Pazartesi, Aralık 12

facebook meselesi



Snowblind by Tori Amos on Grooveshark 

eski arkadaşla karşılaşmak ne zor.  köprünün altından çok sular akıp, onun ve sizin çok farklılaşmış ve bu nedenle şimdi  iki yabancı olarak konuşmayı yürütmeniz gerekmesindendir belki bu zorluk. ama belki de bir imge sorunudur bu. çünkü  ilk selamlaşmanın ardından hızla düşünmeye başlar; zihninizdeki çekmeceleri, kutuları ortaya dökersiniz aceleyle. aradığınız, hayır,  onun sizde değil, sizin onda bıraktığınız imgedir. elinize lime lime olmuş eski sözcükler,  sararmış sahneler, güve yeniği olaylar geçer. işte bunların oluşturduğu imge onunla kuracağınız bir bağdır ve ondan sonradır ki karşınızdaki eski dost yeni yabancı ile bu imgesel bağdan başlayarak bir sohbeti yürütebilirsiniz. bana niçin facebook adresimin olmadığını soranlara anlatmak istediğim yaklaşık böyle bir şey. orada karşılaşacağım her eski dost ile zihnimi darmadağınık yapıp her biri için oluşturulmuş o imgeyi bulma zorluğundan. çünkü insan değişir, türlü deneyimler, birikimler, zamanın bizzat kendisi bizi bir imgeden soyup, başka bir imgenin sahibi yapar.  bazen de zorlu bir yazgının sınavına tabi olur insan ve bu yazgının dayatması ile  kişiliği olmadık haller alır.  onbeş yıl önce tanıdığım bir arkadaşım kurufasulye tarifi veren bir evhanımı imgesini taşıdığımı görse çok şaşırır muhtemelen. gerçi hangimiz gençliğimizde kendimizi kanıtlamak için küstah bir meydan okuma ile bir imgeyi kibirle taşımadık ki ve adil zaman hangimizi kayırdı ki o alevli imgeyi acımasızca söndürmemiş olsun (öhöm. cümleye bak:)

ayrıca kimle, hangi sınırlar ve koşullar altında bir ilişki geliştirdiğinizi de hatırlamak bir sorun. bazı tanışıklıklarda çünkü size ait gerçeği bir haliye sunarsınız ve bu gerçek öyle ya da böyle bir imge sunar ona. ama muhtemelen sınırlı olduğu için, bir takım bilgileri ona sunmayı istemediğiniz için gölgeli, sizi andıran,  size dair bir anlayışı sezdiren, ama gerçeğin bizzat kendisi olmadığı için asıl imgenin maskesi olmaya mahkum bir imgedir bu.

kaldı ki, diyelim bu onbeş yıl öncesinin tanışına yüreğimizi içtenlikle açmış olalım. kendimiz hakkında gerçek imgeyi oluşturmak için ikimiz birlikte içtenlikle uğraşalım. yine de… durun, conrad’ın lord jim kitabında çok hoş bir cümle olacaktı, demek istediğim şey o cümle. şöyle; “bir insanın yüreğinin derinliklerini anlamaya çalıştığımızda…  bla bla bla… önümüzdeki et ve kemikten ibaret kılıf, elimizi uzattığımız anda gözlerimizin önünde erir, geriye hiçbir gözün izleyemeyeceği, hiçbir elin tutamayacağı hercai, avutulmaz, kaypak bir ruh kalır sadece.” evet. hmm… demek ki ister yakın ister uzak olsun başkasına bıraktığımız imgeden emin olamadığımız gibi araya uzun bir tarih de girmişse işler epeyce arap saçına döner. aslında başkası hakkında edindiğimiz fikirle ona dair bir imge gelişir evet ve bu imge ile tanımak istediğimiz insanın karmaşık dünyasını zihnimizde örgütlemeye çalışırız. ama bu çalışma esnasında da kendi gerçekliğimiz, değer yargılarımız, onu anlama çabamızın önceki ezbere deneyimlerimize uydurma çabaları ile şu arap saçını kendimizce güzelce tarar, öreriz. sonunda alan şekil doğrusu değildir muhtemelen ama bize böylesi kolay gelir.

