yerleştirirsek fotoğrafta benim de olabileceğimi söyledi. Ben pek ihtimal vermedim küçük makinamın böyle bir yeteneği olduğuna, ama hayret, işte karşınızdayım:)

Serhan'la ben toprak kaplarda, kılçıkları ayıklanarak, domates, biber ve limonla tadlandırılmış, üstlerine bolca kaşar rendelenmiş alabalık yedik. Figen ve Bora, yine kaşarlı ve domates soslu köfte yediler. Taş fırınlarında, odun ateşinde pişirmişler. Çok lezzetliydiler. Ayrıca patates, patlıcan kızartması ve çoban salatası vardı. Sıcak içecekler menüye dahilmiş ama onlar rakı, ben de bira içtim. Bora Kızılkeçili köyünden şeftali ve Kırkağaç kavunu almıştı. Kavun biraz tatsızdı ama şeftali gerçekten güzeldi. Bu yıl meyveler ne güzel oldu, değil mi? Neyse geçelim. Yıldız göremedik pek, ama dolunay olmaya iki gün kalmış ay yumuşak, sütümsü bir ışığın içinde parlıyor, aşağıdan su sesi, böcek sesleri geliyordu. Ne diyeyim size, harikaydı.
Söylemeyi unutuyordum, Kaz Dağları’nda her yerden sular fışkırıyor. Yol kenarında açılmış alçak hendeklerden, evlerin önündeki çeşmelerden, bahçelerde, her yerde inanılmaz bir su bolluğu yaşanıyor. Bedavaya su! Dünyamız böyle kuraklaşırken Kaz Dağları kıskançlıkla korumak isteyeceğin suyla dolu. Müthiş! Ayrıca hangi kahveye ya da lokantaya oturursanız oturun önce bir sürahi su geliyor. Şahane!

Gece, yemekten sonra bungalovlarımıza girdik. Tertemiz. Kalın, duvardan duvara halı üstünde, beyaz renk çarşaf ve yaz yorganı olan çift kişilik yatak ve bir de tek kişilik yatak vardı.


gördüğünüz gibi gittikçe japonlaşıyorum:) burası endes'in aşağısındaki dere.

Sabah önce Bora uyandı ve baktım, hiç vakit kaybetmeden giyiniyor. O çıkınca ben de kalktım. Ortalıkta göremeyince, onu yakalarım belki diye biraz yürüdüm. Meğer Endes'te, aşağıda, dere kenarındaki masada oturuyormuş. Gece yatmadan önce sabah erken kalkıp yürüyüş yapmayı, dönünce göle girmeye karar vermiştik, ama çok dolaşacağımız ve dönüş yolunda çok yorulacağı için dinlenmeye karar vermiş. Biz, 8.30 gibi kahvaltı yapacağımızı söylediğimiz için Hasan Bey henüz yoktu. Biz de çıkıp köyün kahvesine gittik. Gerçekten neşeli insanlar, sabahın o saatinde bir şey anlatıp, gülüyorlardı kahvedekiler. Artık olağan olduğu üzere suyumuz ve nefis çayımız geldi.
Bora, o sırada, aslında Zeytinli köyünde gördüğümüz bahçenin ve küçük evin bizim için çok uygun olduğunu söyledi. Bahçede ceviz, dut, incir, şeftali, asma vardı. Elektrik, su getirmek için uğraşmayacaktık. İnternet sorun olmayacaktı. Evden çıkınca sabahları, çınar ağaçları altındaki kahvede, ıhlamur kokularıyla çayımızı içebilecek, bisikletimizle Hasanboğuldu’da ya da o güzelim köy yollarında dolaşabilecektik. Havası çok temiz, suyu boldu. Her tarafta zeytinyağı, sabun, bal, çeşit çeşit meyve vardı. Evin yakınında fırın vardı mesela. O böyle anlatınca, bayıldım. Evet evet, çok güzel, alalım biz orayı, dedim. Evi yıktırmak gerekiyordu yalnız, çok küçük, bakımsız ve eskiydi. Bu durumda fiyatın da biraz düşürülmesi gerekiyordu. Biz, önü çok geniş camlı, verandalı taş ev istiyoruz. Ama maliyeti ne olur, hiç tahmin edemiyoruz. Acaba prefabrik ev yaptırmak daha mı uygun olur, diye düşünüyoruz. Böyle bir sürü hayal kurduk. Endes’e geri döndük. Serhan ve Figen uyanıp yürüyüşe çıkmışlar. Onları beklerken, dere kenarına inip gölü seyrettik. Onlar gelince kahvaltıya oturduk. Onlar, bayağı ileriye yürümüşler ve çok hoş göller keşfetmişler. Fotoğrafları gösterdiler.

