Pazar, Haziran 27

cingöz recai&sherlock holmes
















Peyami Safa’nın Cingöz Recai kitapları, küçük kardeşimle çocukluğumuzun neşesiydi. Onu okuyup taklit etmek de en sevdiğimiz oyunlardan biri. Alkım Yayınevi seriyi tekrar basınca çok, çok sevindim. Cingöz Recai tüm dünyanın tanıdığı, çok zeki, oyunbaz, yakışıklı, ülkesini seven, haysiyetine düşkün, çaldıklarını yoksullara dağıtan karakterli bir hırsız. Mehmet Rıza, işine çok bağlı, çok çalışkan, gece gündüz demeden işini düşünen, dürüst, zeki bir polis komiseri. Birbirlerini çok yakın iki dost gibi tanırlar, her hareketlerinin anlamını bilirler ve çok da saygı duyarlar.


Peyami Safa mı öyle tercih etti, yoksa o dönemin insanları böyle kibar, zarif miydiler, emin değilim ama, bu hikayelerin dili gözlerinizi sevgiden yaşartacak kadar kibar. Öylesine çocuksu ki bir yandan da dil ve kurgu, bu nedenle sanırım kardeşim Hür’le bayılırdık bu hikayelere.

Eğer bir anınız yoksa onunla ilgili, şimdi okumak hoşunuza gider mi, bilmiyorum. Ben zaman zaman açıp bir hikayeyi okuyorum hala. Öyle naif, öyle masum bir zamanın dünyası ki... gözlerim doluyor ve bazen çok, çok gülüyorum o saflığa.

Türk edebiyatının bence en önemli eserlerinden biri olan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu yazan Peyami Safa, Cingöz Recai serisini sadece para kazanmak için, Server Bedi mahlasıyla yazmış. Zamanında gazetelerde tefrika edilmiş, çok popüler olmuş. Bence bir okumayı deneyin.

//
 

sherlock holmes film müzikleri

işte, küçük kardeşim Hür'le oynadığımız oyunun bir parçası:
Offf… Küçük olmak ne zor. Dünyada on yaşındayken (aslında yaşımızı pek hatırlamıyorum) eğlenen biri olmuş mudur acaba? Hiç sanmam. Yapacak hiçbir şey yok. Güneş hep tepede. Gece bile!... karanlık tül bir perdenin ardında kızgınlıkla, sabırsızca bekliyor. Asfalt sıcaktan dalgalanıyor, lastik pabuçlarımız yapışıyor yola sanki. Yürünemez. Serinlemek için sokağa dondurma almaya çıkılamaz. Evde kalmaktan başka çare yok. Evde de oynamak için sadece bir küçük kardeş.


“Gel,” dedim, bir şeyler yapalım. Hür’ün sıcaktan uykusu gelmiş, sedirde oturmuş iskambil kartlarıyla oynuyor.

Bana bakmadan, “git başımdan,” diyor.

“Beni sevmiyor musun?”

“Seni seviyorum, kardeşimsin. Sevmek zorundayım.”

“Gel o zaman aşağı inelim, Cingöz Recai oynayalım”

Sedirden kalkıp, kahverengi üstü pembe çiçekli bol elbisesini terbiyelice düzeltiyor. Annem upuzun gür saçlarını kestirdiğinden beri yüzü  hep asık sanki.

“Ama ben Mehmet Rıza olurum” diyor.

“Her zaman! İstesen de Cingöz Recai olmana izin vermem ki. Cingöz Recai benim. Büyüdüğümde kendime bir sürü ilginç elbise yaptıracağım. Cingöz Recai gibi kılık değiştirip hırsızlık yapacağım. Çaldığım paraları yoksullara vereceğim. Herkes beni çok sevecek.

“Benim pullarımı çaldığın gibi mi?”

