Cumartesi, Kasım 27

mavinin çelişkisi II



Ultramarin. Ne güzel bir sözcük; masmavi ve tuzlu. “En mavi, mavilerin mavisi” gibi bir anlamı var sanki . Değil, ultramarin “denizlerin ötesinden” demek.

Ressamlar ve ustalar ultramarinin güzelliğini taklit etmek için bakır ve kanla deneyler yapmışlar, ama ne mümkün. Lapis lazuliden yapılır. Bu taş, Şili, Zambiya, Sibirya’da ve en çok da Afganistan’da bulunur. Çok, çok değerli. Rönesans’ı yaşayan Avrupa’da ressamlar bu boyayı alamaz, resmi tamamlamak için zengin patronlarının bulup, alıp, getirmelerini beklemek zorunda kalırlardı.

Size belki renk konusunun en başında bahsetmem gerekirdi Cennino Cennini’den. Ortaçağ sonlarında yaşamış bu ressam yazar, Il Libro dell’Arte, İngilizce’ye The Craftman’s Handbook (Zanaatkarın el kitabı) adıyla çevrilmiş bir kitap yazmış. Kitap, o dönemde resim hakkında yazılmış en etkili kitap. Boya yapımı, çerçeve seçimi, kopya çıkarmanın yollarını anlatıyor ve verdiği bilgiler neredeyse kalpazanlık rehberi gibi:) Konumuz bugün Cennino’nun kendisi değil. Cennino bu kitabında daha ucuz bir boya maddesi kullanarak pahalı mavinin taklidi nasıl yapılır, onu anlatır (Ortaçağ’ın ve sonrasının ressamı paletine sürmeden önce kendi renklerini hazırlamak zorundadır. Genelde ezme işlemleri ve renklerin yapıştırıcı içinde karıştırılması işlemi için bir yardımcı tutarlar. Boyanın bulunması, hazırlanması, resmin kendisi kadar önemli ve zor bir iştir o zamanlarda. Bu konuda daha sonra uzun uzun konuşacağız). Ultramarin konusunda kendinden geçerek şunları yazmış Cennino:”Çok ünlü, çok güzel ve en mükemmel, bütün öteki renklerin ötesinde bir renk; onun hakkında bir şey demek veya ona bir şey yapmak mümkün değil, öyle ki kalitesi gene de aşılamaz.” Daha sonra lapis lazuliden ultramarin elde etmenin yöntemine geçiyor. Merak ederseniz anlatacağım bunu da, ama sonra. Çünkü azuritten konuşacağız biraz.

David Shankbone-gökyüzü azure mavisi



Azurite bazen ‘citramarino’denir; denizin bu tarafından geldiği anlatılır böylece. Örneğin Almanya’da o dönem bolca azurit bulmak kolaydı. Azurit bakır madenlerinin yan ürünü. Ultramarin tayfın menekşe tarafına yönelirken, azurit yeşil tarafına kayar. Ultramarin göklere yükseklik vermek içindir azurit ise denizlere derinlik vermek için. Neptün gezegeninin rengidir azurit. Michelangelo, ona yakışmayacak kadar çirkin yarım kalmış resmi, “Mezara Konma”da, Mecdelli Meryem’in elbisesini azurit ile boyamış, resim solmuş ve deniz renginden yosun rengine dönüşmüş. (O zamanlar ressamların böyle sorunları da vardı; boyalar dayanıksızdı. Yumurta akı ile oluşturulmuş boyalar bir süre sonra küflenirdi mesela.)
doğal ultamarin

Ultramarin’in kaynağı lapis lazuliden bahsedelim yine. Üç ana çeşidi var lapis lazulilerin. En yaygın olanı reng-i ob, yani “su rengi”. Genel maviyi anlatıyor. Dalmayı, denizde dolaşmayı seviyorsanız görürsünüz bu rengi. Bu taş en koyusu, derinde denizden başka bir şey olmadığında, deniz gölgesinin aldığı renk. İkincisi reng-i sebz, yani yeşil. Diyelim, sırtüstü çayıra uzanmış gökyüzünün mavisine bakıyorsunuz ve gözünüz zaman zaman ulu ağaçların yeşil yapraklarına kayıyor. İşte öyle, maviye yakalanmış yeşil. Üçüncüsü en muhteşemi ve şaşırtıcı olan şu ki bu maviye surpar, yani kırmızı tüy deniyor. Yolculuğunuz sırasında bir handa mola vermiş, deliler gibi özlediğiniz kadını düşünürken, koca şöminede yanan canlı ateşe bakarken görürsünüz onu, ateşin en derin anının rengidir bu. Menekşevi bir mavi, hayal gibi dans eder kırmızının içinde.

