Pazartesi, Kasım 23

meral'in mimi





Konusu yine kitaplar olan bir konuda Meral sobelemiş beni.
1. Şu an okumakta olduğunuz kitap nedir? Kısaca konusunu anlatır mısınız?
Cervantes - Don Kişot’un birinci cildi ile Gerald Durrell-Ailem ve Öteki Hayvanlar taze bitti. Dün, Don Kişot’un ikinci cildine başlamadan önce bambaşka bir kitap okumak istedim. Hasan Ali Toptaş kitaplarını ne zamandır okumak istiyordum. Yazarın Ölü Zaman Gezginleri kitabıyla başladım. Öykü kitabı bu. Düşle gerçek iç içe geçerken, zaman ve varoluş sorunları etrafında dolaşan bu öyküler bana Borges okuyormuşum gibi zevk veriyor.
2. En son aldığınız kitap?
Hasan Ali Toptaş:
. Ölü zaman gezginleri
. Sonsuzluğa nokta
. Gölgesizler
. Bin hüzünlü yaz
. Yalnızlıklar
. Kayıp hayaller kitabı
. Uykuların doğusu
. Ben bir gürgen dalıyım
. Harfler ve notalar

Peyami Safa:
Cingöz Recai serisi

Robert Musil:
Niteliksiz Adam


3. Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz hangisidir?
En sevdiğim kitap sıralaması yapamam. Yapamam! O sırada iyi ki almışım ve okumuşum dediğim kitap, Jean Baudrillard’ın, Kötülüğün Şeffaflığı kitabı. O sırada çevremde yazardan bahseden pek kimse yoktu. Öğle yemeği için işyerinden çıktığım bir gün Nişantaşı’nda yeni açılan Remzi Kitapevi’ne uğramış; bu kitabı alıp derhal okumaya başlamıştım. Bir tür benim keşfettiğim kitaptı. Öyle çok etkilenmiştim ki, kitabı ben yazmışım gibi gizli gizli övünç duyuyordum. Birkaç gün sonra Çubuklu Hayal Kahvesi’ne gittiğimde, uzaktan tanıdığım birine kitabı coşkuyla ve beni nasıl etkilediğini hiç susmamacasına anlatmıştım. Yeni arkadaşım beni büyük bir dikkatle ve sözümü de hiç kesmeden dinlemişti. Ertesi gün, takip ettiğim, dünyanın en büyük dergisini aldığımda, dün gece tanıştığım adamın Baudrillard ile uzun bir söyleşi yaptığını görmüş, müthiş şaşırmıştım. Çok da utanmıştım. Ne anlattım kitap hakkında acaba, diye düşünmüştüm. Yani o sarhoşlukla hem, kim bilir neler zırvaladım, diye... O bu kadar, bu kadar yetkinken Baudrillard’ın fikirleri hakkında.

O kitap nerede şimdi, peki? Bir akşam, çok sevdiğim kız arkadaşım bana geldi. Sorunlu olan ilişkisini bitirmeye karar vermişti ve sembolik olarak evi terk edip bende kalacaktı. Sembolik olarak, çünkü kocasıyla çok da iyi arkadaştı. Arkadaş kocalarla öyle bir kavga sonrasında kapıyı çekip çıkamaz insan. Her zamanki gibi biralarımızı almıştık, içiyorduk da arkadaşım pek konuşma havasında değildi. Ben de ona bu kitabı verdim. Sabaha kadar okumuş kitabı ve “iyi ki bu kitabı verdin bana, iyi ki okudum, çok iyi geldi,” demişti. Kitabı ona hediye ettim. Bir daha da satın almadım. En yakın zamanda tüm kitaplarını alıp, okumak isterim.

Zihnimde kitabın bir küçük anısı daha var: Bir iş görüşmesinde, -ki standart iş görüşmeleri yapamam ben- uzun bir sohbetin ardından, sahip olduğum dünya görüşü ile reklamcılığı nasıl bağdaştırdığımı sormuştu, patron. Ben de Baudrillard’ın bu kitabın girişinde olan sözünü söylemiştim: “Dünya çılgın bir seyir aldığında, çılgın bir bakış açısı edinmek gerek.” İşi aldım mı? Aldım.

4. Bir türlü bitiremediğiniz, bitirseniz de sizi illallah ettiren kitap hangisidir?
Başladığım kitapları, bana ne kadar illallah dedirtse de bitirmeye gayret ederim. Yani, sonunda hiç beğenmeyeceğimi bilsem de, çok tatsız bir duyguyla son sayfayı kapatacağımı bilsem de kitabı bitiririm önce. Okumayı çok istediğim, çok kıymetli bir kitap var: Thomas Mann’ın Büyülü Dağ kitabı. İlk cildine başladım, epey de okudum, ama kitaptan daha çok haz almam gerekirken, bir türlü dikkatimi veremedim kitaba. Bora’ya bunu söylediğimde, “çünkü çevirisi iyi değil,” dedi. Kitabın yeniden çevrilmesini beklemek üzere, bıraktım kitabı. Yeniden çevrilmese bile, ama daha sonra okuyacağım kitabı.

Okumadığım için utanç duyduğum, bahsi geçtiğinde neredeyse yüzümün kızardığı kitaplar var. Bunlardan biri Don Kişot’tu. Çok şükür, okuyorum. Sonra, Moby Dick var. Hı hııı, evet okumadım, ne var yani! Anna Karenina var… Aramızda kalacak bunlar, tamam mı? Ben çok yakında şu utanç listemdeki kitapları okuyup bitireceğim, evet ama siz öncesinde bu bahsi açarsanız aramızdaki ilişkiyi tekrar gözden geçiririm, haberiniz olsun!