“Pullarını çalmadım, onu beş taşta kaybettin sen”

Merdivenden inerken soruyor; “gözlerine mavi lens de takacak mısın?” “elbette. Ve sarı peruklarım olacak. Kızıl peruklarım da… O zaman yeşil lenslerimi takarım ama.”

“Seni yine de tanırım”

“Tanıyamazsın! Sesimi de değiştireceğim. Londra’da ajan okuluna gideceğim. Her şeyi öğretecekler bana. En az on dört çeşit sesim olacak”

“Atma! Yok öyle bir okul”

“Var akıllım! Ama çok gizli. Yoksa herkes ajanların kim olduğunu öğrenirdi. Birbirimizi tanıyabilelim diye elmastan kuru kafa yüzüklerimiz olacak. Gözlerinde de yakut taşlar. Yaaa!”

Aşağısı karanlık. Ahşap merdivenin gıcırdayan basamaklarından inerken birbirimize tutunuyoruz. Evin girişindeyiz şimdi. Yer, kara renkli pürüzsüz beton. Serin. Karanlık...İki kanatlı ahşap kapıyı açıyorum ve beyaz gün ışığı içeriye hücum ediyor. Ta dipte bakliyat, hububat çuvalları ve merdivenin altında da yığınlarca karpuz var. Tam karşı duvara sedir koyduk, çünkü işte serin burası. Çok sıcak günlerde buraya gelip oturuyoruz. Ben kapıyı açarken Hür sedire oturmuş. “Hangisini oynayacağız? Mişon’un definesi’nden sıkıldım ben," diyor.

”Karşısına geçip, “Bodrumda Kalanlar’ı oynayacağız” diyorum esrarlı bir sesle. “Ben şimdi Boğaziçi’nde bir motordayım. Motoru ben kullanıyorum. Kırmızı, büyük bir yalının rıhtımında durur durmaz feneri derhal söndürüyorum.” (Kapıyı hafifçe kapatıyorum bunu derken. Fısıltıyla devam ediyorum.) Çünkü bu gece yalıyı soyacağız. Beni ve yardımcılarımı kimsenin görmesine izin veremem. Kibritimi çakıp saatime bakıyorum. Biri yirmi geçiyor. Karanlık, bu gece ay yok, yıldızlar da. Çok sessiz, sadece dalga sesleri."

Hür, “korkuyorum ben,”diyor. “Aç kapıyı”

Şşş... Yardımcıma işaret edip, fıstık ağacının altında beklemesini söylüyorum. Ben de bir mukavvayı boru gibi katlayıp ağzıma götürüp, öttürüyorum. İşte şöyle. “Huuuuuuu! Huuuuuuuuuuuu!” Bu vahşi hayvan sesi karanlık gecede dalgalanıyor. Yardımcım, “hayret” diyor bana, “sesiniz tıpkı puhu kuşuna benzedi.” Gülerek, “bunun gibi 13 hayvanın sesini daha çok iyi taklit ederim. Londra Hırsız Okulu’nda öğrendim,” diyorum. Hür, “yalancı, “diyor gene.“Öyle bir okul yok. Atıyorsun. Hem ben ne zaman oyuna katılacağım?” Şşş… 200’e kadar sayacağım. O sürenin sonunda yalıya gireceğim.”
 “ Tamam, işte şimdi, merdivenlerden yukarı çıkıp, elektrik fenerini üç kez yakıp söndürüyorum. Oda kapısından bir fısıltı duyuluyor. ses, 'tamam, geliniz' diyor… Kapıya doğru cesaretle ilerliyorum, Hiç korkmuyorum."

Ve şimdi!

“Zrrrrrr!zrrrrrrrrrr!”

Hür, “bu ne?” diye soruyor.

“Telefonun çalıyor. Baksana!” diyorum. Hür, hayali ahizeyi alıp kulağına götürüyor. “alooo?”

Ben bu sefer ince bir kadın sesi çıkarıp “Ünlü polis hafiyesi Mehmet Rıza ile mi konuşuyorum?” diyorum.

