Salı, Kasım 30

Ah Philip, bir barbar gibi yaşadın, ama ölümün ne soyluydu…



MÖ 4. yüzyılda Makedonya’da yaşayan yoksul bir kadınsanız, sahip olabileceğiniz en iyi işlerden biri bir kralın hizmetçisi olmaktır. Size herkesin nefret ettiği, iğrendiği, ama benim sonsuz bir bağlılıkla sevdiğim Kral Philip’ten söz etmek isterim. Sahibim, Yunan dünyasının en büyük krallarından biriydi, ama yine de aşağılık kompleksiyle kıvranırdı. Korintliler, Atinalılar, Spartalılar onun dağda yaşayan vahşi bir barbar olduğunu söylerlerdi. Ah!... Philip’in, zavallı kralımın görünüşü de tüm bu alaycı sözlere tuz biber ekerdi. Savaşlarda bizzat döğüşen, ordusunu savaş alanına bizzat kendi götüren kralım çok yara almıştı çünkü. Savaşlardan birinde bir gözünü kaybetmiş, bir diğerinde ise baldırından yaralanmıştı. Şifacılar ikisini de tam iyileştiremediler. Ne kadar temizlesem de pis kokulu bir irin akıtıp dururdu bu yaralar.

Karısını hiç sevmem. Dionysius rahibesi, yani bildiğiniz tapınak fahişesi canım! Ama o kendine küçük bir ülkenin prensesi ünvanını yakıştırdı. Komik. Bir prenses, halkın önünde kocasıyla kavga eder mi hiç!? Philip’e bir erkek evlat vermesi ile bağışladım ben onu ama. Öyle tatlı, öyle güzel bir bebek ki. Kralım Philip ne mutlu oldu, ne hayaller kurdu oğlu için. O çirkin, kocaman adam, o hakkında türlü tatsız dedikodular olan adam bir meleğe benzemeye başladı. Bilirsiniz, mutluluk insanı güzelleştirir.

Tuttu fahişe, bebeğin Philip’ten olmadığını ilan etti. Yılanlarla dolaşan bu cadının söylediğine göre Tanrı Zeus, yılan kılığına girip odasına gelmiş güya. Resmen kocasını boynuzladığını söylüyor yani. Gerçi Kralım da kadın erkek ayırt etmeden herkesle yatma arzusuyla tanınıyordu, ama canım, o bir kral, o bir erkek, o benim sahibim. Bir keresinde, zaferle döndüğü bir savaştan sonra yapılan kutlamada çok içmiş, ben cerahat toplamış yaralarını temizlerken, elimin ne hafif olduğunu söyleyip, sonra da… ama geçelim bunu…

Yüzyıllar sonra size bakıyorum da kadınlarınız erkeğin ya ruhuna ya da cüzdanına bakıyor. Erkeğin bedeni sizin yaşadığınız çağdaki kadar yalnız, ilgisiz bırakılmamıştır hiç. Bizim zamanımızda insan ne yaparsa bedeniyle yapardı, savaşa da, sevilenin kalbine de bedeniyle girerdi. Sevilen ister erkek, isterse kadın olsun ne fark eder? Aşk bu noktada neden ahlakı ilgilendirmeye başlıyor, hiç anlamıyorum. İnsanın iki bedene de tutku duyması neden ayıp olsun? Ben düşünürüm ki, bir bedenin güzelliği, ruhun kuşkulu güzelliği karşısında daha basittir; basitliği ile de daha soyludur. Hem ben size bir şey diyeyim mi, bir beden ruhu tarif edebilir ama bir ruh asla bedeni tarif edemez. Bana öyle gelir. Ama boşverin beni, cahil bir hizmetçi kadınım ben.


Kralım Philip, karısının bebeğin babası hakkındaki sözlerinden sonra kuşkular, kararsızlıklar içinde kaldı. Öyle ki, oğluyla arasında hep bir sevgi nefret ilişkisi oldu. Oğlu için öğretmen olarak zamanımızın en ünlü hocası Aristoteles’i tuttu. Kendisi gibi kaba saba olmasın, okusun, kültürlü olsun, şu kibirli Yunanlılar oğluna saygı duysun, diye. Ama oğlu da katıldığı ilk büyük savaşta etrafı düşman askerleriyle çevrili babasını kurtarmak için nasıl da ileri atılmıştı. Resmen, düşman mızrakları ile babasının arasına bırakmıştı kendini yavrum, hala gözlerim dolar.

