Cumartesi, Ocak 22

i am love

(dikkat! spoiler içeriyor)
sürpriz! bergman filmleri arasında, hafif, oyalayıcı bir cuma filmi izlemek istemiştim. ama kelimenin tam anlamıyla bir şok yaşadım. i am love filminin güzelliği öyle şaşkınlık verecek biçimde ani oldu ki, kalakaldım. izlemenizi öneririm.

izlerseniz, sizin de dikkatinizi çekecek mi bilmem; kamera bütün olanlara tanıkmış gibiydi ama daha da iyisi meraklı, şaşkın, önyargısız bir kişiliği varmış gibiydi. bir makine gibi kontrollü değil de tam anlamıyla bir insan gözü gibiydi. kapının deseninde oyalanması, hizmetçi perdeleri örterken, kat yerlerinin üstüste gelmesine dikkat kesilmesi... ilgisini çeken gelinin mavi ayakkabılarına bakması, yere bakması, bir kareyi tam olarak almaması, dalgınlığa düşmesi... kadın ve erkek ilk kez öpüştüğünde heyecandan ve coşkudan gözü dolmuş gibi o sahneyi bulanık görüntülemesi... ah, nefisti. kadın ve erkek sevişirken, aşkın coşkunluğu ile doğada, çiçeklerde, böceklerde oyalanması... hastane sahnesinde, kimsenin ilgilenmediği geline göz ucuyla bakması... mesela eşcinsel kız soru sorarken kamera onun gözlerine çok ama çok yakınlaşıyor ve cevabını kardeşin ensesinde arıyor. çok tatlı bir kameraydı, müthiş bir karakterdi.


siz de öyle düşünecek misiniz acaba, kadın bana mrs dalloway'i anımsattı. kendine dönük hali, bilinç akışının bir takım hızlı cut'larla ve seslerle verilmesi ile...

kadın, yurdundan, rusya'dan sürgün gelmiş gibiydi italya'ya ve zengin ve köklü, kutsallaştırılmış aile kurumu içinde sıkışıp kalmış, ama sınırlandırılmış bu hayat içinde, kendi içinde işte küçücük bir alanda kendi olmaya devam etmiş. yurdunu, kendi ailesini özlediği zamanlar yemek yaparmış ya, oğlunun aşçı arkadaşına yönelmesinde bunun payı yok mu sizce de? bu sevgili, onun için aynı zamanda özlemini yemek yaparak giderdiği yurdunu da simgelemiyor muydu? sevgilisi nasıl güzel soymuştu onu, sandaletinden başlayarak... ve kilise de kocası ona siyah, ökçeli, can acıtan pabuçları giydirmiş, üstüne ceketini vermiş ve onu toplumun bakışına  hazır bir kabuk haline getirmişti.


ida, hizmetçi kadının üzüntüsü öyle içtendi ki, emma'nın hazırlanması için çabuk çabuk hareket edişi... gözyaşımı tutamadım... sağol ida, çabuk ol emma, hemen kaç oradan! çabuk olmak zorunda çünkü kurumun devamı için derhal bir bahane üretilebilir. nitekim, gelinin hamileliğini ifade edişi ile gerilim artar, çok şükür engel olamaz... çünkü insan kendini unutamaz, unutmamalı da zaten.

21 yorum:

justine dedi ki...

Ama okudum ben! Şimdi mi koyulur spoiler ibaresi?:)

Çok güzel anlatmışsın, detaylı, ayrıntılı, harika. Hatta en güzel bu filmi anlatmışsın, okuduğumda "mis gibi film işte!", dedim:) Canım hemen seyretmek istedi, yarın seyretsem ne güzel olur. Bakalım.

Şimdi dinleneceğim, hoşçakal.

A, eline, kalbine sağlık tabii:)

endiseliperi dedi ki...

ben de gecenin bir yarısı benim sitede dolaşanlar kim ola ki diye düşünmüştüm? ben justine, blogger'ı açıyorum, sonhız yazıyorum, derhal basıyorum, siteyi açıp okuyorum, ordan hataları şöyle bir görüp düzeltiyorum. spoiler ifadesini de işte o okumada yazmaya karar verdim:) pardon, ama bak, film dediğin olay molay değil ki... çok seveceksin justine, inan bana.

iyi uykular.

