Perşembe, Aralık 15

hastasıyım!


Aşk Tesadüfleri Sever by Müslüm Gürses on Grooveshark 

siz nasıl arkadaşsınız!? insan bi demez mi, orda burda dizi arama, yüzde yüz yerli harika bir dizi var, diye. ne the office, ne modern family, iki gündür, varsa yoksa leyla ile mecnun. çok saçma, çok komik, çok sıkı, acayip bi şey. siz izlediğiniz için bayat geliyor tabii bu sözler şimdi size. bu mecnun'un ses tonu, konuşma biçimi ilk aşkım gökhan'ın aynısı, yahu. n'apıyor acaba gökhan şimdi? durun, bi google'a sorayım telefon numarasını.

***
google süper bi şey. eh, aradım:) konuşması hakikaten mecnun'a benziyor. o da şimdi istanbul'a inmiş iş için. akşama izmir'e dönecekmiş. bir oğlu olmuş.  kendi kendine kasten bozmazsa, keyfi yerindeymiş. taşrada avukatlık yapıyormuş, deniz kıyısındaymış çokça, tekneydi, yelkenliydi... hmmm... 
kendi orta çağımı yaratıyorum bir şekilde, modern çağ bana göre değil, diyor. o böyle konuşur. arada benim siteye uğruyormuş. dizi mizi izlemiyormuş ama leyla ile mecnun'u bi izleyeyim bakalım, dedi:) aranızda izlemeyeniniz varsa, izlesin bence.
***

Hatasiz Kul Olmaz by Orhan Gencebay on Grooveshark  
evet, bildiniz, tanıyorsunuz artık beni, bir kadeh şarap koydum. güneş her zamankinden güzel battı. bir bulut tarlasının altındaydı da şavkı denize vuruyordu. bir şey düşünüyordum. -düşündüğüm tam olarak, kitsch denilen şeyin hiç değişmez, sabitmiş gibi duran bir şey olması  ve bundan doğan eğlenceye kendini gözünü kapalı bırakmanla ilgiliydi. ne kadar elitist bir kültüre aitmişsin gibi görünsen de aslında doğduğun, beslendiğin kültüre ait olduğun ve bu da velev ki kitsch ögeler taşıyorsa... alzaymır hastalarına baktınız mı hiç, en temel, en basit hallerine iniyorlar neticede. ilk başta neyseler o oluyorlar. verandada yemek yerken annemin bardağında kalan suyu hiç tereddütsüz omzundan aşağı dökmesi gibi. anne n'apıyorsun ya!? ya birinin üstüne gelse, ayıp di mi? ayıp değil, o gelincikli başak tarlasının ortasında sanıyor kendini. -
sonra solumdaki mutfak dolabına narin, utangaç, köşeli bir ışık düştü. o öyle düşünce ben sağıma, pencereye, güneşe baktım; bulutlardan aşağı inmiş güneş. coşkusunu bastıran bir aşık gibi, ne güzelsin, seni çok beğeniyorum, dedim. gerçekten çok beğeniyorum güneşi. yazın, kendinin çok bilincinde, kendini aşırı bir şekilde tarif ettiği zamanlarda değil. böyle kışın, zarif , rol çaldığı için utangaç, beni unutmadın, di mi, dediği zamanlarda ona müthiş aşık oluyorum. unutmadım, çok güzelsin yine, seni çok özlüyorum, diyorum. dedim. battı.
arçil geldi. ekşili köfte ne ya, dedi. tencerenin kapağını açınca da, ha şu yemek, dedi.  ben kokuyor muyum, diye sordu. evet, nefis kokuyorsun, dedim,  çok da yakışıklısın... ben banyoya giriyorum, dedi. şimdi duştan çıktı; ekşili köfte, salçalı makarna, ızgara tavuk kanat yiyor.
ben de şu şarap kadehini bitireyim, kendime bir tabak yemek koyayım. yemek yemekten gerçekten çok sıkılıyorum, bir sıkıcı, zorunlu görev. sanırım hep böyleydim. annem bebekken bile acıktığım için hiç ağlamadığımı söylerdi. uslu, zahmetsiz, hep bir şey düşünüyor gibiymişim. yemek isteyip de verilmediği ilk zamanı düşünüyorum, o zaman. çünkü, bana hayır  denilmemesi için hep evet cevabı alacağım sorular sormayı daha küçükken biliyordum - bir çocuğun evet cevabını duymak için soracağı soruları bulması için harcadığı çaba  ne büyük, incelikli, zor bir meseledir, bilemezsiniz-. bebeklerin çünkü annenin yetersiz, bir şekilde beceriksiz olduğu zamanları tolere edip, kendi zihinlerinde kendilerini anne olarak tayin etme yetenekleri var. kim bilir hangi gelincikli başak tarlasında düşüncelere dalmıştı annem. çocukluğumun annesi hep dalgın. bana bak, sadece bak, diyorum hala içimden, beni gör... beni gör! ona  kızamam, çünkü çok benziyorum ona. ama onun yaptığı hataları yapmamak için bilenmiş bir zihnim var. kendisini kendi annesi ve babası tayin etmiş çocukların güçlüklerden yılmayan ama çok kırılgan doğaları... yazgının hiç parmağı olmasa da, trajedi hiç yoktan ve bir de böylece doğar.