Kahvaltıda sert, azıcık tuzlu köy peyniri, elbette zeytin, domates, biber, tereyağ, bal, zeytinyağında pişirilmiş yumurta, keçi sütü, çay ve çok güzel taş fırında yapılmış ekmek vardı. ne diyorum size, nefisti! Bir daha kesinlikle oraya gitmek isterim tatilde. Öyle güzel bir rüzgar esiyordu ki. Çünkü nem oranı çok düşük, sıcak sizi perişan etmiyor bu yüzden. Hem her yer dağ, ağaç, deniz.

Yalnız şu var ki, dolaştığımız bütün o yerlerdeki zeytinlikler satılığa çıkarılmış. Bu yerler satılınca ağaçlara yapılacak kıyımı ve oraların alacağı manzarayı düşünmek bile istemem. Hasan Bey’le konuştuk sabah, neyse ki Mehmetalanı köyüne pek yabancı almıyorlarmış, arsa satmıyorlarmış. Burası bir alevi köyü ve bir arada mutlular. Hasan Bey anlatıyor; Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden önce, gemileri kaydırmaya yarayacak kızakların yapımı için Toroslarda yaşayan ve adlarına Tahtacı denilen Türkmenler’in olduğunu öğreniyor. Onları buraya getirtiyor ve kızakları yaptırıyor. İstanbul fethedilince de ödül olarak onlara buraları bağışlıyor. Ancak Türkmenler’in gönülleri bol, bize bir şey vermeyin de ormancılık yaparsak burada, bize göz yumun diyorlar. Buranın halkı uzun yıllar ormancılıkla geçiniyor.
Hasan Bey hem ağaçları çok iyi tanımasını sağlayan genetik özelliği nedeniyle, hem de orada burada çalışarak edindiği deneyimle tüm o kaldığımız yerleri tek başına yapmış! O taş setleri, bungalovları, masaları ve sandalyeleri, size diyorum, her şeyi, kendi elleriyle yapmış. Her şeyi kendi tasarlamış! Çok yaratıcı. Mesela ormandan içi çürüyüp, oyulmuş ağaç gövdesi bulmuş, onu bahçede akan çeşmeye lavabo yapmış. Oğlu Volkan çok temiz yüzlü, çalışkan bir çocuk, sabah servisimizi o yaptı.

işte bu bahsettiğim yüzülecek göl! işte bu da gölü tetkik eden adam, bora!:)

Serhan ve Figen gölde yüzmek istediler, ama Bora gecikiriz, diye istemedi. Dün akşam uzanmış konuşuyorduk, keşke yüzselerdi, şimdi öyle aceleci davrandığım için çok üzülüyorum, dedi. Ama Bora doğru karar vermişti bence, çünkü gece saat 1.00’de evde olabildik. Hem eğer oralarda evimiz olursa ve onlar Kaz Dağları’na değil de Bozcaada’ya yerleşmeye karar verirlerse sık sık bize gelip istedikleri kadar yüzebilirler. Figen daha çok Bozcaada’ya yerleşmek istiyor. Çünkü denizi çok seviyor ve orada deniz muhteşemmiş. Hem insan dokusu da çok iyiymiş. Biz henüz Bozcaada’yı görmedik, ama sonbaharda onlar Bozcaada’da tatildeyken bir haftasonu gitmek, görmek istiyoruz.


serhan gölün karşısına geçip, fotoğrafımızı çekmek için uygun bir açı arıyor:)
İşte, Zeytinli'de Bora'nın çok sevdiği bahçenin fotoğrafları

bu, kapısı. ne şahane değil mi?:)



girince yanda küçük bir yapı var. onun duvarı. odunluk olarak kullanıyorlardı belki.




bahçedeki ağaçlar.



bu da yıkılması gereken ev. arkadaki binalara takılmayan, eğer 2,5 katlı bir ev yaparsak, onları görmeyeceğiz, önümüzdeki ağaçları göreceğiz.



bu da eve giden küçük yol. yolun arnavut kaldırımı olsa, şu evler beyaza boyansa, ne bileyim kapılarının önünde çiçek askıları ferforje lambalıklar olsa ne hoş olurdu.



