Cuma, Ağustos 26

sır

hatıralarla oyalanıyor ve oradaki bazı insanları düşünüyorum bazen. adını bile unutmuş oluyorum belki, ama karakterinin ya da onunla yaptığımız bir sohbetin genel dokusunu çok net hatırlayabiliyorum. aşağıda bir sürü şey anlatan ama pek de bir şey demeyen dağınık bir yazı var. işiniz gücünüz varsa, okumak yerine onunla ilgilenin. ben, işi gücü yapmamaya bahane olsun diye yazmış bulundum. aynı hatayı önermiyorum size;)


üniversitede bir arkadaşımız, "hepinizin bir sırrı var bende," derdi  arkadaş grubumuzu ima ederek ve elinde, patlatırsa hepimizin yanacağı bir bombayı tutuyor gibi:) ee, n’olmuş yani, derdik. gençlikte olaya bağlı olan sırrın ömrü zaten ne kadardır ki. o, olay biriktiricisiydi. böylelikle her şeyi gündelikleştirir, zamana ve koşullara indirgerdi. ama sır denilen şey de açıklanmadığı sürece değerlidir; gücünü bizzat ifade edilmemesinden alır (eğer ki bir sır sirkülasyonu ile iletişimin merkezinde olmaktan hoşlanılmıyorsa. o niyetli  sır tutucusunun durumu değişiktir. geçelim onu.) ifşa edilmemekle değerlenen ve  aslında hiçbir kilide uymayan sır böylelikle  hiçbir kapıyı açamaz; arkadaşımız, ilişkilerinin üstüne gerdiği bu sır tülünü öylece gergin tutmaktan bitap düşerdi. karakterinin, gaddar, gammaz, hırçın olanla yumuşak ve iyicil olan kutupları arasında bu bomba sırları karşılıklı olarak atıp tutar ve neyse ki iyi tarafı galip gelirdi.

içinde gizli bilginin kodlarını taşıyan bir tohum-bomba olan bu sırrı istediği gibi yeşerteceği  toprağı bulamaz, açılıp saçılıp, çiçeklenmeyen sır, artık bir değeri kalmayıncaya kadar bekler, bekler, sonunda küflenirdi. sırrı,  grup arkadaşları içinde sıradan bir sohbet sırasında sadece sırrın konusu olan kişinin anlayabileceği şekilde azıcık sızdırırdı eğlencesine, ki bu da gerilim filmlerine benzerdi . "tam olarak göstermiyorum,  kalanını karanlıkta bırakıyorum. şu an anıştırdığım şeyin gerçekte ne kadar korkunç olduğunu ima ediyorum; açıklarsam olacakları senin hayal gücüne bırakıyorum artık, ki ne korkunç, di mi!" demek isterdi:)bana sevimli görünürdü. severdim onu.

bir gece ankara'da yüzüncü yıl bloklarındaki onun öğrenci evinde yine ders çalışma niyetiyle buluşup, sohbet ediyorduk. bilgisayarın, cep telefonun icat edilmediği bir dönemden bahsediyorum.  ikimizdik. sürekli demlenip acılaşan çayımızı, samsun sigarası eşliğinde içerken laf lafı açıyordu. o, sırlarıyla bir kraliçe gibiydi de artık bu değerli yükünün bir kısmını halefi tayin ettiği bana bırakmak istiyordu. bense  sır haline bürünen bu olayların bizzat kendisiyle hiç ilgilenmiyordum. o olay biriktirirdi, ben karakter. olaylarla ilgim sadece o karakteri anlamayı sağlayacak kadar; onun sınırlarını ve derinliğini kavramak içindi. yargılayıcı değildim, ahlakçı hiç değildim. hayata, insanlara kitap okur gibi bakıyordum. işin eğlencesi de buydu. o zamanlar insanları çok dinlememin, kendileri hakkında abuk subuk ayrıntıları sormamın nedeni  de buydu. bu nedenle de diyelim arkadaşımın elinde, selim’in eşcinsel olduğu, ali’nin ayşe’yi aldattığı  şeklinde bir sır var ise bu beni zerre kadar ilgilendirmiyordu. ali’nin  bir katil olması bile  umrumda olmayabilirdi. neticede ben,  katil olmak ali’ye ne yapmış, bununla ilgilenmeye yöneliyordum. tıpkı bir kitaptaki karakteri inceler gibi, çevremizdeki insanlara ilgimin bir okur-seyirci olmasıyla yetinebiliyordum.  hala da öyle.  