34 yorum:

endiseliperi dedi ki...

diziyi sevme nedenimiz belki de tümden yerli bir kültürün ürünü olması... oradaki figürlerin -dedenin, leyla ile mecnun türü aşkın, bakkal önü muhabbetlerin-, robdöşambrlı zengin ailenin, sevginin çekle satın alınması hadisesinin vs bizim doğrudan yerli sinema tarihimizden gelen bir kültüre hitap ediyor olması. bizzat bildiğimiz klişeleri kullanıyor ve değişmezlerden oluşmuş bir kitsch yapı sunuyor. ama sanki ailenin eski komik maceralarını bir bayram sabahı toplanıp konuşup, gülerek yad ediyormuşuz gibi, eski masum günlerimize gözümüz dolarak gülüyoruz. bu dizideki masumiyet yüklü, nostaljik hikayeyi eskiden izleyip inananların yerine koyarak kendimizi, masumiyet yükleniyoruz. ama dalgamızı da geçiyoruz biz bize.

bu dizinin çok, çok yerli olması, bir yabancıya bu dizide neye güldüğümüzü açıklamamız icap etse bunun imkansız olması çok hoş. bana aslında bir şekilde masumiyet müzesi kitabını çağrıştırdı. orda da bize ait, o yerli nesnelerin, sadece bizim kültürümüze özgü bir anlamı vardır.

hmmm... düşünelim daha üstünde. öylesine ilk aklıma gelenler bunlar.

guguk kuşu dedi ki...

dur bir izleyeyim belki benim de ilk aşkıma benziyordur, ne dersin?

endiseliperi dedi ki...

neden olmasın, guguk kuşu; belki ne niyetle izliyorsan onu görüyorsundur:)

izle bence. ben hep gülüyorum izlerken:)

öpücükler, sevgiler.

MEHMET dedi ki...

Tavsiye ettiğinize göre izleyeceğim.
Kışın emekli olarak fazla da işimiz
yok nasılsa.

Dostlukla...

endiseliperi dedi ki...

mehmet,
benim tavsiyemle bir şeye başlandığı zaman acayip endişeneliyorum. bir ağır sorumluluk hissediyorum. umarım beğenirsiniz. ben beğeniyorum.kışın emekli olunan iş olarak bildiğim bizim çiftiçilk geliyor aklıma. ee, havalar işe yarıyor mu sizin için? benim bir kuzenim çiftçi. birikim dergisine filan abone, komünist bir çiftçi. biliyorsun, dedi son konuştuğumuzda, işin bir kısmının allah'a bağlı olduğu durumlarda risk çok artar. allah'ın bir risk faktörü olarak işe karıştığı mesleklerden çiftçilik de, işte.

kolay gelsin, diyeyim.

sevgiler.

Deniz Bilgen Çakır dedi ki...

