Pazartesi, Kasım 29

tatlım, bakar mısın?

Meslekleri, doktorluk, avukatlık, diş hekimliği, mühendislik, bilgisayar programcılığı vs. olan uzak dostlarım, işimin çok sıkıcı olduğunu düşünür, bir araya geldiğimiz düğün, cenaze,
geleneksel okul şenlikleri gibi ender toplantılarda işim nedeniyle tatsız olduğunu düşündükleri hayatımı ima ederek bayağı şakalar yaparlar. Onların bu şakalarına gülümseyerek sessizce onay veririm. Satıcıyım. Mutfak dolapları, masaları satarım. İşimi iyi yaparım ve yaparken çok eğlenirim. İşin doğrusu, mutfağa tercih edeceğim başka bir mekan da yok dünyada.

Kimsenin bilmediği, gelip gitmediği, neredeyse gizli bir adreste, alabildiğine az eşyalı bir evde yalnız yaşarım. Bununla birlikte zihnim, birlikte yaşamanın formlarını deneyen, daha kapıdan girdiklerinde aralarındaki ilişki üstüne kafa patlattığım müşterilerimin özel hayatlarıyla dopdoludur. Özel hayat dedim ama, inanmam bir hayatın başkalarının bilemeyeceği özellikler taşıyacağına. Bunca edebiyattan sonra artık ilkliği ile şaşırtan “özel” hayatlar kalmadı. Velev ki bu özellik meselesi kimsenin müdahale etmesini istemediğin bir alana işaret etsin. Özel hayatın kör ve sağır olmanı ve olabildiğince uzak mesafede bulunmanı bekleyen haline de, korkarım ki hiç saygı duymam. Müşterilerime çok soru sorarım ve bazen alakasız buldukları sorularla onları şaşırtırım. Zamanla sorularıma alışırlar ve bana anlatmayı severler. İlgiyle dinlerim ve bu konuşmanın çok anlamı olduğunu ve hiçbir yargılayıcı eleştiri taşımadığını hissettiririm. Ben aseksüelim. İnsanların cinsel tercihleri yüzlerine yansır. Aseksüel olmak, kadın ve erkek cinselliği hakkında bilgisiz ya da umursamaz olmayı gerektirmez. Bilakis, kadının da erkeğin de cinselliğine eşit mesafede dururum ve kendimi o bedende ki bir insanın cinsel ruhu ile donatabilirim. Onlarla konuşurken beni yansız, önyargısız, anlama isteği ile dolu biri olarak görmelerinin nedeni budur büyük olasılıkla.



İşimin konusu, beslenmenin mekanı olan mutfak aynı zamanda, gastronomiden erotizme geçiş imkanı veren, dolayısıyla ruhumuzun en müstehcen bastırılmış sorunlarının bas bas bağırmak için çırpındığı bir mekandır da. Kapıdan giren ilgiye değer bir çift gördüğüm anda kendimi karakter koleksiyoncusu tanrı gibi hissederim. Onlara önereceğim, işlerini görecek bir mutfaktır olup olacağı, ama ben tercih ettikleri mutfaktan yatak odalarına girmiş olurum. Yaptığımı, gizlice gözetlemenin çirkinliği ile değil de gizlice anlamanın güzelliği ile değerlendirin, lütfen. Mutfak işi, neredeyse bir psikanalistle birlikte çalışmayı gerektirecek kadar karmaşıktır ve ben işimi iyi yaparım.



Mutfağın ve yatak odasının iç içe geçmişliğine ilişkin fikrim, farkındayım ki çok yaratıcı değil. İnsanlığın besinsel ve cinsel tarihi, karşılaştırmalarla dolu: Diyonizyak günahlar, Petroinus şölenleri, Rabelias vari alemler, cinsellikle beslenmeyi birbirinden ayrılmaz şekilde bir arada hatırlatır. Geçenlerde müşterime, alması için önerdiğim masanın, postacı kapıyı iki kere çalar filmindeki masanın benzeri olduğunu söylediğimde, Jessica Lange’in yaşadığı gibi bir sevişme için çok sevdiği kocasını öldürebileceğini söyledi. Yemekle pek arasının olmadığı her halinden anlaşılan kocasına baktığımda gastronomi düşmanı Jean-Jacque Rousseau’yu görür gibi olup, gülümsedim. Mutfağın bir cinsel mekan olarak kullanılması konusunda, vakitlerinin çoğunu mutfakta geçiren kadınlarda, mutfağın işlevine daha mesafeli kalmış erkeklere göre daha az eğilim olduğunu söyleyebilirim yine de.




