Çarşamba, Kasım 23

ortaya karışık






 bugün türlü türlü konulara uğradı aklım. bir aşk yazısı yazmayı istiyordum mesela, izlediğim bir aşk filminden yola çıkarak. şu film. dandik film kontenjanım bu aralar pek şişti. ancak filmde hiç fena olmayan espriler dolaşıyor. kızla adam iki eski arkadaş. sevgili olma ihtimalleri hep şu bu nedenle engelleniyor. ancak birlikte çok eğleniyorlar. birbirlerini anlıyorlar filan. ben zıt kutupların birbirini çektiği yalanına hiç kanmam. sevişmek ve başka da ortak bir şey yapmak istemeyen iki insanın icat ettiği bir kandırmaca o, bana kalırsa. neyse, filmde iki iyi arkadaşın ortak mizah anlayışları ve süper bir seks hayatları var. birlikte bir şeyler yapmaktan, yaptıklarını birbirlerine anlatmaktan hoşlanıyorlar. ancak kader her zaman yaptığı gibi ağlarını yavaşça örüyor. 

sonra yine conrad vardı aklımda, ama yazmak istemedim. siz sevmiyorsunuz conrad yazılarımı. hayır hayır, itiraz etmeyin. 

bir de kereviz yemeği ve kıymalı pide hamuru tarifi vereyim istiyordum. ama onları da yiyip, karnımı doyurunca dikkatim dağıldı. bugün, illaki yazayım istiyordum ama, niyeyse. sıcak odadan soğuk mutfağa gelip, sigara ve çay eşliğinde hızlıca yazıp, tekrar odaya döneceğim şimdi. bu soğuk ve kısıtlı arada çıka çıka aşağıdaki yazı çıktı. n'apalım, bu havalardayım valla bu aralar. nevrotik bir sızı içimde şöyle bir dolaşıp, yokluyor, ama sonrası da iyilik sağlık.

Shame for You by Lily Allen on Grooveshark 
arçil bu aralar çok seviyor, lily allen'ı. ben de seviyorum. 

az önce izlediğim dizide, aralarında feci sorunlar olan ve bence tüm iyiniyetli çabaya rağmen kurtarılması mümkün olmayan dört kişilik aile kendilerine ve sorunlarına bir es verip, masaya oturup bir kağıt oyunu oynadılar. o oyun sırasında çocuklar çocuk; baba, anlayışlı, şakacı bir aile reisi; anne mutedil, güleryüzlü biri oldu.  anladık ki, eğer her şey yolunda gitse, bu aileden böyle şeker gibi bir tablo çıkma olasılığı var. ama aslında baba muhtemelen beyaz saray'a suikast yapacak olan, el-kaide türü bir örgüt tarafından beyni yıkanmış bir terörist. yemek pişirip, çocuğu okuldan dönmeden önce gözyaşını silme hassasiyetine sahip anne başka bir adama aşık. çocuklardan büyüğü daha o yaşta uyuşturucu kullanıyor. küçüğü ise her sıradışı olaydan fazlasıyla etkilenen, muhtemelen büyüdüğünde ruh hastası olacak biri. ancak bu ailenin idealize edildiği an, işte o masaya oturup oyun oynadıkları an.

hiç sorun yokmuş gibi davranıp; yazgının öldürücü darbeyi bir anda vurup temiz iş yapmak yerine, yavaş ve gizli bir intikam planı içinde işkence etmeyi tercih edecek bir kindarlığa sahip olduğunu anlamazdan gelip masaya bir oyun kutusu çıkarmakta ve tüm aileyi ister zorla ister gönüllü, o masanın çevresine oturtmakta büyük fayda olduğu çok açık (cümleyi yazarken kendimi durduramadım. baktım, pek de afili duruyor, silmedim;) . ben dizinin bu minik ayrıntısına ikna oldum. fena bir dizi değil.


o halde biz de yapalım; oyun oynayalım. benim oynamayı becerdiğim tek oyun scrabble. scrabble bir sözcük bulma oyunu. her harfin bir değeri var. elindeki altı harften en yüksek rakama ulaşacak sözcüğü oluşturup, bu sözcüğü en yüksek rakamı alacağın şekilde yerleştirmen gerekiyor. bence çok zevkli bir oyun, denemelisiniz mutlaka. arçil'le zaman zaman oynuyoruz.

bazen elimizdeki harflerden hiçbir sözcük yapamayacak kadar okunaksız gelir hayat. işte tam bu sıkışmış zamanlarda ortaya bir oyun kutusu çıkarmak lazım belki de. hayata es vermek, çevremizdeki insanlarla ideal bir kandırmaca yaşamaya göz yummak için. bakın, tabu oyunu da iyidir.