İyi güzel de birbirlerinden nefret de ederlerdi bu baba oğul. Philip tuttu, oğlu yaşında bir kızla evlendi tekrar. Düğün şöleninde, yeni gelinin doğuracağı ilk erkek evladın tahtın yasal varisi olacağını söyleyip söyleyip kadeh kaldırdı sarhoş konuklar. Eh, buna kimse dayanmaz, yumruklaşmaya başladılar düğün töreninde baba oğul. Sonra da Philip’in gazabından kurtulmak için ana oğul şehri terk ettiler. Sonra bir barış anlaşması yapıldı da ana oğul geri dönebildi.



Bunlar benim bizzat tanık olduğum olaylar. O sırada, diğer ülkelerle savaşlar anlaşmalar da yapılıyordu, ki biz bunları sadece duyuyorduk . Mesela Philip kendisini aşağılayıp duran Yunanlılar’ı dize getirmişti. Artık, öyle ya da böyle kendisine saygı göstereceklerdi. Oh olsun o kendini beğenmiş Yunanlılar’a. Ama Philip yine de sevinemedi. Çünkü oğlu Yunanistan’da çok seviliyordu. Zaferi babasının değil de kendisinin komuta ettiği bir ordu kazanmış gibi Yunanistan’da törenlerle, sevinçle karşılanmıştı. Ama canım hakları da yok değil, çocuk, ne pis kokulu yaraları olan huysuz bir savaşçı ne de alkolden ve seksten aşırı yorulmuş yaşlı bir adamdı. Sanki babası gerçekten de Tanrı Zeus’muş gibi, çok güçlü, çok yakışıklı, akıllı, esprili, iyi huylu bir çocuktu. Yunanlılar, onun için, “neredeyse Yunanlı,” diyorlardı. Eee, savaşan baba, şöhreti toplayan bu genç adam, Philip huzursuzlanmasın da ne yapsın?

Siz şimdi diyeceksiniz ki, biz Philip’in erkek sevgilisiyle olan dedikoduyu da duyduk. Evet, oldu böyle bir şey. Philip’in aynı zamanda özel koruması olan sevgilisi, Philip için rakiplerinden biriyle kavgaya tutuştu. Kaybeden rakip oldu ve öldü, ama son dileği korumanın ortalık bir yerde aşağılanmasıydı. Bizim zamanımda son dilekler kutsaldı. Koruma elleri kolları bağlanıp kölelerle hizmetçilerin aşağılaması için sokağa atıldı. Philip sevgilisi için hiçbir şey yapmadı, hatta bunu komik bir şaka olarak görüp kahkahalarla güldü. Philip bir aşığın onuruyla oynanmaması gerektiğini bilmeliydi. Yapmamalıydı bunu.

Ah!… Kralımın, sahibimin aklında başka şeyler vardı çünkü. Pers İmparatorluğu’na yapılacak sefer öncesinde dini bir festival düzenlenmişti. Kral Philip aynı zamanda baş rahip olarak önce tapınağa sonra da arenaya çıkacaktı. Görünüşü yüzünden alay edilen, zorbaca davranışları ve tercihleri yüzünden hor görülen canım Philip’imin aklına bir fikir geldi. Gelmez olaydı. Törene Yunan usulünde katılmaya karar verdi. Yani yürürken yanında silahlı korumalardan hiçbiri bulunmayacaktı. O sıralar Yunan devletlerinin yöneticileri bir tiran gibi görünmekten korktukları için sade vatandaş gibi dolaşır, yanlarına silahlı koruma almazlardı. Derlerdi ki, sadece nefret edilen bir kral yanında koruma görevlisine ihtiyaç duyar.

Philip, festival sabahında benden en güzel kıyafetlerini istedi. Yaralarını güzelce temizleyip, kıyafetlerini giydirdim. Geçit töreninde yerini aldı, arkasından bakarken gözyaşlarıma engel olamadım. Ağır aksak yürüyüp halkı selamlarken, yeni bayramlık giysilerini giymiş bir çocuk gibi utangaçlık gelmişti üstüne. Kendiyle gurur duyuyor, hafifçe gülümsüyordu. Halk da onu çılgınca alkışlıyordu. Yunanlıların onun bu davranışını onayladığı çok açıktı. Aksak ayağıyla topallayarak yürüyüp arenaya giden tünelin içine girdiği anda aşağılanan şu koruma vardı ya, elinde bir hançerle ortaya çıkıp Philip’imin göğsüne hançeri sapladı. Ah! Ah…Philip arenaya doğru sendeledi ve kendi kan gölünün içine düştü.