çok karmaşık, derin, farklı, insan olmanın mucizemsi  doğasını gösteren işlenmiş bir karakterin benimle kurduğu ilişki bozuk olabilir ve çok da yaralanabilirim. benimle kurduğu gündelik ilişkiyi ve benim incinmemi kompartımana ayırıp onun karakterini benim yaralı bakışımdan da bağımsız olarak değerlendirmek isterim. karakterinin uzantısı olan beni inciten davranışları ya da beni inciten davranışlarının tekrarından oluşan karakterini eğer takdir edilesi bir tutarlılık, kendisiyle kararlı bir uyum içinde görüyorsam,  kendine özgülüğü ile bir parıltısı varsa benim açımdan, benim olayların kötü hatırası ile o karakteri değerlendirmem pek yakışık almaz. bana öyle gelir. hele hele artık olayların tazeliğini yitirdiği geçmişe bakış anlarımda o uzaklıktan karakter değerlendirmesini  daha da hakkıyla yapmak isterim. en çok eleştiri aldığım konulardan biri budur.  nerdeyse mazoşistçe bir eğilimle kendime hiç acımadığım, bedel ödemeye bunca istekliyken iş bedel ödetmeye gelince bu tür soyutlamalarla karşımdakine gereksiz keyif bağışladığım söylenir. katılmıyorum buna.  ne olacak ki, insan çünkü yaralarını onarma becerisi ile doludur. gelir geçer o. hem yanlış yapıyorsam bile bu yanlışlık, gösterdiğim bu tavır nedeniyle kendini üstün gören bir kibir içermesidir bana kalırsa. bu da eşitliği kendi lehime bozmak demektir.  arkadaşımla sır konusu olaylara bakışımızın, yaklaşımımızın neden farklı olduğunu anlatabiliyor muyum şimdi, bilmem.

ona  da dedim o gece; karakteri yeterince yansız ve doğru incelersen, onun hakkında neredeyse kehanette bulunabilirsin. oyun gibi. çünkü insanın karakteri de bir mimari yapı gibi, birbiriyle tutarlı parçalardan oluşmak ister. bir konuda şöyle düşünen biri, bambaşka bir konuda onun yansıması olan, onunla çelişmeyecek bir düşünce geliştirmek ister insiyaki olarak. bu nedenle bir insanı ifade eden en basit nüvesini incelediğimizde onun hemen her konuda nasıl düşüneceğini ve ne yapacağını kestirebiliriz.  (elbette bu oturmuş kişilikler için geçerli.  mesela bir ergenin ya da ergenliği yüzyıllar süren birinin zihninin yüzeyi bir tutarlılık gösteriyor gibi görünse de, altı tüm dengeleri bozacak fay hatları ile doludur. çünkü kendini ve hayatı öğrenirken  kendine de bize de epey sürpriz yapar.)


tutarlılığı ile dikkat çekici olan karakterin sahibi hakkında kehanette bulunulabileceği fikri çok hoşuna gitti arkadaşımın. insanları çok izlerdim eskiden de. kahvede masama oturup, ders çalışırken arada başımı kaldırıp her masada konuşulan siyasetin, kavganın, derdin, tomurcuklanan aşk hikayesinin farkında oluverirdim tuhaf bir şekilde. gençken insanlar kendilerini açıklamak isterler, yüzlerini, davranışlarını açık bir kitap gibi okuyabilirsiniz. başkalarının sırlarıyla çok ilgili olan arkadaşım kendini benden bir sır gibi saklayamazdı bu nedenle. uzaktan hoşlandığı bir çocuk vardı. o kapıdan ne zaman girse, birkaç saniye ona bakakalır, o sırada anlattığını unutur, çilli yüzü kızarır, dili dolanır, kekelemeye başlardı. okulun bahçesinde, kantinde, kahvede gözü onu arardı. ordaysa rahatlar; değilse için için bugün gelmeyecek mi diye kaygılanırdı. bundan bana açıkça hiç bahsetmedi. ben de sormadım.  