28 yorum:

redrabbit dedi ki...

Bazen o harflerin harf olarak bile bir anlamı yoktur gözümüzde hatta..Kelime oluşturma gayreti bile son derece yorucu gelir.Öyle zamanlarda o harfleri yavaş yavaş toplamak,bez torbasına ya da kutusuna koymak ve bir çay demlemek yapılacak en mantıklı iştir.Benim de bugünlerde öyle bir sürüklenme halim var ki peri,sorma.1 saat sonrası için bile plan,program yapamıyorum,söz veremiyorum.1 saat sonra ne isterim,ne halde olurum bimiyorum ve bilmemek de kötü gelmiyor ayrıca.sadece salınıyorum bir o yana bir bu yana.keşke aşk yazısı da yazsan.Ben bendeki kelimeleri tükettim şu sıralar.iyi gelebilirdi seninkiler..

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Gerçekten de ortaya karışık olmuş :)
scrabble hiç oynamadım. Ama bir kere tabu oynamıştım ve oldukça kötü geçmişti. Benim çok yakın iki dostuma karşı kardeşim ve ben oynamıştık. Ve açıkçası kardeşimle ben bu oyun kesin bizde gözü ile bakıyorduk. Üzerimizde hafif bir kibir bulutu dolaşıyordu işte... Velhasılı o akşam feci yenildik. Meğer tabu denilen oyun takım üyelerinin birbirlerini ve yaşamlarını çok iyi tanımalarıyla ilintiliymiş. Ben ve kardeşim ise o akşam fark ettik ki biz gerçekten birbirimizi hiç tanımıyoruz...
Kibir dedim de ben bu kibir konusunda hayatımın dersini daha on altı yaşlarında almıştım. Ailem Türkmen olduğundan çocuk yaşta her ne kadar ailenin belirli bir kesiminden uzak da büyümek zorunda kalsak, güreş yapmaya başladık. Bir nevi geleneğe uyduk işte. Sonrası ben Judo'ya geçtim ve uzun yıllar yaptım ama daha da önemlisi 16 yaşında iken hem iyi bir güreşçi hem de siyah kuşak Judocuydum. O ara okuduğum okulun arka bahçesinde de güreş müsabakaları yapılıyor. Bir çeşit erkek çocuk eğlencesi :) Ben de o sıralar okuduğum lisede divrimci bir fraksiyonun lise örgütlenmesinin sözcüsüyüm. Eh yanımda sevgili de var. artı siyah kuşak, aileden güreşçi vb. yani her yönüyle sağımdan solumdan karizma akıyor :) Ben o gazla yanımda sevgili olduğu halde arka bahçeye gittim. Ben de varım diye iddiaya yattım. Ve karşıma boyu ve kilosu ancak benim yarım kadar olan celal isimli bir çocuk çıktı. Ben o çocuğu görünce bu mu rakip başka biri gelsin diye babalandım tabi... Ama diğer herkes çekiniyordu benden. Mecburen kabul ettim. Herkes açıldı. Çocuğu basit gördüğümden ve ciddiye almadığımdan, bu durumda kibir alenen tavan yapmıştı bende, sevgiliye hava atmak için çocuğun direk üzerine yürümeye ve belinden tutarak ters künde çekmeye karar verdim. Güreş başladı, bendeniz o güvenle hiç önlem almadan çocuğun üzerine direk yürüdüm ve elimi beline doladım. Ve birden tarihin en kısa süren güreşi sonuçlandı ve ben ilk saniyede sırt üstü yerdeyim... Çocuk hiç bir şey yapmadı sadece ayaklarımı tuttu ve kafası ile itti. Altı yaşında çocuk olsa yemeyeceği hareketi ben yemiştim. Eh o dakikayı düşünün artık ne karizma kaldı, ne ciddiyet, ne hava... Dağılmıştım. Bu olayı uzunca yıllar hiç unutmadım. Ne zaman rakibi, düşmanı zayıf görecek olsam o güreşi getirdim aklıma...
Böyle işte...
Bu arada nereden nereye? bir ortaya karışık da ben donattım galiba...
:)
Sevgiyle...

endiseliperi dedi ki...

