Cuma, Haziran 24

yazlık konu; makyaj, süs vs.

hıristiyanlığın kurucuları, "yüzünü yaratıcının tanıyamayacağı biçimde boyayan" birinin cenneti nasıl umabileceğini sorar. sorar demek yanlış da, yargılar diyelim. müslümanlar ise eğer 'helali' için süsleniyorsa neden olmasın, der.

ilk kez üniversite birinci sınıfta, dudağa turuncuya yakın bir kırmızı ton da veren dudak kremi sürdüm. çocuksu bir samimiyetle yakın olduğum gruptaki arkadaşlarımdan erkek olanları "oo süslenmişsin!" diyerek şakalaştılar. nasıl utandığımı ben bilirim. çünkü, dudağıma yaptığım bu vurgu ile aramıza tuhaf bir mesafe, adlandırılamayan bir cinsellik de girmiş oldu sanki. bundan böyle ben, cinselliği de olan biri olduğumu ilan ediyordum bir şekilde.  şimdi yüzlerine, giysilerine baktığınız biri, konuştuğunuzda, onu tanıdığınızda sizi çok şaşırtabilir;  bizim dönemimizde ve arkadaşlıklarda aslına bakarsanız kesin, katı kurallar vardı. nasılsan, öyle görünmen gerekirdi ve şimdi gülünç geliyor ama, kolunun altında taşıdığın kitap seni temsil etmesini isteyeceğin kitap olurdu. o zamanlar, kot pantolon, gömlek giyer, serin havalarda erkek ceketine benzeyen yünlü kumaştan bir ceketi üstüme geçirirdim. elbette, makyaj yapıp, etek giyen ve tokalaştığınızda ellerini kadınsı bir edilgenlikle uzatan kızlar vardı; ama bunlar için yargı kariyerist, evlenip, çocuk yapacak, sisteme dahil olmaktan beis görmeyen kızlar oldukları yolundaydı. o hale düşmek istemezdik. hemen her şeye karşıydık, sistem külliyen yanlıştı,  bu rezil dünyaya çocuk mocuk da getirmeyecektik. kahveye girer; devrime hala inanan bıyıklı, kirli sakallı abilerimizin masasına oturur, arka cebimizden buruşmuş samsun paketini çıkarıp yakardık.

sonra dünya da bizim kahve de hızla değişti.  shetland kazak, timberland pabuç modasına daha fazla direnemedik ve tutucu ablalarımızın, abilerimizin gözü önünde baklava desenli shetland kazaklarımızı giyip, aslında en çok edip cansever' e bayıldığımızı ilan ediverdik. sabah ablamla msn de konuşur,  hazırladığı aile albümü için ona fotoğraf gönderirken, "aa ne kadar da büyümüşsün, kadın olmuşsun artık" deyişini komik buldum da ordan geldi aklıma bunlar. bir makyaj çantam ve içinde bayatlamış bir göz kalemi, allık, pudra ve dudak parlatıcısı var ama hala pek beceriksizim makyaj konusunda. bir kadının tuvalet masasına bir büyücünün çalışma alanına bakar gibi hayranlık ve uzaksılıkla  bakarım. kadınlar ve onların kadınsı  ritüelleri bir erkeğe olduğu kadar gizemli gelir bana da. makyaj yaptığım, süslenip püslenip dışarı çıktığım zamanlar olmuştur. normal, sivil  zamanlarımda değil de makyajlı halime  beğenisini ifade eden erkeklerin ilgisini pek değerli bulmadığımı söylemeliyim. 1770 yılında, ingiltere'de yürürlükte olan bir yasa var: koku, boya, takma diş ve saçla baştan çıkartmayla kurulan evliliği batıl sayıyor ve bunları yapanı büyücülük yasası ile cezalandırıyor. küçücük gözü kocaman gösteren sürmeler, kaşları yay gibi yapan rastıklar, cilde ipek gibi  yayılan düzgünler, içi sünger dolu sütyenlerle vaat dolu bir şişkinliğe bürünen memelerle baştan çıkma/baştan çıkarma eylemi için bu yasayı ağır bulsam da iki tarafı da küçük düşüren bir sahtekarlık görürüm yine de. avrupa'da 19. yüzyıl sonlarına doğru sahne dışında makyaj yapan kimse kalmamış. daha sonra kimyadaki ilerlemelerle fransa'nın öncülüğünde makyaj ürünleri bir sanayi haline gelmiş.

bizde ise batılı tarzda makyajın yapılması için önce yüzdeki peçenin kalkması gerekmiş, 1920' lerden sonra ise hızla yaygınlaşmış. gerçi makyaj ve koku konusunda gelişmiş ortadoğu'ya yakın olmakla çok daha önce süslenme konusunda bir kültürümüz vardı bana kalırsa. 218 yılında roma imparatoru heliogabalos şehre ilk girdiğinde, yüzü, suriye tarzı makyajlı imiş. gözlerinin çevresi mavi ve altın rengi boyalı imiş. ipekli elbiseler giymişmiş ve elleri mücevher doluymuş. düşünün, erkek başına bile bunca süs yapacak kadar etkilenmiş ortadoğu'ya yaptığı seferden.

nasıl süslenirsek güzel bulunuruzun yanıtı döneme, kültüre göre de değişiyor elbette. eski mısır'da kadınlar gözlerini yeşil, dudaklarını koyu mavi ve yanaklarını kırmızı boyuyormuş mesela. erkekler de boyanırmış. afrika, çin ve hindistan'da güzel görünmek için kemikler çarpıtılırmış. amazonlu kadınlar, içine tabak sığacak kadar büyütülmüş dudaklarla güzelleşirmiş. avrupalı kadınlar sıkı korsalarıyla kaburgalarının gelişimini durdururmuş.

benim süs dünyasıyla ilgili cehaletim  güzellik salonlarında kendimi yabani ve yapayalnız hissetmeme neden olur. konuştuk bunu, biliyorsunuz. mecbur değilsem girmediğim, girmişsem, ne yapacağımı, ne isteyeceğimi bilemediğim yerlerdir. mağazaların kozmetik reyonlarında ne almam gerektiğini, neyi nasıl isteyeceğimi bilemez, şaşkınlaşırım. böyle de olsa, gençlikteki önyargılarımı yok ettim. güzel, kararında makyaj yapmış, bakımlı bir hanım gördüğümde hayranlıkla izlerim onu. dekoltesinin bluzunun sınırından görünüp kaybolmasında kendisi hakkında gizemli bir imgeyi kışkırtır durur. kadındır ve kadın olmayı çok hoş bir şekilde taşımaktadır. rimelden ağırlaşmış kirpikleri, elmacık kemiklerini çıkartacak şekilde kızarttığı yanaklarını gölgelemekte, kenarlarını profesyonelce boyadığı gözleri ile derin derin bakmayı becermektedir.  doğal rengiyle aynı renkte bir kalemle çerçevelediği, sonra boyadığı, silip pudralayıp tekrar boyadığı, ortasına parlatıcı sürdüğü bolca işlemden geçmiş dudaklarından çıkan sesi ince vurgularla çağıldamakta,  sesine yardıma koşan yüzüklü parmakları heyecanla titreyerek açılıp kapanmaktadır. bana isterse pırasa yemeği tarifi versin, sonunda alkışlama isteği ile dolup taşarım. gelecek sefer sahne aldığında mevsime ve giysisine uygun başka bir güzelleşme, boyanma mesaisinden geçmiştir. ne yapması gerektiğini bilmiştir, nasıl göründüğünün, etkisinin nerelere uzandığının farkındadır, her şey kontrolündedir... nefesim kesilerek izlerim bu şovu ve içimden "ben de şarap rengi bir ruj almak istiyorum," derim. alır, evde aynanın karşısına geçip ruju sürer ve her nasılsa onun mütemim cüzü gibi görünen bu eklenti bende menkul değerler hükmüne tabii olur,  aşırı, manasız bir çabaya dönüşür, çabucak silerim.