5.Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap nedir?
Hasan Ali Toptaş kitapları ve Don Kişot’un ikinci cildi bitince, ne okuyayım, diye huzursuzlanıyorum. Listeler yapıp, siliyorum. Shakespeare külliyatı öncelikli sırada. Bundan vazgeçip, Flaubert’leri okuyayım diyorum sonra. Ama sanki Ahmet Hamdi Tanpınar’ları okumayı da çok istiyorum tekrar. Hepsinden vazgeçip Borges’in tüm kitaplarını adam gibi oku, diye emrediyorum sonra kendime. Şimdi gizli gizli bir istek de uyanmış durumda içimde Ailem ve Oteki hayvanlar kitabını okuduktan sonra… John Fowles’un Büyücüsü’nü okumak. Evet, ne yapsam, bilmiyorum. Aslında bir görev olarak, Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin tarihiyle ilgili kitapları araştırıp okusam çok şahane olur. Bilmiyorum, bakalım artık.

Kimi sobeleyeceğim, peki? Çok sevgili Atilla Bey uzun zamandır görünmüyor. Kimbilir ne güzel kitaplar okuyordur, çok merak ediyorum. Virgilius ve Talisman Hanım’ın birbirleriyle olan sohbetine bayılıyorum, bakalım onlar neler yapıyor? Kedili Elif İspanyolca ile boğuşuyordu, acaba İspanyol edebiyatına mı sardırdı bu sıralar? Peki Arzu Çur, bu kadar güzel yazarken, hangi kitaplardan besleniyor? Sobe!

28 yorum:

kacakkova dedi ki...

peri hanım, "bin hüzünlü haz"ın haz'ı "yaz" olarak çıkmış...zaten farkedeceğinizden şüphe yok, gözüme çarptı diye söylüyorum yine de, yanlış anlamazsanız...

bunu da yorum olarak yayımlamanıza gerek yok zaten...

iyilikler.

kacakkova dedi ki...

bu arada söylemeyi unuttum, toptaş'ın kitaplarının okunmasını ve hakkında söylenecekleri merakla bekleyeceğim...

iyilikler, yine.

Meral dedi ki...

Çok teşekkürler Peri,

Kitapçokseverlerin benzer dertleriolduğunu duymak da hoş. İçimizde sürekli bize ne zaman neyi okumamız gerektiğini söyleyen bir ses var. Bu ses hiç susmuyor. Rahatsız ediyor ama onsuz olunmuyor.


Don Kişot, Karamazof Kardeşler'den sonraki "ciddi okumam" olacak benim de.
Büyücü'yü okudum ama ANLAMADIM ne yazık ki...

Baudrillard'ı çok merak ediyorum şimdi. Bu mimler çok işe yarıyor.
sevgiyle..

Adsız dedi ki...

merhaba;
bu resimi çok beğeniyorum ikinci kez koymuşsun bloğa 3-4 ay önce bloglar arasında dolaşırken bloğunu keşfetmiştim ve karşıma çıkan sayfada bu resim vardı sonrasında da bütün arşivini okudum.
arzu.

No More Virgilius dedi ki...

İlk fırsatta bu saygın mime cevaplarımla mukabele edeceğim ama Talisman'ın ekürisi gibi anılmak beni rahatsız etti bilesin. Ayrıca O'nun adını benim yanımda zikrederek sayemde meşhur ettin kızı...

neyse, işte öyle:)

tavsan dedi ki...

Kotulugun Seffafligi'ni gorur gormez bir ciglik attim evde 'aaaa' diye:) Biz o kitabi bir felsefe dersinde normal okumalara ek olarak okumustuk. Bir de Matrix'de gecer Baudrillard; Simulakrlar ve Simulasyon kitabiyla. Kotulgun Seffafligi gercekten iyi fikirler, saglam aciklamalar barindiran iyi bir kitap. Severim kendisini ben de cok.
Klasikler konusunda ben senden cok daha vahim durumdayim, kiyaslamak bile abes zaten ya. Moby Dick'i Perihan Magden okumayan beni okumasin mealinde yazinca almistim ama ingilizce orjinalini almak gafletinde bulundum; basladim ama birac sayfa sonra kaldi. Ki normalde ben de sevmesem de bitirmeye gayret ederim okumaya basladigim butun kitaplari. Bu dongu sanirim Canetti'nin Korlesme'si ile kirilmisti; o kadar sinir olmustum, o kadar kor gelmisti ki kitabin bas karakteri amca bitiremeden birakmistim. Bir de sanirim Don Kisot, o kadar vaktim olmadigi icin bir sekilde yarim kalan bir kitap oldu, ama kesinlikle okumak istiyorum demistim.
Fazla secici davraniyorum ben artik sanirim kitaplara.
Yine de seninle ayni kitaplari begenmek, onemsemek ne guzel:)

endiseliperi dedi ki...

ooo kim gelmiş! kacakkova gelmiş!olur mu yayınlamamak! kenar süsleri yapmayı becersem, onları yapıp öyle yayınlayacağım. o kadar kıymetlisiniz. size uğradım hemen, hangi havalardasınız bakayım, dedim. ayhan geçkin'in kenarda kitabı hakkında yazınızı ilgiyle okudum. okurken de, "şeyy... acaba tristram shandy gibi mi konusuz kitap?" diye sordum. siz,"yok yahu!..." dediniz, okumaya devam ettim. "yani nasıl, thomas bernhard'ın kitaplarındaki gibi mi bir soğuk dil kullanmış," diye sordum. siz, "değil... değiiiilll!" dediniz. sonra "ama siz, kitabın ne olmadığını anlatarak, kitabı anlatmışsınız..." dedim. "ee ne var bunda!?" dediniz. o sırada güneş, mutfak penceresine doğru yükselmiş, tina da, pencereyi aç, diye emrediyordu. açtım. pervazda, havalansın diye çıkardığımız bira bardağı içindeki su bitkisinin suyuna yaklaştı tereddütle, sonra pembe dilini çıkarıp bir kaç yudum içti. bu arada sizin yazı tina'nın bıyıklarından ürperek akıp gitmiş oldu. neden sonra tekrar size dönüp, verdiğiniz linke tıklayıp, hüseyin kıran'ın kenarda romanı için yaptığı eleştiriyi okudum. ne kadar hoşuma gitti. hele şu ev, zihin karşılaştırmasına bayıldım. sonra ben konuşmaya çok teşne bir sabah geçiriyor olmalıyım ki, size "acaba kacakkova, bu kitaptan bir film yapılsa tarkovski yönetsin istemez miydiniz filmi?" diye sordum. siz benim meselenin son halkalarında hoplaya zıplaya dolaşmalarımdan hiç hoşnut kalmamış olacaksınız ki yanıt filan vermediniz.

