Cuma, Mayıs 6

kim bunlar?


bora bilgin'in arkadaşları. istanbul'a gelmişler, dans edip film çekmişler. filmlerinin izlenmesi konusunda heyecanlılar. hep beraber izleyelim, dedim ben de. gayet sevimliler.

13 yorum:

justine dedi ki...

İyiymiş.
Yemekten sonra ağırlık çöktü, çay içiyorum şimdi, kucağımda laptop. Yoksa filmdekiler gibi, kıpır kıpır ve neşeli olmayı ben de isterdim tabii.

Başka bir ülkede gezerken, yüzümde bir gülümseme kesin olur da, dans filan biraz fazla coşkulu, ne bileyim;p

Coşku demişken, löplöpçüler diye bir site var. Şimdi son postlarını okuyorum. Aman tanrım, bu ne coşku, bu ne mutluluk. Bayılıyorum onlara, yemek bir insana bu kadar mı heyecan verir?! En beğendiğim site kesinlikle, hem de istisnasız. Onlar için bir yazı yazmalıyım mutlaka, burada sözüm olsun. Bakmadıysan bir göz atsana, beğeneceksin:)

endiseliperi dedi ki...

seyahate maalesef insan kendini de götürüyor, justine. hatta, 'bu şehir arkandan gelecek,' diyenler de var;) seyyahın kişiliği, seyahatin şeklini epey değiştiriyor. eğer seyahat, senin işten, güçten, dertten kurtulduğunda, zorunluluklar seni kişiliksizleştirmeseydi sen sen olarak nasıl bir insan olurdun, yaşamdan zevk alma yeteneğin hangi ölçüde olurdu, onu da gösteriyorsa çok önemlidir. bu arkadaşlar, neşeli, coşkulu, yaşamın mütevazi şeylerinden zevk alan insanlar belli ki. evlerine pahalı koltuk takımları alıp, taksitle filan onu ödemiyorlardır sanki. kız işte göbek dansı öğrenmiş, dans ediyor, sevgilisi çekiyor filan. hoş, insanlar, hoş seyahat.
şimdi biz ciddi adamlarız, tabii. öyle yolda dans mans etmeyiz. annemiz görgüsüzlük terbiyesini abarttığı için en şahane yapıları bile ağzımız açık seyretmeyiz.
bora bey'in seyahat anlayışını ve gezdiği yerlerin insanlarına, kültürüne yaklaşımını severim. çok dolaşmasından mütevellit, evrensel değerleri, kültürel değerleri, kişisel değerleri ayırt edebiliyor. bu ayıklamadan sonra da dünyanın bir ucundaki biri hakkında doğru kişilik analizi yapabiliyor. ben seviyorum onun yazılarını. türkiye ye gelmiş seyahat arkadaşlarına o itibar ediyorsa, iyi çocuklar diyorsa, ben de itibar ediyorum, işte o dans eden iyi insanların filmini öylece izliyorum.
löplöp mü? yo, hayır, bilmiyorum o siteyi. belki ismi kötü diye girmemişimdir. iştahlı insanları seviyorum da, löplöpçü bir anlayışla yemek biraz sevimsiz geliyor. löplöp götürmek, tıkınmak, kemirmek... bunlar estetik ve ne bileyim zarif, hadi diyelim sağlıklı bir iştaha işaret eden elan vital (merhaba neo:) eylemleri değil de kaba saba midesel sözcükler. sindirimle alakalı şeylere az buçuk zarafet katmazsan hoş gelmiyor bana.
ama madem sen sevmişsin, şu kötü isim bariyerinden zıplayıp bakabiliriz. bana adresi de yazsaydın keşke.
yatakta kitaplar ve yiyecekler arasında keyif yaptım bugün. arçil arkadaşında. dizi izliyordum ben de.

justine dedi ki...

Sitenin ismini ben de çok komik ve anlamsız buluyorum. Söylemesi bile saçma:p Aman, öyle olsun yahu, karı-koca aynı senin değer verdiğin referanstaki eğlenceli çift gibi eğleniyorlar işte, tabii dans ederek değil de yiyerek.(laf aramızda biraz fazla yiyorlar, şimdi C. ile de konuştum onları, güldük azıcık;))
Site şu;
http://www.loplopculer.com

Ben yatmalıyım şimdi, yarın nöbet var. Yatakta çok oyalanıyorum, yoksa bu saatte uykuya gitmek ölüm geliyor bana.