bizde şimdi erkekler de bakım filan yaptırıyor. hatta ayna karşısında sevgilisiyle aynı zamanı harcayan erkekler de var. eskiden erkeğin süslenmesini, dans etmesini filan hoş karşılamazdık. ona kendisini aklıyla, zekasıyla, konuşmasıyla, daha çok suskunluğuyla, kültürüyle ifade edebileceği daracık bir alan bırakmıştık. bana kalırsa erkek dediğinin stalin bıyıkları, kirli sakalı olmalı, tütün kokmalı, mümkünse gömleği, tişörtü hafif soluk, yakaları  eprimiş ve ne giyildiğinin farkında olunmadığı bir pejmürdelik taşımalıydı. hala da öyle. bizde stalin bıyıkları 68'de moda olmuş, uçları da özgürce aşağıya sarkarmış ya, 74'ten sonra ucu aşağı sarkık bıyıkları sağcılar moda edinmiş. 80'den sonra ise genç erkekler saçını uzatmaya başladı da bıyık revaçta değildi artık. batı'da da bıyığı şimdilerde homoseksüeller tercih ediyor. kirli sakal, traş olmaya ne gücü ne isteği olan, yorgun düşmüş, hayata yabancılaşmış, popüler olan her şeye  aldırışsız bir kültüre ait olduğunu vurguladığı için mi bilmem hep severim. şundan da severim; yanağını o sakala dayadığında hafifçe gıdıklanırsın, gıdıklanmaktan kurtulmak için yanağını sakala biraz bastırır, sürtersin, bu sırada sakalın arkasından ısıyı hissedersin ve içinde nedense şefkat duygusunun yükselmesine neden olur bu,  kollarını boynuna dolarsın bu nedenle, burnunu tüylerin arasında dolaştırır, orada hapsolmuş kokuyu derin derin içine çekersin. çok severim o anı. sakal konusunda dini bir telkin varsa da aslına bakarsanız 2. mahmut'tan beri tasfiye edilmiş sakal. bu nedenle erkeğin değer yargılarını, inancını, statüsünü ifade etmek bıyığa düşmüş çoğu kez. karanfil, kaytan, pala, burma, pırasa, bektaşi, yastık, pis, dik, kırpık adlarına sahip bıyık şekillerinı seçmiş erkekler nasıl anlaşılmak istiyorlarsa. sakal  içinse, çember, keçi, top, tahta, çatal, didon (sivri), barbiş sakallardan biri tercihleri olmuş.

ben yine de   gece 12 den sonra  makyajını silerek aynada külkedisine dönüşünü izleyen bir kadının hüznüne dayanamaz; sen asıl böyle güzelsin, prens seni böyle severse gerçekten seviyor, demek isterim. kendinle ve başkalarıyla olanı ilişkini çarpıtan, bozan bir süs  anlayışı bana sağlıksız geliyor da kendini olduğun gibi kabullenip, istediğin gibi ifade etmek istediğin her şeyi de onaylıyorum.
hmmm...


makyaj tarihi için kudret emiroğlu'nun, gündelik hayatımızın tarihi kitabını karıştırdım. hoş, eğlenceli bir kitap. edinirseniz günlük hayatta kullandığımız hemen her nesnenin tarihini zevkle okursunuz.

47 yorum:

justine dedi ki...

İlk önce, küçük bir tabağa konulmuş, mis gibi zeytinyağı kokan, enginarlı pılav ve yanındaki muhteşem yoğurdu yedim, şimdi de yumuşak bir kek yiyor ve elma gazozu içiyorum. Bu güzelliğe eşlik eden ise, senin harika yazın. (Sonra da zamanın modasına denk düşen bir göbek olacak tabii;p Ho ho;))

Dost çok güzel kitaplar bastı, basıyor. Ben seminer hazırlarken onun kitaplarından çok faydalanmıştım, Fenikeliler kitabını ezbere bilirim mesela, hadi sor bir şey, bak nasıl cevap vereceğim;p
Şimdi senin yazın sayesinde tekrar bir baktım da yeni basılanlara, Alternatif Tıp Tarihi, diye bir kitap gördüm. Ah, keşke daha erken haberim olsaydı. (yalan!)

Ne diyordum, güzel yazın "yüzünden" (burada sayesinde kelimesini kullanamıyorum maatteessüf, çünkü fena eskiye gittim ve değerli bir saatimi kaybettim;p), Etrüsk tarihini, Arkeoloji ve Sanat dergisi 122. sayısındaki "Zoroastrianizm'in Ortaya Çıkışı ve Yayılımı" adlı makaleyi ve Güzellik Hırsızları romanından bir parçayı okudum.
--------------
uzun bir konuşma arası
--------------

Benim makyaj malzemelerinden biriyle ilk tanışmam, dayımın düğününe giderken oldu. İlkokuldaydım, on yaşlarında filandım. Annem tam evden çıkmadan önce yanağıma ruju değdirip, parmaklarıyla yaymıştı. Aman tanrım, ne saadet! Tüm gece boyunca gözlerimi aşağıya indirip yanaklarıma bakmaya çalışmıştım. Gözlerimdeki miyopluk belki de o günlerden kalmadır, belli mi olur?;p Makyaj; büyüdür, kişiyi baş döndürücü bir rütüele hazırlayan sihirli ıvır zıvırlar. Gözlere çekilen sürme, doğaya bakıp aynen taklit edilmiş. Ben bu tatilde C.'ye, göze kalem çekip bakılması istenen organı konturlamanın önemini anlattım. Aynı vahşi hayvanlar gibi. Onların doğuştan konturlu, güzel gözleri gibi, bkz;

http://4.bp.blogspot.com/-8GuwvhKsQtE/TVqoVTLWwrI/AAAAAAAAAZM/Vp60CL2i6HY/s1600/bengal-tiger-eye-512765-sw.jpg

Bana cevap; "ayna olmasa ne olurdu acaba?", sorusuyla geldi. Ayna Etrüsklülerin en kıymetli hazinesiymiş, n'aber, diyorum ben de. Onlardan farklı, ve derin manalı bir şey biliyor olamayız sanırım. Hayatın anlamını da keşfetmediğimize göre.

Keşke üşenmesem güzel makyaj yapmayı öğrensem ve hatta yapsam. Ama üşeniyorum, çık git kızım, böyle de güzelsin diyorum aynaya bakıp. Oysa “kararında” ve ustaca yapılan makyaj büyüler. Adım gibi eminim.

İslam'da ziynet için yapılan makyaj kabul görmezmiş, koca için yapılan dışında. Çok romantik;p

Yazında bahsettiğin "o dönemin anlayışı", aynı Alev Alatlı'nın "Or'da kimse var mı?" dörtlüsünün ikinci kitabı, "Nuke Türkiye"de Mehmet karakterinin anlattıklarına benziyor. Onu da şaşkınlık ve merakla dinlemiştim, seni de öyle. “Cinselliği biz erkekler, dergilerden öğreniyor, kadınları bacımız olarak görüyorduk. Bu fraksiyondaki kadınlar için işler daha da zordu, kadına, kadınsılığa dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Kadın erkek diye bir şey yoktu, her şeyi bölüşmüştük. Tam anlamıyla eşittik ve hiçbir şey bilmiyorduk.” Böyle bir şeyler diyordu Mehmet, şimdi roman yanımda yok, bakamadım. Ama aynı senin gibi anlatıyordu.

Neyse, uzadı yine. Çok güzel bir konu bu, zevkle okudum. Bahsettiğin kitabın baskısı tükenmiş(!), ama ona bakarken aynı yayınevinin bastığı "Kahve ve Kahvehane" diye bir kitabı gördüm. Çok hoş bir hediye olacak. Uzaktan da olsa aracı olduğun için, sağol canım;)

Eline sağlık, sevgiler çok.

banu dedi ki...

sevgili peri,
böyle uzun aralar verdiğin zaman umutsuzluk içinde bir bakayım diye geliyorum sayfana. sonra yeni yazı görünce içimden bir ses yupppiiii (biraz özenti biliyorum ama aynı böyle bağırıyor içimdeki ses ne yapayım) peri yine yeni yazı yazmış diye bağırıyor. lütfen daha sık yazmaya çalış.
beni bu sefer yazmaya iten ise justine'nin "ayna olmasa ne olurdu acaba" sözü oldu.
Annemin pamuk anneannesi, yani benim pamuk anneannemin annesi kısaca bizim oralarda dendiği üzere ebemin gözleri çakır mavisi idi ve içinde de bir sürü noktacıklar vardı. benim hala gördüklerimin arasında en güzel gözlerdir. derdim ki " ebe gözlerin ne güzel, bana versene" "gızz ne varmış ki benim gözlerimde" derdi o da hayretle. çünkü ebemin evindeki ayna duvarda asılı durudu ve üzerinde de bir örtü örtülüydü. sadece dedem traş olurken aynayı indirir, sonra yine yerine asar örtüsünü örterdi. zavallı ebem günah olduğu için o aynaya hiç bakmamıştı. derdim ki "ebe, senin gözlerin aynı gökyüzü gibi, içinde de yıldızlar var" o da "de get gız hade" derdi. Ebem gördüğüm en güzel kadınlardan biri idi ama göz renginden bile haberi yoktu, ama gördüğüm en de güzel yürekli insanlardan biri idi aynı zamanda. acaba aynalar mı bizi bu kadar yüksekgönüllü yapan ne dersin peri?
çok, çok öptüm. daha sık yazman dileği ile. banu

endiseliperi dedi ki...