maxfield parrish-dusk/gökyüzü kobalt renginde

Mavi hep doğudan batıya gitmemiş. Eskinin Pers ülkesinden, şimdinin İran’ından doğuya, Çin’e giden bir mavi daha var: Kobalt. Yanında lanetli arkadaşı arsenik var hep. Bu nedenle olsa gerek ona gizemli nitelikler verilmiş. Bir Alman Halk efsanesinde Kobalt, yeraltında yaşayan ve gelenleri hiç de hoş karşılamayan kötü bir ruhtur. Avruplı gümüş madencileri ise ona gremlin adını vermişler. Ancak arsenik dışında, on yedinci yüzyılda yapılan çok büyüleyici bir keşif nedeniyle de çok gizemli kobalt. Isıtıldığında renk değiştiriyor. Casus filmlerinde, casusun cebinden çıkan ya da lanetli mezarlarda bulunan boş kağıtlar akıl edilip ısıtılınca onun kobalt kullanılarak yapılmış görünmez mürekkeple yazılı olduğunu keşfetmek çok heyecan verici olur:) Boş kağıt ateşe tutulunca harfler yeşil yeşil belirmeye, gizli mesaj okunmaya başlar.

Onu keşfeden İranlılar olunca, bu değerli boyayı camilerinde mavi çini yapmak için kullanmışlar. Nasıl ki, Hıristiyanlar da dünyanın en değerli boyası ultramarini Meryem’in giysisinde, aynı mantıkla kullandılar.

Yeşil konusuna tekrar döndüğümüzde bolca Çin’den bahsedeceğiz, çünkü yeşilin memleketi Çin. Çin yüzyıllarca İran’a yeşil seladon tabaklar gönderip karşılığında kobalt mavisi aldı. Şimdi sabreder de okumaya devam ederseniz, size, bilginizle hava atıp çevrenizdekilerin hayran bakışlarını üzerinizde hissetmenizi sağlayacak bir bilgi vereceğim. Bu bilgiyle bir Çin Ming vazosunun muhtemelen ne zaman fırınlandığını bilip, “hımm… on beşinci yüzyıl, İmparator Zhengde dönemine ait” diyebileceksiniz. Şöyle oluyor: En iyi maviler Xvande dönemine (1426-35) yıllarına ait. Onu Zhengde (1506-21) ve Jiajing (1522-66) dönemleri izler. Bu dönemlerde vazolar mavi ve beyaz; menekşe bakımından zengin, yoğun bir mavi kullanılmış. En kötüsü Chenghua (1465-87) ve Wanli (1573-1619) dönemleriydi ki bu dönemlerde imparatorlar Orta Asya ticeretine yasak getirdikleri için maviyle beyaz, çirkin griyle beyaza dönüşmüş.