Hür heyecanlanıp yerinde kıpırdanıyor.

Kalın bir “Evet” sesi çıkarmayı başarıyor.

“ Ah! Dün gece başımıza büyük bir felaket geldi. Size onu haber veriyorum. Ben kırmızı yalının sahibin eşiyim. Gece biz uyurken yalıya hırsızlar girmiş. Tam kırk bin liralık eşyamız çalınmış!”

Hür “ hay allah!” diyor gerçekten çok üzülmüş gibi.

“Evet evet, kocamı da çalmışlar, alıp götürmüşler!”

“İnanılmaz, süper bir felaket” diyor Hür.


Elimdeki hayali telefonu bırakıp, “N’apıyorsun!? Süper felaketmiş! Başka bir şey bulamadın mı? ‘Korkunç de," diyorum.

Hür, hızla hayali telefonu tutan elini kulağına götürüp “Korkunç bir felaket, hemen geliyorum han’fendi ” diyor.


Böyle devam edip gidiyor oyun.

//


eskiden pek sevmediğim bu dedektif tipi,
inanılmaz hoş olmuş böyle.

Arçil’e istediğim filmlerin listesini çıkarıyorum. O da indiriyor, benim bilgisayara yüklüyor ve her akşam ortalama iki film izliyorum böylece. Blind Side, Ondine gibi kötü filmler de vardı aralarında ya, her dakikasından çok hoşlandığım Antichrist’i de izledim bu arada.


Söylemiş miydim? Terastaki sediri, benim odaya, çalışma masamın karşısına koydum, bilgisayara yeni ses sistemi ekledim ve sedire de  kuş tüyü bir yastık dayadım. Ama bu kuş tüyü yastığı kullanabiliyor muyum? Hayır! Ayaklı lambanın tam altına gelen bu yumuşacık yastık, bu konfor Tina tarafından derhal farkedilip, işgal edildi. Onun izin verdiği ölçüde kullanabildiğim bu rahatlık içinde film izlemek gerçekten çok keyifli. Açık camlardan gelen rüzgarın öyle hoş bir serinliği var ki, üstüme bir pike alıp, masaya tuzlu fıstığımı, meyvemi, çayımı, bazen bir kadeh kırmızı şarabımı hazırlayıp harika zaman geçiriyorum. Bir arkadaşım bana sordu geçenlerde, "nasıl eğleniyorsun?" diye. Ona işte bu akşamlarımı tarif ettim. "Eğlence daha gürültülü, hareketli olur sanki," dedi. Öyle belki ama bu eğlence ile rekabet edebilecek tek şey de yatağıma çapraz, pencereden gelen ışığa doğru uzanıp, sevdiğim bir kitabı okumak. Sıkıcı mı? Ben çılgın gibi eğleniyorsam, kime ne?

Geçenlerde sedirime uzanmış bilgisayarda izlemek için Arçil’in indirdiği Sherlock Holmes filmini izlerken artık eğlencenin tepe noktasında dolaşıyordum. Bu yıl en eğlenerek izlediğim filmdi. Umarım devamı çekilir. Yalvarırım çekilsin. Filmi izledikten sonraki gün, bizim Peyami Safa’nın, içinde Sherlock Holmes’un da olduğu ve Cingöz Recai’nin akıl almaz bir şekilde Holmes’u oyuna getirip, onun kaldığı Pera Palas’ta hırsızlık yaptığı Şeytani Tuzak hikayesini okudum da ondan Cingöz Recai serisinden bahsetmek icab etti.

