Cumartesi, Ekim 2

sonunda iyilik kazanıyor

bütün yaz bu sorun kafamın arkasındaydı. sancıyla düşünüp duruyor, hangi davranışın doğru olduğuna bir türlü karar veremiyordum. bir yandan kararlı bir davranış modeline meylediyor; "yapacağım şeyin iyi ve kötü olmasını, benim bu konuda oluşmuş yargıma uygun davranışım belirler," diyordum. diğer yandansa bu konuda kesin bir yargımın oluşmadığını farkediyor, bocalıyordum. bir süre, konuya ilgisiz ve kör kaldım. bu, soruna ilişkin göstereceğim tavrın bilinçliliğinden ve ahlaki sorumluluğundan bir süreliğine koruyacaktı beni. ama insan bilmiyor gibi yapabilir mi... karar için gerekli bir bilinçle donanmamış gibi demek istiyorum? dahası, bu konuda  sırtımı dayayacağım geçerli bir ahlak teorisi de yoktu. evet, yoktu bana kalırsa. sorunu çözemiyordum. hareket edemiyordum. kalakalmıştım. yapacağım herhangi bir şey, dünyanın temel değerlerinde bir bozulma yaratacakmış gibi beni sıkıntıyla boğuyordu. 

elimde süpürge hortumu, karınca yuvasının başında gergin, bekliyordum. savaş düğmesine basacak, süpürgeyi çalıştıracak ve sorunu radikal bir biçimde çözmeye kararlı olduğumu o allahın belası karınca sürüsüne gösterecektim. ama içimde bu savaş için gerekli nefret birikmiyordu bir türlü. eğer kraliçe karınca ile bir toplantı ayarlayabilsem, onunla konuşabilsem, olmadı, hep sevdiğim gibi bir mektup yazabilsem, olaylar çığrından çıkmadan, konuşarak çözebilirdik meseleyi. onların 100 milyon yıldır, taa mezozoik zamandan beri yeryüzünde olduğunu biliyor, buna saygı duyuyor, bu mekana onlardan daha fazla hakkım olduğunu asla iddia etmiyordum. ben kimdim ki!? evrim çizgim, tarihin bir yerinde onlardan ayrıldığı için mi üstünlük taslayacaktım onlara? biyolojik, toplumsal sistemlerimiz derin farklılıklar gösterdiği için mi sahip olduğum dehşetengiz gücü üzerlerinde kullanacaktım!? bana ne oluyordu, yahu?

bir karınca kolonisi için felaketler zincirini başlatmaya muktedir elektrik süpürgesini, makineli tüfek gibi tutarken, resmen, hitler gibi hissediyordum. önümde ipince sıralanmış karınca kolonisi ise gandi'nin kendi yaşam hakları için 400 kilometrelik tuz yürüyüşü yapan barışçıl halkı gibiydi. gözlerim doldu. hırsımdan sigara yakıp, evin içinde hızla dolaşmaya başladım. bir an önce süpürme işini halledip, yemek yapmam gerekiyordu, arçil neredeyse gelecekti. ama insanın nasıl bir insan olduğuna ilişkin vereceği karar, çoğu kez açlıktan daha önemli değil midir? 

kararımı vermiştim. izmariti bastırarak söndürüp, arçil'in odasından büyüteci alıp, yere çömelip onları incelemeye başladım. nefret etmeyi beceremiyorsam, sevecektim. insan tanırsa, sever. böyle diyordum kendi kendime. birlikte yaşamak için bir yol arayacaktım. hemen sonra, masanın üstündeki tabakta bekleyen keki her karınca bireyinin taşıyabileceği kadar ufaltıp kavanoza koydum. bir tatlı kaşığı kadarını, yuvanın yanına bıraktım. neden sonra, onların eşsiz haberleşme sistemiyle, karıncalar minik kek tepesinin başında toplanıp, işe koyuldular. onların olmadığı alanı süpürüp, vileda ile silip, yemek yapmaya başladım.

akşam kitaplıktan edward o. wilson'ın, "doğanın gizli bahçesi" kitabını çıkardım. sayfa 45 ile 65 arası karıncaların muhteşem hayatına adanmıştı. okudum, kitabı kapattım. doğru olanı yapmıştım. şimdi onlara saygı duymakla kalmıyor, onları seviyordum da.


bb, teşekkürler müzik için.

14 yorum:

eczahaneci dedi ki...