o çocukla tanışıyorduk ama farklı grupların insanlarıydık. birkaç kere cebeci’deki evine uğramışlığımız vardı, ama derin bir muhabbetimiz de yoktu. ikisinin birbirlerine açıklanmamakla sır olan ilgi biçimlerini bakışlarından, davranışlarından anlardım; ikisinin de olduğu ortamlarda, onların bu kendilerine bile açıklamadıkları gizli işaretlerinden ortama sanki bir elektrik yayılır, sanki tüm kantin bir mikrodalga fırına sokulmuş gibi nesnelerin molekülleri kıpırdaşır dururdu. ben önce iskemlenin halinden anlardım, onların orda olduğunu, öyle diyeyim.

işte  o gece ona, madem ki laf da açıldı, o çocuğa olan ilgisini farkettiğimi ve ona olan ilgisini açıklamaya hiç gönüllü olmamasının nedenini  anladığımı söyledim. çünkü sırlara merakı ve sırları koruma biçimi, onun bu aşk dolu ilgisini yaşama biçimini de belirliyordu. aşık olduğunu söylemeyecekti, çünkü bu bir sırrın ifşa edilmesi gibiydi. sır da sezdirilebilir ama ifşa edilemezdi; çünkü sahip olunan güçten feragat etmek demekti bu.  sırları açık ettiği anda yaşayacağı tatmin duygusu, o çocuğa olan ilgisini açıkladığında ona dokunma imkanını elde etmesi ile benzerdi. ama bu da oyunun bitmesi demekti. bir sırrı ortaya sermesiyle yaşayacağı eğlence,  bir aşkın ilan edilmesiyle yaşanacak cinsellik gibi yaşandığı anda kendini tüketen şeylerdi, arkadaşıma göre. o, gerçeğin örgüsünün olayların akışını belirleyecek düğümünü kendi atmak ve onu da çözmek istemezdi. böyle dedim.

kendime övgü çıkardığım bir hayretle dinledi beni. ama sonunda  kahkahayı basıp, yanıldığımı söyledi. yanılmış olmamdan da çok zevk alıyordu. bu kadar afili açıklamayı boşuna yaptın, dedi. sana şimdi açıklayacağım ve böbürlenmek için de şu kadar pay bırakmayacağım sana. hmmm… aşk, karakterden sapma göstermemize neden olan belki de yegane şeydir. bunu atlamak tüm teorinin yerle bir olmasına neden oldu n'aber!!:) çok eğleniyordu.  anlattı. 


yağmurluymuş o gün.  aşık olduğu o çocuğu görememekten acılar içinde kıvranmış evde.  sonunda dayanamayıp evden çıkıp cebeci’ye, onun evinin kapısına gittiğinde sırılsıklammış yağmurdan. ne diyeceğini, ne yapacağını, onun evde olup olmadığını, evde bir kızın olup olmadığını bile bilemiyormuş. bir an geri dönmeyi düşünmüş, ama kıpırdayamıyormuş yerinden. kapıyı tıkırdatmış. kalbi öyle güçlü gümbürdüyormuş ki, bedeni sallanıyormuş. kapı açılmış. şaşırmış çocuk, bir şey demeye niyetlenmiş ama arkadaşım izin vermemiş. tutup öpmüş çocuğu. hiçbir şey demeden  çıkmış gitmiş sonra da. üç gündür ne okula ne kahveye gelmemiş bu nedenle. çünkü, benim anladığım şekilde söyleyecekse, üstünde anlaşmaya vardıkları tüm o işaret dili o öpüşten sonra yerle bir olmuş. öylesine bir boşluk olmuş ki böylece, sanki yeryüzünde hiçbir canlının olmadığı, hiçbir şeyin isminin olmadığı, yerleşik bilginin, kültürün, geleneğin bulunmadığı bir boşlukmuş bu. eğer gelir de kahvede onu görürse, ona ne diyeceğini, nasıl bir yaklaşımda bulunacağını bilemezmiş. çünkü anlıyor muymuşum, bomboşmuş zihni. onu nerde görürse görsün onu öpmekten başka yapacak bir şey kalmıyormuş geriye. bu da, eh yani aptal gösterirmiş onu:)

konunun iyice dağıldığının farkındayım. üstelik öyle salkım saçak oldu ki bu uçları toplayıp bir hisseye bağlamaya da çok üşeniyorum. zaten yazacak onca okuduğum kitap dururken niçin bunlarla oyalanıyorum, hiç bilemiyorum. buraya kadar okuma zahmetine katlanmışsanız sizi hiç değilse bir kek kurabiye tarifiyle göndereyim isterim, ama o da yok. öylece pat diye vedalaşacağız şimdi. ben müziği kısıp, tina’nın tüylerini fırçalarken sizi de bu dağınık metni okumanın pişmanlığı ile başbaşa bırakacağım. hrrr…:) bitti.

