Cuma, Mart 25

ilk leylekler de geldi

ilkokulun ilk yıllarında türkçe kitabımızda olan okuma metinlerinden birinin konusuydu leylekler. o zamanlardan beri de en sevdiğim kuşlardan.  mart başından itibaren doğu mısır, israil, lübnan
üzerinden rift vadisi uzantısını izleyerek, üstlerinden geçtikleri ülkelerin sancılı ve kaygılı insanlarına aldırışsız, tek motivasyonları doğaları, ülkemize ulaşırlar.

çocukken kısacık olan boyum, hep en ön sırada oturmama neden olmuştu ya, lisenin ortalarından üniversitenin ilk yıllarına kadar olan sürede ani ve aşırı boy uzaması ile yolda şakacı delikanlıların leylek bacaklı diye laf attıkları biri haline getirmişti beni. leylekleri severim, hiç üzülmezdim.

bugün, güneşli bir cuma sabahında yani, evden çıkıp, şehre gitmek için bir göç heyecanıyla hazırlanır, pantolonumun paçasını leylek bacaklarıma vurgu yapacak şekilde kıvırırken, açıkradyo haberi veriyordu: ergenekon kapsamında tutuklanan gazeteci ahmet şık'ın henüz tamamlanmamış ve dolayısıyla da basılmamış ‘imamın ordusu’ adlı kitabına el konmuş. bırakın leylek doğasını, insan doğasına bile aykırı böyle olayların olabildiği dışarıya, evden çıkıp biraz güneşin motivasyonu biraz da mecburiyetten kısa süreli bir göç yapmam gerekiyor yine de. çıkmadan önce şu şarkıyı dinliyorum bacaklarıma ritm vermek için. siz de dinleyin. günaydın!

15 yorum:

erhan b. dedi ki...

günaydın.

endiseliperi dedi ki...

hey! erhan bey'ciğim benim... döndüm bile ben:) neler yaptım, hangi kitapları aldım, belki anlatırım. merak ederseniz tabii:p şu balıkları dolaba koyayım hemen.

endiseliperi dedi ki...

aa, justine gelmemiş! o küskün bakan gözlerinden öperim senin ben.

neo dedi ki...

ben de bugün portakallı dondurmayı denedim, başta iyiydi ama sonra sandoz tadı alır gibi oldum :)

evde çuhalar bir coştu ki sorma, bahar neymiş görün der gibiler.

ne kitaplar aldın, merak ettim.
sevgiler

endiseliperi dedi ki...

korkunç! nedir yani, akdeniz ülkesindeyiz, portakallı yapamıyorsanız, rica ederim, çeşit denemesini bırakınız, kaymaklı maraş dondurması ile de hayatımızı sürdürebiliriz biz. çok kızdım şimdi, neocum, dondurmacının önünü, tahrir meydanına çeviririz istersen, protesto için. araya basılmamış kitap avı'nı ve şimdi dilimin dönmediği birçok sloganı da sıkıştırırız.

bugün otobüste giderken carrefour'un önünden geçerken aklıma sen geldin. neo hanım çuhaları aldı mı? hiç haberimiz olmadı, dedim kendi kendime. sarı çuha ve kırmızı sakız sardunya almak istiyorum ben de bauhaus'tan, gelecek kısa dönemdeki büyük planım bu olsun.

aa dün ne oldu, bir şey için öfledim de, arçil kollarını açarak (amerikan futbolu ve spor salonu iteklemesiyle kas yaptı o kollarında. hangi konu geçerse geçsin, kollarını kaslarını sergileyecek şekilde açarak ve bıçkın delikanlı arkadaşına sır veriyormuş gibi kısık ve pürtüklü bir sesle 'kolumuz belli kasımız belli' esprisini yapıp beni her seferinde çok güldürüyor), gamzeleri hala tam kaybolmamış güzelim ellerini havaya kaldırarak, "dikiş makinasını çıkart!" dedi. "aa, arçil" dedim, "nerden bildin! ben de tam neo ile bu konuyu konuştum bugün," dedim heyecanla sözcükleri birbirine dolayarak.

ben evladiyelik kitaplar alıyorum neo'cum, senin gibi risk, sürpriz faktörlerine cesaretle göğüs geremiyorum. bi temel kütüphanem oluşsun, ben de senin gibi, "aceba nasıl bir kitap ki bu?" diye adrenalin yükselten bir eylemde bulunabileceğimdir 90 yaşımda sanırım:)

bil bakalım ne aldım bu durumda? haydaaa... dur, ben şu patatesleri süzeyim d edaha fazla haşlanmasın, patates salatası yapacağım. patates salatası dedim de, nerde kaldı acaba justine?

yazarım birazdan şu işlerim bitsin.