canım benim,
ne güzle katkıda bulunmuşsun bu yazı, epey mutluluk verici bu. öperim gözlerinden, sürmesiz olsun, ben öyle daha çok severim.

bana keyifçi diyen sen, her yorumunda keyiften bahsediyorsun. hem bana diyorsun, hem kendin daha çok keyif yapıyorsun, ne iş. keyif yapmayı seviyorum. insan ince ince de planlamalı nasıl daha çok keyif alacağını. kahveyi yapıp, azıcık ortalıkta dolanmalı ki, kahvenin sıcaklığı 90 dereceye insin. enginarlı pilavının yanınd ayemek için abisinden özel markalı yoğurt filan getirtsin. kirazları buz küplerinin arasına koyup, filmini öyle izlemeye başlasın. kazandibi tatlısı mı yaptı, bir koşu kaymaklı dondurma almaya gitsin markete üstüne koymaya (nefes nefeseyim:)

ayna olmasaydı kendimizi başkalarının bakışında görürdük, diyeyim ama ayna varken de aslında başkalarının bakışından anlarız kendimizi. aynayla pek işim olmaz. insan bir haftada ne kadar değişebilir ki mesela. bazı geceler aynadan korkarım. korkarım ama dimdik gözlerimin ta içine bakarım. bakar, bakar... sonra gözünü kaçıran ben olurum. çünkü gerçekten bakınca kendinle kurduğun ilişkinin tüm yüzeyleri kademe kademe çatlar, kırılır, bir alttakine geçer ve sen nihayet aynada kendini görürsün, bütün o yapıp etmelerin, tüm o çabaların orada anlamsızlaşır, dünyayla yaptığın anlaşma o bakışla feshedilir. çok, çok ciddi bir noktaya gelmişsindir. anlarsın sen. gözünü kaçırır, çay demleyeyim, yumuşak kekim de olsun, bir aşk filmi bulayım dersin. gülelim justine. gerçekten, o ciddiyetle başetmek için ironi ve mizah dışında hiçbir şey yok elimizde. o bakışla ya tanrı yı bulursun ya da kaybedersin.

geçelim. böyle olmak istemiyorum. sende en çok bana verdiğin gülüş imkanını seviyorum, justine. gülelim. ayna ciddi bir nesnedir. ve hakkında etrüskler'den daha iyisini bilmeyiz.

alev alatlı hiç okumadım. eski solcuların cinselliksiz dünyasının bir tür sahtekarlık, insanın doğasına katı bir karşı duruş içerdiğine tanık oldum. ama severim ben. bir tür devrimci ahlakına sahip insanların efendiliğini çok kıymetli bulurum. o döneme ilişkin bizzat devrimcilerden çok özeleştiri dinledim. öyle de olsa benim erkek beğenim ta çocukluğumda evimize gelip giden abilerin halleriyle şekillendi. onlarda dindarca bir tamah etme, sadelik, ancak kutsal kitaplarda görebileceğin bir aşk mevhumu vardı. evet, ayrıca sakallıydılar ve modaya ilgisizdiler ve inançları uğruna göze aldıklarında iyiniyet, cesaret, merhamet... ne bileyim bir tür yücelik vardı. bir şeye inanan ve inancı uğruna eylemde, ibadette bulunan herkeste böylesi bir yücelik görüyorum ben.

ben shetland kazak+timberland pabuç sonrasında değiştim tabii:) ama cinsellik uzunca bir süre zihnimin ve bedenimin üstesinden kolayca geldiği bir konu olmadı. o kadarını diyeyim, madem başbaşa sohbet ediyoruz:)

tekrar, çok teşekkür ederim. hep derim, iyi sohbet için kesinlikle iyi bir sohbet arkadaşı lazım, diye:) insan kendi sesini özlüyor bazen ve o sesi her konuşmada değil de bazen duyabiliyor.

sevgiler çok.

endiseliperi dedi ki...

banu, ne güzel bir hikaye anlatmışsın. büyük annenannen ne güzlemiş. gençken öyle benekli bir göz için bir hikaye anlatmıştım. kahramanın gözü lapis gibi benekliydi. çok teşekkür ederim. bizim köy evi de aynasızdı. öyle ki büyükbabamın yemyeşil gözlerine bakmamız da yakışık almazdı, öyle aynasız.

ben bu aralar yazma isteği duymuyorum neden bilmem. iyiyim, bir hoşluk, bir boşluk var içimde de öyle sandalda sallanıyorum sanki. terası yıkayayım, tina'yı fırçalayayım, güzel yemekler pişireyim, ayaklarımı uzatıp dizi mizi izleyeyim, kitaptan bir bölümü okuyuvereyim istiyorum. içimde yazmaya ilişkin hiç dürtü yok bu aralar. neden bilmiyorum. iyiyim ama. kabus görmüyorum hiç mesela. gözümü neşeyle açıyorum. açık camdan rüzgar giriyor, tina benimle geriniyor. radyoyu açıp, çay demliyorum. tatlı, huzurlu, sakin, yavaş zamanlar. ben de keşke yazsam, diyorum bazen, bugün olduğu gibi. emrivakiyle yazdım bugün bu yazıyı. keyif de aldım. iyi oldu. çünkü ben yazmayınca siz olmuyorsunuz. sizi bulmak için yazmam gerekiyor. ben de sizi özlüyorum. kendimden haber vermek, sizden haber almanın bir yolu oluyor. daha çok yazmaya çalışırım. çok teşekkür ederim. bu sözlerin hoşuma gitmekle kalmıyor, çok, çok değer veriyorum. keşke şu sıradan sözcükler dışında teşekkürü anlatacak başka bir yol bulabilsem.

sevgiler çok.

meftun dedi ki...

makyaja dair ilk anım.. lise dönemimde siyah göz kalemi sürmekle ilgili idi.. gözlerim yeşildir, siyah göz kalemi öyle çirkin olmuştu ki :)) zaten o günden sonra siyah göz kalemine hep mesafeli oldum..

düzenli makyaj yapanlara hep özenmişimdir (abartılı olanlara değil) kadınların/kızların süslenmeleri hoşuma gidiyor.. sanırım kendim yapamadığım için.. soluk benizliyim ve allıkla 32 yaşında yani bu sene tanıştım :)) yaw resmen yüzüme renk geldi :D

iş hayatında makyajı gerekli gördüğüm zamanlar olabiliyor.. düşünsenize lacivert tonlarında bir takım giyiniyorsunuz yani ciddi bir görünüme bürünüyorsunuz ve soluk benzinizle iş görüşmeleri yapıyorsunuz.. tabi ben kendimden örnek veriyorum, kirpikler sarı :)) ten renksiz :)) (iyice tipimi tarif etmiş bulundum) benim gibi renksiz tiplerin illa ki rimel veya ruj sürmesi gerekebiliyor..

evde bile ruj sürerim, myhusbandıma renkli görğneyim diye :D

ay ne yapayım? böyle işte.. periciğim sen şanslısın kaşın gözün kara, ihtiyaç duymayabilirsin belki hafif bir ruj..

bu sene makyaj bloglarına çok takıldım, senin-benim makyaj dediğimiz bi rimel,bi ruj.. hele sen bir de o bloglara bak; kızlar yüzlerine yeni bir yüz çiziyorlar :))

aslında daha çok yazılabilir.. anlıyoruz ki biz kadınların mizacında süslenme isteği var, kimimiz saçıyla kimimiz makyajıyla kimimiz de giyimiyle..

sevgiler..

endiseliperi dedi ki...