Buket dedi ki...

Endişeli Pericim ,yakında ist a geleceğim ve bende bergman koleksiyonu alacağım.bende 1 filmi vardı.filmleri izledikçe yeniden yorumlarını okuyacağım.yarın pazar.bol filmli saatler !! ( yani benim böyle planım var da)

endiseliperi dedi ki...

bergman filmlerini bulmak zorun olmasa gerek, buket. peki, bu filmi izledin mi? öyle güzel ki.

sevgiler.

keçi dedi ki...

peki o sarsılmaz, ütüsü hiç bozulmaz, burjuvazinin gizli çekiciliği anıtı gibi kayınvalideye ne demeli, o hastane sahnesinde arkasını dönmeye tenezzül edip geline baktığı an üzerine roman yazılmaz mı?
ida'nın ağlamasına ben de çok ağladım, emma'yla birbirlerine sarılmalarına, onu çocuk gibi giydirmesine ama onunla yemek yememesine de...
Kurumunuzun köküne kibrit suyu diyen son ise mükemmeldi tabii...

Merhaba Peri bu arada, yazılarını çok seven bir keçi var buralarda...
sevgiler

endiseliperi dedi ki...

sevgili keçi, evet! film hakkında öyle çok şey yazmak isterim ki aslında. evet, senin de farkettiğin ida dolayımında bu filmi, silva'nın hizmetçi filmi ile chabrol'un tören filmiyle karşılaştırarak burjuva aile düzenine bakabilir, hizmetçi ve patron ilişkisinde tam da oradan doğan korkunç şiddeti tartışabiliriz.

filmin sonu keçi, bir küfür gibiydi... öyle hoşuma gitti ki film. aslında hala etkisindeyim. sen de farkettin mi kamera'yı, çok merak ediyorum, hani tabloyu tarayarak gitmek üzere ama birkaç saniye tabloya bakıyor ya... çok hoştu. bayıldım filme. insan sevişmesinin doğa öykünmesi de çok yapılmıştır ama burdaki sevişme sahnesi kadar "doğal'ı az bulunur. farkettin mi acaba, sevişmenin doruk noktasında rüzgar artar ve polenler dağılır sanki ve doğada bir müthiş üremeye yönelik bir an olur.

keçi, kendinden haber verdiğin için sağol.
yürekten sevgiler.

keçi dedi ki...

tabii ya, o kamerayı fark etmemek mümkün mü, sen söyleyince tekrar düşündüm kameranın nasıl bu filmde ayrı bir oyuncu olduğunu, müzik de öyle değil miydi, özellikle son sahnede ve Emma'nın Antonio'yu takip ettiği sahnede, bizim de onlarla birlikte kalp atışlarımız hızlanmadı mı?
sevişme sahnesiyse gerçekten ayrı bir hikaye, hani eski filmlerde öpüşen çiftten çiçeğe böceğe geçer ya kamera, burada, o iş öyle değil, böyle yapılır der gibi sanki.. Bir de tam o sahnede kendimizi ne şişirdiğimizi, oysa bi böcekten farkımız olmadığını tekrar hissettim ben ve iyi geldi bu düşünce bana..
Tilda candır demek istiyorum burda :)) Antonio'nun yaptığı yemeği yerken yüzün nasıl kızardı be kadın!
Son olarak alakasız olacak ama, dünden beri etkisinde olduğum başka bir filmi haber vereyim sana, seyretmemişsindir umarım:
http://www.imdb.com/title/tt1216496/

endiseliperi dedi ki...

müzik ve jenerik biraz eski filmleri anımsattı bana, sevgili keçi, çok hoştu. evet, özellikle takip sahnesinde ve filmin sonunda. hah haa çok güldüm, bak ben unutmuştum o bizim eski türk filmlerinde öpüşmeden çiçeğe geçen kaydırma hareketini:) biraz şey olacak... müstehcen belki ama... hani tutkuyla öpüşmelerinin nedeni bana dilin bizzat kendisinin kadının yurt özlemiyle aşçılığı, çocuğa ilgisinin onun yemek yapmaktaki inceliklerinin olması filan, bilemiyorum yönetmenden daha fazla mı anlam yüklüyoruz ama sanki bu yemekle bağlantılı bir öpüşme tutkusu var gibi geldi bana.

yok, izlemedim, baktım şimdi verdiğin bağlantıya sevgili keçi, en kısa sürede bulur izlerim. bugün yine bergman filmi izliyorum.
çok teşekkür ederim film için.
sevgiler

justine dedi ki...