Sherlock Holmes filmini izlemediyseniz, ah ne şanslısınız, sizin yerinizde olmayı ne çok isterdim, eğlenceli, heyecanlı, komik, nefis anlar sizi bekliyor demektir bu. Kaçırmayın.

not1: sherlock holmes hakkında uzun uzun yazacaktım ama gerçekten yoruldum. filmdeki karakterler, oyunculuk, kurgu, müzik her şey nefis yahu. bizim bildiğimiz o sıkıcı, dikkat kumkuması, sevimsiz, elitist sherlock holmes imgesiyle alakası yok. watson da böyle daha karakterli, daha haysiyetli, sherlock holmes ile aralarında, onun aleyhine yürüyen ilişki bu kez dengelenmiş durumda.

not2 :
kardeşimi bazen deli gibi özlüyorum. çaresiz ve durdurulmaz bir şekilde. ve o anlarda, hani çaresizlik çok, çok sade bir şeydir ya, içim kaskatı, dümdüz bir acıyla doluyor... gözyaşsız ve hareketsiz öylece kalakalıyorum.


not3 :
arçil üç gündür sonisphere festivalinde.  festival karşıda olduğu için arkadaşlarıyla takılıyor. film milm izleyemiyorum dolayısıyla.

not4:
canım biraz sıkkın. adana'ya gideceğim, ailemle biraraya gelmek her seferinde beni çok gerer. sonra alışır, ayrılmak bile istemem, ama gitmeden önce günlerce huzursuz olurum. ayrıca, şimdilik size anlatmak istemediğim bir sürü dert var başımda. yani arkadaşlar kaçak'la ilgili olarak uzaklık, özlem dışında bir sorun yok. yahu, aramızda binlerce kilometre varken ayrılmayı  nasıl becerebiliriz ki? mektuplar için teşekkürler. sizi endişelendirdiğim için üzgünüm. yazdığım zamanlar beyaz, müzik vs koyduğumda kara olacak zemin.

bağlantıları da belki, ama zamanla ve kesinlikle tek tek ekleyeceğim.

sevgiler.












12 yorum:

cüneyt uzunlar dedi ki...

Cingöz Recai'yi, Sherlock Holmes'den sonra okudum...

Yaşım da pek küçük sayılmazdı kısacası Cingöz beni açmadı...

Aynı şekilde Ahmet Ümit'in polis hikâyelerinden de pek tat alamadım...

Dashiell Hammet gibi kızıl bir polisiye yazarı çıksın umardım bizden, ne ki olmadı...

Peyami Safa da Ahmet Ümit de şablon kullanıyormuş gibi gelir hep...

Öte yandan çocukluğunuzu dolduran bu edebiyat elbette sizin için pek güzel ve eşsiz olacak...

(amma peyami safa üslubu oldu ha :))

Daha öte yandan Kaçak'ın sayfasında fotografını görmüştüm de pek bir şey düşünmemiştim...

Ne güzel şeyler oluyormuş ortamda, haberim yokmuş, gerçekten sevindiğimi söyleyeyim...

Şahane bu!..

cüneyt uzunlar dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
cüneyt uzunlar dedi ki...

Ayrılmak mı?.. Ben yine anlamamışım...

ali akay dedi ki...

Ey biri, ey kimse, hiçbiri, ey sen
Neredeydi o hiçbir yere gitmeyen yol? celan

endiseliperi dedi ki...

arkadaşlar, biraz yoğunum, yanıt vereceğim kısa zamanda. mektuplara da yanıt veremedim. özür dilerim.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

cüneyt,
cingöz recai için geç kalmışsın da ondan, yoksa fena da değil. ben şimdi oturup okuyamam hiç ama, anısı güzel.

sherlock holmes'u hiç sevmem ben aslında. bu filmi izlemediysen, izle lütfen. diğer sherlock holmes filmlerinden de çok farklı yorumlanmış burda dedektif. gerçekten dövüşüyor, gerçekten kafa buluyor, gerçekten deney yapıyor... ama bir hafiflik, neşe, hoşluk var filmde. çok güzle yorumlanmış. james bond serisi gibi devam etsin istiyorum.