meftun'cuğum benim,
ne kadar güzelmişsin! dur bakalım, ortaokul birinci sınıftaydım galiba. drina köprüsü müydü, okuduğum kitap neydi, bir sarışın hatun vardı. öyle sarışın, sarışınlığı ile öyle belirsiz, öyle şeffaftı ki hayran kalmıştım ona. istemiştim ki, açık tenimden damarlarım, damarlarımdan kanımın akışı görünsün, saman sarısı saçlarım olsun, hafif, uçucu, çabucak yok oluverecek gibi uçucu oluvereyim. çizgilerine kontür çekmiş, saçlarının sarısını koyultmuş sarışınları değil de, makyajsız, belki hafif bir parlatıcı sürmüş sarışınları çok hoş bulurum o zamandan beri. hmmm... biber salçası yapıyorduk, acı biberlerden ne çok yanıyordu elim ve o kitapta bir doktor hatun vardı. çok, çok gerekli bir meslekti kitaptaki kurgu açısından. yaralanan devrimcilere yardım etmesi bekleniyordu filan... ve benim kırmızı acı biberden elim yanıyordu, doktor olmaya karar vermiştim. o kitap mıydı acaba, ne çok etkilemişti beni.

ben de şu internetten alışveriş yapılan sitelerden birinden allık mı alsam diye dolaştım geçenlerde. beni çok rahat nerdeyse kibirli bulurlar ama bir mağazaya girip hangi allığı almam gerektiğini soramayacak kadar utangacım aslında. makyaj malzemelrden en çok allığı severim. çünkü sağlıklı görünürsün. sağlık güzelliktir. temiz, sağlıklı ol, güzelsindir işte.

hmmm... gözlerin koyu yeşilse siyah kalem çok güzle olur aslında. açık yeşilse, bilmem ki, gri filan lazım sanırım. ama yine de iyi bir nemlendirici krem ve bir dudak parlatıcı ile çok, çok güzel görünürsün gibi geliyor bana. kocaların ne istediği gerçekte hiç bilinmez sanki. kednileri de bilmez. saçını kabarık tarayıp, nar çiçeği renginde bir ruj sür bakalım, o da hoş olur. bir de yaptığı her espriye gül işte, en güzel makyaj;)

öpüyorum çok. sevgiler.

meftun dedi ki...

ehe ehhe benim çok cici bi gamzem var :)) gülünce ruja gerek kalmıyor :D

(nar çiçeği tonu tesbitin süper o tonlarda bir kaç tane ruj aldım, flormar 91 numara allık hafif sürüldüğünde doğal duruyor, bilgin olsun ;) )

endiseliperi dedi ki...

çok hoş. audrey hepburn gibi hep gülmeye hazır ol o halde, çok yakışır. ben senin yüzünü tahmin ettim, meftun. bir kadına baktığımda, aslında hangi renk saç güzel olurmuş ona diye bakarım. trende, vapurda farketmez, epey düşünür, karşımdaki kadını öyle hayalimde güzelleştiririm. nar çiçeği rengi ruj hoş olur sana. onu sürersen, kalem çekmeden rimel sürersen ve üstünde hiç bağırmayan açık renk tonlarda giysi olursa ve gamzelerinle gülersen, bence çok, çok hoş görünürsün. ne iş yaptığını bilmiyorum, ama kriz zamanlarında elinin titremesini göstermez ve sesinin titremesine mani olmayı becerirsen, o kadınsı nar çiçeği rengine bir kadının çok güçlü, kendine güvenli etkisini de katabilirsin. ahh clea olsa da destek çıksa bana, atıyorum burda.

flormar 91 numara allığım var:) çok haklısın. teşekkür ederim.

sevgiler.

justine dedi ki...

Hah ha, nasıl bildin yahu?! Vallahi de yanındaki yoğurt o dediğindendi. Kazandibi dışında hepsi doğru, ki o da olur yani;p

"O bakışla ya tanrıyı bulursun ya da kaybedersin", böyle demişsin. Ben bir kere ağlarken bakmıştım aynada kendime. Gerçekten bakmak ama, öyle makyaj yaparken, saçını toplarken bakmak gibi değil. Çok acı çekiyordum, yüzümü yıkamaya girmiştim, burnum akıyor, gözlerim sular seller gibi. Defalarca yüzümü yıkadıktan sonra öyle bakakalmıştım. Çok büyük korku, acımak kadar nefret ettiğim bir duygu yok. Geçelim tabii. Ayna aslında korkutur.

Çay koydum şimdi, vakit geç, fakat çok haklısın ben keyif insanıyım;) Mis gibi çay içeceğim şimdi, bergamot aromalı. Hedonist olacakmışım neredeyse, bir yerde durmuşum nasıl olduysa;p

Çok fazla şeyi yazmayı unutmuşum, senin cevabını okuyunca fark ettim. Dur hemen onları da yazayım. Ben böyle keyif insanıyım diyorum ya, C. melami. Tam melami hem de. Nasıl bir karışım ama!;p İstanbul'da bir mağazadayız, ben girelim dedim tabii, o istemez. Bir şeyi çok beğenmiştim, ona almak istiyordum. Komik bir manzaraydı; öyle sakin, gülümseyerek bakıyor bana, ben koşturup duruyorum. tezgahtar çocuk istediğim şeyi bulmaya çalışıyor, tek heyecanı olmayan, sakin duran kişi o. Kasaya gittim, genelde konuşmam mağazadaki görevlilerle, tanımadığım kişilerle, ama kızlarla öyle garip bir durum oluştu. Tatlı bir sohbet başladı. Ben, beyefendi orada oturuyor, hiç umrunda değil baksanıza, dedim. Biri çok şaşırdı diğeri gülmeye başladı. Sonra erkekleri çekiştirdik, ki C. bütün o konuşulan kategorilerin de dışında. Nevi şahsına münhasır!

Sakal konusunu zaten biliyorsun, dediğin her şeye katılıyorum ama cildi tahriş ediyor, kızartıyor. ...Ve burada kesiyorum;p

Ben estetiğe önem veriyorum, gülüyor benim bu halime. Çünkü onun saçlarına da karıştım bu sefer. Hah ha, deliyim ben;)

Çok konuştum yine. Seninle konuşmayı seviyorum. Ve buraya uğrayanların anlattığı şeyleri okumayı da. Banu'nun anlattığı hikâye çok güzel. Meftun'a ise allıktan vazgeçmemesini tavsiye ediyorum. Ben de çok anlamam makyajdan, o siteleri geziyor ve şaşıyorum bilgilerine. Ama allığın muhteşem bir şey olduğunu biliyorum. Pembe, sağlıklı yanaklar, ışıldayan bir cilt, haklısın Periciğim, sağlıklı olmak gibisi yok;p
Allık sevenler kulübü hayırlı uğurlu olsun, açılışı da yaptık hadi bakalım!;)

Çok sevgiler.

justine dedi ki...

A, benim neden o marka ve renkte allığım yok!? Neler oluyor kızlar, benim bilgim dışında ne dolaplar dönüyor?;p

Poliş'e (clea) hemen haber vereceğim ama bu gece dışarıda, akşam sevgilisiyle buluştu. Okusun, kesin destek çıkacaktır;p:))

endiseliperi dedi ki...

yok, kazandibi bu yakadan. onu ben yaptım. arçil uzak bir yere gitti de aç geliyorum dediydi telefonda, hemen kazandibi yapıp, bir koşu dondurma almaya gittim ben de. az önce de yedik. çok güzel olmuş.

hmm.. ağlamalı aynaya bakışta bulduğun aslınd atuhaf bir güç oluyor. çok, çok zor durumdasın ve ulan şimdi ne bok yiycez filan diyorsun bakarken. o sırada aynaya bakıyorsam, ne ki yani, diyorum, bu mu mesele, üzüldüğün şey hakkaten bu mu! diyorum. manyak mısın kızım, üzülecek ne var ki, geçer. aynaya değil de yüzümü yıkadığım suya borçluyum belki bu serinkanlılığı. su da iyidir. haa, evet, narcissus geldi aklına, di mi? olup olacağı şu bedeni salimen mezara kadar idare etmek. çaba bu. bazen hırstan kaskatı kesilmiş, rekabetçi, kalbini kötücül istekler bürümüş bir insanı gördüğümde; öleceksin! haberin yok! demek geliyor. içimden.

hmm... sakal konusunda mevzu uzar, ama burası yeri değil:)

oluyor öyle insan tezgahtarlarla filan bazen çok hoş konuşuyor. bugün dondurma alırken bir çocuk da şeker mi ne alıyordu sırada, seni tanıyorum, dedim. hani bayramda şeker almaya gelmişti de fotoğrafını koymuştum buraya... sarışın çocuk, o zamandan beri görmemiştim, sen o!sun dedim, n'aber yahu, nasıl gidiyor hayat!? kaçtı gitti.