figen, araştırmacı gazeteci olarak, evin karşısındaki komşuyla konuşuyor. bu hanım yıllarca o evde yaşamış, sonra burayı almış. çok kısmetli bir ev, diye anlatıyormuş:)
güre

Sabah, Güre’ye doğru yola çıktık. Emlakçı bizimle beş on dakika sonra ilgileneceğini söyleyince deniz kenarına gidip bir kahvede çay içtik. Sonra döndük. Bora yine internetten tanıyordu adamı. Tam bir üçkağıtçıydı adam. Konuşması, tavırları öyleydi ve hiç güven vermiyordu. Nitekim, bir arsa için camekanına astığı fiyattan daha yüksek bir fiyat isteyince kuşkuya düştük. O sırada bir telefon geldi ona ve başka bir arazinin fiyatının da artık yükseldiğini iletti. Duvarında Bosch’un, "insanların güvenini kaybedeceğime, para kaybederim daha iyi" sözü asılıydı. Figen, çok güzel bir konuşma yapıp, duvardaki bu yazıyla tavrının uyuşmadığını, ona güvenimizin kalmadığını, müşterilerinin güvenini kaybetmemek için arazi sahipleriyle doğru bir ilişki kurması gerektiğini söyledi. Adamın bozulduğunu sanmıyorum, çünkü gözlerinde dolar işareti vardı. Bizi epey dolaştırdı, Güre kısa sürede bozulacak, zeytinliklerden bina denizine dönüşecek bir yer. Her yer parsellenmiş ve çok yüksek bir fiyattan satışa çıkmış. Fiyatlar yüksekti, ama birkaç arkadaş birleşip alınabilir belki. Bellllkiii. hep birlikte emlak dükkanına döndük, figen gidip bize dondurma aldı.
Güre, deniziyle, dağ manzarasıyla, deresiyle gerçekten güzel. Merkezde yeni restore edilmiş, müze olarak kullanılacak binanın bahçesind ekocaman çınarlar var.


böyle ciddi ciddi konuşuyor göründüğüme bakmayın, muhtemelen imambayıldı tarifi veriyorum figen'e:)




Serhan Çamlıbel'e gitmeyi önerdi, ama vakit çok geç olmuştu ve Bora çıkmamız gerektiğini ilan etti. Çıktık yola. Trafik berbattı, çok yoğundu. Araba vapuru sırası uzundu, bu nedenle dolanarak geldik. Karamürsel’de Bora’nın bildiği iyi bir köfteci varmış. Köfteci Veli. Kıyıya, iskeleye yakın, küçük bir lokanta. Orada, ezilmiş kırmızı biberli, tarhana çorbası içtik ve köfte yedik. Ben pek beğenmedim aslında köfteyi. Çok yumuşaktı. Arabaya doğru giderken de dondurma aldık, benimki portakalıydı, ama Fanta tadı vardı, beğenmedim.

istanbuuuul

çalışma masam. tina'yı farkettiniz mi, kutunun içinde. şu an da tam orada. bazen kutuyu başka bir yere koyuyorum, daha geniş bir alana ihtiyacım olduğu için, o zaman sert bir dille miyavlayarak beni azarlıyor. ben de paşa paşa yeniden yerine koyuyorum kutuyu. bazen kalemlerimi ısırıyor, bazen de ödev kağıtlarımı yırtmaktan hoşlanıyor. katlanıyorum:)
Nihayet İstanbul’a ulaştık. Serhanlar’ı bıraktık. Eve girdik. Bora yorgunluktan ölmek üzereydi, öylece yatıverdi. Duş aldım ve ertesi günkü Rusça dersini karar kara düşünmeye başladım. Çünkü ödevlerimi yapmamıştım. Sabah 7.00’de uyandığımda hala çok yorgundum, ama hızla ödevlerimi yapıp bitirdim, 9.30'da derse gittim. Ders şahane geçti, öğretmenim güzel sözler söyledi ve ben de çok sevindim.
Yemek yapamayacak kadar yorgun olacağımızı hesap eden Bora'nın annesi, börek, zeytinyağlı sarma ve tatlı gönderdi. Ben de öğleden sonra yemek yapmaktan kurtulup, rahatça evi temizledim. Onunla telefonda konuştuk sonra, gönderdiği böreklerden biri, size daha önce sözünü ettiğim, nefis kabak böreğiydi, ama diğeri Bora’nın dilinde efsaneye dönmüş ve daha önce hiç yemediğim domatesli börekti. Kendisi değil de kardeşi yapmış bu böreği. Doğal olarak onlar hamurunu kendileri yapıp açıyorlar, am sen hazır yufkadan yapabilirsin, o da çok güzel olur, dedi. Şimdi, küçük küçük doğradığımız soğanları tavada, yağda kavuruyoruz, üstüne bol miktarda doğradığımız domatesleri ve biraz da yeşil biberleri koyup pişiriyoruz. Soğuduktan sonra bildiğimiz börek gibi yapıyoruz. Peki, sosu nasıl olacak dedim, yoğurt, süt, yumurta? Hayır, dedi, bu böreğe onlar koyulmaz. Sadece yağ ve üstüne de yumurta sarısı. O halde dedim, bu mantıkla ben içine kabukları tamamen soyulmuş patlıcan da koyabilirim. Tabii, dedi, istediğin kadar geliştirebilirsin. Ben yapacağım, siz de deneyin bakalım, nasıl olacak.