öpücükler, sevgiler.

neo dedi ki...

ya evet ya, ben de kızdım çok! allahtan hindistan cevizli çok güzeldi, onunla yatıştım hemen :)

kitap meselesi çok acayip, insan hop oturup hop kalkıyor böyle bi şey duyunca ama yapacak bi şey de bulamıyor. dileğimiz en kısa zamanda internete konması ve tüm zamanların en büyük hit'ini alması.

çuhaları sapanca'dan aldım, ben öyle tek tek kelimelerle anlatınca, gözden kaçtı tabiy, sakız sardunya da aldım, bi kırmızı bi beyaz :) mutfak penceresinin kenarına doldurdum hepsini, minik bi sera ortamı oldu. iki japon şemsiyesi, üç çuha, iki sakız sardunya, bir de sümbül. gerçi geçmek üzere ama olsun.

canım ya, arçil ne tatlı! senin onu anlatışın da ayrı tatlı. ve de haklı çocuk, çıkart şu makinayı :)

ya ben de giderek yeni şeyler almak konusunda seçici davranır oldum, biri alsın da okuyayım diye bakıyorum eheh. en son paul auster öyle oldu, isabet olmuş, epey kötü bir kitap! elimden bıraktım bırakıcam, o derece! sen yoksa nicedir aradığın conrad'ı mı buldun?

patates salatasının hastasıyız, ve de hakkaten justine nerde kuzum?

öpücükler, sevgiler benden de.

endiseliperi dedi ki...

aa, neo, var mı öyle bir şey? yani benim aklıma geldiydi bi tek sanmıştım, şu yasaklanan kitap internet'te dolaşsın, pek tarzım değil ama ben bile okuyayım ve hit olsun, demiştim. biz böyle şeyler yaşamak istemiyoruz artık! yazarlarımızın böyle olaylara muhatap olması bizi rencide ediyor! bu ne biçim iş ya! bu ne şey bir şey... ya literatüre hakim değilim ki güvenli bir dil kullanayım şimdi, ama faşizan bir şey bu, bu oldu bitti karşısında susmak, seyirci kalmak insanın çok zoruna gidiyor. ne oluyor, anlamıyorum! hey! internette yayınlansın, okuyalım neo, içimden geçeni sen dedin. sağol.

aa çuhaları görmemişim o sözcükler arasında. çok iyi yapmışsın neo, beyaz sardunya konusunda temkinliyim, o pek müşkülpesent. beyaz çiçek diyince papatya geliyor aklıma. öyle dümdüz, alışkanlıklarına sıkısıkıya bağlı bir insanım.

arçil çok tatlı, neo. ne kadar şanslıyım. az önce okuldan geldi, beş dakika güldük yine. o olmasa ben ne yapardım, yaa. öyle karakterli, hem ciddi hem komik, tuhaf bir şey. birazdan ingilizce hocası gelecek, ben hemen yemeğini hazırlamalıyım. aslınd aşimdi çorba ile geçiştirsem hoca gidince ana servisi yapsam mı diye düşünmekteyim. ama her durumda markete bir koşu gidip tuz almalıyım. evet, olacak iş değil ama tuz bitmiş evde.

arçil herrr şeyimi bilir; az önce odaya giderken, biraz da beni üzmek için, justine iyi kızdı, kalbini kırdın yok yere, dedi. ooo hooo ooo, dedim ben sıkıntı ve acı karışımı bir sesle, o da şaka şaka, sen ne yaparsan bir nedeni vardır, takma kafanı, dedi. ama çok konuşuyorum, gecikiyorum, ben markete gideyim tuz alayım hemen.

sevgiler.

not: auster son kitaplarında çuvallıyor, seni de beni de hayal kırıklığına uğratıyor. derdi ne, anlamadım. oysa o benim kriz zamanı yazarımdı.

justine dedi ki...