ama ben vurdumduymaz, halden anlamaz bir sohbet arkadaşı gibi hiç oralı olmadım. hem de endişeliperi'ye yakışan şekerli bir üslupla size tonlarca teşekkür etmeye başlamış durumdayım işte. ayhan geçkin gibi bir yazarla beni tanıştırdığınız, kitap hakkında çok, çok hoş bir tanıtım yazısı yazdığınız, hüseyin keskin'i tanımama vesile olduğunuz, mohsen namjoo'yu sevdiğiniz ve bittabi haz yerine yaz yazdığımı bana işaret ettiğiniz için. o hata orada öylece dursun istiyorum ben şimdi. ünlü dikkatsizliğimi ve dalgınlığımı bir koz gibi kullanarak, yaptığım hatalar sizi buraya gelmeye davet etsin diye. evet evet, kalsın orada. siz şimdi şu haz&yaz dil sürçmesinden freudyen anlamlar çıkarmış da olabiliris,niz, ama endişeliperi puantiyeli şemsiyesini açıp, uçarak sekerek gitmiş olur.

hasan ali toptaş'ın ölü zaman gezginleri kitabını okumaya devam ettim akşam. bu okumayı, borges okumalarına benzeterek biraz aşırı bir yaklaşımda bulundum sanırım. ama henüz yazarın ilk kitabını hem de ilk kez okuduğuma göre biraz sabırlı olmak lazım. seveceğim bu yazarı. size yazarım, fiyonklar çizdim, toptaş'a özgü o çok sevdiğim anlatı biçimlerinin yanına.

herneyse. ilk kez bir doğumgünümde gelmişsiniz buraya sesli olarak, sonrasında hep hayalet gibi uğramışsınız. olsun! bu ikinci ziyaretinizle doğumgünümmüş gibi sevindirdiniz beni. bundan böyle doğumgünüm 23 kasım olsun! evet evet! hiç fena değil, insan koç değilse, yay olmalı.

tamam yahu, tamam, susuyorum.
sizi linklere de ekleyeyim ki hangi havalardasınız daha yakından tetkik edeyim.

iyilikler ve elbette sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

sevgili meral,
içimde hangi kitabı okuyacağımı söyleyen ses (ler), ağzını sonuna kadar açmış, aç, yavru kuşlar gibi huzursuz ediyor beni bazen, bu aralar olduğu gibi. o mu, bu mu, yoksa şu mu?...bazen de akıllı uslu bir kız çocuğu gibi duru bir sesle ne istediğini söylüyor, ki bir uyurgezer gibi, başka hiç bir kitaba çarpmadan kütüphaneye gidip, kitabımı alıp, sessizce başlamış oluyorum. ooo... huzur.

büyücü'yü okudum ben. çok da beğendim. ama hani iyi kitaplar katman katmandır da sen saftirik bir okuyucu olarak ilk katmandan kayıp, çok iyi yaa, filan dersin ya, sanırım öyle bir okumaydı benimki. yani fowles'un aradığı okuyucu ben değildim. bunu bilmek bana acı veriyor. tekrar okumak isteğimde, o kitabın ideal okuyucusu olmak yatıyor büyük olasılıkla. kıskançlıkla en iyi sevgili olmak istiyorum. istiyorum ki, ilk öpüşmemizden sonra geçen zamanda ben büyümüş, biraz daha adam olmuş, gelişmiş, filan olayım. kitap beni gördüğünde, huzur duysun, onunla olan ilk tanışıklığımızın etkisini çok iyi kullanmış, ona hazırlanmış, onun için süslenmiş olayım. ikinci tanışıklığımızda aramızdaki tensel uyum...:))) yuh, dedin değil mi!:) tamam, reca edeceğim, bundan sonrası sizi ilgilendirmez, kitapla benim aramda çok özel bir mesele gerisi.

öpüyorum çok. mim için tekrar teşekkür ederim ve kocaman sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

tavşancım,
ne güzel felsefe dersinde baudrillard okumanız. birilerinin bana felsefe dersi vermesi lazım. yani ancak dersle, sınavla şunla bunla ancak tamamlanır bendeki boşluk. hem de zorba bir hoca lazım bana, ara sıra elindeki cetveli pencereye dönmüş kafama indirip, "ne demiş, kant!" diye azarlaya azarlaya, döve döve, sabırla, SABIRLA! bana öğretecek. cık... nafile. bildiğim bir tek hukuk felsefesi! bu konuda erkekler sanki doğal bir yeteneğe sahip. ama mesela banu felsefe biliyor ya, ne kadar havalı buluyorum. gözlerimi, kütüphanenin felsefe rafında sağdan sola, soldan sağa döndürüp duruyorum, sonra offf... diyip... kırlangıç ile tekir kedi'yi almış bulunuyorum tam karşı raftan. hiç, hiç umut yok.

körleşme'deki teresa karakterine bitiyorum yalnız. bak, onu da tekrar okumak lazım. ben sana diyeyim tavşan, topu topu 100 kitabın filan olacak, döne döne onları okuyacaksın. yani bu tür okumalara da çok saygı duyuyorum.

niyeyse kaşlarımı çattım şimdi.
öpüyorum seni tavşancığım hem kucaklıyorum da.

endiseliperi dedi ki...