15 yorum:

ruhdagı dedi ki...

Uzun yazılarınızı özlemişim :)

handan dedi ki...

buradaki önemli soru şu; yanıt verip vermemek tabii ki tasarrufunuzda.

daha önce reha m. ile tanışan arkadaş reha m. ile mi tanışıklığından bora yı tanıyor, sizden hareketle mi bora ve reha m. beyleri tanıyor.

eğer, sizden hareketle tanıyorsa o ikileminize gerek yok, yok hem reha m. i hem bora yı farklı keşisen zamanlarda tanıyıp sizi de onların ayrı zamanlarda eşi olarak tanıdıysa demek ki hem reha m. i hem bora yı arkadaşlık edecek kadar tanıyan seven biri.

yorumu yayınlamayabilirsiniz. ben handan, biliyorsunuz aten, ancak sizin kendinizi anlatmanızda biraz hep her cümlede zorluk seziyorum, öyle yazıyorum ama aslında değilim, böyle diyorum ama böyleyim/değilim, bora-reha ikilemi böyle çıktı gibi.

müzi dedi ki...

İyi ki girdim sayfana sevgili Peri. Uğraştığım şu sıkıcı şeylerin arasında hiç hesapta yokken güzel yerlerle, güzel insanlarla dolu su gibi bir yazı okumuş oldum. Hele ağır ağır, hiç acele etmeden, her ayrıntıyı hesaba katarak anlatışın var ya, sanki seninle sohbet ediyorum. O yüzden seni okurken hep bir çay koymak istiyorum, sohbet eksik kalmasın diye.
Hem sen olmasan Kaz Dağları'nın bu kadar güzel olduğunu bilmeyecektim. Ayrıca yapmayı düşündüğünüz şeyler de harika. Dilerim gönlünüze göre bir yer bulursunuz. sevgiler.

Adsız dedi ki...

Sevgili Peri, merhaba.Yazılarını ilgi ile takip ediyorum. Ben de senin gibi hukukçuyum. Fakat Bora'ya gıcığım. Hele bu entel dantel adamın akpye oy verdiğini senin sitende okuduktan sonra çok antipatik geliyor bana. Genel kurmay başkanının asık suratla ekrana çıkıp siyasete ayar vermeye çalıştığı güzel türkiyemde Bora'nın sadece buna takılıp kalmasını anlayamıyorum. Güzel karısı, ve güzel çocukları ile çağdaş, laik bir ülkede olamamak, bu böyle biline diye sözlerini bitiren bir başbakan onu daha mı az rahatsız ediyor merak ediyorum. İnan anlayabilmeyi çok isterdim. Ülke için endişelendiği başka şeyler var mı acaba? Yoksa endişelenmemeli miyiz sevgili peri?Modern hayatın köküne kadar içindeki insanların laiklik konusunda daha duyarlı olmasını bekliyorum. Elçiye zeval olmaz derler, sen aracısın. Ağır abiye endişelerimi ilet lütfen. Gamze

endiseliperi dedi ki...

sevgili ruhdağı,
böyle uzun yazdığımda tek parametrem hafıza oluyor. yani ilerde unutursam, bakayım, hatırlayayım, diye.

beğenmene çok sevindim.
(amat'ı mı okuyorsun şimdi?)

sevgiler.