üniversite yıllarımda evimizi basan karıncalardan atıl durumdaki akvaryumu toprak doldurup,karınca yuvalarını oraya taşınmasını sağlamakla çözmüştüm. tavuk parçası,kesme şeker ile kola şişei kapağı ile su binlerce karınca için yeterli idi.bütün fakülte aylar boyu terapi için saatlerce benim karınca çiftliğimi izledi. onları gerçektn çok özlüyorum. şu anda eczanede evcilleştirdiğim 3 arım var. kesme şekerlerini ve limonatalarını koyuyorum bütün gün oturduğum masanın çevresinden ayrılmıyorum. şizofreninden sadece bir basamak alttayım sanırım

endiseliperi dedi ki...

sizin yaptığınızı denemek isterdim, evde boş bir akvaryum var zira. ama bizim karıncalar, fayansın altından çıkıyorlar. akvaryumu hazırlayıp, toprak ve sevdikleri besinle doldurup yakınlarına bıraksam bile, onları taşınmaya nasıl ikna edebilirim?

bu akşam tavuk yapacaktım, tavuk seviyorlarsa, elbette onlar için de pir pay ayırırım. ancak su işini nasıl çözeceğimi bilemiyordum. suyu ağızlarında bir kese içinde taşıyıp, yuvadaki bebeklere götürdüklerini biliyorum, ama gazoz kapağı yüksek olmaz mı? içine düşüp boğulmazlar mı? ben, yollarının yanına su damlaları bırakıyorum.

şizofreniye giden yol olduğunu mu düşünüyorsunuz? hiç sanmam. arılarınız için sizi çok kıskandım. hiç bir canlıyı evcilleştiremem sanırım, arçil ve tina kendi istek ve kurallarını bana dayatarak beni evcilleştirmeyi çok iyi başarıyorlar ama.

sevgiler.

Köşenin Delisi dedi ki...

ilk paragrafın gizemi çözülünce gülmeye başladım, yazının sonunda ise ağılyordum neredeyse.:)

yalnız bi şey dicem...madem ortak alan ilan edildi sizin ev, onlar da ev işlerine yardım etsinler bence! :))

ben de gelicem o kekten yemeye...bana da bi kavanoz ayır olur mu :)

Atze dedi ki...

Toz tarçın nedense karıncaların dokunamadığı bir baharat. Onlar için tarçından trafik çizgileri çekerek özel alanlar oluşturabilirsiniz.

endiseliperi dedi ki...

elif,
aslında olabildiğince komik, matrak bir yazı yazayım istiyordum. istiyordum, ama hiç de öyle değildi ruh halim. gergin, huzursuzdum. bu nedenle yazı o duyguyu verdi. güldüğün için müteşekkirim sana ama:) tek isteğim buydu.

evde iş bölümü diyorsun... hmm karıncaların örgütlenme biçimini, işçi, savaşçı karıncaların nüfusunu aslında kraliçe arı kolonisini kurarken karar veriyor ve iyi bir karar vermediyse o koloninin ömrü çok uzun olmuyor. buraya kitaptan nefis ayrıntılar yazacaktım, ama üşeniyorum yahu. hem sanki okunmuyor da... evet evet bkz. mavi bölüm hadisesi. ama tübitak yayınlarından olan bu deri ciltli ve tüm tübitak yayınları gibi ucuz bu kitabı edinmeni öneririm. toprak büyürken ona okuyabilirisn, ya da sen okuyup onun anlayacağı şekilde hikaye gibi anlatabilirsin. ama bu iyi mi olur? çünkü mesela arçil'le yaşarken, onun oda kapısının üstünde bir minik örümcek ağ yapmıştı. adını "dalgacı harry" koymuştum, onunla ilgili bir sürü hikaye anlatıyordum arçil'e, gitar çalmayı seviyordu, çalışmayı pek sevmiyordu aslına bakarsan falan filan... sonra arçil'le biz hamamböceklerini bile öldüremez olduk. öldüremeyiz de zaten. öldürmemeliyiz.

uzatıyorum yahu, ne demiştin? hah haaa kekimden yiyeceksin elif, bir gün birlikte çay içip kek yiyelim, sen bana felsefe derslerini anlatırsın, ama ispanyolca olarak:)

sevgiler çok. toprak'ı öpüyorum.

endiseliperi dedi ki...

sevgili atze,
senin sen olduğunu ilk yorumunda anlamamıştım. tekrar merhaba!

ama canım bu müthiş bir fikir, inanılmaz zevkli. ama arçil beni büyütmek için çok uğraşıyor zaten, onu daha fazla zorlayacak eylemlerde bulunmasam iyi olur. ama beş yaşında bir çocuğum daha olsaydı onunla zevkle karıncalar için tarçın yollar projesini gerçekleştiriridik. hatta yollardan birine limonlu kek, diğerine bisküvi kırıntıları koyup, hangisini tercih edeceklerini merakla gözlemlerdik.

atze, karıncalarla ortak bir noktam varmış demek ki, tarçını ben de sevmem, hatta elmalı ponçik yaparken bile eser miktarda koyarım.

tüm yazılarını beğenerek okuyorum bu arada, çok seviyorum.

sevgiler.

meftun dedi ki...

annemde karıncalara dokunamaz dolayısıyla ilaç falan alıp kullanamayız.. nerden duyduysa.. karıncalarla konuşmaya başladı.. baktım bir gün şeker kasesinin içine girmişler, annemde başlarında.. "derhal burayı terkedin, sizi yaramazlar sizi, çabuk gidin çabuuk" türünden cümleler kurarak karıncalara kızıyor.. valla karıncalar da kaçıyordu :) inanması güç ama devamında da annem kazandı.. mutlu son :)

endiseliperi dedi ki...