Misafirlerim gitsin, seyredeceğim! Şarap da içeceğim, hem inşallah beğeneceğim de:p Çok umudum var, çok:)
Dur şimdi, yazarken yakalanmayayım!

endiseliperi dedi ki...

hadi bakalım. koş:)

justine dedi ki...

Güzeldi film. Aşkın akıl tutulması olduğunu anlatıyordu. Kamera dediğin gibiydi, bizim gözümüz. Benim gözlerim ve tabii bakışım miyoptur Peri. Buna rağmen gözlük kullanamam. Miyop bir film izledim bu gece. Bulanık bulanık görüntüler. Bir aşkı yaşarken sadece kendini düşünmek, ya diğer aşkla var ettiklerin? Elbette biraz sarhoşum ben. Sarhoş ve miyop bir kadının seyri "yanlış" olabilir. Olsun. Bir zamanlar bir film izlemiştim. Kötü bir filmdi, saçma, anlamsız. Özeti ve doğrusu sevmemiştim. Damage, Binoche ve Irons'ın filmi. Orada adam oğlunun nişanlısı(?) ile birlikte oluyor ve oğlu bu gerçeği öğrendiğinde bir kazayla ölüyordu. Bu kadar güzel bir filmin, üstelik "ben aşk'ım" diyen, böylesine saçma ve sinir bozucu bir filmle aynı kaderi paylaşması. Bilmiyorum ben şimdi, sanırım filmin sonu çok kötüydü. Alelade kıyafetlerini giyer ve kaçarsın tabii. Ama nereye? Ben bir mağaranın kollayıcılığına sadece "tek" sen varsan inanıyorum. Kaçan yalnız olmalı.
Neredeyse bir şişe şarap bitiyordu izlerken, oğlu da aşık mıydı o çocuğa? Eğer öyle değilse, tüm söylediklerim yalan olsun.
Miyop bir bakış gördüğü her şeyi bulanıklaştırır. Böyle bilinsin.

endiseliperi dedi ki...

bi kere miyopluğu severim. zaten çok kişisel, görece olan algımızı miyopluk bir kez daha eğer büker ve kusuru, sahibin yaratıcılığı ölçüsünde bir yaratıya dönüştürür. ben miyopum, çok miyop. gözlük bağımlılığını severim.

hmmm... akıl tutulması... hmmm... aşkın yıkıcılığı... sevgili justine yıllanmış şarap içtin galiba:) kimse aşk için düzenini yıkmıyor, yıkmaz da. yer mi? yemez! ödenecek mortgage kredisi filan var en azından. ben evliliklerin çok azının sevgi nedeniyle yürüdüğüne inanırım. evlilik sosyoekonomik bir kurum. pratik bir şey. diyelim sevgi nedeniyle yürüyor, o sevgi nasıl bir sevgi bakmak lazım. sevgi benim için çok kuşkulu bir kavramdır. çok melezdir. kaldı ki filmdeki evlilik kesinlikle, üstelik küfrederek, hassiktir çekerek filan bitirilmesi gereken bir evlilikti kanımca ve o kurum öylece bedelsiz filan bitirmez kendini, çocuğun ölümü gerekiyordu o anlamda.

yine söylüyorum, içtenlikli, yapmacıksız, birbirini anlamaya dönük, birbirinin mutluluğunu dert edinen her ilişki ne olursa olsun sürmeli, sürer de zaten. yani aşk seni kafasız bir budalaya dönüştürmez, yaşadığın hayatın ne sığ, ne sıkıcı, ne sevgisiz ve ne kadar anlamsız olduğunu gösteriverir. olan biten bu. neye rağmen sürdürülmeli o halde?