18 yorum:

Aylak Kedi dedi ki...

pişmanlık mı? yanılıyorsun pericim, çok zevk aldım okurken. hatta biraz daha mı uzun olsaymış..

endiseliperi dedi ki...

:p
sağol, aylak kedicim. sen de olmasan:)
sevgiler çok.

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Zevkle okudum yazıyı, arkadaşınızı yorumlarken kullandığınız tırnak içinde afilli tespitler ise ayrıca güzeldi. Fakat arkadaşınızın cevabına yansıyan o doallığı da çok sevdim. Zaten başka bir şey anlatmaya da gerek olmamalı bana kalırsa, böyle güzel...
Sevgiyle...

endiseliperi dedi ki...

vuslat,
konuşup durmuşum işte. bugün biraz kederliyim. belirgin bir nedeni yok. bu kederi atlatmanın bir yolu olarak sanırım, bazen kendimi hatırlamak istiyorum da ondan konuşmuşum... bir direnç kazanma yöntemi olarak, anlıyorsunuzdur. justine olsa, o da anlardı. oysa günler birbirinin aynı, insan tuhaf bir şekilde mutluluğa ve kedere kapılıyor, bakıyorsun, her şey aynı yahu. yani insan neden o mutluluk anında otomata bağlamaz kendini, ne olur da kedere kapılır böyle, bilemiyorum.

anlattığım zamanlarda çocuktuk aslında hepimiz. ama ne ciddiyetle bakmışız hayata. o zamanlar insanlar çabuk büyüyormuş. aslında nerdeyse arçil'den birkaç yaş daha büyükmüşüm. inanılmaz bir şey. hep derim kendimin annesi olsaymışım diye, tek başına kendini icat ederek öyle doğru şeyler yapmaya çalışmış ki... çok da yanlış yapmış, ama kendinde diretmiş bir yerde. çok duygusalım da ondan böyle konuşuyorum bugün. bi de sizi görünce justine geliyor aklıma, özlüyorum onu.

böyle işte. sevgiler.

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Hüznü anlayabilirim sanırım. Ama inanın bana hiç bir şeyi otomata bağlamak istemeyeceksiniz; ne kederi, ne sevinci... Öylesi ancak cennet, cehennem tasvirleri olurdu çünkü. Sonsuz sevinç, sonsuz keder... Sonsuzluk aslında bir durma yok olma, hareket etmeme hali değil mi? Boş verin böylesi daha iyi. Hatta size biraz daha hüzün armağan etmeme müsaade edin: http://www.youtube.com/watch?v=spJcjeh25go bu bağlantı Le Refuge filminin soundtrack'ıdır. Filme de çok güzel yedirilmiştir.
Ve kesinlikle evet, Eskiden sanki ikişer ikişer yaşanırdı yıllar. Çok şey sığardı, o küçücük anlara... Mesela demişsiniz ya cep telefonu yoktu, bilgisayar falan... Ama bu ya, kontürlü telefonlar vardı aşağıda ki bakkallarda oradan ulaşılırdı sevdiklerimize, mektup vardı bir kaç hafta da adrese ulaşan... Ya bu yavaşlık yoğunlaştırdı bizleri, ya da... Ya dası da başka bir zamana artık.
Sevgiyle...
Ps: bir başka zaman da neşe hediye ederim artık :)
Ps2: Sevgili Justine'in iyi vakit geçirdiğinden eminim. Umarım çabuk görüşürsünüz...

endiseliperi dedi ki...

sevgili vuslat,
teşekkürler video için. daha iyiyim şimdi. yok, öyle sonsuzluk gibi iddialı beklentilerim yok, anlıyorum dediğiniz de, sadece şu 24 saatleri gerektiği gibi çok savrulmadan, yapılması gerekeni yaparak ve asgari bir huzuru sağlayarak geçirmeye gayret ediyorum. gerisi edebiyat. aa, az önce justine ile konuştum, çok selamı var size de.

sevgiler çok.