İyi eğlenceler (coşkulu, danslı, yemekli:)) ve iyi seyirler sana.

endiseliperi dedi ki...

hmmm, baktım önerdiğin siteye de pek ilgimi çekmedi, justine. geçenlerde bir arkadaşım bir kitap göndermişti bana. şu:
istanbul arka sokak lezzetleri
ansel mullins/yigal schleifer

hiç fena değil aslına bakarsan. istanbul'un arka sokaklarında, pek tanınmamış, ucuz, ama çok leziz yeme mekanlarını tanıtıyorlar. siteye koyayım bir kaç mekanı istedm. vazgeçtim. benim gibi evden çıkmayan birinin böyle ücra yerleri tanıtması komik geldi.

sevimli de yazmışlar. yazanlar yabancı. içerledim biraz. şehre bir yabancının gözüyle bakıp, o bakışla kıymetini bilmek, keşfetmek... beldi de doğaldır bu. hani oscar wilde, "whistler resmini yapmadan önce londra'da sis yoktu," demiş ya, öyle bir şey sanırım. bir şehrin gerçek karakterini bir yabancının bize sunması gerekiyor. çünkü yerlinin ezberlemiş bakışı için her şey olağan, sıradan. işte ansel geliyor, şurda nefis uykuluk yapılıyor, diyor bize:)

hadi bakalım, iyi geceler sana.

justine dedi ki...

Bu konu hakkında çok konuşulur. Ezberlenmiş bakışa karşı, her an şaşırmaya, gördüğünü abartmaya hazır bir bakış. Sonra konuşuruz. Bak yine "sonra" dedim. Bu arada biraz önce söylemeyi unutmuşum, en şahane yapıları bazen ağzım açık seyrettiğim oluyor benim. Süleymaniye'de baya bir afalladım mesela. Çok etkilendim, çok sevdim. Dans etmedim tabii videodaki turistler gibi (sanırım Sultanahmet'teler onlar, tam anlayamadım.), milyon yıl düşünsem o havada dans etmek aklıma gelmez zaten. Onların yaptığı da ilginç tabii, çok yoğunlaşmadan, zevkle gezip tozmak. O da güzel.

Kaçtım ben, sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

"çok yoğunlaşmadan, zevkle gezip tozmak."

ortaokul resim hocamız bize bir soru sormuştu; "güzel bir şey gördüğünüzde ne yaparsınız?" diye. bilemedik biz. "huşu içinde, gözleriniz dolar. ağlarsınız, yahu!" dedi. ben bu sözün anlamını yıllar içinde bizzat müşahade ettim kendi kendime. ama şunu da gördüm, hep de ağlanmıyor, be justine:) bazen de dans ediyorsun. bu da sende bir yoğunlaşma, bir derinlik noksanlığına işaret etmez.

seyahat, evet haklısın, insanın dünyayı algısını değiştirip daha bileylenmiş, daha keskin, ancak tanrı yaratmışsa bunca mükemmel olabilecek güzelliğini farketme, insanın uygarlık tarihinin görkemli nüvesini içinde bulunduğun bir mabediyle algılama hassası geliştirebilir.

ancak başka şeyler de yapabilir bunu; her seyahat bir hac kutsallığıyla sarmalamaz insanı. geçen gün kaçak'la dostoyevski'nin kırkından sonra tanrı'yı bulması hakkında konuşuyorduk. idam mangasını karşısına almış bir insan dünyayı tüm haşmetiyle görebilir bir an. zweig, biraz şatafatlı da olsa güzel bir şiirle anlatır bu anı. dünyayı öyle görebilmiş bir insanın tanrı'ya yaklaşmasını bu anlamda anlıyorum ben.

dünyaya bakışımızın tazelenmesi için belki böyle ciddi bir sarsıntı gerekir. bir katille konuşmuştum: cinayet anının hemen ama hemen ertesinde, tüm sesler durmuş, dünya tuhaf bir parıltı içindeymiş. o sessizlik, o durgunluk anında bir kuş uçmuş, ağacın yapraklarında güneş parlamış vs.

bazen bir kitapta müthiş bir satır okuruz ve o bize dünyanın algısını değiştirecek müthiş bir farkediş sunar.

bunların hepsi, seyahat dahil, bizi tanrısal olana yaklaştırıp, yücelik karşısında hangi tepkiyi veriyorsak o tepkinin duygusuyla donatır. bazısı da dans eder. aralarından birini küçümsenmeyi gerektirecek bir fark yoktur bu tepkilerin. dostoyevski'nin dudaklarında karamazoflar'ın sarı gülüşü vardır, katil hiç olmadığı kadar arı, saf bir şekilde tanrı'yı içinde duymuştur, bu arkadaşlar da dans etmişlerdir. bir anlamda güzelliğin karşısında hepsi eşitlenmiştir.