handan,
bendeki ikilemi, üçlem, dörtlem diye de artırabilriz:) gerçi bir arkadaşım mektubunda dedi ki, kendine ne kadar insafsız davranıyorsun yazılarında. bilemiyorum, kafamda boşu boşuna sorular, kuşkular oluşturup duruyorum belki hiç nedensiz ve gereksiz yere.

yok yok, herkes apayrı zamanlarda tanışmışlar. yazdığım için, yazacak kadar umur ettiğim düşünelebilir, ama çok dert etmiyorum. sadece içtenlikle düşündüğüm şeyleri dillendirdim işte.

dikkatin, tesellin, ve her şey için teşekkür ederim.

sevgiler çok.

müziiiii, n'aber? çayı da çok demlemişsindir, böyle kıl tüy her şeyi konuşmaya yetecek kadar kadar yani:)yüzyüze olsak da bir konuya başlarken önce bir duruyorum, başlangıçta, anlatacağım şeyin ennnn dışından başlıyporum böyle, hava nasıldı, çevre, ev nasıldı, o sırada hangi havalardaydım, sonra kararkterlerin genel tanımlamasına geçiyorum, sonra olaya ilişkin özel tahlillerine, sonra olayı anlatmaya başlıyorum, sonra yorumlarımı anlatıyorum, sonra yorumlarım konusunda kendime duyduğum kuşkulara, çünkü bunları anlatan insanın da zaaflarını anlatmam gerekiyor ki karşımdaki tam ve bazen bana rağmen en doğrusunu anlayabilsin diye. üstelik konuşurken karşımdakinin sıkılma ihtimalini hesap edip hızlı hızlı anlatmaya çalışıyorum, vurgularım yanlış anlıyor bu heyecan yüzünden. sonra, eğer dikkatin dağılıup konuşurken bana bakmıyorsan canım sıkılıyor, filan. eğer tüm bunlara katlanıp, sohbete bir çay zevki bile kattıysan, sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemem. sen sor ben anlatayım, o halde:)

hımmm... kazdağları çok güzel ya. hem kendine özgü bir coğrafya işte. fırsatın olursa git mutlaka.

sevgillllerrrr.

endiseliperi dedi ki...

adsız,
"Sevgili Peri, merhaba.Yazılarını ilgi ile takip ediyorum."

yazılarımı ilgi ile takip ettiğiniz için teşekkür ederim.

"Fakat Bora'ya gıcığım."
benim de bora'da hoşlanmadığım taraflar var, doğrusu. ancak bunları değerlendirirken adil olmaya çalışırım genellikle. hukukçu olarak, bakalım siz ne kadar adilsiniz? yoksa yargıtay kararlarının işinize gelenlerini mi ayıklıyorsunuz?:)

bakalım:

"Hele bu entel dantel adamın..."

hayatının üçte ikiden fazlası çalışmakla geçmiş, üstelik buna rağmen dünya edebiyatını
deli gibi okumuş, kazandığı parayla oniki yaşında kendine türlerin kökenini almış, bütün parasını sinema bileti için kullanmış, hayatı boyunca çok doğru siyasi tavırlar geliştirmiş, bu konuda kapsamlı olarak okuduğu gibi, yapılması gerektiğine inandığı şey için köşesinde ahkam kesmeyip gereken tavırları cesaretle koymuş, hiç bir ilişkisinde sahip olduğu kültürel derinliği bir araç olarak kullanmamış biri için mi entel dantel sözcüğünü doğru buluyorsunuz?

bora'yı çok yakından tanıyan biri olarak, yani ona gıcık olma hakkına sonuna kadar sahip biri olarak diyebilirim ki kullandığınız terimler çok haksızca, çok yanlış. bora'ya gıcık olduğunuz için değil, bora'yı değerlendirirken sahip olduğunuz zihniyet ve bunun uzantısı olan sözcüklerinizin işaret ettiği şey için kızdım size. dediğim gibi hem yanlış düşünmüşsünüz hem de bu yanlış fikriniz için alaycı sözcükler kullanmışsınız. yemezler!

"Genel kurmay başkanının asık suratla ekrana çıkıp siyasete ayar vermeye çalıştığı güzel türkiyemde Bora'nın sadece buna takılıp kalmasını anlayamıyorum. Güzel karısı, ve güzel çocukları ile çağdaş, laik bir ülkede olamamak, bu böyle biline diye sözlerini bitiren bir başbakan onu daha mı az rahatsız ediyor merak ediyorum."