çok, çok yorgunum. sanırım hastayım da. yorgunluktan anlayamıyorum bunu. öylece yatıyorum. yarın konuşalım, olur mu?

öpüyorum ikinizi de. sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

işte sabah, işte bugünü ne yapacağı hakkında kararsız ben. dün çok yormuşum kendimi ve biraz da hasta uyandım. çayı demledim. bugün okula gitmeyen oğlumla kahvaltı yapacağız birazdan.

aşk hakkında artık ne desem tuhaf, gereksiz. o kadar çok konuştum, yazdım ki hakkında. aşk güzel bi şey:) diyip, susmam lazım artık. insan hep aşık kalmanın bir yolunu bulmalı. insan şu çaya, ışığa, renklere aşkla bakacak kadar genişletmeli bu duyguyu. aşk, tanrı imiş gibi içinde taşımalı, içinden taşmalı. birinden ona akmamalı sadece.(hapşırdım. çok yaşa, de).

başıma ne geldiyse benim, aşkla bir ilgisi vardır. pişman değilim, aynısını yine yaparım;)

iyi ol, lütfen, radrabbit'ciğim. aşık ol!:)(hapşırıklar arasında bunları demek komik oluyor:)

sevgiler çok.

sarılıyorum

endiseliperi dedi ki...

vuslat,
yanımda bir rulo tuvalet kağıdı, burnumu silerek yazıyorum şimdi size. başımda, rüzgarın sürükleyip, tıngırdattığı bir konserve kutusu gibi bir gürültü var. benim hastalığım da bu kadardır zaten, bir kaç saat sonra bi şeyim kalmaz.

aklım karışık olduğundan değil de
sanki masada küçük tabaklarda türlü türlü, az az yemekler varmış da ben sabırsızca hepsinden tatmak istiyormuş gibiyim. zihnim bazen çok heyecan verici geliyor bana. buraya hepsini yazsaydım, deli saçması gibi olacaktı. onları ayıklayıp, hale yola sokmaya çalışınca da böyle tatsız ve karışık ve bağlantısız bir yazı çıktı ortaya.

aslında her oyun, diğerini bilmek, olmadıtahmin etmek üzerine kurulu sanırım. saklambaç oynasan bile arkadaşının nereye saklanmayı isteyeceğini tahmin edersin ebeysen. kardeşler birbirlerini hiç tanımazlar. geçen gün bir arkadaşımla konuştuk bunu, insan çocukken kardeş oluyor, sonra herkes çok farklı, özellikle farklı olmaya uğraşarak büyüyüp gidiyor ve yabancılaşıyor. benim çok yakın bir kız arkadaşım vardı üniversitede. ufuk. o zamanlarda oyun oynamak, eğlenmek, dans etmek filan tercih edilen şeyler değildi ya, sessiz sinema oynadık bir gün. onunla o kadar yakındık ki, hiçbir şey yapmamıza gerek kalmazdı, yüz ifademizle, bakışlarımızla filmi anlatırdık. bilirdik. komedi olmuştu bu. her şeyde böyleydi, birbirimize bakmamız yeterdi, içimizdekini anlamaya. çok ama çok seyrek görüşüyor ve yazışmıyoruz da. ama onu çok seviyorum ve çok, çok özlüyorum. geçen gün mektup yazdım ona. onunla her şeyi konuşurduk ya, okuduğumuz kitapları, sevdiğimiz bir filmi bıkmadan anlatmayı, dinlemeyi de severdik. halimi anlattıktan sonra yine okuduğum kitaplardan bahsettim. birbirimizin tabağından yemek yiyip, birbirimizin kazağını giyip, okuyup, öğrendiğimiz ne varsa birbirimize anlatarak, birbirimiz için bir ayna olmuştuk ya, sonra herkes bambaşka şeyler yaşayıp bambaşka dünyaları yansıtmaya başladı.