Sevgili oğlunun arkadaşları hızla gelip suikastçıyı öldürdüler, ama ne fayda! Philip’im ölmüştü. Kederimi hafifleten tek şey, Kralım bir zorba gibi yaşamış olsa da ölürken tam istediği gibi bir Yunanlı kadar soylu ölmüştü. Toprağı bol olsun.

Oğlu da tarihin en ünlü şahsiyetlerinden biri oldu. Bilmece hikayenin bahanesi gibi oldu ama, bilin bakalım, bu oğulun adı neydi?





-bayanlusin'den-

12 yorum:

Adsız dedi ki...

Büyük İskender
Sevgiler
Ülker

endiseliperi dedi ki...

heyy! ne kadar hızlısınız, ülker:)
elbette doğru. teşekkür ederim.

sevgiler çok.

ruyayastigi dedi ki...

Sevgili Peri,
Büyük İskender diyesim var, ne diyorsunuz?

endiseliperi dedi ki...

allah, diyorum rüyayastığı! canavar gibisiniz, yine bildiniz:)

sevgiler.

gülçin dedi ki...

ben bayılıyorum bu bulmacalara!
cevap tabii ki büyük iskender. İstanbul Arkeoloji'deki lahdin ona ait olup olmadığı bilinmiyor ama ne muhteşemdir. bir de iskender kebap var, ama akşam oldu diye midemiz kazındığı içindir, aldırma.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

gülçin,
böyle eğlenmeniz ne güzel:) çok seviniyorum. bilmişsin. ooohh.. soruya yaklaşımına bakılırsa akşama ziyafet var öyleyse en yakın restoranda:) ben lahana, pazı, karalahana sarması pişiriyorum şimdi. mutfaktayım. arçil'in sevmeme olasılığını da dikkate alarak -bu aralar bir karnım ağrıyor hikayesi var onun sıklıkla- azıcık da izmir köfte yaptım, yanında makrana ile vermek üzere. mola vermiştim. şimdi de meyve suyu çıkaracağım sanırım. evet evet, yapayım hemen, bu kadar mola yeter, bizim yemek saati 6.00 bugün.

sevgiler çok.

Adsız dedi ki...

Cevap veriyorum: Babası kendisinden büyük, Büyük İskender!

Babasının zamansız ölümünden sonra, babasının Pers İmparatorluğunu fethetmek hayalini, babasının düzenli ordularıyla başarmış, babasının akıl hocasını akıl hocası tutmuş büyük İskender. Bu da uzun cevap, ekstra puan alır mıyım örtmenim? :)

PA

endiseliperi dedi ki...

afferim PA'ya! bilmiş, hem de başka bilgiler de girmiş. yanıta ek olarak soruyla ilgili olan -ilgisiz de olabilir gerçi- her tür bilgi sevgiyle, alakayla kabul edilir arkadaşlar.

sevgiler PA:)

justine dedi ki...

Aaa, Peri ama bu en kolayıydı!

Daha okumadan benim en sevdiğim kebap bu dedim:)) Hah ha, bir önceki yazının etkisinden kurtulamamıştım henüz, tamam kabul:p

Bu yazı benim alanım, çekilin!, der gibi konuştum değil mi? Bu adamları işlemiştik biz vakti zamanında, kaç dönem boyunca, susar mıyım şimdi?:)

Susarım susarım korkma, geç oldu yine, yatakta kitap okumayı unuttum kaç gündür.

Ben Makedonyalı Philippos'u da oğlu İskender'i de pek sevmem Peri'ciğim. Havalı tipler valla, ne bileyim çok çektirmişler Perslere (bana ne oluyorsa:)), bir çalım bir gösteriş!

Ama aşığın sözlerini anlarım, hani hizmetçinin kalbinden geçenleri. Çok insani, çok kadın. Aaa, yine romantik romantik yazacağım!

Yavaşça uzaklaşayım o zaman.

Sarıldım çok.

justine dedi ki...

Pardon, hep unutuyorum yazmayı, dün gece seyrettiğim filmi sormuştun bana değil mi? Bir Danimarka filmi seyrettim; Terribly Happy. Güzeldi, daha önce yine aynı yerden harika bir film seyretmiştim, çok oldu tabii, Fear Me Not, diye. İkisi hakkında da yazmak istiyorum. Beynim film çöplüğü gibi, binlerce film seyrediyoruz ama bazı filmler yazdırıyor işte. Çok sevdiklerimi geçiyorum zaten (bazen geçemesem de, bkz; Winter Light), yazmak çok zor onlar hakkında. Çok sevdiğin kitapları yazmak gibi, öyle zor. Bu bahsettiğim iki film ayrı bir tür benim için, hayatının filmi, inanılmaz filan değil ama etkileyici filmler.
Kısaca, zaman bulsam yazacağım, Kiarostami'nin filmiyle beraber.