şimdi, tutarlılık çok önemli bir şeydir. yani demokrasiye inanan bir insan demokrasinin tüm araçlarına da saygı duymak zorundadır. bu güzel ama demokrasinin yerleşmek için can çekiştiği ülkemizde, AKP'yi demokrasi aşkına kabullenebilirsin de, askeri kabullenemezsin. askerin varlığına bel bağlayan hiç bir düşünceye saygı duymazsın. evet, demokrasi aşkına seçilmiş başbakanına katlanırsın, ama televizyonda konuşurken bile gizli bir tehditle seni korkutan askere her ne pahasına olursa olsun katlanamazsın. askere duyulan güveni zayıflattığı için ergenekon davalarını küçümseyen bir zihniyet çok ama çok daha korkutucudur. AKp olmasın diye askere sığınmış bir CHP'ye oy vermek çok daha korkutucudur.

anlayabilmeniz için, daha az tutucu, demokrasiye daha inançlı, bu güzel ülkemizin halkının geleceği için doğru noktalarda kaygılı olmanız gerekir. evet, bora'nın rahatsız olduğu çok şey var. yalancı demokratlar, siyaseti çiftestandartlaştıranlar, elinde türk bayrağı askeri çağıranlar çok, çok rahatsız ediyor mesela.

çağdaş bir yaşamın içeriği ile ilgileniyor önce. sizin rahatsız olduğunuz örtülerin altındaki zihniyetle. bana kalırsa, sizin kafanızdaki o kat kat örtüleri kaldırıp amaca ulaşmak için bazı kurumların bypass edilebileceğini düşünen zihniyet çok daha tehlikeli.

"Modern hayatın köküne kadar içindeki insanların laiklik konusunda daha duyarlı olmasını bekliyorum."

siz, kavramları bir alaycılıkla kullandığınız için modern hayattan kastınızın ne olduğunu da tam anlayabilmiş değilim. muhtemelen farklı düşünüyoruz bu konuda da. duyarlılık meselesind eise yazınızdan tanıdığım kadarıyla bora'nın sızden çok daha duyarlı olduğu teminatını veririm size. içiniz rahat olsun.

"Elçiye zeval olmaz derler, sen aracısın. Ağır abiye endişelerimi ilet lütfen. Gamze

iletmeyeceğim! sizin temsil ettiğiniz fikirler ve bu fikirlerin sahipleri çok ender bulunan türden değil.

ağır abi?:)tümden yanlış yoldasınız, tümden:)ama sanırım bora'yı tarif ederken ben hata yaptım Gamze.

Adsız dedi ki...

Sevgili Peri kızmışsınız bana. (Hemde çok.) Önyargılısınız sizde.(Benim içinde siz aynı şeyi düşünmüşsünüz.) Halbuki örtüden ve örtülülerden hiç bir zaman rahatsız olmadım ben. (Üniversitelerde türban yasağını hiç onaylamadım örneğin.) Bora'dan hoşlanmadım evet.Salt kitap okuyor olması onu muteber bir adam yapmıyor gözümde. Zaten beğenenlerde vardı boşverin beni.(Herkesin bir hikayesi var.Bir çoğununki sizinkinden, benimkinden ve bora'nınkinden daha etkili.) Demokrasi çok güzel tabi.Fakat kadınlar oy verirken "beyim bilir" diyor ülkemizde.
İnşallah herşey çok güzel olur ülkemde ve güzel yarınlar bekliyordur çocuklarımızı.
Darılmadım size. Sizde kızmayın lütfen. İzlemeye devam edeceğim izninizle. Anlamaya çalışıyorum sizi. Sizde anlamaya çalışın beni.(Seni düzeltiyorum hoşgörünüze sığınarak.Bu arada alay kastım olmadı.Öfke diyelim biz ona. )Sevgiler... Gamze

endiseliperi dedi ki...

gamze, sizinle kurduğum sohbette sadece sizin sözcüklerinizden yola çıkarak hakkınızda bir kanaat geliştirdim ve böylece sizi yanıtladım. yani, önyargımı sadece sizin sözcükleriniz oluşturdu. hem, hep söylüyoruz, burada kimse kimseyi tanıyamaz. bora'nın dediği gibi gerçek hayatta sohbet etmek için seçmeyeceğin, cismi olmayan hayaletlerle bir sohbeti de kurman gerekebiliyor. ben buna emek ve zaman harcadığım için, doğrusu bora tarafından eleştiriliyorum. bir faydası yok belki de burada yazıyor olmanın. ama yine de burada, bir iç döküşü, bir tavrı, bir paylaşımı gerçekleştirmenin tuhaf bir hazzı var. belki, nasıl desem, çiğ ve astarı yüzünden pahalıya patlayan bir hazdır bu, ama bu konuyu buradan uzaklaşacak kadar işlemeye de gönlüm razı olmuyor şimdilik diyeyim.