şimdi ben şu güneş çilleri için yoğun çalışma içindeyim. sanki gidecekler. gitsinler, şeftali tonlarında bir allık istiyorum o zaman. öyle elmacık kemiğinin altına filan değil, direkt yanağın ortasına, köylü kızları gibi sürmek istiyorum. bakalım, gitsinler de:) plana bak:)

clea burdaki yazıları görse dalga geçer diye korkuyorum, bakın kızlar, o işler öyle değil, diye başlar sanki konuşmaya:)

öpüyorum çok. sevgiler.

Clea dedi ki...

hmmm, justine bizim durumumuz biraz sex and the city'deki Carrie'ye benzedi. bilgisayarı bozulduğunda herkes yedeklemeden bahseder olmuştu da bir tek onun haberi yoktu ya. ben güzel anlatamadım sen anlat:p flormar 91 numara, o hesap yani. hiç duymamıştım, hazır allığa da ihtiyacım var, hemen alırım o zaman!
peri, ne güzel yazmışsın, çok güzel olmuş çok! makyajın insanın halet-i ruhiyesiyle çok alakası var. bazen ne kadar çabalasan da makyaj bir şeye benzemez, bazen de iki dokunuşla peri kızı gibi olursun. evde paspal paspal otururken bir anda dışarıya çıkmaya karar verip makyaj, saç filan derken bambaşka bir insana dönüşme süreci de hoştur. ben bir de en çok tatilde yapılan makyajı severim. deniz, güneş sonra güzel bir duş, yazlık elbisen ve biraz makyaj. sanki farklı bir tarafı vardır o makyajın, daha uçucu, daha mutlu:)
bu kadar makyajdan konuşuyoruz ya bir de çok makyaj yapan tipler olsak, meftun'un dediğine katılıyorum; kızlar bambaşka bir yüz çiziyorlar evet, utanalım bence:p

Clea dedi ki...

aaa şimdi okudum son yorumunu periciğim, niye dalga geçeyim, bu konuda sizin gibiyim aynı. ama bir farklılık var evet, reji olarak o kadar çok "makyaj bitsin de sete alayım" tarzı beklemişliğim vardır ki o birazcık fark yaratabilir:p ha bu arada bizim yaptığımız makyaj değil, siz bir de oyunculara yapılan makyajı görün; "bir ben vardır bende benden içeru" durumu:p

endiseliperi dedi ki...

carrie hangisiydi, yaa?
canım clea'cığım, hoşgeldin. seni göreceğimi hiç ummuyordum, çok sevindim.

ben de şeyi seviyorum, olamaz şekilde paspal durumdasın, tamam mı. o gün saçını boyatır, duşunu alır, kremler sürer, allık filan sürersin işte, saçını fırçalarsın ve o pespaye halden bambaşa bir şeye dönüşürsün. en dipteki halden, böyle bir anda güzel, bakımlı göründüğün hale dönüşmeyi seviyorum. denizde güneştiğin ilk günlerde tenin azıcık koyulaşır, gerginleşir ya zaten kendiliğinden çok güzel olursun. bedenin aptal gibi doğaya ait olduğu taa ilk insansı zamanalrına döndüğünü sanır, canlanır, doğasının özgür olduğunu zanneder, sevinir, parlar filan... olup olacağı bir haftadır oysa. yazık ona.

canım clea'cığım, justine'in oldukça kıvrak bir anlatma yeteneği var ama ben senin yazılarını da başka türlü çok, çok beğeniyorum.

gelmene çok sevindim. çok teşekkür ederim.

kocaman sevgiler, öpücükler.

endiseliperi dedi ki...

yok yok, clea'cığım sanki sen bir yüze baktığında başka türlü daha profesyonelce değerlendiriyorsun. belki meslek alışkanlığıdır da sen farkında değilsindir o bakışının.

şimdi benim anlata anlata bitiremedim bir klipte rol ama hadisem var:) o büyük, konuşa konuşa bitiremediğim deneyimime dayanarak, o san'atçı makyajıyla ne demek istediğini anlıyorum:)

teşekkürler tekrar.

Passive Apathetic dedi ki...

Peri, yazmana, bu konuda yazmana ve bir sohbeti sabah uyanınca görmek yerine böyle ucundan yakaladığıma çok sevindim.

Aynalardan korkarım, alışveriş merkezlerinde falan birdenbire bir ayna çıkarsa karşıma, kendimle göz göze gelmemek için hemen başımı çeviririm, kendimden çok utanırım, bakacaksın! diye zorladığım zamanlar hariç gözlerimin içine gerçekten pek az bakabilirim, kaçırırım gözlerimi. Geceleri bazen aynaların üzerini örterim, birileri beni izliyormuş yahut aynadan çıkıp geleceklermiş gibi gelir. Hahaha, kim demiş biz neolitik dönem insanından farklıyız diye, zihniyet olarak aynıyım işte :)

Bu arada, Dost dediğiniz gibi ne müthiş bir yayınevi, ben de birkaç gün önce Paganizmin Dehası diye bir çevirilerini aldım, onu okuyorum ara ara.

Makyaj yapmayı beceremesem de o makyaj bloglarını takip etmeye bayılıyorum. Çocukken nasıl anneannelerin el işi yapmasını şaşkınlık ve hayranlıkla izlersem, o blogları da öyle izliyorum ve bazen kendimi konu hakkında onlarca yazı okuduktan sonra "hıhı, evet, açılı eye liner fırçasının bilmemne marka olması gerçekten çok önemli, buna dikkat etmeliyim" derken yakalıyorum. Realitede ise neredeyse sadece işe gittiğim zamanlarda gözüme eyeliner ve kirpiklerime rimel sürüyorum. Allık hemen hiç kullanmadım ama bu geceden sonra kullanmaya karar verdim. :) Ruj sürme gafletinde bulunduğum anda yiyorum, hiç durmuyor dudaklarımda. Güzel makyaj yapıp onu güzel taşıyanları çok takdir ediyorum. Anneannemse onları görüp koca kız oldun, bâlâ bir süslenmesini bilmiyorsun diye kızıyor bana. O öyle benim için endişelenirken gülümsüyorum, sütlaç kıvamındaki yanacığından öpüyorum.

özlem dedi ki...

Ne kadar güzel bir sayfa ve makyaja dair okuduğum en güzel yazılardan biri, fotoğraftaki meyveler mevsim değişikliğinin habercisi:)
Teşekkürler Peri :)

endiseliperi dedi ki...

PA'cığım,
bazen mutfağa girdiğimde, terastan biri de mutfağa, bana doğru geliyor, irkiliyorum. sonra farkediyorum ki, cama yansıyan görüntüm o. demek bir ayna ve bizim gibi hayalgücü zengin biri olsun, korku filmi tadında yaşar gideriz:) japon korku sinemasına benzer biraz hem de. neocum demişti, feng shui ye göre yatak odasında ayna olmamalı, diye. belki bununla bir ilgisi vardır. bir d egeçenlerde internette dolaşırken okudum; yemek masasının yanına asılan ayna bereketi artırıyormuş, görüntüyü çoğalttığı için. amaaa, ayna, asıldığı duvarda bir pencere etkisi yaparmış ve duvarın arkasında ne varsa size onu yansıtırmış. eğer duvarın arkasında hasta biri varsa mesela, o olumsuz enerjinin hepsini bulunduğunuz odaya, size gönderir, hasta olmaktan kurtulamazmışsınız. şimdi ben nereye gidiyorum? derhal bir şey yapmam lazım: arçil'in odasına gidiyorum; çünkü orda ayna var ve ayna karmakarışık sandık odasının duvarına dayalı. evladım o nedenle kafasını bir türlü toplayamıyor demek ki, o nedenle annesine itiraz edip ders çalışamıyor:p

kaldırdım gerçekten şimdi. kullanmadığımız salona koyacağım, ne tehlikeli bir şey bu ayna!:)

açılı eyeliner denilen şeyi görmedim bile sanırım. inceleyeyim ben de. allık kullanmaya gerek duyurmayan bir yüz şeklin var sanırım da ondan kullanmadın PA. bak, uzman gibi konuşuyorum:) bence zaten yapman gerekeni yapıyorsun gözüne odaklanarak. hmmm... senin yüzünde olan her şey belirgin, vurgulamaya gerek kalmıyor sanırım. bak şimdi düşünürken sana önerebileceğim hiçbir şey gelmedi aklıma:)