damage filmi hortlamış bu arada?:) nerden de aklına gelir. o filmi izlemiş, sanıyorum gençliğimizin bol konuşmalı, kibirli, sözümona entelektüel sohbetleri içinde yer almıştı. aşkın ciddi bir bedel karşılığında kazanımı orda da vardı ama filmin meselesi bu filmdeki gibi değildi, daha sığ idi hatırladığım kadarıyla. ama filmi konusu ile değerlendirmezsin tümden, çok örgütlü bir sanat sinema, o filmi değil de bu filmi sevmemiz için bir sürü başka faktör de var. juliette binoch yerinde olsaydım ben de elbette o çocuğa duyduğum çok onaylanır, derinliksiz sevgi yerine, babasına duyduğum derin, tutkulu aşkı seçerdim. bunu hiddetimden bile yapardım. kimsenin, hiçbir kurumun bana, kime ne hissetmem gerektiğini söylemesine izin vermek istemediğim için bile yapardım. sinemada yasak aşkın cilveleri, ağır sonuçları çok işlendi ve çoğu da oyunu ailenin devamından yana kullandı. bir aşk uğruna sefil olan hayatlar, filan... the bridges of madison country filminde streep, oyunu, yabancılaştığı ailesinden yana kullanır ve aşkını terkeder. söyler misin yapılması gereken bu mudur?

mutsuzluk, yalnızlık ve şiddet dolu, konuşmanın ve seksin olmadığı sözümona bir ilişkiyi sürdürmek niçin gereklidir? aşk, akıl tutulması yaratmaz, sana kendini gömdüğün o yerden kurtulmak için güç verir, sana hayatı ve kendini hatırlatır, ölmek zorunda değilsin, der. ben ezbere tavrını aileden, düzenden koyan her şeye karşıyım. bir aile gerçekte ne olması gerekiyorsa onu severim ve aslında aile duygusuna çok yatkın bir adamım. ama hiç bir sahtekarlığa, yapmacıklığa tahammül edemem. aile dediğin şeydeki kadın ve erkekte bu bolca var.

öpüyorum justine seni. sevgiler.

pembe vosvos dedi ki...

endiseli peri,

son yorumunuzla da ilintili olarak, eger izlemediyseniz, size bir film onermek isterim, eger izlerseniz, hislerinizi okumayi da cok isterim, cunku, nefis yaziyorsunuz.

sevgiyle

film su:

the bridges of madison country

http://www.imdb.com/title/tt0112579/

endiseliperi dedi ki...

ee bahsetmişim ki izlemişim, izlemişim ki bahsetmişim, pembe? öyle yani, siz ne düşündüyseniz ben de onu düşündüm. çünkü o film kendi yorumunu dayatan bir filmdi. öylece de kabul ediyorum onu. gerçi kazmanın tekiydi o filmde kadının kocası ama, iyi bir adamdı, ben de bırakmayabilirdim o adamı.

hmmm.. evet.

justine dedi ki...

Evet canım haklısın şarap belli bir açıdan "yıllanmıştı". Kelimelerin iç yüzü:p

Evlilikler sevgi ile mi yürür, elbette hayır, haklısın. Ne ile yürüdüğünü ise hiç bilemem, denemedim. Alışkanlık kulağa mantıklı geliyor. Öyle olsun, ilgilenmiyorum:)

Kimsenin hayatı hakkında ahkâm kesemem ama filmdeki evlilik beni de daralttı. Siktir çekme sınırını tam anlayamadım, gayet güzel yürütüyordu. Eh tabii yine alışkanlık. Diğer ilişki de böyle yürüyecek zaten, zaman bilirsin. Ha, bana sorulsa ve benim başıma gelse böyle bir aşk ben de bırakırım her şeyi. (Bıraktım zaten. Farklı ve normal sayılmayan bir şeyden söz edildiğinde bir duracaksın. Orada ben varım:p) Benim dün gece seyrettiğim aşk çok güzeldi, çok şiirli. Ben filmi sevdim bu arada, harcayamam. Stilize ve derin bir filmdi. Sonuyla bir derdim var sadece, mağaradaki görüntüyle ve öyle bir acıyla halleşmenin yoluyla. Ben bunu da bilemem, çocuğum yok. Fakat büyük bir acı sanırım, derin bir boşluk olmalı. Biraz nefes almak isterdim ben. Bir başkasının nefesini duymak, ölümü hafifletir mi? Sevişmenin devinim olduğunu ve yaşadığını kanıtlamanın en güzel yolu olduğunu biliyorum ama ben acıyla bu şekilde halleşemem. Bir başkasının seçtiği yolu görünce de konuşuyorum işte, ne derler bilirsin; bekâra karı boşamak kolaydır:p (tanrım bu ne seksistlik!)