facebook konusu böyle. adresim var ama uyduruk bir adres. arçil'i kontrol edeyim, ne dinliyor, arkadaşlarıyla ne geyik çeviriyor bakayım diye o da. eski tanışlarla karşılaşma ihtimali sunan bu mecra bana yaklaşık bunları düşündürtüyor. karşılaşmaları facebook yerine hayatın o eğlenceli tesadüflerine bırakmak da daha hoş geliyor doğrusu. ne zamandır arkadaşlarım facebook adresimi almak istiyorlardı da ondan yazdım bunları da. şimdi böyle düşünüyorum, belki değişir.

geçen gün kadıköy çarşı'dan aldığım ispir kurufasulyesini pişirdim. ıslatma suyuna bir bardak da süt ekledim. satıcıya bir hanım önermiş. satıcı denememiş, bir söz veremezmiş bana nasıl olduğuna ilişkin ama deneyecekmiş, aklımda olsunmuş. antakya biber salçası da istedim ondan. "çok mu acı?" diye sordum. bir kaç saniye daldı, "yok," dedi, salçayı koyarken, "öyle istismar eden bir acılığı yok, hoş bir acı." ne tatlı, güven veren bir satıcı. işte bir imge. sattığı ürünler iyi olduğu için değil, yaklaşımı, konuşması böyle olduğu için insan ordan alışveriş yapmak istemez mi?  pilav yapma zamanını beklerken yazdım size, ama epeyce de geciktim, arçil gelmeden pişireyim. salatayı yaptım, evet.

21 yorum:

Leylak Dalı dedi ki...

"İstismar eden acılık" çok hoşuma gitti bu tabir. Acı kavramına bilgece yaklaşmış bu satıcı, evet alışverişi ondan yapmak için iyi bir sebep:))
Afiyet olsun, bizde de Antalya usulü tahinli piyazı var bu akşam kurufasulyenin...

endiseliperi dedi ki...

ben aslında başka bir satıcı vardı, onu arıyordum. hala daha kadıköy çarşı'da kaybolmayı aradığım dükkanı bulamamayı beceriyorum. ondan çayeli fasulyesi alacaktım. ve daha önce ondan aldığım antep salçası da fena değildi. arçil'le birlikteydik ve bu demektir ki, çok hızlı alışveriş yapmam gerekiyor. bu dükkana öyle girdik. ispir ve çayeli fasulyesi arasındaki farkı bilmiyorum. ama bu hiç fena değilmiş. süt ne yaptı emin değilim, bu yumuşaklık, şekerli tat belki fasulyenin cinsi nedeniyledir. çok güzle olmuş neticede. bulabilirsem bu bilge satıcıdan alacağım artık:) size de afiyet olsun, leylak dalı. bu tahinli antalya piyazını deneyeceğim, deneyemiyorum. aslında arçil sevmez diye yapmıyorum ama aklımda hep.

size bi şey diyeceğim; bazen aylak aylak oturup camdan bakarken kendime nasıl kızıyorum biliyor musunuz? leylak dalı olsaydı şimdi on işi filan bitirmişti, diye:) yemin ederim. öylece kalkıp çamaşırı filan asıyorum işte.

sevgiler.

guguk kuşu dedi ki...

insanlarda zeka pırıltısı görmek hoşuma gidiyor. bu pırıltı o insanı bir daha görmek için bir ipucu oluyor benim için. bu ip uçları genellikle esprilerle geliyor. ince espriler yapanlara hayranlık duyuyorum ve bu da bir zeka pırıltısı. bir de, yarım sayfalık bir anlatımı tıpkı bu satıcı gibi bir kelime ile özetleyenleri seviyorum.

endiseliperi dedi ki...

ben de, guguk kuşu. sanırım hiç anlaşamayacağım insan, mizah duygusu olmayan ya da kötü bir mizah duygusu olan biri olurdu. ortak bir mizah duygun varsa sevgilinle, arkadaşınla, çocuğunla çok şenlikli bi ilişki oluyor bu. gülmek çünkü ne ciddi bir şey. dediğin gibi zekanın pırıltısı. dostoyevski'nin ölü evinden anılar kitabını okuyorum da orada dostoyevski bir insanı tanımlarken onun gülümsemesine bakıyor. gülümsemesi hoşsa, bu onun iyi bir insan olduğunun da bir parça göstergesi oluyor. kitap mutfakta kalmış, yoksa tamı tamına yazardım o bölümü. ne harika bir kitap.
dağıttım iyice, guguk kuşu, ve ne harika bir gün bugün. içim içime sığmıyor. insan niye, nasıl böyle hiç yoktan mutlu olabiliyor, çok tuhaf. öyle ki yemek yiyemedim. şimdi mutfağa gidip sigara içeyim, yeşil çay alayım, kitabı da odaya getireyim.