çok konuştum sabahın köründe.

sevgiler.

neo dedi ki...

"koş neo yemekten, seyahatten konu açılmış" dediler hemen geldim :) çok sevimli görünüyorlar gerçekten. ben seyahat sırasında seyyah olduğum anlaşılmasın istiyorum, oranın ahalisi nasıl yaşıyorsa, ne yiyip-ne içiyorsa, nerelere gidiyorsa gideyim, kısa da sürse oralı gibi yaşayayım. şehirlerde turiste özel düzenlenmiş alanlar, mekanlar ilgimi çekmiyor pek, ne bileyim londra'daki o mumya müzesi mesela ya da özellikle turistlere yönelik restoranlar... paris'te bizim buraların esnaf lokantasına benzeyen bi yere götürmüşlerdi bi öğlen de ne sevinmiştim :)

löplöpçülere baktım ben de, başka bi isim bulsalarmış keşke. löplöp deyince böyle lezzet mezzet hak getire herşeyi mideye indiren tipleri çağrıştırıyor :)

peri o dediğin kitabı biliyorum, yazarlardan birini tanıyorum. şimdi burda yaşamıyorlar, amerika'ya döndüler. bir arkadaşımla aramızda "tanıdığımız ünlüler" diye çekişme var bu arada :) ben işte edebiyat, medya ve akademi dünyasından azıcık da sinema ve dizi ortamlarından birilerini tanıyorum, onun çevresi daha geniş ama işte o da benim tanıdıklarımı tanımıyor, bir araya gelince habire "şununla tanıştım vs" diye itişiyoruz :) neyse uzatmayayım, bu arka sokak lezzetlerinde önerilen birkaç yere gittik, pek öyle ahım şahım şeyler diyildi, onu diycektim. yani ortalama lezzetteydi yediklerimiz, yabancı damak zevki skalasında "süper, muhteşem" derecesi alır belki ama biz yerliler için pek öyle diyildi. o yüzden temkinliyim önerilerine karşı. seyyah abartısı diye de bi şey var bkz. evliya çelebi :)

günün sonunda pericim (merhaba neo:) seyahat candır diyerek bitireyim, gelecek ay zagreb'e gitme ihtimalim var, ben biraz çalışayım, yerliler nasıl yaşıyormuş :)

justine, süleymaniye'nin orda şahane bir kurufasülyeci vardı, oraya da gittin mi? :)

öptüm çok.

endiseliperi dedi ki...

canım neocum,
bugün istanbul'a güneş doğdu, demek neo gelecekmiş buraya:)gülümseyerek okudum yorumunu. ama zaten gülümsemeye de pek hazırım şu an. güneş müneş var ama ben üşüyorum. mutfağa elektrikli sobamı getirdim, mutfak masasında kahvaltımı yapıp, yorumlara bakıp, faulkner'ın 'ses ve öfke'sini okumaya çalışıyorum. ama canım faulkner bu kitabına bir çorba ile başlamış. hani artık, tatlı aşamasında kimin kim, olayın anlamı ne, çözeceğin tarzda bir kitap sanki bu. şimdilik zorluyor. elimde not defteri, caddy kim, kaç yaşında, benjy kimdi yahu diye diye onları yazıyorum.

bir de tina var; dışardaki güneşi görüp bana pencere açtırıyor, ama üç saniye sonra üşüyüp içeri girmek istiyor ve güneşli ama soğuk havayı bana şikayet ediyor. "bak, neo ingilizleşmeyelim, yeter havadan konuştuğumuz, yahu," diyor diyorum, dinlemiyor beni.

usule ilişkin vaziyetimizi beyanla içeriğe geçelim şimdi:

. hakılısın bir şehri yerlisi gibi tanımayı istemekle, neocum. çünkü turistin o şaşkın, 'etkilenmeye hazırım ben,' diyen halinde budalamsı bir şey var. verdiği zamanın, emeğin, paranın karşılığını bol bol ve bazen abartıyla etkilenerek almak istiyor. evindeki rahat yatağından, terliklerinden ayrılmayı göze alamayanlarla arasındaki farkı insanın gözüne gözüne sokmak istiyor o fotoğraflarla:)