Sinema gerçeğin en yetkin yansımasıdır diye anlatırdı sevgili Seçil Büker hocamız. Gerçi bu bir dizi ama olsun ben de buraya konduruverdim. Olamaz mı:) Bu dizi de bizim yansımamız işte. Değişsek de, dönüşsek de, aslında hala gazozuna ilaç konulmasından tırsan küçük çocuklarız beynimizin en derinlerinde. Aynı annenin omzundan arkaya atıverdiği su gibi.
Klişeler, bizim klişelerimiz. Özentisiz, olduğu gibi...
Çiçekli naylon masa örtüsü gibi, tüpün üstüne örtülen dantel gibi...
Sana da olur mu bilmem, bu tip şeyleri nerede görsem içim ısınır. Nerede örülerek yapılmış bi karpuz görsem burnuma ev kokusu gelir mesela. Ki ne naylon masa örtümüz oldu, ne örgü karpuzumuz şimdiye kadar. Ama kültür dediğin şey öyle iğne deliklerinden giriyor ki içine, öyle ince işliyor ki benliğini sen nasıl yaşarsan yaşa bir şekilde genlerini ele geçiriyor. Ki hoş birşey bu bence.

dgül dedi ki...

Perimmm,
Sen bebekliğim, çocukluğum demişsin de; öyle bir bitirmişsin ki paragrafı; -bilmem olur mu sende de bazen- burkuluverdi kalbim, ki içi burkulmaktan çok farklı bir his bu... Sızlamaktan çok öte... O çocuk kalbini; pamuklarla sarıp sarmalamak isteyen; O'nun o küçücük bilgeliğini olabildiğine esirgemek isteyen bir his.. Tarifi çok zor...
Güneş de seni sevmiştir hep, hem de çok.. Ve gözleri kamaşıyordur senin o taa kalbinden gülen gözlerine baktıkça; hiç şüphem yok buna..
Keşke Arçil'le karşılıklı yiyebilsen yemeğini... Sen nasıl ışıldıyorsan; O'nun o her bir iştahlı lokmasında; O da senin için sevinebilse, en büyük hayranı; anneciği için...
Nasıl bir şaheserler evlâtlarımız gözümüzde; nasıl gerçek ve nasıl tek kelimeyle bir taneler; öyle değil mi? Allah esirgesin hepimizin evlâdını; bizlere bağışlasın...
Elimde kadehim olamasa da, şerefine kaldırdım hayali şarabımı bu gece... İyi ki tanıdım seni; iyi ki...
Sevgilerim ve öpücüklerimle...

endiseliperi dedi ki...

bence de hoş bir şey, deniz. böyle duygulanmamın nedeni bu belki de. ve neysen o olduğun, bunun değişmez bir şey oluşu... annem, adana şivesi ile konuşur. dışardan biri anlamaz bile onu. ama ne tuhaf, ben hala hatırlıyorum ve adana'ya gittiğimde annemle konuşurken onun bildiği sözcüklerle konuşuyorum. kardeşlerim çok gülüyor, nasıl hatırlıyorsun, diye. şimdi mesela sana örnek vermek için aklıma bir tane sözcük bile gelmiyor, ama annemi göreyim, o dil, kaslarımdan, kemiklerimden hafızama sökün ediyor sanki ve bana dünyayı tercüme ettiği o ilk zamanları hatırlayıp, bütün dili biliyorum.

sinema bence de gerçeğin en yetkin... hmmm... en etkili ifadesi diyelim. biizm ünşversite zamanımızda sinemanın 7. sanat oluşu ve onun çoşkuyla kabullenişi söz konusuydu. sinemanın entelektüel bir ilgi alanı oluşu söz konusuydu, diyelim. sabaha kadar bir filmi tartıştığımız olurdu. elbettei, gençlik ne fiyakalı, gösterişli bir zaman, şimdi utanarak hatırlıyorum o coşkuyu, o kendinde diretmeyi... hah, -o zamanlar yönetmenlerin kitaplarını, senaryolar basılırdı o zaman, onları, çok okurduk. seçil büker'in bir kitabını o zaman okuduğumu hatırlıyorum. sanıyorum, sabah ateşi 38,5 filmi için, sinemada kullanılan renklerle ilgili bir yazısını çok net hatırlıyorum. sen bilirsinn belki, mavinin kullanımı ile ilgili bir şeydi. belki kitap bambaşka şeylerden de bahsediyordu da benim aklımda renk filtresi kalmış.