ahmet ümit hiç okumadım. niyetliyim. bir arkadaş okumuştu hikayelerini, fena değil demişti. gayet güzel, ciddi ciddi edebiyat yapmış ve polisiye kurguyu da çok güzel işlemiş, dedi. ama bu arkadaş, polisiyeye saygı duymayan bir arkadaş. alıp, okumak lazım.

dashiell hammet'i çok severim cüneyt. ince adam'ı okudun mu? çok iyidir. kendisini, kitaplarını, karısı lillian hellmann'ı her şeyini seviyorum onun.

aa cüneyt, nasıl haberin olmaz yahu. blog alemi ayaklandı, taraf tutmalar, kaçak'a mektup yazıp, uyarmalar. bana yazıp, o aslında sandığın gibi biri değil, demeler... komedi resmen. kaçak'la biz çok şaşırdık duruma.

gerçekten sevindiysen bu çok hoşumuza gider. teşekkür ederiz.

endiseliperi dedi ki...

sevgili ali akay,

dediğiniz gibi,
'en dar mahpus, size karşı olanların arasında yaşamaktır.'

her aşk sonsuzluğa çıkar gibi yaşanmalı. direnmek lazım.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

ne!? ayrılmak mı!?
yok öyle bir şey. tahtaya vur, cüneyt.

Journey to Orient dedi ki...

açık mektup:


ayrılın, bitsin bu bunalımımız. güneş yeniden ışılasın, dünya yeniden dönsün. hayatımızın akışı normal sularda seyretsin. gülümsememiz solmasın, gözlerimiz parıldasın. tüm dertlerimiz sona ersin, ayrılın.

yoksa tacizlerimiz tüm şiddetiyle devam edecek. yetmeyecek, açlık grevine gireceğiz, çıkmayacağız.
derdimiz gücümüz sizsiniz. dertlendirmeyin, etmeyin eylemeyin, ayrılın. ne manası var aşkın?

ayrılın bak, her şey ne kadar güzel olacak bizim için. söz.

;)

kıskanç "bir dost"

endiseliperi dedi ki...

sevgili JtoO,
ne tatlısın!

ben adana'ya gidiyorum ya, gece, ayın aydınlattığı verandada kardeşlerimle oturup sohbet ederken, siteden, blog aleminden, buradaki insanlardan da bahsedeceğim büyük olasılıkla. geçen yıl senin adın geçmişti, ablam seni çok beğendini söylemişti. seninle yeni yanıştığımız için çok şaşırmıştım buna. ve ne büyüleyici gelmişti bana, journey to orient adının, taa adana'nın bir kasabasında, gecenin bir yarısı, sigara dumanları arasında, mırıltılı bir sohbette geçiyor olması...

teşekkür ederim... böyle olduğun için. "iyi" biri olman dünyaya iyi geliyordur, bana iyi geliyor. birtakım olaylar yaşanır da, önemli olan insanların o olaya yaklaşımıdır, tavrıdır, bu unutulmaz. insan ilk başta kendinde unutmaz bunu. insanın kendi tarihini içeren belleği kuvvetliyse ve çaba harcayıp hep daha iyi olmaya evrilebiliyorsa gerçekten kıymetli olan budur.

içten sevgiler.

K belgesi dedi ki...

Cingöz Recai'yi, Sherlock Holmes'den sonra okudum...

Yaşım da pek küçük sayılmazdı kısacası Cingöz beni açmadı...


www.kbelgesi.com

Journey to Orient dedi ki...

belki de aynı zaman diliminde, ben karadenizde olacağım, sen akdenizde olacaksın peri.

selamlar ve sevgiler tüm kardeşlere... tam da adımın geçmesini isteyeceğim bir ortam; dumanlı, kahveli, mırıltılı :)

kahve içerseniz, fal ısmarlıyorum ;) balık, kuş, kedi ne çıkarsa artık... aşk, üç vakte kadar, mümkünse fazla sürmesin ;)