Damage filminden nefret ediyorum! Biliyor musun iki oyuncu da kanlı bıçaklıymış bu film çekilirken, Irons ve Binoche. Ne kimya ama!:p Oradaki büyük bencillik ve yalandı. Sevişeceksen git söyle kardeşim, oğluna mı, nişanlına mı, karına mı, kime söyleyeceksen işte. İlla adrenalin diyorlarsa, ilginç diyorum. Ben kimseyi o denli kıramam. I am Love filmini Damage ile aynı satırda anmak bile yanlış aslında. Böyle bir aşk filmine haksızlık yapılmış olur. Sadece gerçeğin öğrenildiği an, kaza ile ölme sahnesi benziyor. Oradan aklıma düştü, binlerce özür:) Bu arada, Binoche’un sevgisinin çok onaylanır olmasının onun umrunda olduğunu sanmıyorum ben. Derdinin o olduğunu da düşünmüyorum. Aman zaten anlamadım dertlerini, ten uyumu en akla uygunu.

Sinemada aile kurumunun devamı yönünde verilen oyları düşündüğümde aklıma yine saçma bir film geliyor; Sadakatsiz! Hah ha, ne kötüydü ama. Bilerek Türkçe adını yazdım filmin, ne kadar kötü olduğu iyice belli olsun böylece:p Ben aile kurumunu, sefil olan hayatları filan düşünmüyorum şimdi Peri, tekrar yazıyorum belki, kendini aramanın vaktinden ve yönteminden bahsediyorum. The Bridges of Madison Country filmine bayılırım ben, çok severim. Orada, o son sahnede arabanın kapı kolunda kalan el, ve yağmurda ıslanan adam fena koymuştu bana. Gençliğim o film yüzünden heba oldu diyorum, anlasana canım!:)) Bana kalırsa gitmeliydi o adamla fakat bana kalırsa tabii. Hatırlasana ne diyordu kadın, gitseydim belki bu kadar güzel hatırlamayacaktım geçmişi. Onun düşüncesinden bahsediyorum şimdi, ben aşık olduğun adamla gideceksin diyorum, o diğer yaşamım o kadar da zehir gibi değil, üç, dört günün anısıyla dayanırım, diyor. Çık işte işin içinden, of hayat ne zor!:p

Aşk akıl tutulması yaratır ve bu güzeldir. Benim aşık olduğumda aklım tutulur, o hâli severim. Elbette güç de verir ve akıl tutulmasının sonuçlarına katlanırsın. Hatta müthiş kararlar verirsin. Allah kimseyi filmdeki kadının durumuna düşürmesin. Çocuğu ölene kadar her şey güzeldi, muhteşemdi. O çocukla terk etmeliydi herkesi. Fakat filmdeki sonda onun işi zor, kurumu filan siktir et şimdi, kendisiyle nasıl başa çıkacak? Kalsa da çıkamazdı, gittiğinde de öyle olacak.

Ve son dua, Allah herkese öyle tutkulu güzel bir aşk versin!:))

Çok sarıldım, çok.

justine dedi ki...

Hah ha, son yorum nasıl güzel öyle! Kazma filan, olsun koca kocadır Peri. Hem ne demişler, sinek kadar kocan olsun başında bulunsun. (A, bana ne oluyor be? Sanırım şu sıralar evde kalmış kız havasındayım:p)

(Bir önceki yorumda yazmayı unutmuşum) Ve, miyop gözler için gelsin; "gözlük kullanmıyor çünkü bulanıklık içinde gezmek daha güzel. Netlik uğruna, büyüleyen gözlerini camların ardına gizler mi hiç? Kirpiklerinden süzülen ışık..kısık ince bakışı doğrudan kalbimize inmeli."
Aşk İşaretleri, kitabını okumuşsundur, eğer değilse okusan keşke. Öyle güzel ki. Bu gece onu yazsam ne güzel olur bir de. Ödev gibi, tez yerine:)
Sarıldım.

redrabbit dedi ki...