öpüyorum çok seni,PA'cığım. kocaman sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

merhaba özlem,
çok teşekkür ederim. o kirazlar çok, çok lezzetliydi. yanımda bir şişman hanım vardı, soluklanmak için o da oturmuş. ona ikram etmiştim. bir tane kirazı alıp yedi yavaş yavaş, sonra bir mendil hazırladı avucunda, çekirdeği o mendile sardı, mendili katlayıp, avucunda sıkı sıkı tuttu. bir çöp tenekesi bulursa atmak için sanırım. bir minik kiraz tanesini tüketmek için harcanan bu emek, bu dikkat, muhteşem. o çekirdeği memleketi atina'ya götürüp bahçesine dikse, yıllar içinde ağaç büyüyüp kiraz verebilir, hanımın torunları yiyebilir. çünkü kiraz onun için harcanan bunca dikkate teşekkür etmek ister, toprak içinde kaybolup gitmez bu nedenle.

sevgiler özlem.

neolitikhanim dedi ki...

dün gece gördüm bu yazıyı, aa hemen yazayım, daha yeni allık aldım diye, bi baktım ukala ukala olmuş tonu, şu iyi şu diyil, şu alerji yaptı vs. hoşlanmadım hiç, vazgeçtim.

ben de allık, siyah göz kalemi ve parlatıcı kullanıyorum. geçen l'occitane'dan indirimdeydi, çok hoş pembe ve şeftali tonunda ikili bi allık aldım. doğal duruyor epey. bi de nadiren kullandığım kırmızı rujum var benim :) kırmızı ruj, yeşil çerçeveli gözlük, siyah-beyaz çizgili tişört ya da kazakla tarz yapıyorum kendime :)

geçen sahaftan feng shui kitabı aldım periciğim, şöyle hakkını vererek okursam, bloga yazmayı planlıyorum. yemek odası + ayna ilişkisini okudum ben de, hatta hemen yaptım. işe yaradı sanki.

fotoğrafa bayıldım. çok güzel. ben de kiraz yedim az önce, yaz ne güzel diy mi?

öptüm.

endiseliperi dedi ki...

ah keşke vazgeçmeyip gönderseymişsin, neocum, çok ihtiyacımız var. gördün, pek cahiliz. hem ne alerji yapıyor bilmek iyi olur. mesela ben bir göz çevresi kremi almıştım, artık kendime bakayım vs diye düşünerek. gece sürdüm sabah gözlerim daha şiş uyandım. her seferinde. kozmetikte tezgahtara söyledim, hassas sizin cildiniz, diyor. biliyorum hassas ama bana demesi lazım ki, o ürünün etken maddesinin alerjik neticeleri olabilir, o madde şu üründe yok. şunu kullanmanız lazım, diye. yani kozmetik sadece bir boyanma hadisesi değil ki. zamanın üstümüze doğru gelen gazabından kaçınmak için kozmetik biliminin halka inmesini istiyoruz! yöneticiler uyuyor mu! güzelliğin bilimle desteklendiği daha müreffeh bir toplum için neocuğum o bildiriyi yazmalıydın! şurda bir flormar 91'e can simidi gibi yapıştık:)

aa bahsettiğin tarz çok hoş olmuştur. çizgili tişörtlerin, elbiselerin hastasıyım, biliyorsun. ben uzun yıllar salopet giydim. şimdi şort salopet var da pantolonunu istiyorum ben. ama kadın olmaya çalışırken böyle salopetlerle daha nereye kadar! neyse bolcana bir salopet, içine lacivert beyaz çizgili gemici tişörtü ve deee ben converse hastasıyım bir de, bu yılın converse lerinin kırmızısı çok hoş, işte o converse den istiyorum. dışarı çıkan biri olsam alacağım, ama ayda birkaç kere dışarı çıkıp hızla eve dönen biri için giysi alışverişi yapmak pek de lüzumlu değil.

feng shui yazılarını sabırsızlıkla bekliyoruz o halde, neo. dur o zaman ben girişteki yerinden mutfağa taşıyayım aynayı:) evde bir ayna var, sabahtan beri dolaştırıp duruyorum, iyi mi? neymiş bu feng shui, ya.!:)

teşekkür ederim, neocum fotoğraf için sözlerine. yaz, kiraz, kayısı çok güzel şeyler. ben kendiliğimden mutlu bir insan oluyorum yazın. bana yaz olsun, güneş parlasın, açık camdan hafif hafif rüzgar essin. bu ev dağın başı olduğu için, rüzgar filan çok hoş. hiç terlemedik daha.

öpüyorum çok. sevgiler.

Buket dedi ki...

ooo ne muhabbetler dönmüş burda ben gelene kadar..kısa kısa yapayım hemen...
Makyaj malzemelerinden rujun her tonu vardır ben de.
Kullanmadığım tek şey göz kalemi.
Cilt bakım ürünleri de çok severim,evim de boy boy bulunur.
Vazgeçilmezim nemlendiricimdir.
Kızların DNAlarında birşey var bence,süslenmek adına.sevmiyorum diyen yalan söylüyordur.
Kızım 3 yaşından beri rujlarımla aynanın karşısında, takılarını da takmadan dışarı çıkmaz..

endiseliperi dedi ki...

hmmm...
hmmm!
aaaa!? demek renkli gözlülerde siyah göz kalemi iyi durmuyor, gibi bir sonuca varabbiliriz burdan. ama sorarım sana, jennifer connelly'nin gözleri yeşil ve onda siyah göz kalemi gayet şahane görünmüyor mu?

bu cilt bakım ürünleri de bir servet tutuyor şekerim, yaa. sende hem boy boy varmış. bi de sonu yok o işin gördüğüm kadarıyla. kafayı taksan sabah akşam yüzüne, vucuduna bir şeyler sürmen gerekir.

bende işte o DNA'dan pek yok aslında. ben olanı korumak istiyorum sadece. ondan şu güneş çillerine garezim de. sonradan oluşan; güneşle cildimin hoş olmayan karşılaşmasından, bu çatışmadan doğan lekeler. bizzat tenimde bir çatışma bir kavga sonucu oluşan küskünlük istemiyorum. barış istiyorum. bu nedenle de o lekeleri solduran, kazıyan bir olağanüstü hal ilan ilan etmiş durumdayım.

kızım olsaydı ondan gizleyeceğim ilk şey, yeryüzünde pembe denilen bir rengin olmadığını ona öğretmek olurdu:)

bana kalırsa sen avon ürünleri pazarlayan komşunu davet edip, o güzelim balkonundaki hasır kanepede oturup kataloglara bakıyor, oradan seçiyorsun o boy boy ürünleri. taksit de yapıyordur komşun...hmmm? bildim mi?:)ben de evden çıksam avoncu komşuya gitsem, diyorum ya, o esnada bir torba dolusu da konuşmak gerekiyor. göze alamadığım o.

öpüyorum çok. sevgiler.

justine dedi ki...

;)
Pazar keyfi yapıyorum, vardır değil mi böyle bir şey? Vardır, vardır, neden olmasın. Türk kahvesini yine kocamaaaan bir fincanla yaptım ve kahvenin tarihini okuyorum.

Geçelim.

Pembe renkle ilgili ben de bir şey söylemek istiyorum, yüksek müsaadenizle. (ne oluyor be bana, saçma sapan konuşuyorum. iyice gevşedim sanırım;p)
Geçen İstanbul'da kızlara söyledim bunu, sonra da çoook önemli bir buluş yapmış gibi, tekrarladım durdum. Tekrarlarda ikisi de benden ve söylediklerimden sıkılmış gözlerini kaçırmaya çalışıyorlardı. Olsun, sana da söyleyeyim canım. Pembe rengi çok seven kadınlar (dikkat, küçük kızlardan bahsetmiyorum.) minnoş edalarındalar. Öyle konuşuyor ve bebekmiş gibi davranıyorlar. Sen tv izlemiyorsun, bilmezsin. Biz kahvaltı yaparken (İstanbul'da) bir program vardı, devamlı ona rastlıyorduk. Kadınlar, giyinip puan veriyorlar birbirlerine. Bakıyoruz hepsi pembe boyamış odalarını. Evi kendine ait olan, evlenip barklanmışlar(!) (taze ev sahibi, şenaycığımın kulakları çınlasın) ise tüm evi. Denedikleri kıyafetler safi pembe. Pembeye bayılırım diyorlar seslerini değiştirerek. Ben de bizimkilere şöyle dedim; bunlar hiç büyümüyor, ne sorumluluk, ne zorluk, hep bebek hâllerindeler ve barbi bebek gibi görüyorlar kendilerini. Ondan bu pembe hastalığı. (benim barbi bebeğim bile yoktu, şebnem mi ne o vardı biz küçükken, üzerine elbiseler giydirirdik. ahh, çok acıklı;p)

Anlatacaklarım bu kadardı.