Adsız dedi ki...

Sevgili Endişeli Peri,
Ankara fonlu,üniversite yıllarınıza ait yazdığınız her yazı beni çok mutlu ediyor.Bana yepyeni hayal imkanları sunuyorsunuz.Kendi parlak geçmeyen üniversite yıllarımın telafisi oluyor sanki.Bilgisayar ve telefonun olmadığı Ankara'da geçen günlere kendimi yerleştiriyorum.Sevdiğim her filmin, kitabın ya da birinden dinlediğim her güzel anının bir parçası olduğumu düşünmek bana iyi geliyor belki de ondan..

Sevgiler

Özge

endiseliperi dedi ki...

özge'ciğim,
akşam fazla atıp tutmuşum istanbul aleyhine;) sildim şimdi onu, kusura bakma, olur mu? ankara'yı seviyorum özge'ciğim. orda geçen zamanlarımı da seviyorum. belki sevdiğim ankara değildir de o zamanlardaki halimizdi.

sevgiler.

histerik dedi ki...

sebebi var dinlerken ruh halimi aydınlatmaya iyi bir okuma oldu teşekkürler bazı insanlar verdikleri hislerle bizi istemediğimiz yerlere götürürler bizi kendimizi sevmediğimiz kendimize ordan baktığımızda beğenmediğimiz. böyle bir ruh halinde aslında herşeyin dürüstlüğü ile affetmeliyiz kendimizi. sizin üslubunuz bir parça aydınlatıyor yüreğimi

endiseliperi dedi ki...

sevgili histerik,
bir insana yapılabilecek en büyük zalimlik, onun kendini çirkin, aptal, güvensiz hissetmesine neden olmaktır. bir ilişki mutluluk vaadini içermelidir; içermiyorsa da bitmesi gerekir. çünkü insan haysiyetiyle çatışmaya girer o ilişkide, öyle zedelenir ki... yaşadım ben öyle bir ilişki ve 80 yaşıma da gelmiş olsaydım, yapacağım şey terketmekti. çünkü insan kendine yakıştıramaz, itiraz etmek ister, anlıyor musun? en kötüsü de bunun bir çıkışının olmadığını, bunun kaderin filan olduğunu düşünüp, bir yandan kendini kandırırken, diğer yandan şiddetle ölmeyi beklemektir. sana önerim sevgili histerik, sana bu ruh halini dayatan insandan olabildiğince, yapabildiğin kadar hızlı kaçmaktır. kaçarken de nefret etmek, öfkelenmek, zamana, duygularına acımak, kendini didikleyip bitirmek asla çözüm değil. kaç ve hayatını yeniden kur. ne bileyim, evinin duvarlarını sevdiğin bir renge boyamak bile sandığından çok daha iyi gelir. kendine temsili, iyi bir kitap seç okumak için. bu, yeni hayatının bir sembolü olsun. hareket et, bu sırada yaralı zihnin kendini onaracak.

bir sorumsuzlukla konuşuyor görünebilirim şu anda, ama ne hissettiğini anlıyorum da ondan bu. geçecek ve kendini yine güzel, akıllı duyacaksın, gerçekte de olduğun gibi.

sevgiler.

Atze dedi ki...

Güzel Peri,

Karakter biriktirmeyi, çok ciddi, sevimli ve güzel buluyorum. Yakın, uzak, alakalı, alakasız tatlı bir keşif alanı olan ne çok insan var. Zenginlik.

Geçen gün hakkında yazarken, yaşadıklarına bakıp ne mucizeler başardığını düşünmüştüm. Sana verilen malzemeye oranla nasıl eserler çıkarmış, kendini nasıl bir abideye dönüştürmüşsün, buna devam da ediyorsun. Zaten yatılılık anlarından evvel de kendini yetiştirmeye başlamışsın, kendinin annesi olmuşsun.

Bir şair arkadaşım "insanın kendine olan merakı, başkalarına olan merakıyla atbaşı gider." demişti. Bir yerden bakınca korkunç, bir açıdan hoş gelmişti.