:p
ayy pardon, yani ilk kez gelmişsiniz buraya, öyle dil çıkararak filan selamlıyorum sizi virgilius, hiç olmadı.

tekrar başlayalım. öhö... öhööö...

sevgili virgilius bey,
biz talisman hanım'ı tanırız önce. çok, çok severiz onu. şimdi tuhaf olan şu ki, talisman hanım onu ne çok sevdiğimi bilmez, ama sizin onu ne kadar sevdiğinizi bilir. şimdi ben size talisman hanım'ın ne kadar sevilesi biri olduğunu anlatsam, ne kadar abes bir şey yapmış olacağım. yapmayayım.

mim yazınızı merakla, heyecanla bekliyor olacağımdır.

içten sevgilerimi kabul edin, lütfen.

endiseliperi dedi ki...

arzu,
bu fotoğrafın güzel olduğunu bilmiyordum. erhanbey, güzel bulup, sitesine koymuştu. o beğenince, oraya da koyunca, hmmm... güzel fotoğraf galiba, demiştim. şimdi siz de güzel, diyorsunuz ki, hakikaten güzel olmalı. hem sizi diğer fotoğraflara, yazılara kapıyı açan fotoğraf olmuş bu, öyleyse değeri çok, çok arttı.

teşekkür ederim, sizi gördüğüme sevindim.

sevgiler.

isil c. dedi ki...

yorumlardaki "ne demiş, kant!" sahneniz beni öyle neşelendirdi ki yazmadan edemedim :) kitaplarla ilgili diyecek pek bir şeyim yok da kafamda tıkır tıkır harekete geçen bazı şeyler oldu: bir türlü okuyamayıp kaybettiğim kant'ın arı usun eleştirisi (bir daha da bulmam inş.), onun kadar anlayamadığım bir başkası, kierkegaard, (ama onu uzaktan da olsa seviyorum), k'ın başka kitaplarda rastladığım ve aklımı çok kurcalayan sözleri (hem de, endişe ile ilgililer), sonra "ama k'ın endişesiyle benimki bir değildir ki" sıkıntılarım...

ben gene baştaki sahneye dönüyor ve oradan çıkıyorum. epeydir böyle aniden gülmemiştim, sağolun. bir de, umarım "o kadar şey yazdık, bu mu yani" demiyorsunuzdur :)

endiseliperi dedi ki...

hah haa:) evet bir daha bulamazsınız inşallah o kitabı, neydi, arı usun nesi, nesi?... :P ben de seviyorum uzaktan uzaktan kierkegaard'ı. ne biliyorsam artık, biraz muzır, afacan buluyorum onu(ıyykkk... aaa lütfen ama, lütfen felsefe okurları beni mazur görsünler... kızmasınlar da, cahilliğimde hiç değilse sevimli bir yan bulsunlar, olmaz mı? OLMAZ MI! dedim! sevimli bulacaksınız, dedim!:)aaa ışıl, ben kierkegaard'ın baştan çıkarıcının günlüğünü okudum ki. hı hııı... valla. çok da beğenmiştim. baştan çıkarma eylemi, bir sonuçla anlamlıymış gibi düşünülür ya, ben bizzat eylemin kendisini, hiç bir mutlu son beklentisi olmadan eylemin sadece kendisini hoş buluyorum. valla öyle. o mutlu son denilen kısım bana her nedense can sıkıcı bir rutin olarak görünür. bu can sıkıcı rutine ihtiyacımız olduğu ve hayatın bu şekilde yürümesinde bir anlam bulacağımız düşünülebilir, ki öyle yapıyoruz işte, fena değil, fena değil. ama ben diyeyim size, bir ilişkinin en tatlı yeri, baştan çıktığın ya da çıkardığın an, değil midir? arkadaşlarınıza, annenize filan sorun, ilişkisi için yüzünde hoş, heyecanlı bir dalgalanmayla anlatacağı, anlatmaya değer bulacağı zaman dilimi hangisidir? baştan çıktığı/çıkardığı andır. masallar, filmler, kahramanların nihayet birlikte olabilecekleri bir noktada biter ya, çok şükür ki orada biter, sıkıntıdan patlardık yoksa. hadi madem tatlı tatlı sohbet ediyoruz, size diyeyim, işin erotik yanıyla da şu kadar ilgili değilim. "dün gece seni düşünmekten gözüme uyku girmedi" sözünü söylediğin/duyduğun andan daha çok haz aldığın bir an olabilir mi? (hmmm... bakıyorum herkes gözünü kaçırıp, olabilir, olabilir, diyor. sizi gidi siziii. siz de şu kadar don kişot romantizmi yok, ne diyeyim ben size. o, var bile olamayn dulcinea için ne serüvenlere atılıyor, sizse... neyse)

bana bakma ışıl, yarın bunun tam tersi bir şeyi, gözlerim dediğim şeye duyduğum inançtan faltaşı gibi açılmış iddia ediyor olurum ki, bu tutarsızlığımı, felsefeden bir b.k anlamadığım şeklinde açıklayabiliriz.

çok eğlendim yaa. yine gelin, laflarız.

sevgiler.

Ekmekcikız dedi ki...

Dün gece, bu yazıya eklediğin müziği çok severim, diyecektim.
Dedim sandım, hatta.:P
Sabah baktım, dememişim.
Neye alametse bu?

Düşüncelerim, hareketlerimin hızına yetişemediğinde, ev iş yaparken özellikle, sağa sola çarpar dururum koştururken.
Bu sanma halim de başka bir sarsaklık olsa gerek.
:)

tavsan dedi ki...