benim de şu dikkatimi çekti filmde;emma aşkla kendini buldu ya,kaybettiği,bir yerlere hapsettiği kendini,işte bu kendini bulma durumu garip bir bencillikte getiriyor yanında..bencillik mi denir buna aslında,bilmiyorum..mesela o kadar kendini anlatmakla dolu ki,çocuğunun öldüğü sahnede,bahçede,oğlunu rahat bıraksa o an,ona sindirmesi için biraz zaman verse,çocuğu ölmeyecek..ama o kadar kendini anlatmakla dolu ki zorluyor,çekiştiriyor,beni dinle diye ve bu yüzden oğlu ölüyor,onu kendine çekmesi daha çok uzaklaştırıyor oğlunu..bazen çok da kendimizi,neyi neden yaptığımızı falan anlatma derdine düşeriz ya..belki de biraz durmak lazım o anlarda..karşımızdakine ya da karşımızdakilere sindirme,anlama,tartma zamanı vermeliyiz.sonra yüzleşmeliyiz..yani yönetmen ne düşündü bilmiyorum ama bende böyle hisler uyandırdı..emmanın oğlunun seslenişine kulak vermeyip koşa koşa mutfağa sevilisinden bir öpücük almaya gitmesi falan..aşk böyle bi şey işte..seni çevrenden soyutluyor bir anlamda..düşünceler,düşünceler...film güzeldi..aşık olunan adamı daha çok mutfakta,yemek yaparken görmek isterdim filmde..yemek yaparken hiç bir sahnesi yok.ya mutfakta duruyor ya da sunumu hazırlıyor ama yaparken yok..ilginç geldi bana..

endiseliperi dedi ki...

:) seni o kadar dinledim ki bugün. çok tatlıydın, tarihler konusunda aynı hataları yapmaktaki saplantın çok sevimliydi. gerçekten.

redrabbit, şunu yapmalıyız, bunu yapmalıyız falan filan deriz de, yapamayız, hele öylesi bir durumda. insan acil olark kendini ifade etmek istiyor. hem onca zamandır kimsenin merak etmediği, ne hissettiği sorulmadığı biri o. bunu kötülükle yapmadılar ama, yapmadılar işte. olan bu. redrabbit, kuyuya düşen niçin ölmesin!? ölür de netice de. o çocuk da ölmesi gerektiği için öldü, kurgu gereği. yani hayat bayram olsa, kimse kimseyi üzmese, savaşlar olmasa, aşıklar kavuşsa... ama olmaz, bazıları ölür, bazıları bedel öder, bazıları haksızlığa uğradığını düşünür...

o adam, sessiz, utangaç, ciddi ve gösterişsiz o adam, o kadın ona aşık olduğu için ne kadar güzel. ben o kadının bakışından gördüm onu ve o adama neden, nasıl aşık olduysa hepsini anladım.

redrabbit, seni samimiyetle merak ediyorum, radyoyu açmadığım zamanlar daha çok. ara sıra uğra. ciddi bir şey yaptığında bana haber ver, olur mu? mesela, şu çocuk ne oldu? hala arkadaş mısınız? yoksa aranızda duygusal bir şeyler gelişti mi? yoksa unuttun ve iyi misin? merakım, iyi olup olmadığını bilmekten.

sevgiler, öpücükler.

seda dedi ki...

ah nihayet izledim! senin sayende oldu bu. sayende öğrendim ya, sana çok teşkkür etmek için atıyorum işte bu mesajı da :)

endiseliperi dedi ki...

rica ederim yahu, seda. izlemene, keyif almana sevindim. arkadaşınızın şurada işe yaradığını düşünmekten duyduğu mutluluğu tahmin edemezsiniz. öyle diyeyim.

sevgiler.

redrabbit dedi ki...

sevgili peri,
senin bıraktığın o mevzuunun üzerinden neler geçmedi ki başımdan.derin sulara dalıp dalıp çıktım,çıkmayı başardım(mı)? ya da en doğrusu,hala çabalıyorum..sen yazmıştın ya bir kere,sonra ben de gittim oraya,nazım hikmet bahçesi:)) belki orda,kış güneşi gözümüze gözümüze girerken,sıcak sahlep eşliğinde anlatırım sana birgün?