hmmm!... meftun, bu inanılmaz. karıncalar kodlarına işlemiş görev bilinciyle sabitfikirli yaratıklar ya, sen ne kadar konuşsan da ne yapmaları gerektiğini düşünmüşlerse bir kez, onu yaparlar, sanırdım. eğer karıncalarla konuşup anlaşsan, bir işbirliğine gitsen, tüm dünya yeraltı örgütü sana bağlı olur ve...

anneniz dindar bir hanımsa, onlara zarar vermeme nedeni bununla d a
ilgili olabilir. ben de çocukken din hikayelerini çok dinledim. tanrı'nın nasıl, kimi, neyi çıkararak karşımıza bizi sınayacağı hiç belli olmaz. tanrı tarafından hep izlenir, hep sınanırsın, hakkında sürekli kayıt tutulur. bu durumda, kötü bir şeyi bile aklından geçirmesen çok iyi olur. bir gün onlar sana okunduğunda utancından ne yapacağını bilemezsin. insanlar

çocukluklarındaki tanrı'ya, yani sevgi ve iyilik dolu tanrı'ya inansalar dünya ne halde olurdu acaba? ama ahlak konusu çoğu kez çok zor ve belirsiz seçimlerle doludur. kararsız bir sürü insan olurdu sanırım. eylem yapamayan, romalı filozoflar gibi endişeyle düşünceye dalmış bir dünya... hmm...

keselim. ütüye verdiğimiz mola burada sona erdi. bu mola zamanını sizinle geçirdim. değerinizi bilin:)

sevgiler.

meftun dedi ki...

:) evet annem dindardır.. sanırım kişi birşeyi isteyerek ve inanarak yaparsa dileği oluyor.. bunu çevremden bir kaç kişide daha gördüm.. bi kız kardeşim var, yaşamında dinin kaidelerini pek uygulamaz fakat inançta çok değişiktir.. Allah ile garip bir bağı var.. bir kaç kez dua ederken rastladım.. "Tatlı Allahım, Canım Allahım ... " diyordu.. O'na birşey demedim ama şaşırmıştım.. Ne bileyim .. Bizim aile de bi garip işte :D

bu arada ben de ütü molamı burada geçiriyorum :))) çarşaflar beni bekliyor..

nazik yorumunuz için teşekkür ederim.. sizi seviyorum, bunu da bilmenizi isterim..

endiseliperi dedi ki...

yarına bırakmayı düşündüğüm çarşafları da ütülemiş durumdayım. yaşasın, bitti! biraz dinlensinler, tina hanım onları farkedip, üstüne yatmadan önce kaldırmalıyım ama. çok titiz bizim tina, yeni serilmiş nevresimlere hiç dayanamaz, en sevdiği koku, yeni ütülenmiş çamaşır kokusu, tüm tüyleri ve tırnakları ile de bu sevgisini belli eder.

benim de allah'la türlü konuşmalarım var, meftun. "allahım, yaa, hani ben öyle yaptım ya, aslında..." falan filan diye sürer gider onunla dertleşmem. beni çok sever, ama burnumun sürtülmesinden de çok hoşlanıyor sanırım. "ders al! ders al! adam ol." "ama allahım yaa, yetmez mi artık, hmm?"

tina geliyor galiba, kaldırayım ben dolaplara şunları.

sevgiler ve çok teşekkür ederim.

Köşenin Delisi dedi ki...

peri...sen bana inanmıyorsun ama çok yakında bir gün olabilir o gün :)) felsefeyi ispanyolca anlatmak değil elbette! o zor :D kek yiyip çay içip muhabbe etmek... bekle beni :)))

endiseliperi dedi ki...

hah haaa elif,:)))

yani nasıl olacak o. yoksa yağmur'la sen de mi geleceksin?:)
yahu bana haber verin önceden de rezil olmayayım, evi temizleyip, yemekler, kekler yapayım... valla sürpriz müpriz sevmem, onu söyleyeyim, elif.

hah haa bird e nasıl gülüyor, bekle beni, diyorsun, gülmekten ölüyorum şimdi.

öpüyorum çok.

Köşenin Delisi dedi ki...

aaaa uzun uzun yazdım uçtu gitti, noldu anlamadım :S

neyse, tekrar edeyim hatırladığım kadarıyla :) emrivakileri ben de sevmediğim için öyle zor bir durumda bırakmam seni merak etme :) hem zaten ne telefon var ne adres elimde, nasıl sürpriz yapabilirim ki? Yağmur'u da buradan tanıyorum sadece :)

becerip de planlarımı uygulayabilirsem güzide memleketinize geleceğim belki yakında... sen de o ara bir çay içimlik uygun olursan görüşürüz belki kimbilir :)))

endiseliperi dedi ki...

elbette elif, yine de gelmeden önce bana yaz. benim ev uzak. belki gelirsen, burda, bende kalırsın. ama zamanın az olursa kadıköy'de buluşuruz. çay içer, kek yer, sohbet ederiz.

bekliyorum, umarım gelirsin.

öpücükler.