Endiseli Pericim bence felsefe oyle kafaya vurarak hic degil aksine okudugunu tartisarak, konusarak ogrenilir. En azindan ben oyle ogrenmistim ve mesela "bu boyledir" turu derslerde sIkIlmis ve bir sure sonra ilgimi kaybetmistim. Kaldi ki dersler olmasa ben o kadar metni okumazdim - ki okumadim da genelde; derste okudum, sinifla beraber okuduk ve tartistik. Bir de yine boyle sinifa sunus falan yapacaksan da bayaga iyi ogreniliyor cunku -her zaman gecerli olan bir durum bu- bir baskasina anlatacaksan once kendinin anlamasi gerekiyor. Zaten Kant'in ne yazdigi onemli degil, onemli olan o yazilandan neler cikarilabilecegi, diger konularla baglantisi ve senin hangi acilarini makul bulup hangilerini yanlis ya da yanli buldugun onemli. Bence.
Cok sIkIcI yazdim di mi? Olsun yani aslinda hic sIkIcI degil bu isler demeye calismistim:)
Kirkegaard'la ilgili benim hatirladigimsa iki-uc cumlede anlatilabilinecek birseyi iki sayfa boyunca yazdigi idi. Yine de varoluscu olmasi baglaminda iyidir hostur. Bir de felsefe deyince salt boyle gecmis donem felsefeciler ve tarz (kita felsefesi) akla gelmesin ya;)
Ben de seni oper sarilirim:)

endiseliperi dedi ki...

ekmekçikız,
aslına bakarsan ben sevmem bu müziği. çok kasvetli, içim sıkılıyor dinlerken. denk geldi, diyelim.

ben de aynen senin gibi acelem varsa sarsaklaşıyorum ve bu sarsaklık bir kaza ile sonuçlanıyor genellikle. işte o zaman, o an, duruyorum. kaza mahalline bakıyorum, dökülen, kırılan, saçılan şeylere, mesela. eşyanın gösterdiği bu şiddeti anlayışla karşılıyorum, geri adım atıyor, nedamet getiriyorum, bundan sonrası sakin. ne yapılması gerekiyorsa yapıyorum. temizliyorum, yapılması gereken en makul şekilde. insanlarla olan ilişkimde kriz anlarında geri çekildiğimi pek söyleyemesem de, eşyalarla olan ilişkimde %100 hatalı olduğumu kabul ediyorum, onların suskun sabırlarını taşırdığımı anlıyorum.

çok kullandığım, diyelim, kızartma yaparak yorduğum tavaya teşekkür ediyorum onu yıkarken; toz bezinin günlük mesaisinin bittiğine karar verip, yıkayıp, kurusun diye kaldırıyor, başka bir toz beziyle devam ediyorum işe. bilgisayarda, diyelim az önce girdiğim sitenin linkine yanlışlıkla tekrar mı bastım, bilgisayar söylene söylene tekrar o siteye girerken, "ayy çok afedersin, yaaa, aptalım ben, diyorum."

bazen odaya hızla girip, aniden ışığı açıyorum ki onları tam sohbetlerinin ortasında yakalayıvereyim. sus pus oluyorlar, ama aralarından biri, en çok da yamuk duran yastık, kendini tutamayıp kıkırdıyor... sizi gidi siziiii, diyorum.

şu müziği değiştireyim ben, ekmekçikız. başka bir müzik koyayım, neşemizi bulalım.

endiseliperi dedi ki...

hmmmm... demek böyle yapmak gerek. sıkıcı olur mu, senden hiç sıkılır mıyım, tavşancım. senin çok hoş bir yanın var, hani bir meseleyi, en doğrudan, en kestirme haliyle açıkladığın, seviyorum bunu. bi de anlayışla karşıladığın hal var hani, amaaan insanlık hali, dediğin, doğal, doğal bu, dediğin, ne kadar hoşuma gidiyor:)

öperim, sarılırım, sevgiler, sevgiler sana.

kacakkova dedi ki...

sevgili peri,
basta söylediklerimle kalabalik etmis olmuyorumdur umarim....
bu güzel karsilik icin tesekkür etmeliyim muhakkak, nacizane hayranlarinizdan biri olarak sessizce kücük bi yazim hatasini haber edeyim dedim...
sevincli bi karsilama düstü payima, ne güzel....
fakat hataya gerek yok buraya gelmem icin kesinlikle, zaten yazilarinda da hata yok genellikle, "da"lari ayri ya da bitisik yazma gibi konularda bi türlü düzelmeyen kendi hatalarimla kiyaslarsam üstelik...kitabin adi diye söyleyeyim demistim....
ben her firsatta "hayalet gibi" geliyorum buraya....endiseliperi'nin bir dili ve kendine özgü bir yaziyla paylastigi dünyasi var ya, her karsilasmada baska bir sevinc duyuyorum cünkü....yazilari, yorumlari, yorumlara verdigin karsiliklari, sarkilari, fotograflari izliyorum yakindan...
endiselerinde, sevincinde, telaslarinda, kirginliginda, kederinde hep yakin duydugum, yakindan duydugum seyler oluyor...bazen sözünün bi yerinde bi sey diyecek oluyorum gerci, ama susuyorum sonra nedense...sanki söylenecek olani söylemis oluyorsun zaten, susup sessizce dinlemek, biraz daha dinlemek, bi daha dinlemek gerekiyor yalnizca....
buranin bi ahengi var, sana yorumlariyla eslik edenlerin de genelde riayet ettigi, tamamladiklari bi ahenk...soyut ve paslanmis bir dille bunu bozmaktan kaciniyorum belki...
"kenarda" hakkinda hüseyin kiran'in söyledikleri üzerine fazladan bi sey söylemek gerekmiyordu aslinda, fakat kisaca bir kac sey ekledim kendimce dayanamayip...bazi kitaplar baskalari icin hic birsey ifade etmeyebiliyor, kimseye birsey ifade etmeyen bazi kitaplar böyle tas gibi oturabiliyor baskasinin icine, "kenarda" pek tarif edemedigim yönleriyle böyle bir kitap oldu benim icin...yasadigimiz bildigimiz bir hayat, ama icinde yasayip bilirken göremedigimiz boyutlariyla....sadece meseleleri ya da anlatiklariyla degil, iki yüz sayfa boyunca bir seyler anlatilirken kitaba eslik eden tuhaf bi sessizlik de dikkat cekici, ki tam da bu nedenle evet, film olarak tarkovsky cikabilirdi bu isin icinden ancak...ama tarkovsky'nin siirsel yumusakligini hayli zorlayan bi katiligi var kenarda'nin duygu olarak, katilastiran bir yönü var, hani bazen insan kaskati duyar kendini yasayan, kimildayan, ses veren valiginin icinden bir yerlerde, öyle...
sevgili peri, sesindeki buruklugu seviyorum ama yorumundaki gibi nese de yakisiyor sana kesinlikle, söylemeden gecmeyeyim madem söze basladim, "endiseliperiye yakisan sekerli bir uslupla" yazinin bir yerinde hoplayip ziplamalar ayri bi hosluk, yazimin tina'nin biyiklarindan süzülüp gitmesine bayildim.....
simdi de louis'in patileri dolaniyor bu yorumun üzerinde mesela....
mohsen namjoo'yu erhanbey sagolsun hayatimiza dahil etti, sonra gelip burda hazirladigin listeyi dinledim uzun süre, ona ayrica tesekkürler....hatta aldim o seckiyi, vakitli vakitsiz dinliyorum namjoo'nun sürgün sesini....
haz&yaz dil sürçmesinden freudyen anlam cikarmayi hic düsünmemistim...freud'un eline düsersek kurtulamayiz:)..ama bi kahve fali bakabiliriz belki, bakin bakin su cizgiyi görüyor musunuz mesela, h harfi sanki ters dönmüs ve y gibi olmus, neselisiniz ama sizin yüreginiz kabarmis peri hanim, nietzsche'nin neseyle denk saydigi yaz'a "bin hüzünlü" demissiniz, böyle ruhunuz "yollari catallanan bahce"de yürümek gibi, ya da yolculuk var....
iste sevgili peri, konusuncada böyle sacma bir geveze oluyorum, susayim bari....
toptas'in listesi tam olmus, okuma vakti ne zaman nasil gelecek, senin okuma hallerin icinden nasil okunacak merak ediyorum...ama acelesi yok, kitaplarin kendi zamanlari var herkes icin degil mi....