hmmm...

evet, bize ait nesneler nasıl içerden dokunuyor bize. şu emaye mavi renkli çaydanlıktan görsem alacağım hemen. ben çay makinasında çay yapıyorum ama ait olduğum, görmekten hoşlandığım, onu görünce bir şeyin parçası olduğum duygusunu verecek o mavi, emaye çaydanlık. bunu bir filmde, dizide görünce heyecanlanıyorsun tabii. çünkü insan neyse o olmak ister. ben neyim, diye sorar kendine ve cevabı eğer o çaydanlıkta, yıldız efektli, yuvarlak, gümüş tepside buluyorsa kendini... orada heyecanlanıyorsa, tamam mı, edindiği sonraki hiçbir nesnenin, hiçbir lüksün, ne diyeyim, hiç bir şeyin önemi yoktur. istediği bir kuzine, üstünde isten kararmış bir emaye, mavi çaydanlık... insanın ruhu böylece huzura eriyorsa... insan ne zor bir şey, yahu deniz. bu ruhun bedeniyle birlikte öleceğine insan nasıl razı olur. bu kadar acıdan, arzunun karmaşasından... bu kadar çaba harcadıktan sonra insanın ruhu nasıl yok olur?

sana sormadım. yarın doktora gideceğim de artistlik yapıyorum burada:)

öpüyorum seni çok.

sevgiler.

Deniz Bilgen Çakır dedi ki...

Sinemada Anlam Yaratma büyük ihtimalle. Seçil hocanın kitabı yani. Ama gidince bi kütüphanemden kontrol etmem gerekiyor yine de. Sinema hala entellektüel bir ilgi alanı, en azından benim, senin ve bizim gibiler için. Gerçi son zamanlarda sinema denice akla Twilight gibi filmler geliyor ama olsun. Yanlış anlama küçümsemiyorum bu tip filmleri. Mutlaka gereklidir. Herhalde yani:) İnsanoğlu hep eskiye özlem duyar ya hani, bendeki de o hesap galiba. Nerede "A bout de souffle", nerede Twilight (A'nın üzerindeki şapkacığı çıkaramadım burada:) Gerçi karşılaştırmak bile abes ama sanki şey gibi geliyor bana, emek birşeyleri güzelleştiriyormuş gibi. Düşünsene o filme Godard, Belmondo'nun arabalı takip sahnesi için başka bir arabanın dışına kamera sabitlemiş. Sinema tarihinde ilktir o sahne. Dur ya konumuz bu değildi:) Sinema deyince biraz kayışı koparıyorum sanırım ben.
İnsan ruhuna gelince, sanmıyorum yok olduğunu. Bilemem tabi, o yüzden bana sormaman iyi olmuş:) Bir gün emin olursa ilk sana söylerim ama söz:) Geçmiş olsun şimdiden ve sık sık artistlik yap bana olur mu...
Sevgiler...

MEHMET dedi ki...

Endişelenmenize gerek yok sevgili Peri hanım. (isminiz çok hoş, bunu da belirtmiş olayım bu vesileyle) Zatalinizi uzun süredir ara ara izlemedeyim, daha önce önerdiğiniz bazı film ve müzikleri takip ettim ve pişmanlık duymadım, bu açıdan ağır bir sorumluluk hissetmenize gerek yok. Hoş, insanoğlu, her zaman aynı psikolojik çizgide olmayabilir, veya şöyle de diyebilirim, bugün beğendiğini yarın beğenmeyebilir, dün düşündüğünü de bugün düşünmeyebilir. Bendeniz 25 yıl uluslararası taşımacılık sektöründe -kendi işimizde ortaklık- çalıştıktan sonra emekli oldum. Hizmet sektörünün getirdiği zihinsel yorgunlukla
2007 yılı yeniden doğuşum, edebiyata dönüşüm ve kendi çapımda mütevazi karalamalar dönemine geçişim oldu. İşte benim kısa ve basit öyküm bu kadar...göz kapayıp açana kadar nasıl geçtiğini bilmediğim yıllar.