A, dur Neo aklıma geldi şimdi, bu cümleyi söyleyince. Yazlık kitap önerisi yapayım ona.

Öptüm çok.

endiseliperi dedi ki...

vardır herhalde, justine'ciğim, bana her gün pazar, her gün keyif:p

taze fasulyeyi, bulgur pilavını ocağa koydum. hazır kahvemi yaptım. taştan bir anadolu evinde olabilecek bir sessizlik, sakinlik. kurabiyem de var; onu belki yazacağım. gurur duyuyorum o kurabiye ile çünkü:)

pembe konusunda haklısın. hatta seninle yürüyüş yapıp, tekrar tekrar aynı sloganı atabilirim; bırak gözümü kaçırmayı:) ben bazen o kızlara özeniyorum. hani tam kız, isteyen, şımaran... korunmayı, kollanmayı hakları gören... tamam o bebeksi konuşmaları korkunç ama cinsiyetlerinin getirdiği bildik, geleneksel o kılıfa eldiven gibi uyarlar. işte bazen yorulurum ve o kız olmak isterim, gider kendime bildiğin toz pembe tişört alırım. ama bu pembe hayatla kurduğum anlaşmanın hiçbir maddesinde şu kadarcık olsun bir esneme yapmaz. zaten de istemem. zaten ne barbi, ne şebnem, hiç oyuncağım da olmadı (burda nazan öncel'in sokak kızı şarkısının volümünü artıralım:)

ama zaten çocukluğumda pembe renk de yoktu sanki. aa annemim hala duran pembe bürümcük desenli bir hırkası vardı. gezmeye gideceği zaman elbisesinin üstüne alırdı onu. giyerdi demiyorum, kollarını sokmazdı sanki içine. ve annem havilland krem kokardı o hırkayı giyince (havilland, hollanda sözcüklerini elle yazmaya bayılırım:)

ocakları kapattım. pilavın üstüne kağıt havlu koydum. yoğurdu çıkardım, biraz ılınsın.

öpüyorum çok ben de.

Passive Apathetic dedi ki...

Peri, sen Avon bayiisi deyince aklıma Edward Makaseller geldi, kih kih kih.

Şimdi pembe ve maviye karşı çocuklar cinsiyey yönlendirmeli büyümesinler diye bebek yeşilini çıkarttılar. Hatta, aaa Peri, Gilmore Girls'de Lorelai ile Rory, Christopher'ın hamile karısı için arkadaşlarının düzenlediği baby showera gitmişlerdi de o partideki tüm bebek eşyaları da yeşildi. Lorelai ile Rory -kendileri pek pembeli kızlar olduklarından mı? Hem öyleydiler hem değildiler sanki- pek burun kıvırmışlardı bu yeşil meselesine. :)

endiseliperi dedi ki...

:)bebek yeşilinden haberim var. ben arçil'e turuncu aldıydım zıbınını, battaniyesini şusunu busunu, aslan burcu olacak ve o burç turuncu sever diye.

glmore girls de o bölümü çok net hatırlıyorum da yeşil kısmını atlamışım bak. ama lorelai ile birlikte hepimiz o partideki hatunlara çok sinir olmuştuk. hep birlikte burun kıvırmıştık, ama yeşile ama o hatunların içeriksiz, şekli, kabuksu annelik hallerine... sevmemiştik. haklıydık, ortam nahoştu. hem kızgındık da lorelai hamileyken onu yalnız bırakan sevgilisi, tam da yeniden biraraya gelecekleri sırada lorelai i bu kız ve bebeği için terk etmişti. lorelai için çok üzülüyorduk. ben lorelai ile rory'yi hiç pembeli kızlar olarak düşünmedim. bence lorelai hiç gelenekçi olmayan çok sıradışı bir anne. kızıyla birlikte film izlerken sağlıksız cips yemeleri, sabahları fincanlarca kahve tüketmeleri... hem hatırlarsın rory ergenlik döneminde sıradan, kötü giyinen bir kızdı. sonra işte anneannesinin etkisind ekaldığı dönemde çok süslenmeye başladı.

bakar mısın, yıllar önce izlediği gilmore girls ü unutmamaış birisi:)

öpüyorum çok. sevgiler.

Passive Apathetic dedi ki...

Anneannelerin öyle kokoşlaştırıcı bir etkisi var sanırım. :)

Rory, Logan'la çıkmaya başlayınca da değişti epey, değil mi, önceden hiç öyle değildi o kız :) Logan'ı da hiç sevemedim laf aramızda Peri, ne zorlama bir karakter. Rory onca hoş erkek arkadaşından sonra, nasıl ona gönül kaydırdı, yoksa sırf babası Amerika'nın tüm gazetelerinin sahibi diye mi? :O Yok canım, Rory öyle bir kız değil :)

endiseliperi dedi ki...

logan'dan hoşlanmıyordum evet. hatırlarsan lorelai'ın içi de hiç rahat değildi. bir seferinde hani dean külüstür kamyonetiyle kapıda beklerken rory dean ve arkadaşları ile çok zengin ve eğlenceli bir partideydi ve kahkahalarla dışarı çıktığında dean ve logan arasındaki fark nasıl bariz şekilde ortadaydı ve rory nin nereye ait olduğu ne güçlü bir soruydu. rory logan'a aşık oldu, nedeni yok. hatırlarsan jess'i ziyarete gittiğinde, jess sandı ki başka türlü bir ziyaret bu da hani öpmeye kalkıştığında rory öpemedi ve ben logan'a aşığım dedi dehşet duygusuyla. öyle aşıktı işte rory logan'a. ama uygun değildi. dean de değildi. jess'i seviyordum epey ama rory kendi yolunu çizecek mutlu olacağı erkeği sonunda bulacak, diye umut ediyorum:)

sevgiler.

Buket dedi ki...

bilemedin pericim, avon kullanmıyorum, t.acardan alıyorum herşeyimi :)) pembeyide çoook seviyorumm..

endiseliperi dedi ki...

tüh, bilememişim, buketcim. olsun. ben yakınd abir avon alışverişi yapacağım. onların leylak kokulu bir duş jeli vardı, ondan kesin alacağım mesela.

pembe genç gösteriri, neşeli gösterir, kız olduğun belli olur; bir çok açıdan iyidir. heyhat, siyah beyaz bir dünyaya doğmaya görsün insan benim gibi:p

öpüyorum çok. sevgiler.

Eliff dedi ki...