iyilikler.sevgiler

endiseliperi dedi ki...

sevgili kacakkova,
beni çok sevindiren bana yönelik bir dikkati var ya yazınızın biraz utanmış durumdayım sanırım. öyle ki, yazınızı okurken kalkıp durdum masadan; kirli bir bardağı makinaya koydum, kuşun yemine baktım hiç yoktan. bu utangaçlıkla ancak, gürültülü patırtılı bir neşe, kendini de ti'ye alan bir ironi ile başedebilirim. öyle ama gün öyle bir gün değil. suskun. ev de öyle; yatışmış, esniyor, duruyor, bekliyor... (akvaryumun hışırdayan su sesine ezan sesi karıştı mesela şimdi. anlatabiliyor muyum, bu havada ev. ben de parmaklarımın ucuna basa basa yürüyorum) sessiz... ben de öyleyim. birazcık kederliyim ve bu keder ne yaparsam yapayım sarkacak buraya. bunu istemiyorum. oysa yazınızın verdiği sevinç, odaya saksağan girmiş de her tarafı birbirine katmış gibi bir şamata yaptıracak kadar güçlü. bunu harcamayayım ben şimdi.

daha sonra tekrar yazacağım, tamam mı?

öyle de olsa, ne demek istiyorum kısaca? her zaman gelin! sevinçle, sevinçle, her zaman kapım sonuna kadar açık size

sevgiler.

Ekmekcikız dedi ki...

Perikızı,
Değiştirdiğin "neşemizi bulma" müziği olmamış yahu!
Romantik o romantik! Tam benlik, yani.

Sarabande'ı severim, Üç Renk'in Mavi'sinde çalan ölen kocanın Avrupa için yaptığı besteye benzetirim.

Öyle işte!
:)

tavsan dedi ki...

Benimle ilgili yazdiklarina cok mutlu oldum; cocuk gibi, cocuk olarak ve buyuk gibi. Sagol. Cok. :)

endiseliperi dedi ki...

kacakkova,
her gün buraya gelip yorumunuza yanıt vereyim, ben. böyle yapayım. ama siz bana yazarken, çok alçakgönüllü bir nezaket göstermişsiniz; çok, çok dikkatli bir üslup yerleştirmişsiniz sesinize ya, sizi huzursuz etmekten çekiniyorum. sizi evinizdeymişsiniz gibi rahat ettirmek için bir sürü süslü ikramlarda bulunmak istiyorum, ama bu sanki konuğun kendisini daha yabancı hissetmesine neden olur, ya, bunu istemiyorum da, "dolaptan kendine içecek bir şey alsana" denilen bir konuk gibi eve yakın hissedin kendinizi istiyorum. "soyut ve paslanmış bir dille" bilgiçlik taslar görünmekten, buradaki ahengi bozmaktan çekinerek sessizce dinleyici olmayı yeğleyen düşünceliliğiniz gözlerimi dolduruyor. yapmayalım böyle! paldır küldür dalın içeriye, buzdolabına uzanırken konuşmaya başlamış olun, içeceğinizi alın, şurda burda gördüğünüz dantel zımbırtılara dikkat etmeniz gerektiği fikri, hareketinizi, konuşmanızı bölmesin. evet, ben geniş hareketlerden, yüksek sesten filan ürkerim, ne diyeceğimi şaşırırım, ama hem siz beni tanıyorsunuz işte, hem de ben sizi tanıyorum. anlaştıysak bu konuda, bana ettiğiniz iltifatlar bölümüne geçebiliriz, ki sabırsızlıkla konunun buraya gelmesini bekliyorum:p ben, havalı havalı, sevilmeyi hiç de umursamam, güzel sözlerle ilgilenmem de derim, ama düpedüz yalan bu. zihnimde özenle tuttuğum bir iltifatlar defteri var. beni kimin, niye sevdiğini özenle yazdığım bir defter. heyecandan, sevinçten bol bol hata yapmışım o defterde açıp görseniz, ama çok çalışkan bir öğrenci dikkatiyle her şeyi bir bir not etmişim:)BİR BİR! utanç verici bir ayrıntıyla hem de. sizin için de bir sayfa açtım oraya, adınızı sayfanın en üstüne, kocaman yazdım. "sesimdeki burukluğu..." filan diye de yazmışım oraya:)