kanagawa-the great wave/bu mavi, prusya mavisi

Eğer kendini beğenmiş uzmanlık alanlarınızı iyice genişletmek isterseniz size Prusya mavisinden de bahsetmem gerekir. Prusya mavisi ilk sanayi fotokopisi işleminin temeli oldu. Bunun hikayesinde o kadar çok kimyasal ad geçiyor ki, benim için yazmak bile son derece sıkıcı. Size bu eziyeti yapmayacağım ama şu kadarını da söylemeden geçemeyeceğim: 1704 yılında, Berlin’de bir boya imalatçısı o işgününe kırmızı yapmak için başlamış; öğütülmüş koşnil (size kırmızıyı anlatırken bu koşnilden bolca bahsedeceğim. Şimdilik onun kırmızı yapmakta kullanılan bir böcek olduğunu bilmeniz yeterli. Evet evet, canlı böcek!), alüminyum ve demir sülfatı karıştırmış ama heyhat boyacı bu karşımı çökeltecek alkalisinin kalmadığını görmüş. Patronundan birazcık alkali ödünç almış. İşte serüven burada maviye döneceğini belli etmiş. Zira aldığı alkali hayvansal yağ ile damıtılmışmış. Boya tüpünde carmine (lal) beklerken, önündeki renk capcanlı bir mavi imiş! Neden? Çünkü hayvansal yağ ile damıtılmış alkalisi kan içeriyormuş, kanda da ne vardır? Demir! Boyacı bilmeden demir ferrosiyanit yapmış yani. Boyacının adı, Herr Diesbach, bulduğu maviye Prusya mavisi demiş. İyiymiş güzelmiş de bir süre sonra bu rengin modası geçmiş, ressamlar onu Hint zamkı ile karıştırıp yeşil olarak kullanmışlar. Hem zaten ne diğerleri kadar parlak, ne de dayanıklı bir boya bu Prusya mavisi.


chartes katedrali vitrayından ayrıntı


Bu yaz, tatil programında Paris’e yer vermek isteyenleriniz olacaktır. Oraya kadar gitmişken Paris’in 88 km güneybatısına kadar uzanıp Chartes Katedrali’ni de görmek istersiniz belki. Bu katedralde kullanılan mavi camın formülünün kayıp olduğu söylenirdi ama doğru değil bu. Bu maviyi yapmak çok da kolay; silikon çorbasına uygun oranda kobalt oksit eklerseniz bu maviye ulaşıyorsunuz. Bu arada Chartres Katedrali, gotik mimarinin ve eski Hıristiyan uygarlığının en büyük eserlerinden biri. Kilisenin bulunduğu alan, Hıristiyanlıktan çok önce de kutsanıyormuş. Putperest Keltler’in orada tapınakları bulunuyormuş. Türlü maceralardan sonra bu kilise son kez olarak küllerin arasından 1260’da yükseliyor.Kilise özellikle yaklaşık 2.044 metrekare büyüklüğünde olan vitray camla ünlü. Güneş ışığı vurduğunda en güzel halini alan bir mavisi var.

Peki diyelim gittiniz ve bu mavi cama hayran hayran bakarken, bu mavinin kökenini merak ettiniz. Anlatayım: Oraya buraya yayılmış onlarca katedrale bakıp, bunun çok kolay bir iş olduğunu sanmayın. Katedral yapmak için önce düz ama şehre de hakim bir alan bulacaksınız. Önce parayı bulup cebinize koyacaksınız elbette. Zaanatkarlar tutulacak, ahşap, taş sipariş edilecek. Duvarlar ve tavan bitince de ressamları ve camcıları getirmenize sıra gelecek.

İşte konunun en heyecanlı kısmına geliyorum. Çünkü vitray camı yapan bu insanlar tuhaf bir topluluk. Nerede bir katedral yapılıyor, oraya doğru yola düşen gezgin insanlar. Kamplarını orman kenarına kuruyorlardı. Hayal edin, çok büyüleyici; uygar şehirle, cinlerin, şeytanların, ruhların dolaştığı o kasvetli, gölgeli ormanların tam sınırına. Cam gibi gizemli bir dönüşümün gerçekleştiği bir malzeme de ancak böyle bir yerde yapılabilir zaten. Ama fazla heyecanlanmayın, orman camcılar için yararlıydı, çünkü çok miktarda oduna gereksinimleri vardı. Üç adet fırınları vardı. Biri ısıtma için, biri soğutma, diğeri de şişirilmiş camı tabaka haline getirmek için. Ayrıca renklerin yapıldığı oksitler de kayın ormanlarında bulunuyordu. Bir kazandaki son rengi tahmin etmek çok zordu. Kazandaki rengin esmerleştiği görüldüğü anda, bu rengi ten renginde kullanmak üzere almak gerekirdi. İki saat daha ısıtmaya devam ederseniz açık mor elde edilir. Üç ila altı saat kadar ısıtmaya devam edin, mükemmel bir kırmızımsı mor elde edersiniz.