Eskiden mutfak, kokularıyla büyüsünü gösteren bir mekandı, çok güzeldi, kişiseldi. Elimden gelse herkese country tarzı dediğimiz şu ahşap mutfaklardan satarım. Ama artık mutfak toplumsal statüyü belirliyor ve hijyen uğruna sterilizie ediliyor. Mutfağı acilen, kadın ve erkeğin karşılaştığı bir mekana dönüştürmek gerek. İşinin en kutsal ilkesi nedir, diye soracak olsanız, size işte bu cevabı veririm. Üstelik elimden gelse, mutfakta kullanılan şu bilumum mutfak robotlarını, hızlandırıcıları çöpe gönderirim, ki ruhsuz erotik oyuncaklardan bir farkı yok bana kalırsa.


Her ne kadar siz bana Roland Barthes’ın beslenme ve cinsellik itkileri arasındaki farklılıkları gayet net ifade ettiği gibi, “gastronomide ne kendinden geçme, ne esrime, ne de orgazm bulunur ve bir haz alındığında, bu çok şiddetli bir noktada olmaz, bir doruk noktası eksikliği vardır,”diyebilirsiniz. Doğrusu, beslenmenin cinsellik kadar yoğun bir tahriği kışkırtmaya yetmediği açıktır, ama birbirlerine ilişkin itkinin doğasını tahmin ettirdiğini yine de söylerim size. Hatta bazen ileri gidip bazı müşterilerime mutfak satmaktan vazgeçip, Alice Harikalar Diyarında masalında, “asın!asın!” diye emirler yağdıran iskambil kraliçesi gibi “boşanın!boşanın!” diye çığlıklar atmak gelir içimden.



Mesela, bana beş dakika içinde üç hastalığından bahseden kadını dinlerken; sportmen görünüşlü kocasına bakıp, onun “ciddi şeyleri” eve saklamasına rağmen, bağlanmasız ve anlık ilişkiler yaşadığını tahmin etmem zor olmaz. Durumun ahlaki yönü beni hiç ilgilendirmeden (gerçekten pek az ilgilenirim cinselliğin ahlaki yönüyle), aralarındaki büyük cinsellik sorunu yüzündendir, boşanın, demem. Ki bu cinsellik sorununa da adamın küçükken annesini kaçamak yaparken yakalamasının neden olduğu ortaya çıkacaktır araştırırsanız… Mesela, aralarından birisinin doymak bilmez, diğerinin çekinerek ve bağımlı bir şekilde ifade ettiği birleşme ihtiyacının aşk değil yıkım olduğunu gördüğümde de boşanın, derim… Mesela, bir gastronom gibi yemeğe ve inceliklerine düşkün kadının bir beslenme uzmanı gibi yemeği yararlılığı ile tarif eden kocasına olan sıkılmış bakışını farkkettimde de aynı çığlığı atarım… Ya da mesela çiftlerden biri Hobbit tarzı mutfağa diğeri minimalist çizgili diğer mutfağa yöneldiğinde de içimden geçen şey aynı şeydir: Boşanın!



Ama çoğu kez bir orta yol bulmak taraftarıyım. Kadın, kendisine “kurabiyem, şekerparem” gibi isimlerle çağıran kocasına “bazen beni sadece bir yiyecek, ne bileyim, bir dilim biftek gibi gördüğünden şüpheleniyorum” dediğinde, kocası gerçekten şaşırarak, “bunun ne sakıncası var?” diye sordu. Bence de bir sakıncası yoktu. “Eğer dedim, sossuz ise hele, yeterince çıplak ve müstehcen de olabilir.”

Tanıyorsunuz beni artık, bana kızmıyor müşterilerim ve ben toplu halde yemek yeme zevkinin yerini tek başına yenen bir yemek aldığında gerçek bir gastronom olunduğunu bilen biri olarak çiftlerle yaptığım hiçbir sohbette rekabet duygusu yaratmam.

Düşünün, acıkmayan biri kadar sevimsiz ne olabilir? Erdemi sadelikte gören Rousseau gibi acımasızlığı kışkırttığını söylediğiniz etten iğrenip sadece sütle beslenseniz, size Hitler’in vejetaryen olduğunu söylerim. Ya da incecik belli alımlı bir kadınla evlenmeye karar verdiğinizde sofranızda sadece marul yaprakları olacağını… Şehvetle acıkmak, renkli ve zengin bir sofrayla doyuma ulaşmak gibisi yoktur. Bu nedenle evinizin mutfağına geri dönün, derim ben. Bazen mutfaktan hiç çıkmayıp, yiyeceğin cinselliğin yerini tuttuğu da olur ki bu da apayrı bir konu.
Erotizmle beslenme arasındaki ilişki biçimini anlamak için kişilik tipolojileri de çıkarılabilir. Eğlenceli de olur bu.