demek siz de mohseen namjoo'yu erhan bey'den öğrendiniz! çok severim erhan bey'i. nasıl desem, aynı kasabada büyümüş iki erkek çocuğuymuşuz gibi hissederim; aynı sıcak yaz akşamlarında sıkılıp ıssız sokaklarda dolaşan. kavgaya filan karışmışsa, mesele neymiş filan anlamadan atılmak isterim erhan beyimize sataşanlara. canı mı sıkkın, benim de canım sıkılır, kasabanın belediye parkında sus pus otururum yanında. o, neden sonra, " gavur izmir, faşist izmir" diye söylenir. ben, " boşver abi ya, memleketi sen mi düzelteceksin, allasen" derim. isterim ki geçsin şu can sıkıntısı, komiklik yapıp, neşemizi bulalım:) hani buradaki hava da şeye benzer, cemil kavukçu okudunuz mu, aynen oradaki havaya, ki ben çok severim cemil kavukçu'yu. aslında hasan ali toptaş'ta biraz kavukçu havası bulurum, demiştim. ama çok farklılar. herneyse, erhan bey okuyorsa, gülümsüyordur da umarım ve siz okuyorsanız, dikkatimin dağılmasından hoşnutsuz kalmayın isterim. insanların çeşit çeşit sevmesi var birbirini işte, onu anlatmak istiyorum bir yandan da.

şimdilik bu kadar. çok heyecanlı olan fal sohbetini de başka zaman konuşalım:)

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

ekmekçikızım,
kasveti sevmediğimden, değil. bendeki kasvete düşkünlükten korkuyorum azıcık da. bu konuda, anne olan ben, biraz gençce olan ve her şeyin kocaman bir hiç olduğu anlamsızlığına kapılıvermeye çok hazır olan bana biraz özen gösterir. bazen hırçın bir şekilde bunu imleyen şeyleri hırçınlıkla savurur, onun için neşeye yatkın olanları çevresine yerleştirir.

mavi'deki o müziği pek çıkatamadım. dinlerim birazdan onu ve senin bu konudaki bilgine güvendiğimden, büyük olasılıkla sana hak veririm o sırada. mavi filmini tüm ayrıntısıyla hatırlıyorum da aklıma ilk gelen imge hangisi oluyor, dersin? yavrularını emziren o fare ve kadının bu fareye olan suçluluk dolu şiddeti. beni allak bullak ediyor bu aklıma düştüğü her seferinde.

öpüyorum çok. sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

canım tavşan, keyif bağışlamak için demedim onları, gerçekten öyle düşündüğüm için dedim.

sen tavşanım dedikçe ben de her seferinde sarılmak istiyorum sana:)

sarılır, öperim.

kacakkova dedi ki...

sevgili peri,
ben buraya gelirken iyi hissediyorum kendimi hep, o sözünü ettigim seninle bicimlenen ahenk dislayici degil hic, kapinin acikligini, söylenen her seyi ictenlikle karsilayisini biliyorum kesinlikle, bende bi konukluk tedirginligi vardir biraz ondan belki, kimbilir cocuklugun hangi zamaninda bicimleniyorbu tedirginlikler, ama buradaki ahenge riayet ederken bu tedirginlikle yapmiyorum bunu aslinda, olusturdugun aura'ya sessizlikle eslik etmeyi, söyledigim gibi seni dinlemeyi de seviyor olmamdan dolayi bu belkide daha cok, yani burada sessizlige zorlanmadim aslinda hic, öyle düsünme sakin, kendi dilimden duydugum süphenin getirdigi bir tutukluk var belki, ama bir yaniyla da paldir küldür iceriye girmenin, buzdolabina uzanirken "peri, biliyor musun dün aksam tuhaf bir rüya gördüm...." diyerek söze baslamanin, sonra bozulan dantelalar, dagilan kirlentlerle bölünmeden konudan konuya devam etmenin rahatligini sunuyorsun biliyorum....
fakat yok yok hemen cekilmez misafirler gibi dagitmayayim ortaligi, dolaptan icecek bir sey alip sessizce iliseyim suraya, hem diyorum ya, seni dinlemeyi seviyorum, söz olunca söylerim fakat sikinti duyma sakin....
sevgili peri, senin tanimlamalarin, tarif edislerin, bir seyi yazi ile görünür kilma halin cok icten, cok sade ve bu yüzden etkileyici geliyor her zaman bana...su dikkatinin dagilmalari mesela cok hos aslinda, sözünü bitiridiginde o daginiklik hayret edilecek bir sevecenlikle toparlanmis oluyor, sarsak bi cümle, yerini kaybetmis bir söz bir bakiyorum tam da öyle olmakla söyleyebilmis söyleyecegi seyi, yerini bulmus...
hosnutsuz kalmak bi yana seviyorum bunu....ama bunlari söyleyince, mahcubiyetle telaslaniyorsun degil mi, uzatmayayim...
zihinde tuttugun "iltifat defteri"ni yine cok hos buldum fakat, söylemesem olmaz...."sevilmeyi, güzel sözleri umursamam" yalanini herhalde hepimiz söylüyoruz bir sekilde...ben pek iltifat etmesini beceremem aslinda, buraya gelip gidiyor olmama sebep olan hosluklari söylemeden gecmemeyim duygusuyla söylüyorum, seni sana anlatmak yakisik alir bir sey degil belki ama söylüyorum iste....
erhanbey'i nasil buldum, nasil tanidim hatirlamiyorum, muhtemelen senin araciliginla olmustur...ama takip ediyorum sitesinde yapip ettiklerini, gönderdigi yerlere gidiyorum, gösterdigi kaynaklara bakiyorum...sen kisisel olarak da taniyorsun kendisini sanirim, daha yakindan, yakin bir duyguyla anlamlandiriyorsun, söylediklerinden öyle hissediyorum...cemil kavukcu'nun hikayelerindeki "havaya benzer" dediginle kastettigini sanirim anliyorum...kavukcu benim de sevdigim öykücülerden, son yazdiklarini okuyamadim, en son "baskasinin rüyalari" (yoksa baskalarinin rüyalari miydi?) okumustum, kestirebiliyorum o havayi, aslinda daha ilk sözünden, "ayni kasabada büyüyen iki erkek cocugu gibi hissedisin"den de cikarmak mümkün bununla ne söylemek istedigini....en basta ve en cok, "kasabanin sikintisi"na karsi birlikte direnmenin, birbirini anlamanin verdigi bir yakinlik, dostluk belkide, birlikte "bilinen bir sokakta kaybolmak" gibi hatta, ne dersin....
ben uzunca bir süredir ayni kitaplara takilmis durumdayim, onlar beni bir yerlere gönderiyorlar gidiyorum sonra tekrar oraya dönüyorum, ama bu halden cikip kütüphaneye gidiyorum ilk is en kisa zamanda, cemil kavukcu kitaplarindan okumadiklarimi alayim, senin listende dikkatimi cekenleri bi arayayim belki vardir....
hay allah, gelip sessizlikle durmayi, peri'yi dinlemeyi sevdigini söyleyene bak.......