Yakındaki şehirden yaramaz bir ufaklık, annesinin tüm uyarısına rağmen gelip gizlice camcıları izlediğinde, camcıların, ateş saçan fırınlarda kumu cevhere dönüştürdüklerini, demir çubukların ucundaki nesneyi üfleyip şekil verdiklerini, garip bir aksanla konuşarak kurşun çerçeveler içini renklerle doldurdukları azizleri ve hikayelerini tartıştıklarını görmüş olmalı. Camcı kafile, işlerini bitirip yavaş yavaş uzaklaşırken, çocuk, katedralin güneş vurmuş camlarının ışıl ışıl, renk renk parladığını görmüş, camcıların bir büyücü olduğunu düşünerek bir gün onların arasına karışmayı hayal etmiştir.

Chartres Katedrali’ne giderseniz, izin verirler mi bilmiyorum ama altın bir kutu içinde Meryem’e ait olduğu bilinen kumaş parçasını da görün, derim. Her ne kadar mavi denilse de neredeyse beyaz, soluk bir kumaş bu. Meryem’in resimlerde hep mavi giydirilmesinin nedeni, mavinin değerli bir boya oluşu yanında, belki de Meryem’in elbisesinin sahiden de mavi oluşudur.


Tiziano tarafından yapılmış olan bu resmin adı Bakkhos ve Ariadne. Burada renkleri gerçeği kadar parlak değil. Ben Bakkhos ve Ariadne hakkındaki hikayeyi bilmiyorum, biliyorsanız ve bana da anlatırsanız çok sevinirim. Resimde Tanrı Bakkhos sarhoş maiyetiyle birlikte Hindistan'dan dönüyor.

Resmin büyütülmüş halini bulursanız, arkada eşek üstünde sallanan tombul meleği, yanda, elinde öğle yemeğinden arta kalan bir butu sallayan santoru görebilirsiniz. Tam bir cümbüş var resmin sağ tarafında. Bakkhos aniden birini, Ariadne'yi görüyor. Ariadne geçinemediği sevgilisi Theseos uzaklara gittiği için çok üzgün. Ancak farkettiniz mi resmin sol yanındaki sükunet ile sağ yanındaki cümbüş tam bir tezat. Sanki Ariadne bir düş görüyor. Resmin sol yanında, dikkat ederseniz hiç perspektif yok. Bu, onun düşselliğini artırıyor. Renkler daha iyi çıksaydı hemen bilecektiniz ama buradaki gökyüzünün hangi mavi ile boyandığını soruyorum size.

Michelangelo, Tiziano'nun renklerini biraz fazla bulurmuş. Gerçi daha sonra onun renklerini sevdiğini söylemiş ama şunu da eklemiş:"Venedik'te insana daha baştan güzel çizmenin öğretilmemesi çok yazık." Bu sözün anlamı, o dönemde çok yapılan çizim ve renklendirme aşamasına ilişkin. Michelengelo önce kompozisyonu en ince ayrıntısına kadar kararlaştırdıktan sonra renklendirirmiş. Tiziano ise daha kompozisyonun başındayken resmi boyarmış.

9 yorum:

justine dedi ki...

Canım Peri,
yine ne güzel şeyler anlatmışsın. Evet, daha önce yazmışsın bunları ama olsun, tekrar burada görmek çok çok hoşuma gidiyor. Yazını okurken öyle zevk aldım ki, üst üste birkaç kere (Çin hanedanı kısmını tekrar okumalarda hızla geçtim, yalan yok:p) okudum. Renklere tekrar tekrar baktım, ve anladım ki, -sanırım- ben renk ayırt edemiyorum!
Yüksek lisansta Roma Dönemi Cam Sanatı diye bir dersimiz vardı, vitray camı ile anlattıklarını okurken o derste öğrendiklerim aklıma geldi. Sevdiğim bir dersti ve o zamanlarda da şimdi olduğu gibi camın büyülü olduğunu düşünüyordum.