öpüyorum çok.

sevgiler.

Deniz Bilgen Çakır dedi ki...

guguk kuşuna uydum geldim. iyi yaptım bence:) bi insanın zihninde bıraktığın gölge ne tuhaf dimi? ya da senin zihnindeki diğer insan gölgeleri. zannediyorsun ki zaman sadece sana işliyor ve diğeri hep ve hala sende kaldığı gibi. yok ama değil işte anacım. gerisi çoğu zaman hayal kırıklığı. fasülyeyi sütte bekletmek inan bana tarifi imkansız bi lezzet doğuruyor. yumuşacık oluyor o minik beyaz taşlar, böyle lokum gibi ama aynı zamanda über lezzetli...

Ç. dedi ki...

tam da yarama parmak basmışsınız güzel peri. ah şu imge meselesi! ah, anı, ah algı! ben çok yabancılaşıyorum geçmiş arkadaşlara. fowles buna dair sağlam bir laf ediyordu; geçmişimizi nasıl "edit"lediğimizi çok çok güzel anlatıyordu. bu cümleyi anımsamak için çok uğraştım fakat o nöronlar tedavülden kalkmış. kitaplığı karıştırdım, bulayım diye... ama anladım ki bugün o alıntıyı yapmam imkansız çünkü o kitap uzun bir yürüyüşe çıkıp bir daha da gelmemiş eski arkadaşlarımdan birisiyle. :)

ben de, bu yaz evimden çıkıp, haldur huldur vapura doğru yürürken bir ara sokakta karşılaştım böyle bir kişiyle. aslında altıyol'dan inecektim iskeleye ama aniden çarşının içinden yürümeye karar verince, bahariye'den çarşının kalbine çıkan kestirmenin başında denk geliverdik! "aaa!" diye bakıştık. hemencecik şap şup iki yanaktan öpüştük. benim çok çok acelem vardı. bu yüzden "inanmazsın ama çok acelem var!" dedim. "inanırım." dedi. "hadi hoşçakal o zaman." dedim ve kendimi yokuştan aşağıya bıraktım, çarşının renkli kalabalığına düşüverdim. arkamdan bakmış mıdır? ne demiştir, bilemiyorum. ama benim insanlarda bıraktığım imgelerin içerisinde güçlü olanlardan bir tanesi "deli"dir. muhakkak bu imgeme yormuştur bu davranışımı. oysa ben kaçtım ve bunun bu söz ettiğim imge ile hiç alakası yok. acelem vardı, evet, doğruydu bu. ama kaçışım daha gerçekti. zaten genelde hep bu gerçek oluyor. :)

hah, bir de kadıköy çarşısı gerçek. ben de düzenli olarak kendimi orada kaybediyorum. bunu da çocukluğumdan beri çok seviyorum.

endiseliperi dedi ki...

deniz, hoşgeldin. sağolsun guguk kuşu, yazı için hak ettiğinden güzel sözler söylemiş. sana da teşekkür ederim. eski arkadaşlar zihnimizde evet, o genç, neşeli, dertli, tuhaf, hayatları için bir şeyleri tasarlarken bırakıyoruz ya, hep o imge kalsın istiyoruz belki de zihnimizde. onları tüm o hayallerinin uzağında, hayatla uzlaşmış, geri çekilmiş görmek... bakışlarında gençliklerindeki o coşkuyu bir yenilgiymiş gibi gizlemeye çalışmaları, bu çok dokunaklı. eski arkadaşlıklar geçmiş imgeleri ile kalmalı ve facebook'ta filan kimse kimseyi aramamalı!:p

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

ah, bayan ç, acaba hangi kitabında fowles'un? öyle severim ki fowles'u. geçen gün idefix'e sipariş verirken dikkat ettim, almak istediğim kitaplar hep okuduğum ama artık bende olmayan kitaplar. fowles'un büyücüsü, bir kaç kişiye hediye etmek için aldığım kitaplardan. bir daha almalı mıyım, diye düşünüp vazgeçtim. onun yerine pessoa'nın huzursuzluğun kitabı'nda karar kıldım. okumamıştım çünkü. şimdi aklıma geldi, musil'in niteliksiz adam'ı idefix'te kaç para acaba, fuar bitmeden ikinci bir sipariş listesi oluştururum belki.