Ateş tipi, karizmatik bir kişilik olarak sürekli yeni inisiyatifler edinmeyi sever. Aktif ve parlaktır, ama sınırı geçince çekilmez olur. Yatakta: Parolası “hemen”dir; cinsel eylem krizleri tümüyle kayıtsızlık dönemleriyle nöbeti paylaşır. Birden çok ilişkiye eğilimli. Sofrada: Herhangi bir şekilde ve herhangi bir zamanda beslenir. Mutfağa sızar ve ne bulursa tadına bakar. Güçlü tatları ve aşırı besleyici yemekleri sever.


Hava tipi, seçici ve bağımsızdır ve eksiksiz bir hareket özgürlüğüne sahip olmak ister. Parolası, “ her şey görelidir”. Yatakta: Sürekli eş değiştirir. Çok baskılayıcı bir ilişkinin kokusunu aldığında hemen uzaklaşır. Özgürlük aşkıyla, gömlek değiştirir gibi arkadaş değiştirir. Sık sık fırsatçı ve ahlaksız olmakla suçlanır. Sofrada: Ne yediğini bilir. Eğer canınız yeni bir şeyler denemek istiyorsa ya da egzotik bir lokanta arıyorsanız, ona başvurun. Gastronomlar arasında gösterilmeseler bile, yeni tatlar ve cesur karışımlar onu çok ilgilendirir.

Su tipi, tutulamaz, esnek ve değişken bir mizaçtır. Etrafındakilerin mizaçlarını bir sünger gibi çektiğinden, biraz fazla etki altında kalabilirler. Ya da aleyhtarlarının söylediği gibi, “bukalemun gibi” dirler. Yatakta: Sevimli, yumuşak ve eşinin beklentilerini tahmin etmekte oldukça yeteneklidirler. Mükemmel bir sevgili gibi görünmelerinin nedeni budur. Hem kendi keyif almayı hem de karşısındakine keyif vermeyi bilir. Sofrada: Lokantada parolası “ben de seninkinden istiyorum” dur. Uysal ve esnek olduğundan, var olanla memnun olur. Bir yandan da davetliler ve yemekleri ustalıkla uydurabilecek mükemmel bir ev sahibidir. Amacı her şartta ahengi yakalamaktır.

Toprak tipi, uzlaşmaz ama yapıcıdır. Titizliği ve istikrarı iki başlıca özelliğidir. Rasyoneldir ve her zaman nesnel olmaya çalışır, kendini duygulara kaptırmak yerine fiiliyata dayanır. Yatakta: basit maceralar onu pek çekmez, sağlam duygular temelinde çift ilişkileri peşindedir. Onu etkilemek için ne şiir, ne de aşk mektupları gerekir. Çiçek verilmesini sevmez, faydalı nesneleri tercih eder. Hazırlık dönemlerinde çok aktif değildir, buna karşılık uzun ilişkiyi sever. Sofrada: “Sofrada yaşlanılmaz,” diye düşünür. Arkadaş toplantıları varsa, sofrada saatlerce vakit geçirebilir.

evet, eğlenceli gerçekten, ama çok sınırlı.

İşimin doğası hakkında saatlerce konuşabilir; o sıkıcı, gelenekçi, bağnaz arkadaşlarımdan esirgediğim bu konuşmaları sizinle paylaşıp, işimin ne kadar keyifli olduğunu size kanıtlayabilirim. Ama artık bir bilmece sormanın vakti de geldi. Size ne o çok banal dokuzbuçuk hafta filminden ne de şimdi buraya çok yakışacak muhteşem Fellini’nin bir filminden soru soracağım.

Soru bir kitaptan olacak. Küçük kız, olgun yaştaki sevgilisinde şöyle etobur güdüler uyandırır:

“Doğaya karşı tek itirazım, onu eldiven gibi ters çevirip de doymak bilmez ağzımı onun gencecik dölyatağında, sır dolu kalbinde, ciğerlerindeki lacivert salkımlarda, incelikle ikiye ayrılmış böbreklerinde gezdirememek olmuştu.”

Rus asıllı Amerikalı bu ünlü yazarı ve alıntı yaptığım kitabını biliyor musunuz?


-bayanlusin'den-

16 yorum:

Ebru dedi ki...

Kısmen benzer işler yapıyoruz. Ve az eşyalı bir evde yalnız yaşamıyorum farklı olarak. çok şey görüyorum, çok deneyim biriktiriyorum belki de sizin gibi yazmalaıyım ben de:) İlham olsun.