Sen peki, hep unutuyorsun söylemeyi, After Hours'u seyrettin mi? İnan merak ediyorum:)
Hoşça kal.

endiseliperi dedi ki...

amaaan justin, koruduğun persler'e bak, al birini vur ötekine. şunu diyeyim sana justine insani bir hikaye yazmak istersen, birini sonuna kadar anlayıp yani, herkes az buçuk sevilesi olmaz mı? olur... heey bana karşı mı çıkıyorsun!? olur gerçekten de. filmi kimin bakış açısı ile izliyorsan, tuttuğun taraf da öylece değişir. uzatıyorum sözü yok yere, farkındayım.

hizmetçi kadın pek aşık değil aslında. o sadece bir taraf, philip'in tarafında, ki hoş bir şey bu. taraf tutmak yani. tarafsızları sevmem hiç. derler ki, olaylar gelişsin, eteklerdeki taşlar dökülsün, sonra karar vereyim. manyak mısın! çoğu kez haklılık haksızlık önemli olmadığı gibi, gerçek de bulunamaz, özellikle duygusal ilişkilerde. bizzat olman gereken yerde ve zamanda fıyarsan, medeni insan tavırlarını kurnazca kalkan edip kendine... justine ben hiç sevmem bu insanları, yani şu 'şehrin insanları'nı... bizzat o şiirdeki insanlardan bahsediyorum. ben şimdi çooook eski tarihli bir olayı ve ordaki bir arkadaşımı düşünerek sinir olmuş durumdayım:) oysa sonra bağışladım ben onu. ama insanın kalbi kırılmasın, işte 10 yıllık bir hatıra sebepsiz içini acıtır. ordaki kendin için üzülürsün ve şimdiki seni ona taraf yaparsın: üzülme artık, geçti, bak ben hep yanındaydım. çok şükür insanın kendisi var, kendine destek olan, yalnızlığından kurtaran... ben şimdi philip'i arenaya çıkarken yazarken ağlamıştım... herkesi sevebilirsin justine ve herkes bir noktada yalnız bırakılmamayı hakeder. hizmetçinin varlığı için şükran duyuyorum.

bir sevgi pıtırcığından nağmeler dinlediniz.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

şimdi ben bekledim, senin hatırladığın yerde ve ordan konuşan senin karşına çıkarak. yürüyelim. iki filmi d eizledim. enteresan filmler ve insanda kaybolmuşluk duygusu bırakıyor. terribly happy de boş sokakta bebek arabasını dolaştıran küçük kız, o tıkırtı çok hoştu ve başka bir filmde yansımasını bulmuştu ama beynimdeki film çöplüğünü karıştırdım şimdi de hangi film bulamadım. winter light hakkında ise çok yakınlarda konuştuk kaçak'la. o izlememiş o filmi ve araştırdı da bulamadı. ben de bu aralar bir ingmar bergman film günleri düzenleyeyim istiyorum kendime. hani şu beni hiç yalnız bırakmayan sevgili dostum için. atıyorum, pazartesi akşamları ingmar bergman gecesi olsun. insanın kalabalıktan bir an önce çıkıp kendiyle başbaşa kalacağı bir mekana atmak için çırpınmasındaki hal nasıl açıklanır acaba. sadece kendiyle durmak istediği, düşünmek vs bile değil, sadece bir ışığı kapatır gibi, kendinin dışarıya sunduğu yansımaları karartıp, tüm hayaletlerini kendinde toplayıp...hmmm bugün hiç tekin değilim:)

dün gece kaçak'la konuştuk, şu kiarostami nin aslının kopyası filmi türlü nedenlerle can sıkıcı bir film benim için. filmde bir üçkağıt var, niyetinde, bana öyle geldi, sinirimi bozuyor.

hayır! after hours'u izlemedim!
:) buldum filmi de, indirmeden izlenmiyor. indirmek istemiyorum. madem ısrar ediyorsun, indiririm. ama bir beğenmeyeyim justine...
:) korktun mu?:)

izleyeceğim söz. hem tüm beğen! beğen! alarmlarımı iyiniyetle yakarak.

sevgiler çok. canım.

not: demek bayanlusin'in sorusunu kolay buldun. zor bir soru soracağım o halde. hem gündeme de denk. hangi gündeme? gazetelerin minik kenar yazılarını okumadan geçmeyiniz justine hanım. o yazılar size kazık bir soru olarak geri dönebilir. ya yaaaa...