aslınd ageçmişi editlemek konusu tanpınar'da da geçiyordu. aslında şimdi'de duran insan için geçmiş de gelecek kadar gizemli. şimdiki tasavvurumuzla -sürekli değişen kendimiz yüzünden belki- geçmişi sürekli yeniden yorumluyor, bazı şeylerin ayırdına varıyor, bazı şeyleri bozuyor, bazı şeyleri de hiç olmamış gibi unutuyoruz. geçmişten bir insanla karşılaşınca bu, bir hayaletle karşılaşmış gibi şaşırtıcı oluyor bu nedenle.

demek sizin imgeniz "deli":) ne tatlı. benim imgem, aslında bir açıdan hiç değişmedi sanırım. benim mevzuum hep aşk. ben hikayemi anlatmaya başlayınca hep birlikte gülmeye de başlıyoruz eski arkadaşlarla. beni motive eden bir şey aşk. napiim;) bir de eğer bir tutku geliştirmişlerse bir konuda çok teşvik ederim. bebek mi doğurmak istiyor, ikiz olsun hem de, derim, amerika'da mı yaşamak istiyor, durduğun hata... tutku gördüğüm zaman kanlı canlı bir hayat görüyorum sanki. dostoyevski'nin bir kahramanı için dediği gibi, bende mantık, eğer bir konuya karşı isteksizsem işlemeye başlayan bir şey;)bir şeye tutku duymaya başlamışsam her türlü akıllı uslu sistemi görmezden geliyorum:)

bayan ç., kadıköy'ü anlatmışsınız ya, nasıl heyecanlandım. hem siz de kayboluyormuşsunuz, harika bu. epey utandığım bir şey çünkü orada kaybolmayı becermem. ben çok seviyorum çarşı'yı. keşke evim orda olsa, yaşlı hanımlar gibi camdan bakıp dururdum herhalde saatlerce

öpüyorum sizi çok. kocaman sevgiler.

9:20 dedi ki...

ben facebook'ta bazen eski arkadaş avına çıkıyorum. yıllar önce birlikte zaman geçirdiğimiz ama sonra koptuğumuz insanlar şimdi ne yapıyorlar, hayatlarına neyle devam ediyorlar diye merak ederek, fotoğraflarını inceleyerek, paylaşımlarının ne havalarda olduğuna dikkat kesilerek, yıllar önce yarıda bıraktığım bir romana yıllar sonra kaldığım yerden devam ediyormuşum hissiyle gerçekleştirdiğim bu sürek avlarının hüzünlü bir tarafı da var tabii: zaman hayatlarımızı alıp götürüyor ve biz hep beraber oldukça anlamsız saçma sapan hayatlar yaşıyoruz. arkadaşlarımın paylaştığı fotoğraflarda görebildiğim kadarıyla birbirinin kopyası oturma odalarında, birbirine benzer kanepelerde benzeri eğlenceli saatler yaşıyor ve objektiflere birbirini kopya eden gülümseyişlerle bakıyoruz. zamanla birbirimizden kopmuşuz. farklı mekanlarda farklı bağlamlarda yaşıyoruz ama yine de aynı sıkıcı dolayımlar tarafından sınırlanmışız.

bu size ilk yorumum. ama biraz karamsar başladım galiba. yazı, birden başlarken ki niyetimden bağımsız bir seyir belirledi kendine, iş batsın bu dünyaya kadar vardı, çok özür dilerim. ama madem oldu olacak, biraz daha damardan devam edelim o zaman:)(bu liste bana ait bi liste değil bu arada, yanlış anlaşılmayayım ilk kelimede.)http://grooveshark.com/#/playlist/Arabesk+Protest/64256693

endiseliperi dedi ki...

sevgili 9:20, hoşgeldiniz. şimdi verdiğiniz bağlantıyı açtım, müslüm gürses'i dinliyorum. ben, müslüm gürses'i sonradan dinleyip... hmmm... sevdim, diyeyim. orhan gencebay'ı dinlerdim. özellikle içkili akşamların geç vaktinde. gencebay'ı dinlemek devrimci marşlar dinlemiş gibi etkiler beni nedense. isyan duygusuyla dolup taşıp; coşkuyla yerimden kalkıp bir şeyi başlatmak duygusu verir. müslüm gürses dinlerken, kendi içine çekiliyor insan, büzülüyor. ama çekildiği yer kocaman bir boşluk. bu nedenle tam bir sıkışmıklık değil de insana yazgının hain mekanizması karşısında yalnız olduğu, bunu paylaşacağı insanların ne az olduğu duygusunu veriyor. ne bileyim, şimdi dinlerken bunları düşündüm.