Bakkhos ve Ariadne’ye gelelim; biliyorsun Bakkhos Dionysos’un adlarından biri. Özellikle böyle diyorum çünkü en fazla ismi olan Olympos tanrısıdır Dionysos. Bakkhos adı da Bakkha’lardan geliyor tabii. Fakat burada bir karışıklık var, insanın doğa karşısında çıkarttığı seslerden türeme ekler alıyor bu isim ve sanırım (net bir bilgi yok bu konuda) Trakya kaynaklı. Uzun uzun anlatıp canını sıkmayacağım canım (sakın korkma:)), sadece sorduğun için kısaca geçeceğim (çok önceden sormuşsun, şimdiye kadar çoktan öğrenmişsindir, ama olsun, benim alanım ya anlatayım:p). Bakkhos ile Ariadne’nin olayı, sevgili, aşık ve hatta karı koca olmaları hayatım. Ariadne, Theseus tarafından acımasızca (belki de en sevmediğim mitolojik figürdür bu adam, sence neden?:p) terk edilince çok çok üzülür ve devamlı ağlayıp Theseus’a bela okur. O ağlayıp sızlanırken, gece eğlencesinden dönen (Hep adalarda içer Dionysos ve Naksos adası da o yerlerden biridir.) Dionysos (Bakkhos) bizim kızı görür ve ilk görüşte aşık olur. (Biliyor musun Ariadne mitolojide sevdiği için vatanını satan kadın olarak bilinir, ve ilk gördüğü yabancıya güvenebilen naif bir figürdür, ne tuhaf.) İşte, daha fazla uzatmaya gerek yok, onlar ermiş muradına, Tiziano da çizmiş güzel güzel o mutluluğu:)
Farkındaysan resimde (senin çok güzel belirttiğin gibi sağ tarafta) Bakkhalar yine çoşmuş, kendinden geçmişler, diğer tarafta da bizim aşıklar var işte.

Bitiriyorum; sorduğun renk, resimdeki gökyüzünün mavisi "ultramarine" elbette. Senin yazının başında muhteşem bir şekilde anlattığın şiirsel renk. Aynı renk hem Ariadne’nin elbisesinde, hem sağ alt köşedeki küçük çiçeklerde hem de Bakkhalardan birinin (öndeki) eteğinde kullanılmış.

Çok çok güzel bir resim bu, ben severim. Ve tekrar söylüyorum belki ama harika bir yazı. Sağol canım.

birileri dedi ki...

Peri Hanim, Mavi yaziniza ufak da olsa bir renk katmasi icin daha once Prusya mavisi hakkinda yazdigim bir yazidan ufak bir alinti eklemek istiyorum buraya;

...Siyanurun insanoglu ile tanismasi, 18. Yuzyilin basinda olmustur. Bir rivayete gore Dippel isimli hayatin anlamini bulmaya merak salmis bir simyaci, mavi renkli bir bilesik sentezler. Bunu kullananlarin omrunun yuzyil uzadigi cevre halki arasinda hizla yayilir. Dippel halktan uzak Frankenstein adli satosunda yalniz yasayan garip birisidir, ve evet simdi sizin de dusundugunuz gibi ‘Frankenstein’ adli romanin bu satodan esinlenildigi iddia edilir bazi kaynaklarca. Biz konuyu fazla uzatmadan bu mavi bilesige donelim. Yine ayni donemde, ressam Diesbach hayvan kanini potasyum karbonat ve demir sulfat ile karistirip kaynattiginda koyu mavi bir cokelek elde eder (1704). Bu bilesigin yapimi cok kolay ve ucuz oldugu icin bu bilesik uzun bir sure mavi boya eldesinde kullanilir ve bu maddeye ‘Prusya mavisi (= Prussian Blue)’ adi verilir. Bu boya Dippel’in satosunda buldugu mavi renkli maddenin ta kendisidir bir rivayete gore. Biz bu rivayetleri birakip mavi bilesigin hikayesine devam edelim...

endiseliperi dedi ki...

justine,
ne kadar geciktim. nerdesin?
:)izmir'de tabii... burda rüzgar var, hava ılık. pencereleri açtım. dedim ki, "hava ne güzel, dışarı çık. conrad'ın talih'i bitmek üzere. belki sahafları dolaşırsan şans eseri, onun 'gençlik' kitabını bulabilirisn." ama sanki pek istekli değilim.

bilmecenin yanıtı doğru. kutlamalıyız bunu! dur, bir kahve alayım. demek her rengi seviyorsun... ben bazı renklerden hoşlanmam ya da bazı renkleri bazı nesneler üstünde görmekten de.