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

sevgili kacakkova,
güzel sözleri adabıyla dinlemeyi bilen biri olsam, ne hoş olurdu. yani, işte hem çok, çok sevinen, hem de utandığı için surat asan biri olmasaydım. biraz telaşlandım şimdi, tek bir kırıntı dahi bırakmadan bu sözlerden, bir oburlukla sahiplendim, diye. çok terbiyeli, teşekkür ederim, diyorum. böyle olduğumu gördüğünüz için mi, beni böyle görmeyi tercih ettiğiniz için mi, bunu dillendirdiğiniz için mi, bunu, peri'yle böyle konuşulur üslubyla dillendirdiğiniz için mi... bilemiyorum artık. hem ben ne kadar endişeliperi'yim, endişeliperi'ye ilişkin sözleri ne kadar sahiplenebilirim, ondan da emin değilim. gerçi zamanla ben onu andırmaya, o bana çokça benzemeye başladı, o da ayrı bir konu. özür dilemek, nasılsınız, gibi hap cümleciklerden biri değil de, mevzuuyu, üstünü şöyle hafif, tül gibi bir örtüyle örtüp, kapatmak için bir teşekkür bu.

yooo, erhan bey'i kişisel olarak tanımıyorum. sadece taa buradan edindiğim bir izlenim benimki. erhan bey böyle biridir, diye neredeyse kesin bir yargım vardır zihnimde. ve de çok düşkünümdür ona, çok severim. çok gülerim sözlerine, öfkesini filan çok haklı bulurum, ne bileyim, çok, çok onaylarım onu. çok, çok saygılı bir mesafede durmak isterim.

cemil kavukçu'yu ben -buraya gelen bazı hanım arkadaşlar bora'dan bahseden sözcüklerimi hayranlık yankılı bulup, bana çok kızıyorlar çünkü bu söylem beni biraz edilgen gösteriyor onların gözlerinde ya, ben sadece referanslarına saygılı biri olarak demeden geçemeyeceğim- bora'dan öğrendim. onun yazarıdır. ben kavukçu'nun en çok kasabada geçen hikayelerini severim. şehir insanı olduğu, bunalmış, yalnızlaşmış, ilişkilere inancı kalmamış öykülerini pek beğenmem. ancak kasaba öyküleri öyle tatlıdır, karakterler, olaylardaki gülünç hal öyle hoştur ki, bayılırım onlara. sizin okuduğunuz başkasının rüyaları'nda pek yok benim sevdiğim öykülerden. örneğin kalkıp baktım, bir öyküsü vardı, bora önce okuyup anlatmıştı bana; yağmurlu bir gün, sobası filan çıtırdayarak yanarken filan, adamın penceresinin önünden bir cenaze alayı geçer, galiba dört kişi bile yoktur tabutu kaldıran. adam, cenazeye katılıp dördüncü eksiği tamamlamakla, evde oturup şarabını içmek arasında bocalar... neyse öykü buna benzer birşeydi, çok hoştu. yine bora'nın çok gülerek anlattığı, sanırım bilinen bir sokakta kaybolmak kitabındaki, her şey boçka için öyküsünde, birkaç arkadaş kıyıda oturup bira içerler de, çok çişleri gelir, denize bellerine kadar girip çişlerini yaparlar ve fakat ilerde yaz aşkı sevgililer romantik romantik oynaşmaktadırlar da, bizimkiler, onlar farkederler diye çekinirler, bu iş böyle olmayacak, rakıya dönelim biz, diye konuşurlar... çok komiktir. ben de hatırlamıyorum çok aslına bakarsanız.

demek kütüphane'den ödünç alıyorsunuz kitapları! ne hoş! ben yatılı okulda okurken kullandım kütüphaneyi bir tek. karamazof kardeşleri oradan alıp okudum ilk, peyami safa'nın dokuzuncu hariciye koğuşunu... hımmm... bir de horoz şekeri şiirini hatırlıyorum oradaki masada okuyan halimi hatırlarken. aa... bir de üniversitede kamu yönetimi dersinde dönem ödevi hazırlarken ben nedense, çok kaynak olmamasına rağmen diderot'yu seçmiştim de ankara'da milli kütüphane'de yana yakıla kitap aramıştım. çok da bulamamıştım. 60 almıştım o ödevden ala ala.

böyle işte.

sevgiler.

nemecsek dedi ki...

su yukaridaki fotografi sanirim bir gonderiye daha koymustunuz, beni o kadar mutlu ediyor ki bu fotograf tarif edemem. Cok tuhaf sicacik duygular uyandiriyor bende, garip bir guvenlik ve huzur duygusu veriyor.

endiseliperi dedi ki...

nemecsek, çok teşekkür ederim. bu evde de öyle hoş köşeler var. şu bozuk olan fotoğraf makinesini tamir ettirme görevinden çok üşeniyorum. yenisi almak daha iyi olacak sanırım. o zaman bol bol fotoğraf çekeceğim. söz.

sevgiler.