Yazmak iyidir... dedi ki...

Biri bilse de kitabı sipariş etsem diye bekliyorum?! :D

ruyayastigi dedi ki...

Nabokov'un Lolitası mı?

endiseliperi dedi ki...

sevgili ebru,
elbette yazmalısınız; benzer deneyimlerse, zevkle okurum.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

:)
yazmak iyidir, çok güldüm yorumunuza. bilen var, ama onu sonra yayınlayacağım. belki daha çok bilmek isteyen olur, diye.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

ah.. işte! elbette rüyayastığı. bildiniz! teşekkür ederim çok.

sevgiler.

Adsız dedi ki...

Nabokov - Lolita :)

Ben bu bilmece isini cok sevdim Peri. :))

PA

endiseliperi dedi ki...

evet PA... sevdin ve farkın da mısın ne çok yakıştı sana. çok seviniyorum seni görünce.

sevgiler çok.

Adsız dedi ki...

Hmm, bu arada, demek sevmeyenlerimiz bize bukalemun diyormus...

PA

Adsız dedi ki...

Peri Peri, biliyor musun bu bilmeceleri okudukca, cevap verdikce cocuk gibi seviniyorum. :) Ne guzel oldu benim icin, cok tesekkurler!

PA

endiseliperi dedi ki...

çok sevgili PA,
canım. başka bir şey yazmıştım ya şu bukalemen hadisesine... sonra boşverdim. sen de boşver. can sıkıcı, gereksiz sürtüşmeler. çok da sıkıcı. hem ben anlamıyorum ki. başka bir ilgi göstermek gerek bu tür şeylere ya, bende yok ondan. yani anlamak için uzun uzun konuşmam, soru sormam, aldığım yanıtlar üzerinden yeniden düşünmem filan gerek... sadece insan doğasına merakımdan.
boşverelim PA, ya. gerçekten. şimdi yani oyun oynuyoruz işte güzel güzel. sen ne güzel seviniyorsun. ben de keyif alıyorum. başka şeyin önemi yok gerçekten.


iyi geceler. sevgiler.

justine dedi ki...

Ne saçmalık!
Yazıyı okumaya vaktim olmadı, saçma sapan şeyler yüzünden tabii, sonra da oturdum güzel bir film seyrettim ama:) Her neyse, aklımdan yarın okur ve güzel güzel cevabımı veririm diye geçiriyordum. Şimdi, bu saatte sayfana bakınca hemen yorumlara tıkladım, yorum sayısı çok ya, kesin cevaplar verildi, "eyvah!" dedim hatta:) Etkilendiğim bir kitapmış sorun, kesin bilirdim ben bu soruyu:p

Gece gece lafı uzatmayayım, Lolita çok etkileyici ama içimi acıtan ve beni fazla rahatsız eden bir romandı. Ne çok sorular sordum kendime o romanı okurken bir bilsen!
Yarın mutlaka yazıyı okuyacağım, bu zevkten mahrum kalamam, kusura bakmayın:) (Burada tüm cevap verenlere sesleniyorum:p)

Sorularını ve bir şeyler anlatmanı seviyorum. Bir de Lusin tekrar yazsa.
Sevgiler.

Yazmak iyidir... dedi ki...

Ah Lolita demek? Evlenmenin güzel yanlarından biri de kitaplıkları birleştirmekti, bir bakayım sanki görmüştüm oralarda bir yerlerde.

Yıllar yılı sürekli teğet geçip okumadığım Nabokov!? Bu kadar keyifli okunduğunu bilseydim yok sayar mıydım kitaplarını? Ama gerçekten kapaklarıydı kitaplarının beni soğutan. Ne tuhaf ama öyle...

Ey Peri! Gülmene sevindim. Bence birini güldürebilmek mükemmel bişey. Güzel de gülüyorsun vesselam. Birkaç sevimli gülüş için şu hayatta başımı ne dertlere sokup durduğuma inanamazsın.

endiseliperi dedi ki...

justine, keşke biraz daha bekleseydim, senin için. ama yazmak iyidir, sabırsızlanınca fazla bekletmeyeyim istemiştim. hangi filmi izledin dün akşam?

lolita'yı ben de çok dertlenerek, herkes için çok üzülerek okumuştum. beni çok sarsan bir kitap.

hadi bakalım oku yazıyı, umarım beğenirsin:)

hmmm... lusin bu yazılar için odağını kaybetmişti. sevinçli, coşkulu ve paylaşmaya dönük merakının kalp gibi attığı o odaktan bahsediyorum. resmen kendi içine gömüldü ve nabız neredeyse duyulmaz oldu. buradaki konuşmalarımız, tabiri caizse koma odasında bitkisel hayata geçmiş lusin ile konuşmak gibi. mucizelere inanan biri olarak bu konuşmaların lusin'i tekrar hayata döndüreceğine inanıyorum ben. o odadan ayrılmadığın için çok teşekkür ederim sana.