. löplöpü geçelim. bana da oturup kaşık kaşık hamurumsu mantı yemeyi hatırlatıyor o sözcük. 'bir tabak daha var mı?' ulan yemişsin işte, alacağın lezzet ilk kaşıkta neyse 40. kaşıkta da o. yanlış anlaşılma olmasın, iştahlı, çeşitli, zevkle yemek yiyen arkadaşları seviyoruz. süleymaniye'ye gitmişken, kurufasulyeciye uğrama önerisini hayranlıkla karşılıyoruz;)

. :)tanıdığın ünlü adamları tanıştırma oyunu hoşmuş. ben çok tanıdım, övünmek gibi olmasın ama hafızam berbat unutmuşum. bazen bir arkadaş ünlü bir tanıdığın selamını getiriyor, 'aa tanışmış mıyız onunla,' diyorum, 'hiç hatırlamıyorum.':)şu evin içinde yapayalnız yaşayıp giderken öyle de havalı bir duruma düşüyorum kendi kendime;) çok sevindim kitabın o kadar şahane olmamasına. ulan size mi düştü fatih'in arka sokağındaki sucuk ekmekçiyi bize tanıtmak!:p allahın amerikalıları! size tabii hoş gelir, yemek kültürü mısır lapasında duraklamış, sos olmazsa yemek yapamayan damak tadı ibresi hamburgeri, hot dog'ı işaret edip duran... neyse keselim. şaka şaka, abartmaya gerek yok.

. :) evliya çelebi'yi yalanlarıyla, abartılarıyla seviyoruz.

. zagrep' de bir numara yok. burda buluşamadık ama ben de oralarda olacağım, buluşuruz belki;)

öpüyorum çok. sevgiler.

justine dedi ki...

Gittim tabii Neo, kaçar mı!;p Harika kurufasulye yapıyorlar ve en çok yoğurtları muhteşem. Buradan beni oraya götüren C.'ye ve Suleymaniye Kanaat Lokantası çalışanlarına da bu vesileyle teşekkürlerimi sunuyorum;))

Ben kimseyi küçümsemem, dans etmelerini ilginç ve coşkulu bulmuştum o kadar. Aynı, löplöp ismini komik ve saçma bulmam gibi. Ayrıca "yoğunlaşmak" her zaman iyi bir şey değildir, binlerce örnek var bunu kanıtlayan.

endiseliperi dedi ki...