güzel yazmışsınız. hep aynı, hep aynı sıkıcı roman... işte bu nedenle merak edip, eski arkadaş avına çıkmıyorum. karşılaştığımda ne diyeceğini biliyorum; hazine avukatı oldum, kocam serbest avukat, bir erkek bir kız çocuğumuz oldu, biz de şimdi ikea'dan dönüyorduk, mutfağı yenileyeceğiz de... daha konuşmadan biliyorum ben bunları.

geçen gün şehirde geçen bir yerli film izledim. yine barda içmeler, yine kitaplıklı, eski ve yeni mobilyaların güya kişilikli bir üslupla kombine edildiği bir ev, güya bir yalnızlık ve güya o yalan ilişkiler arasında güya sahici bir ilişkiye yelken açmalar. belki dedim, hayatımız öyle sıradan ve sıkıcı ki, filmler de böyle oluyor, olmak zorunda. şu "sahici" sözcüğü kadar sinir olduğum sözcük de yok bu aralar. vuslat'ın dediği gibi, herkes sahicilik peşindeyse bu yalan dolan kimin mahsulü? bir sözcüğü sahiplendiğin zaman sanılıyor ki o sözcüğün anlamına da sahipsin. yok öyle bir şey! bir konuşma orucu başlatsan, sadece eyleme göre not verilecek desen bizim entelektüellerin yarısından çoğu sınıfta kalır. hadi, batsın bu dünya diyeyim ve beni de sayın o sınıfta kalanların arasında diyeyim.

ben de yansıtma huyu var, 9:20, benimle nasıl konuşuluyorsa o tonda sürdürmeye yöneliyorum nedense sohbeti. bu karamsarlık sizden bana aktı, diyeyim. aklınızda olsun bu. neşeli şeyler duymak istiyorsanız bana neşeli şeyler yazmalısınız;)

sevgiler.

Ç. dedi ki...

günaydın sevgili peri. bugün ne de güzel güneş, değil mi?

neyse hemen konuya döneyim. o alıntıyı yapacağım kitap "fransız teğmenin kadını" idi. "tek bir sebebi hepimiz paylaşırız..." gibi bir şey diyordu, " en az bu dünya kadar sahici olan ama aslında varolmayan dünyalar yaratmak..." diye de devam ediyordu. cümle tam böyle değil elbette ama buna benzer bir şey işte. kendi geçmişimizi nasıl yeniden yazdığımızı, aslında herkesin bir yazar olduğunu vurguluyor; gerçekliğin geçmiş algısının ne yanından geçtiğini anlatıyordu.

kadıköy çarşısında ise kendini kaybetmemek ne mümkün! ben sonradan olma modalıyım. ama mesela, doğma büyüme modalı bir arkadaşım var. o bile kayboluyor çünkü kendini benden de beter kaybediyor. bence sizin durum da aynen böyle. çünkü insana kendisini bir unutturup, bir hatırlatan bir yer kadıköy çarşısı. hem o cümbüşün, o renklerin, o muhabbetin içinde öyle kaybolmak çok çok çok güzel şey. adeta bir terapi şekli. ruhumu eyleyen bir yer kadıköy çarşısı. öyle işte... :)

hah, bu arada ufak bir sır vereyim. o karşılaştığımı söylediğim insan da "aşk" imgesi ile alakalıydı aslında. yani benim de "deli"yle başat giden imgem "aşk" sanırım. ama onu gördüğümde o kadar az şey hissettim ve sanki o kadar yoktu ki, kaçıverdim işte. çünkü sanırım ben hala daha güçlü bir aşk imgesi halinde varım onda. ama o bununla yaşamaya o kadar alışmış ki, bu alışkanlığı ve kabullenişi beni ürkütüyor. bir de üstünden 10 sene geçmiş tüm bu olayların... hah, bir de genelde o insanla böyle tesadüfi şekildeki her karşılaşmamın ardından, kendi aşk hayatımda çok korkunç şeyler oluyor. ve inanır mısınız, yine oldu. :)

endiseliperi dedi ki...