bu romantik konuşmaya burda son veriyor, sarılıp öpüyorum seni.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

yazmak iyidir,
aklıma ne geldi, bakın; bir kitap kapağı tasarım programı mı ne vardı... gazetede okumuştum sanırım. herneyse programa filan da gerek yok ya, eğer isterseniz, kitabınızı yatırım sırttan ölçüp, o ölçülerde bilgisayarınızda kitap tasarlayabilirisiniz. sadece nobakov'lar için bile olabilir. çok da hoş bir uğraşı bence. internette istemediğiniz kadar görsel malzeme var. mesela beyaz sayfa üstüne siyah beyaz bu görsellerden yararlanıp, ki kendi fotoğrafınız bile olabilir bu, dilediğiniz tipgrafi ile kitabın adını, yazarını vs yazıp, çıkış alabilir, kitabınızı hatta sonrasında da bir şeffaf jelatinle bununla kaplayabilirsiniz. hatta bunu iş edinip, pazara çıkıp, küçük kumaşlar alıp, kumaşla bile kaplayabilir ve üstüne dikeceğiniz bir beyaz keten etikete kitap ismini yazabilir ya da işleyebilirsiniz. neden olmasın! bence nobakov'un lolitası ile başlayın bu işe. bize de gösterin sonra, çok eğlenceli olur. keşke ben de yapsam. hatta kanaviçeye işleyip, kitap kapağını geçirecek kulaklar dikip ona... güzel olmaz mı? ahh çok heyecanlandım gerçekten. ben de yapmak istiyorum!
aklımızda olsun bu.

umarım, birbirinin içine geçen, karışan kitaplarınız ayrılmamacasına birleşmiştir. bakın bakalım kütüphaneye lolita var mı? yoksa, siz alın. kitap almaktan çekinmeyin. tek taş yüzüğünüzü kendinizin almanızdan çok daha tatminkar bir eylem kendi kitabınızı kendiniz almanız;)


sevgiler çok.

justine dedi ki...

Peri,
yazını okudum, geç oldu ama oldu sonuçta ve güzel de oldu, ne yapalım?:) Bugünlerde her şey kötü gidiyor, iş kötü, tez zaten kötü, etrafımdaki sesler kötü, her şey kötü işte. İçim sıkılıyor, nefes alamıyorum. Yazamadım bir türlü, okuyamadım yazını da bütün gün. Neyse, tamam tamam bu güzel yazıdan sonra dertlerim ve yaşadığım bunalımla seni sıkmayacağım.

Çok güzel bir romanın, harika bir parçasını okur gibi okudum yazını. Ben yemek işini severim, yapmayı, yemeyi, yerken sohbet etmeyi filan. Bloğumda bu konuda bir şeyler yazmaya çalışmıştım, Allende'nin bir kitabı var, bilirsin, "Afrodit -Afrodizyak Yazılar Afrodizyak Yemekler", mutfaktan yatak odasına geçişi çok çok keyifli anlatır. Ondan bahsetmiştim biraz.
Boşanın! kısımlarını ise çok sevdim:)) Bu kadar sıkıntıya iyi geldi inan. Kendimi belli bir tipolojiye sokamadım ama, hepsinde sevdiğim bir özellik vardı:p Burcumdan dolayı ateş diyecektim ama aklım su ve hava grubunda kaldı, bıraktım ben de.

Ah evet, o ilginç roman! Meşum diyecektim son anda durdum, ben Nabokov'un yazım tarzını seviyorum, yalan yok. Dilini muhteşem buluyorum. Defalarca tekrarladım şu cümleleri,"Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-Li-Ta; Dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır. Üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Lo-Li-Ta." Nasıl şiirli, müzikli bir dil bu? Çok etkileyici. Fakat başka şeyler var. Olur hep, "Bazılarınızın aklından geçeni biliyorum, ama tabii ki onu öldüremezdim. Onu seviyordum, anlıyor musunuz? İlk bakışta, son bakışta, her, evet her bakışta aşktı bu." böyle diyordu ya H. H., ben onu ne yapsam da anlayamıyordum. Dolly'nin karnı ağrıdıkça benim de içim sızlıyordu. Aman neyse ne, güzel romandı işte. Sonra konuşuruz belki.

Lusin yazacak tabii, ben o odada olacağım hep.
Sarıldım.