bora'yı sevenler azdır. çünkü dedim ya, sevilmeyi umursamaz. seçmediği adamlarla vakit harcamaz. onun için zaman çok kıymetli. sıradan olana karşı umursamazlığı sessiz bir vahşet duygusu verebilir bu yüzden. ilgi alanına giren insan ve konuların yüzeyini daraltıp, derinliğini artırma derdinde. çok sıradan insan var. farklılık yaratma derdiyle sıradanlaşan, gösterişle, seyirciye oynamakla sıradanlaşan, durumlara olanca yapaylıkla yaklaşarak sıradanlaşan... onu böylece kabul ediyorum ben. benim meşrebim daha geniştir. ve işte şurada seninle konuşarak bir şeyi doğru ifade etmeye çalışmakla zaman geçirebiliyorum.


kitap sever oluşu, bora'yı tanımlayan şeylerden biri, evet, ama çok önemli başka şeyler de var. ben okuduğu kitapla dünyayı, hayatı ayrı kompartımanlara ayıran adamlardan hiç hoşlanmam. böyle insanlar o kitap sözcüklerinden başlayarak insanı kendileri hakkında kandırırlar.

ben, etkili hikaye peşinde değilim. gördüğünüz gibi hayatımız gayet sıradan, gayet olağan, gayet geleneksel nasıl diyeyim, bu hayattan etkili bir hikaye çıkmaz. ama karakterler konusunda aynı şeyi diyemeyeceğim. karakterlerin hepsi çok karmaşık, çok derin. dilerlerse hepsi bir shakespeare trajedisi, komedisi rolü edinebilirler hayatta. ama hayatta neyle uğraşacağına da dikkat etmek gerekir.

bir sitede okuduğunuz yan karaktere neden öfke duyuyorsunuz, anlamadım. size kızdım galiba, evet, bu tür yorumlar geliyor ara sıra da, yayınlamıyorum çoğu kez. sizinkini yayınladım, çünkü temsilen yanıt vermek istedim. bir de ifade etmekte benim hatam varsa, düzeltmek istedim.

burayı izlemek için iznime ihtiyacınız yok. herkes gelip okuyabilir. neticede bir okuma teklifinde bulunuyorum, dileyen kabul ediyor, dileyen etmiyor.

şimdi size daha az kızgınım. bir çaba harcadığınız, anlamaya çalıştığınız için.

Adsız dedi ki...

Sevgili Peri, siz hep yazın bence. Ben ana karakteri seviyorum. Sonra çocuk karakterlerde süper.
İki oğlum var benimde. Biri Arçil'den bir yaş büyük sanırım.(İstanbul'da Robert Kolej'de okuyor.) Birde küçük sarı kuzu.(Sizede şiddetle tavsiye ederim bir küçük kuzu.) Hukukçuyum, adliyelerden uzak.(Zekisiniz tahmin edin mesleğimi.)Yeşilliği ile bilinen bir ilde oturuyoruz.(siz tahmin edersiniz yine.)Neden mi yazıyorum bunları ?Hayalet olmadığımı anlatmak için belki. Hayır hayır barış çubuğu tüttürelim diye karşılıklı. Bu arada gerçek hayatta sohbet için şans verirdim ben bize.Sevgiler

Journey to Orient dedi ki...

günaydın peri :) gezi yazın çok doyurucu olmuş. yine de gidip görmeden, yaşamadan olmaz değil mi?

iğne ile içindeki kuyuları kazmanı, belki ben de böyle olduğumdan, pek hoş buluyorum. gerçi geri dönüşümünün çuvaldız ile kazıya gelenleri karşılama kısmı biraz yorucu :) ama böyleyiz biz. bazen sesli, bazen sessiz olarak yaparız. bazen iyi niyetten bazen kıskançlıktan bazen sadece huy olduğundan, bazen can sıkmak için, bazen merhametten...ama iğnenin çuvaldıza davet çıkarttığı kesin.