sevgili bayan ç. dışardaydım ve çok yürüdüm. hızlıca ve gülümseyerek okudum. biraz dinleneyim konuşalım. öyle yorgunum ki.

kucaklıyorum sizi.

endiseliperi dedi ki...

günaydın, bayan ç.
dün evet ne güzeldi hava. bugün de güzel; bulutlu, gri ama rüzgarı çok hoş. durgun, kıpırtısız binalara, ormana, denize bakarken sanki hareketli gif resimleri gibi bir anda bir kuş uçuyor, bir araba kıvırılarak ilerliyor ya, bu da çocuksu bir sevinç veriyor insana. öyle karışık, kalabalık, bir meselenin peşinden koşturduğum bir rüyadan yorgun uyanınca evdeki ve manzaradaki bu sessizliği tuhafsıyorum. işte size rüyanın olayları henüz tazeyken, gerçek hayatı tam idrak edememişken, bir eşikten günaydın, diyorum.

uyurgezer gibi gidip kitaplıktan fransız teğmenin kadını kitabını aldım. kitabı iki elimle tutup, fal tutar gibi açtım. şansıma çok güvenip, dediğiniz o paragraf karşıma çıkar sanıyordum, ama hayır, evrim teorisinin konuşulduğu o bölüm çıktı: "charles kendini kötü dokunmuş bir peçete numunesi gibi hissediyordu, tam bir evrim kurbanı. varoluşunun boşunalığı konusundaki o eski kuşkular hemnececik canlanıvermişti." hmmm... eskiden okunmuş kitapları genel izleği dışında hiç hatırlamıyorum. benden bir tane daha olsa, seçtiğim 100 kitabı her 4 yılda bir tekrar tekrar okuma şeklinde bir okuma düzeni oluştururdum onun için.

bir inananın ölünceye kadar bir kutsal kitabı okuyup onu anlama ve yorumlama çabasını büyüleyici buluyorum. böylece dünyayı kitabın senin için vazettiği fikre ve bu fikirden doğan hakikate göre örgütler ve her şeyi anladığını sanırdın. en karmaşık tesadüfleri bile o kitaba göre açıklardın; çünkü tek bir ölçün olurdu bunun için. ne rahat, yalın bir dünya inananın dünyası. imreniyor ve çok yöneliyorum buna. biz okuduğumuz her farklı kitapla, her farklı karakterle, durumla; gerçeğin bir veçhesini görmeye çalışıyor ve klişe olacak ama bir kör gibi o filin tamamına asla vakıf olamıyor, kuşku, güvensizlik, endişe, ikirciklenme ile tam olarak kavrayamamanın sıkıntısını yaşıyor; bir karakteri tüm çıplaklığı ile görmek için onu soyup soğana çevirdiğimizde, derisinden geçip yüreğini avuçladığımızda bile bizden gizlenmiş bir gerçeğin olduğu bilgisiyle çaresiz kalıyoruz.

artık rüyamda ne gördüysem bu sabah bu hallerdeyiz, sevgili ç. pek de dert etmeyin. şu kahveyi içeyim, bambaşka bir ruh haline geçerim, ama yazı da burada kıpırdamadan durur. keşke diyorum fikrin değiştikçe bu yazılar da değişen fikre göre havaalanlarındaki hareketli harfler gibi değişse.

kadıköy çarşı belki bu oyunu beceriyordur. hacmini genişletip daraltıyor, denize inen bir sokağın yatağını bir bakmışsın, bu sefer bir parka çıkarmayı beceriyordur:) ya da sizin, arkadaşınızın ve benim gibi methodsuz, ayrıntılara kapılan bir zihnin, belki de kaybolmakla ruhunu eyleyen bir zihnin halidir bu sadece, kim bilir?:)

demek sizinki de aşk deliliği, bayan ç.? tahmin etmiştim. bana kalırsa en güzel delilik hali. bazılarımız işte oburiks gibi aşk kazanına düşüp, dna sarmalı o büyü ile kodlanıyor. yapılacak gerçekten bir şey yok. yoksa insan o aşk hikayesi taa o zaman başlamadan kaçmayı becerirdi o insandan;) o kaçtığınız insan, olayların gidişatını belirleyen yazgının kendisi için belirlediği, yazgı için pratik değeri olan bir kerteriz ise, o insanı ya öldüreceğiz, ki hangi hakim olsa bu nedene hak verir;) ya da yolunuza çıkmasın diye hong kong'tan filan bir iş ayarlayacağız ona, ki filmde görünen o silah sürekli aşk maceralarına son verip durmasın. bir plan yapın, beni de planı uygulayan çeteden sayın:)