ı-ııh kendime gelemiyorum... bu rüzgar beni serseme çeviriyor. bakkhos ve ariadne hikayesini öğrenmemiştim hala. bazı şeyleri öğrenmeyi yazgıya bırakıyorum, bakalım kim çıkacak ve öğretecek diye. işte sen! bundan daha iyisini umamazdım. bu durumda bakkhos, ariadne'nin kederinden mi yararlanıyor, onun kederden zayıf düşmüş ruh halini istismar mı ediyor? ne kötü.

hmm... mutlu olmuşlarsa sorun değil tabii.

bayanlusin mavi'nin çelişkisi'ne devam edip afganistan macerasını anlatmadı henüz. belki anlatır. bu yazıyı sevdiysen acaba yeşil'e mi geçsek, yoksa gastroseks yazısını mı yayınlasam, bilemedim.

öpüyorum seni çok.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

sevgili birileri,
çok, çok teşekkür ederim bu katkı için. zevkle okudum. sizin hangi sitenizde yayınlanmış bulamadım ama. renklerin ezoterik anlam ve tarihleriyle ilgili bir kitaptansa bu yazdıklarınız, kitabın ismini bana iletirseniz çok sevinirim.

sevgiler.

justine dedi ki...

Peri,
ne yazık ki her rengi sevmiyorum ben:p Keşke, öyle yüce bir kalbim ve geniş bir beğeni yetim olsaydı. Ayırt edemiyorum derken, karıştırıyorum demek istemiştim. O kadar çok maviyi sermiştin ki önüme, bayıldım! Ama gel gör ki hangisi Prusya mavisi hangisi Ultramarine karıştırıyorum, o renklere kaç kere baktım ben biliyor musun?!

Ne kadar çok Conrad okumak istiyorum bir bilsen! Bir yazardan bu kadar tutkuyla bahsetmek harika bir şey ve ben bunu çok iyi bilirim. En yakın zamanda okuyacağım Conrad'ı ve sana anlatacağım ne düşündüğümü.
Hoşça kal.

endiseliperi dedi ki...

ben yanlış anlamışım, pardon justine.
biliyor musun, ben de karıştırıyorum çok. ama ben, bayanlusin yani, bu renk hikayelerine, renkleri cidden öğrenmek için başlamıştı.

justine, conrad'a öylesine bulandım ki başka kitap okuyamıyorum. araya bir kitap koyayım diyorum mesela ama olmuyor. tuhaf bu. conrad'lar bitince beni serseme çevirecek bir kitap okumalı ve sonrasında devam etmeliyim yeni yazarlara. durum böyle. öyle endişeleniyorum ki, okuyacaksın ve benim anladığım gibi anlamayacak, onu sevmeyeceksin, diye, içim titriyor. lütfen sev.

sevgiler.

birileri dedi ki...

Bu renklerden ziyade benim siyanur-altin-bergama uzerine yazdigim 'Siyanur ve Yan Etkileri' yazisindan bir alinti. Senin de bahsettigin gibi Prusya Mavisinin yapisinda siyanur var, ve ilk siyanurlu bilesiklerden birisi.

www.kimyasanal.net veya
www.katalizor.net'ten Katalizor dergisinin 2. Sayisinda bulabilirsin bu yaziyi.

Adsız dedi ki...

oku lutfen, gereksiz vitamin ve bitkisel destek alma kafadan..

sevgiler

http://haber.gazetevatan.com/kanser-hakkinda-hic-bilmediklerimiz/344509/7/Yasam

endiseliperi dedi ki...

hmm... endişelerle dolarak okudum. ama ben bir doktora sormuştum, bana genel geçer bir vitamin adı vermişti. o günden beri kafadan alıyorum vitaminleri.

teşekkür ederim bu haberi okurken aklınıza geldiğim için. çok şefkatli bir şey bu.

sevgiler çok.