Ah Peri, tam bana uygun bir yazı yazmışsın! Ben makyaj dendiği an kaçmaya başlayanlardanım. Bunu utangaçlığıma bağlıyorum. Üç kez makyaj yaptırdım - aman fazla abartılı olmasın diye sürekli anımsatarak; biri kendim, diğeri kardeşim, üçüncü de bir arkadaşım evlenirken. Bir kez de nikah şahidiydim; çevreden hiç önem vermemiş demesinler diye el yordamıyla-annemle telefon bağlantısı kurarak kendim yapmaya çalıştım, pek fena olmadı. Günlük hayatta olduğum gibi görünmeyi seviyorum. Hafif makyajlı bakımlı kadınları beğeniyorum ama kendim yapınca sanki bir maske altına saklanmış gibi hissediyorum - aman bulaşmasın, of akmasın diye iyice kasılıyorum, bakışlarım falan değişiyor. Kızım olsa ve makyaj yapmak istese ne yapacaktım acaba??Tek olmadığımı öğrenince sevindim, yine de allık konusunu düşüneceğim :) Sevgiler, iyi haftalar.

endiseliperi dedi ki...

eliffcim, neden acaba?... neden bizim gibi bazı kızlar makyaj yapıp çizgilerine kontür çekmeye utanırlar? varlığımızın sunumunda bir alçakgönüllülük derdinde olduğumuzdan mı? bu dünyada bizim de bir yerimiz olduğunu, doğmuş her varlık gibi bunu hak ettiğimizi göstermekten neden kaçınıyoruz? evin küçük kızı olduğumuzdan ve bu süslenme hadisesini gerçekleştiren büyüklerimizden bize sıranın hiç gelmediğini mi sanıyoruz? eğer süslenir de beğenilmezsek diye gurura mı kapılıyoruz, o çabaya girip de başarısız olmaktan mı korkuyoruz? yoksa kandırmaca yapmamak, karşımızdakini yanıltmamak için tanışmalarda önce yara izlerini gösteren gerçeğe çok bağlı insanlar mıyız? yoksa özellikle kendisi olduğunda, olduğu gibi göründüğünde kabul edilebilir olduğunu bilen kendine çok güvenen insanlar mıyız? kusurların, güzelliklerinden daha çok onu insan yapan, insansılaştıran niteliğini gizlice bilen meşrebi geniş insanlar olduğumuzdan mı? yoksa dediğin gibi sadece utangaç olduğumuz için mi? ya da belki makyaja yer bırakmayan yeterince vurgulu bir yüze sahip olduğumuz içindir... güzellikten bahsetmiyorum, bazı yüzler makyajı taşımaz.

ben bazen kalem çekip, yanaklarıma allık sürüyorum. özellikle solgun, keyifsiz olduğumda iyi oluyor.

yeni allık alalım:) allık iyidir:)

sevgiler çok.

asliberry dedi ki...

Bizim serviste klima yok, serviste veya toplu taşıma araçlarında kullanmak için bir yelpaze almak istiyorum ama yelpaze taşıyan bir kadının makyajlı, oejli falan olması gerektiği inancım yüzünden alamıyorum. Yelpazeyi kullanacaksam makyaj yapmam gerekir, böyle maskülen maskülen nasıl sallayabilirim ki o yelpazeyi.

endiseliperi dedi ki...

:)al benden de o kadar. yelpaze bize yakışmaz:) flaubert'in süslü püslü kadınları, daracık tuvalet odasında toplanıp dedikodu yaparken yelpazeleri ile serinlerler. yelpazeyi, sözcüklerinin imla kuralı gibi açar, kapar, zarif bir hareketle dekoltelerini örter ya da sert bir hareketle dertop edip bacaklarına çarparlar. aksesuarsız, renksiz biz şıkırdatamadığımız bileziklerimiz, işaret parmağımıza dalgınca dolayamadığımız kolyemiz, evet manasına gelen cilveli hayırları derken başımızı iki yana salladıkça oynaşan küpelerimiz olmadığından tek vurguyu sesimize, sesimizdeki anlama yüklemek zorundayız. ama o da bunca yükten yorgun, kekeler, titrer, karışır ve biz dudaklarımızı sımsıkı kapatarak klimasız servisin camından dışarıya, dünyaya bakarız.

benim, senin aldığın iki kolyeden başka kolyem yok. onları da itinayla saklıyorum, canım aslı'cığım.

öpüyorum çok.

justine dedi ki...

Yok kızlar, süssüz, makyajsız da kullanılır bence yelpaze. Ben hiç kullanmadım ama annem İzmir'in çoooook terleten sıcaklarında eline alırdı ve inanın hiç havalı bir edayla kullanmazdı. Of of!, derdi kullanırken en çok.
Ya şimdi de annemi çok silik, gösterişsiz vs. vs. bir kadın mı yaptım acaba?;) Kendine göre bir havası vardır icabında annemin de;p
Sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

justine, çocukken gazete kağıdından yelpaze yapardık; olmadı doğrudan gazete ile serinlerdik. o gazetelrin mürekkebi terli elimizde iyice dağılır, elimiz karardı.

kızlarına bakınca annenin çok hoş bir hanım olduğunu anlamamak mümkün değil, justine'ciğim. annene laf yok:)

sevgiler, öpücükler.

justine dedi ki...

Sağol canım, o senin güzelliğin;)

Aslında, yelpazeyi havalı bir şey sanmanın tün suçu Bülent Ersoy'da diyecektim ama unutmuşum. Hoş, güzel bir espri de değildi zaten, iyi olmuş unutmam:/
E, şimdi yazdım ama:/

(Farkındaysan yeni bir sembolle yeni başlangıç yaptım hayatımda, böyle bu işler, yaaanip)

endiseliperi dedi ki...

:)makyajla dişileşmenin simgesi olarak da aklına bülent ersoy gelmesi hoş olmuş.

:)öpüyorum, daha nice yeni sembollere, daha nice yeni başlangıçlara, diyeyim:p

Eliff dedi ki...

İlkokulda defter kağıdından minik yelpazeler yapardık, Aslı öyle birşey yapıp kullanabilir bence :) Defter kağıdından ya da düz beyaz olması şart değil, daha renkli bir kağıt da kullanılabilir,çok sevimli görünür.

endiseliperi dedi ki...

aa, evet, eliff. zavallı defterler ortasından itibaren, kayık, yelpaze yapmak için azalırdı. bi de bir oyun vardı hani, 4 piramitimsi yeri vardı; oraya ellerimizin baş ve işaret parmağını sokardık. karşımızdaki 4/sağ derdi. o kadar açıp kapatır, o bölgeye daha önce yazdığımız yazıyı yanıt olarak ona söylerdik.

sevgiler.

justine dedi ki...

Hah, işte o oyunu yapamıyorum ben artık! Lilişka'ya öğreteyim diye başlıyorum kağıdı katlamaya, her defasında gemi yapıp bırakıyorum. Sana su getireyim de yüzdür bunu diyorum sonra. Yazık, bebeğim saf saf bakıyor suratıma. Tabii evde gemi yapmayı bilmeyen tipler de var laf aramızda, Justine teyzesi (ben oluyorum o yetenekli kişi) aralarında en bi la la la olanı;p

p.s.: Ya, Periciğim ben hep laf arasına mı giriyorum bugün? Kusura bakma lütfen, utandım şimdi.

endiseliperi dedi ki...

o oyunu arçil'e, göstermek için birine (ablama mı?)yaptırdım. bir daha yapmak istersem örnek olsun diye sakladım. çekmecelerdeki ıvır zıvır arasında duruyordur.


yok yok, laf arasına girmiş gibi olmuyorsun:) sensiz sohbet olur mu hiç, akıllım:)

öpücükler çok.

Eliff dedi ki...

O oyunun adı "tuzluk"tu bizim aramızda :) Acaba tuzluk/biberlik olmayan yerlerde tuz koymak için bulunmuş bir kağıt kaplama şekliydi de bir cingöz kız onu oyuna mı çevirmişti diye düşündüm birden...

deniz dedi ki...

periiiiiiii harika bir yazı bu! yorumlar da muhteşem!

endiseliperi dedi ki...

aman, ne yorgunluk eliff. dışardan geldik de, ayağımı uzatıp dinlenmeden önce akşam yemeğinin malzemelerini hazırlayayım dedim, uyurum filan. akşam yemeği saatinde hazır olmaz diye çok endişeleniyorum, oysa n'olacak ki.

haklı olabilirsin kesinlikle elif. bence o "tuzluk" dediğin oyunun mekanizması harika bir buluş. eklemli, hareketli. ben ona ne dediğimizi çok merak ettim şimdi çocukken. tuzluk demiyorduk, orası kesin. bir de ucu bağlı bir miktar ipi iki elimizin parmaklarına geçirerek oynadığımız bir oyun vardı, bak o da mükemmel bir icat.

yaz günü olmasına rağmen bu hastalıklı yorgunluğa tavuklu, bol limonlu şehriye çorbası iyi gider, dedim. haşladım da, didikleyeyim ben onu. bir de eğlenceli olsun diye, köfte+patates. tatlı olarak da kavunun halka şeklinde kabuğunu soyacağım, içine diğer meyveleri küp küp doğrayıp koyacağım, onun da üstüne bir kaşık dondurma. bakalım. önceki gün komşu kandil helvası getirmişti, tabağını boş göndermek olmaz, çikolatalı truff yapsam mı diye geçirriyorum içimden ya, bakalım.

öpüyorum çok. sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

mersiii, deniz'ciğim. ama sen geç kalmışsın:)

sevgiler.