bir çay alayım da konuşmaya devam edelim.

endiseliperi dedi ki...

insan, kendi zaafıyla yüzleştiği o hikayelerle adam oluyor biraz da. aklımıza gelince o aptalca hareketimizin utancıyla içimiz ürperiyor ama onlar da olmasaydı böyle de olmazdık. hala daha sevimsiz bir kibirle davranan insanların ya böyle bir hatırası yok, gibi gelir bana, ya da sevimsizce kendilerini çok kolladıkları, her durumda kendilerini savunduklarını düşündürtür. kendini çok kollayan, her durumda kendini düze çıkartan, hiç yıkılmayan insanlardan hiç hoşlanmıyorum.

celal miydi cemal mi, bu ismi duyunca içim hala korkuyla dolar:) anlattım bunu. belki de size anlattım. ilkokulun ilk sınıflarından birine giderken bizim mahalleden, hiç tanımadığım, bu isimde, kapkara bir oğlan vardı benden birkaç yaş daha büyük. okuldan dönüşümü sokağın başında bekler ve beni gördüğü an hızla peşimden koşmaya başlardı. dövmek için:) belki de aşıktı:) kırmızı, küçük, bavul şeklinde çantam, ara sokaklarda hızla koşup, her seferinde eve ulaşmayı başarırdım nefes nefese. kimseye de anlatmazdım bunu:)insan çünkü küçükken her şeyi kendi hatası sanıyor. yazık çocuklara.

sıcak çay iyi geldi. daha iyiyim şimdi. bu evden taşınmam lazım. soğuk, çok geniş. evin beşte birini kullanıyoruz sadece. ama seviyorum da galiba bu evi. hiç hazır hissetmiyorum taşınmaya. belki de alıştığım, şu mutfak penceresinden hep baktığım manzara. bu görüntüye, ona bakan kendime çok alıştım.

hmmm... tamam, hadi. sevgiler.

Buket dedi ki...

geçmiş olsun pericim, niye conrad sevmiyorsunuz diyorsun.sayende conradı- bilmeme rağmen -okumamıştım ve bunu hızlandırdım. şimdi elimde olmayanları bulmaya çalışıyorum. scrable devamlı oynarız, tabu da kuzenlerle bol kahkahalı güzel oluyor. filmi de merak ettim , hemen bakacağım..

endiseliperi dedi ki...

teşekkür ederim, buketcim. conrad okumana çok seviniyorum. çok seviyorum conrad'ı. geçen gün buraya yazmaya niyetlendiğimde, onun hakkında öyle duygulu şeyler yazmaya niyetlendim ki, kendi niyetimden, sevgimden gözlerim doldu:)

ben daha çok oynamak istiyorum scrabble'ı ama arçil öyle yoğun ki, ancak beni mutlu etmek istediği zamanlarda oynayabiliyoruz.

filmi zevkle izlersiniz bence, buket. ben bu aralar derin, derinlik sanısı veren her şeyden biraz uzak durmak istiyorum. bazen oluyor bana bu.

öpücükler, sevgiler.

isil c. dedi ki...

((( geçmiş olsun peri )))

böyle parantezler sarılma işaretiymiş, yeni öğrendim

not: tanıştıydık (bayağı iyi bir kelime oldu bu :))

Bir Yerlerden dedi ki...

Filmi izlemedim ama kitabından çok keyif almıştım. Şimdi filmi de bir merak ettim. teşekkürler

dgül dedi ki...

Perimmm, geçmişler olsun, geçsin gitsin çabucacık hastalık da, keyifsiz olan her bir şey de... İyi ol, kendine iyi bak lütfen; ilaç da al bence; ballı limonlu naneli ıhlamur; portakal suyu, tavuk suyu çorba tercihen; bol bol tüket lütfen... Öpüyorum seni çok çok... (Dip not: Boş ver gitsin dağılmış gitmiş sözcükleri; toplamak için uğraşmamak lâzım bence... ;)

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Geçmiş olsun; Conrad ile ilgili duygulanma bölümüne çok güldüm :)Yazarlık yeteneğine elbette bir diyeceğim yok. Benim karşı çıkışımın sebebini biliyorsunuz. Gerçi siz bunu pek de öyle kabul etmiyorsunuz ama... Her neyse, Ben hastalandığım vakitler sıcak bir kahve, bir tabak yoğurtlu makarna, ve dvd kürü uygularım. Çok işe yarıyor...
Sevgiler...

endiseliperi dedi ki...