oysa insanın kendi ruhunu, fikirlerini, hayatını, bakış açısını sesli olarak sorgulaması, tanımlaması, tasviri; düşüncelerin çıplak halde, süssüz, ortaya konması güç, cesaret ve özgüven gerektiren birşey.

sanılır ki zayıflık.

soru işaretlerine sahip olmakla, klişeleşmiş hazır cevaplara sahip olmak kıyaslanamaz bile. biri aklın, diğeri dilin marifeti.

tüm bunların üzerine;

tina'yı sorgulamak istiyorum ;)
olayların merkezinde olma isteği merkezdeki kutunun, merkezine yerleşmesinden belli :) ödev kağıtlarını yırtmasını ise, eğer ödev yapılmışsa pek hoş karşılamadığımı belirtmek isterim. kalemleri ısırmasını pek entelektüel bir eylem olarak görmedim.

endiseliperi dedi ki...

ben her tür tahmin oyununda, bahisde, en sıradan iddiada bile kaybederim gamze, boşverin. teşekkür ederim.

endiseliperi dedi ki...

JtoO,
ne güzel anlaşılmak, ne rahatlatıcı! teşekkür ederim, aynen öyle, aynen söylediğin gibi. ne güzelsin.

öyle yorgunum ki şu an, tahmin edemezsin. rusça dersinden geldim. çok karışık, zor konular gördük. oturup bir güzel çalışmam gerek ki, bu konu daha yayılıp genişleyecek, karışmasın birbirine. bazen çok yorulunca ne zorum vardı rusça'yla diye düşünüyorum. ama ödevlerimi çok güzel yaptığım, çok güzel bir metin yazdığım için öğretmenimden aferin aldım bugün. o zaman, tamam oluyor galiba, devam, diyorum.

ucuzluk çoktan başlamış; arçil'e bir sürü tişört aldım. o hep üstü yazılı siyah tişört giyiyor ya, bir sürü renkli tişört ve bir kapri pantolon aldım. ben hangisini, acaba hangisini alsam diye düşünüp duruyorum ya, arçil daha aldıklarımı denemedi bile. nirvana'yı keşfetti yenice, ki buna çok sevindim, şimdi odasından nirvana'nın şarkıları duyuluyor. iyi oldu bu. yoksa en sevdiği grup iced earth diye bir grup, bana fazla geliyor.

tina, bir prenses. isterse yapılmış ödevlerimi yırtsın, isterse en sevdiğim kalemi kemirsin, aşkolsun tina, diyorum gülmemi zor tutarak. bazen sepete başını yaslayıp beni seyrediyor, n'aber tina? diyorum. gözlerini kırpıştırıyor. aşağıdaki sokak kedileri ile maceralarımız da var, onları anlatacağım daha, çok mühim konu:P

ben şimdi ne istiyorum biliyor musun? bir tatil yerine gitmeyi. ama orada baksınlar bana. banyo yaptırsınlar, saçımı kurutsunlar, bıkmadınız mı bu saçlardan diyip, saçımı kessinler, önüme yemek koysunlar, biri elimden tutup hamağa götürsün, kitabımı versinler elime. çay, diyeyim, çay gelsin, meyve diyeyim, meyveler soyulsun. şu yüzümdeki güneş lekeleri çok fena, diyeyim, size çok yakışıyor, desinler... anlatabildim mi, bilmem. bir tasasız, bir hep olumlu bir durum içinde yatışayım, yatışayım, dinleneyim.

ben biraz şuraya uzanıp dinleneceğim JtoO, şu dakikada bundan başka yapmayı dilediğim bir şey yok.

sevgiler çoook.

Kardeşim dedi ki...

Hasanboğuldu muhteşem.Filmlere konu olan öyküsüde insanı derinden sarsıyor.Resimler cıvıl cıvıl...Herşey çok güzel

ssbb dedi ki...

Ben hala Karadeniz yazısının devamını bekliyorum

Adsız dedi ki...

Ne güzel bir yazı, sizin gibi insanlar neden benim çevremde yok veya var da ben mi bilmiyorum. Hayatin akisinda fazla buyuk sozler ve davranislar sergilemeden yasayan, duyarli, zeki, becerikli, iyi anne ve daha bir cok ozelliğe sahip olup bunu kimsenin burnuna sokmayan vs vs. Cok soyleyecek sozum var ama sıkmamak için kesiyorum.
Sevgiler

Ülker