Seviyorum biriktirdiğin karakterleri okumayı, mrrr diyoruz Piyon'la birlikte. :)

Sevgiyle.

endiseliperi dedi ki...

atze'ciğim,
ben yaşadıklarımı "normal" sanırım ve çok cesur filan olduğumu söylediklerinde çok şaşırırım. sanırım fena biri değilim;) teşekkür ederim güzel sözlerin için... bakalım önümüzdeki yıllar daha ne gösterecek, çok heyecanlı. yaşayalım, görelim:)

öpüyorum seni ve piyonu. sevgiler.

TOLGA dedi ki...

merhaba peri teyze. ahmet'le ben
bayramınızı kutlamaya gelmiştik.
mendil içinde şekerimiz hazırsa alıp
kaçalım:)

ps: eliniz de hala sigara görüyorum.

ellerinizden öperiz.
saygıyla.
tolga - ahmet

endiseliperi dedi ki...

ya, git işine tolga, ya:) demek intikam olsun diye bana teyze demeye karar verdin. yemezler oolum, çocuksun sen, buna mı bozulucam:) valla geçen bayramdan kana şekerler var. bir vazoyu şekerlik olarak tasarlayıp antredeki sehpanın üstüne koymuştum, hala orda. geçen gün mahallenin çocukları, ne yapsınlar can sıkıntısından asansörle oyalanıyorlarmış. benim katta tek daire var, o da benim, iki dairenin birleşmesinden mütevellit, bir satay yavrusu diyeyim de gelecek sefere, kraliçe olarak selamlanmayı umabileyim;) hah işte, saray yavrusu evimde dolaşırken asansör bizim katta durunca, pat diye açtım kapıyı, çocuklar kızacağımı sandı. yaşasın misafir, diye çığlık attım:) vazo şekerliğimi alıp hepsine şeker ikram ettim. hepsi önce birer tane aldılar, ne kibarsınız yaaa, dedim, çok alın. kızlar pembe ve turuncu, oğlanlar kırmızı ve kahve renkli şekerleri seçtiler. annemize d ealabilir miyiz, dediler. ceplerine, avuçlarına doldurdum. ne kadar küçük oluyor bu insan yavruları, vazonun yarısı hala şekerle dolu. ya tolga tuhaf bir soru soracağım şimdi sana, bayram tam olarak hangi gün? ona göre şeker almam, milleti aramam gerek. zira farketmişsindir, bana her gün bayram;)

ahmet diye biri bence yok, tolga. o, dövüş kulübü filmindeki gibi senin yarattığın bir karakter. biz blog ahalisi farkettik bunu çoktan ama sana işte şimdi açıklıyorum: ahmet diye biri yok, üzgünüm, tüm o site macerand ayalnızdın. korkmana gerek yok. hepimiz yalnızız:)

sevgiler.

TOLGA dedi ki...

eh, o kadar saklıyordum ahmet
diye birisi olmadığını.
bravo valla nasıl da
anladınız şıp diye:)
okullar açıldığında, bütün veriler elimizde, ahmet'le
kadıköy moda'da bir gün
karşınıza aniden çıkarsak şok olmaca yok:)

'bayram salı günü.' bizim madlenler hazır olsun lütfen teyzeciğim:)

ps1: blogumuza,ahmetle sesli/görüntülü video koyarsak mahçup olmaca yok, ok mi:)

ps2: ah, o ıp noları bizim gibi
profesyonellerde:)

ps3: biz de 'peri = atze' diyoruz:)

sevgiyle.
tolga

endiseliperi dedi ki...

benim kadıköy de olduğum bir zaman, sizin (hadi seni kırmayayım ahmet varmış gibi yapayım;) kadıköy d eolma ihtimaliniz %5 filan. öyle videoya filan inanmam, biz bir film boyunca sahnede iki kişi gördük de meğerse bir taneymiş, hayal görüyormuşuz. artık gerçeklik duygumuz iyice hapı yuttu, hiçbir şeye inanmıyoruz.

salı demek, şahane. severim salı günlerini. madlen alayım gerçekten, arçil çok sever.

sevgiler.

Adsız dedi ki...

yuzume tebessum kondu sayende :) sagol!

endiseliperi dedi ki...

çok sevindim. sen de sağol.
sevgiler.