ışıl'cığım benim. sarıl sarıl, çok iyi geldi bu:) yine karşılaşsak ve sen bıcır bıcır hiç susmamacasına konuşsan ya, yine:)

öpüyorum seni ve eh artık şimdi kocaman olmuş kızını.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

bir yerlerden, izlediniz belki şimdiye kadar. o kadar da berbat bir film değil bana kalırsa. oyalıyor. ve kızın esprilerine gülümsedim ben hep. anne hathaway'ın o güzelliğine yakışır zeka ve mizah anlayışı olması şaşırtıcı bir sürpriz oldu. ne kadar güzle bir kadın yahu o.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

dgülcüm,
geçti gitti zaten hastalık. az önce saçımı boyadım:) berbere boyatıyordum ya son aylarda bu kez şu yeni çıkan köpük boyayı deneyeyim dedim. sanki daha kolay oldu boyamak. bir duşa girip çıkayım bakalım, iyi de bir boya imiymiş, yazarım.

bugün istanbul, pırıl pırıl güneşli. oğlum arkadaşında kalacak sanırım bu gece. ben de yemeğimi tek başıma yiyip, yatağa girip, istersem okurum, istemezsem unforgettable adında bir diziye başladım, onu izlerim. fena bir dizi değil. süper bir hafızaya sahip, gördüğü her ayrıntıyı hatırlayan ve aralarında bağ kurma yeteneğine sahip, kızıl saçlı çok güzle bir kadın dedektif var. kızın kaslı kollarına bakınca ben de spor yapayım, ben de kaslı olayım istedim:) ama bu çırpı kollara nasıl kas yaparım, onu bilemiyorum:)
hah, sözcükleri de olduğu gibi dağınık bıraktım. ama pazartesiye hepsini toplayıp, şu mız mız, güvensiz, içekapanık halimden çıkmayı istiyorum. bakalım.

öpüyorum ben de seni çok.
selemlar, sevgiler herkese.

endiseliperi dedi ki...

yeniden merhaba vuslat,
nasıl oldunuz, nazım'dan eve ulaşabildiniz mi acaba? insan sadece bedeni kirlendiğinde değil bazen zihin karışıklığı durumlarında da şöyle uzun bir banyo yapmak istiyor. ve hayret, su zihne de iyi geliyor. insan daha düzgün düşünmeye başlıyor:) makarnaya bayılan arçil her ne hikmetse yoğurtlu makarnayı pek sevmez. yoğurt yedirmek istediğimde mantı yapıyorum ona. ben sever miyim, hiç bilmiyorum. yeme içme düzenimi öylesine arçil'e göre ayarlamışım ki artık neyi sevdiğimi pek bilmiyorum. mesela patlıcan çoktaan unuttuğum bir sebze oldu.

hava çok güzel görünüyor. iyi ki gitmişsiniz nazım'a. soğuk olması da önemli değil. ben hemen hiç gitmiyorum artık, bahçesinde oturamayacağım için. ama bu aralar gidip, çok özlediğim bülent'le görüşmeyi çok istiyorum. bakalım.

sevgiler.

dgül dedi ki...