sizin "cato" hakkında bir yazınız aklımda. çok sevmiştim, kaç yıl geçti üstünden. pembe panter'in, komiser clouseau'nun cato'sundan bahsediyorum:)belki de bizim deliliğimiz zihnimizde bir cato ile dövüşüp durmamızdandır, bayan ç.

öpüyorum sizi. kocaman sevgiler.

güllü dedi ki...

Pilav tane tane olmuş. Fasülyeler de çok gevşememiş..Bu işi biliyorsun bence..Şu üzerindeki kırmızılar ne? Haa..bi de ben olsam kuru fasülyenin yanına turşu koyardım. Afiyet olmuştur..

endiseliperi dedi ki...

güllücüm,
hay allah, o fotoğraf altında da yazdığım gibi portakalağacı2ndan hatice'nin. ben yemek yapmayı ondan öğrendim. çok borcum var ona bu nedenle. ondan öğrendiğim için de yemekleri onun kadar olmasa da fena yapmıyorum:) sanırım hatice'nin pastırmalı kurufasulyesi o. ben kırmızı kuşbaşı etle yaptım. et konusunda çok spekülasyon var ya ben et balık kurumundan alıyorum. başka yerlerden aldığımda sevmediğim bir et kokusu oluyor abartılı, ama burdan aldıklarım gayet güzel. yoksa pek sevmiyorum kırmızı et. turşu koydum. burda, merketlerden birinde galle adında bir turşu markası var. onu seviyorum. ben aslında içine azıcık şeker katılmış, hafif tatlımsı turşu severim. bir de kereviz kokusu duyulsun isterim arada. keşke istediğim turşuyu kendim yapabilsem. bir kaç kere denedim, fena da olmadı ama sonra bıraktım turşu, reçel işlerini. çünkü arçil reçel yemiyor. ben de yaptıklarımı, baktım sadece keke, kurabiyeye filan ekliyorum, yapmıyorum artık. yoksa kavanozlarda ev yapımı turşular, reçeller, tarhana dursun, mutfağın köşelerinden ot buketleri, sarımsaklar, soğanlar sarksın, kuzine usul usul yansın, üstünde çayım demlensin... en sevdiğimiz manzara. heyhat, köy hayatına karar vermek zihinsel ve ekonomik olarak epey pahalıya patlayan bir hadise oldu;)
fasulyenin cinsi önemli bu arada. ispir fasulyesi ve belki eklenen sütle epey lezzetli oluyor yemek.

benim için olmasa da güzel sözlerin için teşekkür ederim, güllü.

sevgiler.

güllü dedi ki...

Sunumu portakalağacına benzetmiştim. Hımm..Demek sen yapmadın:)) Eminim sen de bu kadar güzellerini yapıyorsundur. Facebook konusundaki birçok yorumun arasında bana en gerçek bu fasülye gelmişti. Turşunun acı ve biraz da sulu olanını severim..
Sevgiler...

endiseliperi dedi ki...

demek yazıda sana en gerçek gelen, kurufasulye oldu!:) çok iyi. bence de yemek işi her zaman kazandırır;) yemekten daha gerçek bir ihtiyaç var mı!? gerisi edebiyat. çok haklısın, güllücüm:) ben pek acı yiyemiyorum. ama bizimkiler dilleri yanıp, yüzleri kızararak en acıyı bulmak ve yiyebilmek için yarışırlar:) annem de yiyemez. babamın sevdiği bir oyundur, yemek sofrasında annemi kandırmak. önce babam bir yeşil biberi ısırır, tatlıysa verir anneme. bazen de tatlı dediği biber, tatlı değildir:) annem, amanın, bu ne, diyerek bırakır elinden. babam da saçını okşayıp öper, gülerek. 60 yıllık evlilik belki de bu oyunlarla ve şefkatle yürümüştür, ve fakat edebiyatla değil!;)

sevgiler.