Küsmedim canım, kolay küsmem ben. Belki ilkokulda bırakmışımdır bu huyumu. Onu da bir başka yazıda anlatacağım. Yedi yaşın kırılganlığını arabesk yapmamaya çalışarak tabii.

Diğer tarafa yazdım, bakarsın bir ara.
Çok sarıldım.

Buket dedi ki...

aldığın çiçekleri ya da terasını gösteren fotoğraflar istesek ,çok mu olur peri??

endiseliperi dedi ki...

çok olmaz buket de, teras toz, pislik içinde şu an ve çiçek miçek de almadım henüz. mutfaktaki üç beş çiçeği de salona götürdüm az önce. teras rüzgarlı, ve çok kuş geliyor, o nedenle bitki yetiştirmeye pek uygun değil. hem de benim gidip arabasız çiçek almam biraz müşkül. bahanelerim şimdilik bunlar. ama en kısa sürede fotoğraf çekerim.

sevgiler.

Hacivat dedi ki...

leylekleri'de Mikhail Kalatozov'un filmi ile analım... The Cranes Are Flying

endiseliperi dedi ki...

bu filmi senin anmanla benim anmam çok farklı olacak, hacivat. çünkü hemen hiç hatırlamıyorum. şunu hatırlıyorum, film hakkında: ben çocuktum, filmi izlemiştik. ablamlar aralarında konuşurken demişlerdi ki, ismail cem TRT müdürü olduğu için böyle harika filmler izleyebiliyoruz. ben sadece, boris ismini, leylekleri, bir de acılı savaş sahnelerini hatırlıyorum. aa acaba boris savaşa gidiyor, öldü diyorlar, ama sevgilisi inanmıyor ona ve kayıpların isminin asıldığı bir duvar var, inançla ona gidip bakıyor. hayret, anlaşılıyor ki ölmemiş gerçekten de boris. sonra ne oluyor? mutlu son, değildi sanki.

hmm... çok iyi filmler izliyorsun, hacivat. bela tarr'ın filminin videosunu gördüm sende. arçil'e görev verdim bela tarr filmleri indir bana, diye. fırsat bulamıyor. yok ben indirmiyorum, bu evde herkesin bir görevi var:p

sevgiler çok.

Hacivat dedi ki...

film için öyle yazmışım ilk izlediğim de "Gökyüzüne bak leylekler uçuyor bir gemi gibi süzülüyorlar. Ve savaş tüm yıkıcılığı ile şehirleri evleri yıkıyor, belki de bunlardan fazla insanları. Çaresizlik sarıyor tüm gökyüzünü leyleklerin aksine, ne olursa olsun umut her zaman taze kalmalı değil mi? Hem de her ne olursa olsun. Savaş ne denli kötü de olsa biz umutsuz olmamalıyız. Bir müddet uzaklara savrulacağız belki, birbirimizi göremeyeceğiz; olsun yeniden bir araya gelmek yeniden sevmek için belki de. Kim bilir belki o zaman leylekler yeniden gökyüzünde uçarlar." başka bir zaman daha çok şey evet Boris var ve tabi Sincap var... ( http://vimeo.com/19928293)sonu mu sonu umut yeşertilmesi gereken her varsa o ya da...

Béla Tarr, hiç kimse film çekmese ve sadece onun filmleri var olsaydı sanırım bana yeterdi.

endiseliperi dedi ki...

izledim şimdi video'yu, hacivat. emin olamadım, çocukluğumun leylekli boris li filmi olduğundan. siren sesleri sırasında boris in piyano çaldığı bölüm çok güzel. hem sonu da umutlu bitiyormuş. teşekkür ederim.

sevgiler.

Atze dedi ki...

Ah! Kadıköy'de otururken ne oldu biliyor musunuz Peri? Ben tam leylekleri düşünüyordum, başımı arkaya attım. Gökyüzünde bir sürü kuş, ince uzun bacakları, gagaları var, üstelik kanatlarındaki renklerle martılara hiç benzemiyorlar. Öyle çoklar ki leylekler ve rüzgara karşı. Süzülüyorlar ama fazla ilerlemiyorlar. Gözlerimin ucunda asılı kaldılar.