"Mız mız, güvensiz, içekapanık" hallermiş, kim demiş Perim ya, çok tatlısın sen; kendi ellerin maharetiyle arslanlar gibi boyamışsın ya saçlarını; daha ne olsun; ben ne becerebilirim, ne de niyet ederim becermeye, yaptığım tek şey saçlarımın beyazları iyiden iyiye çıkana kadar durmadan ertelemek, sonra görüntümden iyice bunalan zavallı arkadaşlarımın zoruyla bin nazla berber koltuğuna oturup, bol bol da mızırdanmaktır boya bitesiye kadar... Seninle bir kez daha gurur duydum bak şimdi.. :) Ama kaybolup gittiyse beyazlar, savur saçlarını, gelsin kendine güven, kaslar da olur mu olur belki bir gün, belli mi olur? ;)
Bir de madem bugün Arçil yok yemekte; şöyle bir zamanlar en çok sevdiğin haliyle bir patlıcan yemeği yapıp, misler gibi yiyiverseydin diye düşündüm kendi kendime.. :) Gerçi belki çıkmak istemezsin nekahat haliyle ama, hep bu oğlanların gönlünü yapıp, kendimizi ihmal etmekle mi geçireceğiz ömrümüzü ayol? :)) (Ben çocukluğumdan beri sevmem diye tutturduğum patlıcan yemeklerini, şimdilerde keşfediyorum bu arada, bir dolu versiyonunu deniyorum ve şu işe bakın ki, seviyorum yaptıklarımı da...;)
Güneşin yüzüne düştüğü, profilden bir resmin vardı sanki senin... Güneşli bugün deyince; o halinle beliriverdin birden gözümde...
Güneş sıcaklığında sevgiler yolladım sana, bir kucak dolusu hem de... :) Günü keyifle dolsun canım Perim...

endiseliperi dedi ki...

:) fena olmadı boya. köpük de eğlenceli bir icat olmuş. arada szie yazdıktan sonra, conrad'ın zafer'ini okuyup bitirdim. duşa girmek de iyi geldi. dışarı çıkmadım, patlıcan almaya. mercimekli bulgur pilavı ve tavuk yiyorum.

mızmızım bu aralar. belki kış depresyonu filandır. kendi kendime plan yapsam neyse, onu başkalarına söyleyip yapmayınca sıkılıyorum.

güneş hep olsa, bi şeyim kalmaz:)
sağol bitanem tatlı sözlerin için. öpüyorum çok seni.

deniz dedi ki...

peri avukatlık nasıl gidiyor

Aze dedi ki...

Geçmiş olsun sevgili peri...Belki de geçmiştir bile...

endiseliperi dedi ki...

teşekkür ederim, aze'ciğim. geçti bile.

endiseliperi dedi ki...

deniz,
benden avukat olur mu ya. samimiyetle deniyorum, her seferinde kaçarak uzaklaşıyorum. ama bak, hala bir yol ayrımındayım, olursun, diyorsan ona göre bi daha düşüneyim. avukatlıkla aramızda zor bir ilişki var. birbirimizi terkedip terkedip tekrar bululşup kucaklaşmalar... yalan tabii. sevmiyoruz birbirimizi;)

Defne Tozan Andaç dedi ki...

Ben de şu aralar sizin filmini seyrettiğiniz 'One Day'in kitabını okuyorum. Tipik bir kız kitabıdır diye düşündüğüm kitap beklentimi aştı. Gerçekçi, komik ve bir taraftan da insanın içini acıtan bir tarafı var. Hem sonunu merak ediyorum hem de çabuk bitmesin istiyorum. Ardından da filmini izlerim kesin. Conrad'ı da sizin tavsiyenizle okuyacağım.

endiseliperi dedi ki...

defne'ciğim, yukarda bak, "bir yerlerden" de okumuş kitabı. o da beğenmiş. filmi de ben o niyetle, tipik, aptal bir kız filmidir diye açtıydım. çünkü zihnim o kadar yoğun ki bu aralar ne kadar sığ film varsa benim tarafımdan izlenmeye değer kategorisindeler:) ama hayret aynen demek kitabı gibi, o kadar da boş değil film, dedim ben de ondan koydum buraya. az önce bir film izledim. üşenmezsem onu koyayım diyorum ya. iyice, siteyi boşvermiş de dostlar alışverişte görsün hesabı takılıyor görünmekten korkuyorum burada:)

conrad'ı yazayım diyorum da, hiç keyfim yok bu aralar, defne'ciğim. conrad da benden hak ettiği gibi bir coşku bekliyor. sadece benim yanlış zamanıma denk geldiği için onun aşkına böyle coşkusuz, mutedil karşılık vermek de istemiyorum;) şimdi, conrad sevmeyenlerin niye sevmediğini anlıyorum. ben, benim niye sevdiğimi de çok iyi biliyorum. demem o ki, benim önerimle okursun, sevmezsin, diye endişeleniyorum. ben aslında niye sevilmeli diye yazıyorum, ama bu şeye benziyor, hani aşık olduğun adamı başkaları yakışıklı bulmaz filan, açıklamaya çalışırsın, gülerken hani burnunun yanındaki o çizgi yukarıya doğru kırışıyor ve gözleri, çevresindeki şefkat kırışıklıklarının arasında kayboluyor ya bayılıyorum, filan dersin, kız arkadaşın burun kıvırır. abarttım iyice:)

sevgiler.