şimdi ben küçümsediğini düşündüm yazılı cümleleri anlamlandırma deneyimime de güvenerek. ama söz konusu bensem, yanlış anlama konusunda her zaman bir pay bırakırım;) küçümsenebilir. öyleyse, küçümsenmeye sahip çıkmak gerekir. iyi ve tutarlı bir açıklamaya her zaman saygı duyarım. bana de ki mesela, "gıcık oluyorum bu gavurların hayatı bu kadar kolayından almalarına. ben evimden sokağa adım attığımda bile yabancıyım. sokakta ancak kendi gölgeme doğru yüreyebilecek kadar bu dünyaya yabancılaşmışken, elin adamının gelip hiç de anlamadığım, bana çok uzak bir rahatlıkla, ancak bir batılı'da olabilecek, atalarının sömürge alışkanlığından ruhani olarak nasiplenerek burda dans etmelerini küçümsüyorum kardeşim!" kim, ne diyebilir bu durumda şapka çıkarmaktan başka? küçümsenmiyorsa... eyvallah.
madem güneş çıktı ve ender bulduğumuz bu hal bize fazladan bir neşe veriyor, bundan faydalanalım da sana bir hikaye anlatayım, justine. yirmili yaşlarının başında bir iş arkadaşım vardı. ben de yirmili yaşlarımın sonundaydım. işe mola verip, kendi ellerimle boyadığım, reklam metni yazdığım vişne çürüğü odama gelip konuşurdu bazen bu arkadaşım. o sıralar dinlemeye daha mütemayil bir halim vardı. arçil'in söylediğine göre son zamanlarda fazla söz kesiyormuşum, sabırsızlanıp. terbiye ediyorum kendimi. neyse, dinlerdim ben de. söz kesmeden. bu arkadaşımda bir güzellik vardı, kendi derinliğinin farkında değildi. "şimdi anlamlı bir söz edeceğim, dikkat et!" vurgusu filan yoktu, senin anlayacağın. şimdi hepimizin gayet güzel bildiğimiz o kendini bir 'marka'olarak sunma hadisesine gerçekten saf kalmış bir arkadaşımızdı. kendisinin farkında değildi. şimdi okuyoruz hepimiz, yazar yazıyor ve keşif cümlesinin okuyucudan çok o farkında ve öncesinde, sonrasında bir sürü alavere dalevere, istiyor ki, 'ne güzel bir cümle bu,' diyelim. iyi edebiyatçı ise yazdığı her cümleye sıradan cümle süsü vermeye, ona 'sen iyi bir yazarsın; bak böyle yazıyorsun!' iltifatını okuyucuya bırakmaya, bu uğurda heyecanını, taşkınlığını bastırıp nerdeyse cümlesinin üstüne toz atmaya kadar vardırıyor işi. anlatmak istediğimin arka fonu bu, o kadar değeri var. geçelim. şimdi bu tatlı arkadaşımın sevdiği bir oğlan var. sevimli bir oğlan. arkadaşım da çok aşık ona. odaya gelip, gözleri ağlamaktan kızarmış, dedi ki, " b'nin evine gitmem lazım, ama gidemem, gidemem!' soru sormadım. sorularla teşvik edilmeye gerek kalmadan anlatan arkadaşlarımdan çünkü;) 'çünkü,' dedi 'evinde şu an bi kız var. ben ne zaman kapısını çalsam, beni gördüğünde sevinir, güler. ama şimdi evinde bir kız var; kapıyı çaldığımda, beni gördüğüne sevinmeyecek.' şimdi arkadaşımın durumu anlamlandırma çabasında don kişot vari bir sıçrama var; "ulan, herif seni aldatıyor, zili bas bas bağıttırabilirsin," denilebilir. hayır! arkadaşımın anlamlandırdığı sahne, ki kendisi hiç farkında olmadan, az yaşam deneyimine, az okumaya, şuna buna bağlı olmadan çok derin, o ana, arkadaşının kapıyı açtığında onu görmekten sevinç duyma anına fikslenmiş durumda. ne demeye çalışıyorum; yoğunlaşma, yaşadığın ana hakettiği derinliği ölçüsünde anlamlandırma çabası her durumda saygı uyandırır. o açıdan sana karşı çıkıyorum.
ama şunu da diyorum sana; gülmek, neşelenmek, dans etmek bir derinliksizliğe bir yoğunlaşma noksanlığına işaret etmez. bana sorarsan, aradığın neşe olacak. bulduğun anda da bırakmayacaksın. biri gelip haybeye neşeni mi bombalıyor laga luga artistik spin hareketleriyle, bir doyumsuz alkış beklentisi hadisesi mi var, bir duracaksın. bende çünkü sinirsel bir kaşıntı yapıyor derinliği ancak ve ancak karanlıkta bulan arkadaşların afili laf bombaları.

devam edeceğim.

endiseliperi dedi ki...

aklıma borges'in 'kuyu ve sarkaç' hikayesi geldi. hani bir adamı karanlık, ortasında kuyu olan, tepesinde, ucunda keskin bir bıçağın olduğu sarkacın gidip geldiği, duvarların da kadameli olarak kuyuya doğru sıkıştığı bir işkence odasına atarlar. bazı okumuş etmiş, şiirsel adamlar bana o odadan hiç çıkamayacak, çıkmayı da istemeyecek adamlar gibi görünürler. ömürleri boyunca yoğunluk ve derinliği o odayla tarif ederler; o odadan da kusura bakmasınlar, çıkmayı göze alamazlar. çünkü dışarı salıverildiklerinde, geniş, aydınlık, ışıklı, çiçekli o neşe dolu manzarayı dillendirmeyi küçümserler. bilmezler ki, o aydınlık ferahlığa, neşenin yoğunluğuna ulaşmak için o oda bir aşama. orayı geçemezler, çürürler. asık suratlı, ağlak ve yoğunluğu karanlık sözlerde arayan ağlak adamlar olurlar.
diyeceğim o ki; yoğunluk, derinlik iyidir. ama sanıldığı gibi hep bol baharatlı yemekte değildir o; bazen de çikolatalı, tatlı mı talı şeylerdedir.

bol gülümsemeli, neşeli, güneşli günler dilerim.

meftun dedi ki...

bana da sevimli geldiler.. ne hoş..

endiseliperi dedi ki...

selam meftun...