Ç. dedi ki...

hahaha. öyle güldüm öyle güldüm ki şu hong kong işine ve çete muhabbetine anlatamam. :)

cato ilgili anılarım boldur benim. ama şimdi o yazıyı hatırlayamadım. acaba hangi anıydı, hangi anıdan uçuşup gelen yazıydı? blogu altüst edip bulmayı düşünüyorum; bakalım becerebilecek miyim?

bira bardağımı şerefinize kaldırıyorum. çinçin. :)

endiseliperi dedi ki...

gülmenize çok sevdindim. hain tınılar da vardı umarım kahkahanızda;) biz çete üyeleri, shakespeare'in kötü kalpli karakterleri gibi, kadıköy çarşının köşelerinde fısıldaşırken görülebiliriz artık:)

cato ile ilgili tek yazınızı şöyle böyle hatırlıyorum, bayan ç. derste profesör roma senatosu'ndaki cato ile komiser clouseau'nun cato'su arasında bir oyun yapar. siz bu oyunu farkedip, ünlü olduğunu düşündüğüm kahkahanızı atıyordunuz sınıfta:)umarım hatırladınız da size iş çıkarmadım şimdi.

ooh, bira şimdi ne iyi giderdi sahiden de, mutfakta yemekleri hazırlarken şimdi. afiyet olsun size.

sevgiler.

Ç. dedi ki...

hahaha. evet, hatırladım olayı ama bunu yazıya döktüğümü tam anımsamıyordum. canterbury hikayeleri'ne giriş yapılan bir derstti. murat seçkin her zamanki gibi çılgın bir başlangıç yapmış, araya bizim cato'yu sıkıştırmıştı. :)

bu arada tam bunları anımsadığım sırada, geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren benyamin sönmez'in çalıyor olduğunu öğrendiğim elgar'ın çello konçertosu bizim salonu doldurdu. ben bu cato muhabbetinin olduğu senelerde du pre'nin çaldığı versiyonu çok dinlerdim. tam "aaa neler oluyor, elgar çalıyor!" dediğim anda bambaşka bir eski aşk imgesinin de bana "hadi içmeye gidelim!" diyen bir mesaj attığını gördüm. ki aslında o aşkın doğuş sebebi de elgar'ın çello konçertosuydu. benim ilk yaptığım haberin, ilk yayınlanan yazımın du pre ile alakalı olmasıydı... tüm muhabbet de bir shakespeare dersi ertesinde vuku bulmuştu. (cato'nun bahsedildiği derste mevzubahis şahsın arkamda oturup "bu kız ne iştir?" diye düşündüğünü söylemeyecektim ama söyledim bile!)ah, hayat ne tuhaf... bu senkron olaylar ne iştir hiç ama hiç anlamıyorum. :)

endiseliperi dedi ki...

:) benim gibi anlatmışsınız, bayan ç. ben de bir olayı, mesela bir aşk hikayesini anlatırken tuhaf, bağlantısızmış gibi görünen olaylar arasında bağ kurarak hızlıca anlatırım önce. dinleyen önce hiç anlamaz; sonra her bir vurgu için ayrıntılı paragraflara geçmek icap eder. ben bunu sinestezik bir zihnim olmasına yorarım. sinestezik zihinler için evren, en kelalaka şeylerin, durumların, nesnelerin birbiriyle kendince bir bağ içinde örgütlendiği içiçe, dışdışa geçmiş bir yumak. sanırım sizde de var bu. açıkçası bayılıyorum buna:) şimdi elgar'ın çello konçertosunu dinliyorum du pre'den. bir aşkın doğması için bence epey neden veriyor:) ama bana hep bir aşk nasıl doğuyorsa, hikaye nasıl başlamışsa, genel tema öyle devam eder gibi gelir. du pre ile "bu kız ne iştir?" diye meraklanan arkadaş ve belki sizin için de bol çatışmalı, inişli çıkışlı, "şiddetin ne hoş, ne güzel hasretin," şeklinde:), bir yandan çok sert, bir yandan çok, çok yumuşak, shakespeare'deki kataküllüye hiç gerek duyulmadan, evrenin selameti için birlikte karar alınarak bitirilmiş bir ilişki olmalı bu. alice'deki kraliçe gibi, arkadaşı "derhal asın" diye emir veriyorum yine cellatlarıma. sizinle konuşurken kan gövdeyi götürüyor, hayırdır, diyorum;)

sevgiler çok.