deniz dedi ki...

periiiii ah kimlerden ne meslekler çıkıyor bir bilsen sen mi avukat olamayacaksın bu duyarlı duruşunla tövbe de

endiseliperi dedi ki...

deniz'ciğim, küçümsediğim kendim değildim burda. ancak zaten küçümseme de yoktu ifademde. bazen, biriyle, bir şeyle ya da bir kurumla sizin ve onun bir özelliğiniz nedeniyle mükemmel bir çakışma olur ve iyi sonuç verir bu. başka her şey ters gitse bile o uyum için göze alabilirsiniz. benim avukatlıkla ilişkimde o mükemmel uyumu sezdiren bir çakışma olacak gibiydi hep ve lakin bu hep gizemli ve şüpheli kaldı. doğru yerlerde çalışmadığım için şans bu ilişkiye gülmedi diyelim kestirmeden.

sevgiler.

isil c. dedi ki...

şimdilerde pek bıcır bıcır değilim peri. sabah iskeleye yürüyeyim dedim, ışıklara geldim, yayalara yeşil arabalara kırmızı yanıyor. ben o saniyeleri bekliyorum 19, 18, 17... sonunda ışıklar değişti, e ben gene bekliyorum (yayalara yeşil yansın diye!). kafamı sola çevirdim bir taksi şoförü ile göz göze geldik. durumu anlamış mıdır diye merak ettim ama aman neyse dedim. rusya'da mı nerde gezen bir derviş vardı ya senin burdaki yazıyı aradım bulamadım, o kitabın adını yazar mısın gene? bir de bir yakınım çok hasta. ha evet kızım birinci sınıfta.. bak bıcır bıcır değilse de konuştum işte :) karşılaşırız bir gün. kendine iyi bak.

endiseliperi dedi ki...

ışıl'cığım,
kusura bakma, yorumlara bakmayı unutmuşum, geç yayınladım o nedenle.
kimle konuşsam, "bu aralar pek iyi değilim," ön cümlesi ile başlıyor sohbet. demek ki, iyi olmamak, "normal". eh, normal olan da bize en azından tek başımıza sıkılmadığımızı gösterir. o halde bütün eller havaya, "bir ben miyim perişan," adlı şarkıyı söyleyebiliriz güle oynaya:)

ayrıca az önce yasemin boran'dan, 2012 yılının genel olarak bir değişim, yenilenme yılı olduğunu okudum. değişiklik iyidir. senin burcunu unuttum ben şimdi, yoksa ayrıntılı olarak haber verirdim, hangi ayda ne tür değişikliklere hazır olman gerektiğini. ben diyeyim ki, nisan'dan sonra sen hazırlan:)

sanırım salinger'ın franny ve zoey kitabından bahsediyorsun. kitapta geçen ve franny'yi derinden etkileyen bir hikayeydi o. hacı, gerektiği gibi, içtenlikle dua etmeyi öğrenebilmek için dolaşıyordu da, sonunda öğreniyordu; artık kalbi her attığında, onunla senkronize olarak duayı sürekli edebiliyordu. biz de bu yöntemle, kalbimizin her vuruşunda "ben normalim... ben normalim" duasını edebiliriz. ama belki de bu kadar tatsız, sönük bir cümle yerine nabzı hızlandıran, daha hızlı bir duayı tercih ederiz;)

yakının için çok geçmiş olsun. umarım tez zamanda iyileşir.

ooo, epey büyümüş kızın! ne çok zaman geçmiş demek ki. öpüyorum onu.

gayet bıcır bıcır konuştun işte yine, ışıl'cığım. her şey yolunda. normal:)

sevgiler çok.