İçtenlikle yazıldığınıza inandığım her postunuza yorum bırakamasam da sizi takip etmek, bendeniz için büyük bir keyif.
Sevgi ve dostlukla kalın.

endiseliperi dedi ki...

demet'ciğim, yorumunu okurken gözlerim doldu. insan işte bazen kendine acıma seansı düzenliyor da bunlar çıkıyor ortaya. hep düşünürüm, ben benim çocuğum olsaydım keşke, diye. ulan ne tatlı bir çocuk! ders çalışan, okul birincisi, kitap okuyan, öyle sessiz izleyen, düşünceli, kendine soru sorulunca gülüveren bir çocuk. annesiyle sabah namazına kalkan, gece uyumadan önce bize bu vatanı armağan ettiği için atatürk'ten başlayarak, tüm ailesi için dua eden, gizli gizli edip cansever okuyan bir çocuk. bu çocuk nasıl bu kadar farkedilmez!? belki hiç farkedilmediği, o kadar özgür olduğu, ne yaptığı, ne düşündüğü hiç bilinmediği için böyle olmuştur ya... övmüyorum kendimi, demetcim ya, ama üzülüyorum, içimde kırgınlık var sanırım. annemi hatırladığım ilk anım belki hayal mahsulü, belki de çok küçüktüm, 3 yaşlarında filan... yaylada, her taraf çılgınca bitki, meyve dolu, hava aydınlanıyor ve her şey o kadar renkli ki, gözüm kamaşıyor. annem atın üstünde. öyle maskülen bir duruşu, gücü var ki. istiyorum ki, beni görsün, uyanık ve bahçede olduğumu görsün, öyle istiyorum ki görmesini, ama annem dalgın ve çok ciddi, bir şeye karar vermiş gibi eğeri sola çekip, bir yere doğru hızla uzaklaşıyor. ona hiç sormadım, bu gerçek mi, diye. insan utanıyor dert ettiği şeyin alaya alınma ihtimalinden.

bugün duygusal bir havadayım, demet. öpüyorum çok seni.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

deniz, şimdi elbette sinema çok önemli bir hadise. bizim, ilk gençlik zamanlarımızda sinema sıradışı bir zevk, sinemayı entelektüel bir seviyede düşünmek, nasıl diyeyim, havalı, farklılık yaratan bir şeydi.

bugün geçmiş insanları suçlama havamdayım:) daha önce yazdım belki bu godard nedeniyle işten çıkarıldım. hem okuyor hem bir işyerinde çalışıyordum. ankara AST'a godard'ın filmleri gelmişti. akşam seanslarını izliyordum ama bir filmi iş saatine denk geldi. izlemesem ölürdüm. gençlikte insan öyle oluyor. kültür servisindeki müdürden izin alıp filmi izledim. hatırlamıyorum şimdi, hangi filmiydi. ertesi gün şirketin sahibi çağırdı, ben kültür müdürünün zaafını kullanmışım da bana hayır diyememiş de, godard izleyen biri olmam bana bir ayrıcalık tanımazmış da, ibrahim tatlıses konserine gitmek isterse bir eleman ona da mı izin verecekmiş de... bana ayrıcalık tanınamazmış da...beni işten çıkarttı. evet. bana godard deme:) hayattaki ilk işim, 19 yaşında filanım işte. sesimi çıkaramamıştım. şimdi olsa sesimi çıkarabilir miydim, bilmiyorum. ... (burada küfür var) godard ile ibrahim tatlıses arasında bir tahsis yapamayan bir işyerinde ben zaten çalışmam mı, derdim, emin değilim. sanırım kimseye ayrıcalık tanımayan, eşitlikçi bir yasayı uygulamaya çalışan, patronluğun onda dokuzunun kazmalıktan geldiğini, bunun böyle olması gerektiğini idrak etmiş biri olarak yine sesimi çıkaramazdım. ama yıllar yıllar sonra film festivalinde, o zamanlar ülkemizde pek tanınmayan jarmusch'un film biletleri toplu olarak alınacağı ve filme yetişmek için işten yarım saat önce çıkılacağı bildirilen bir memo aldığımda gözlerime inanamadım. ne işyerleri var! reklamcılığı öyle sevdim.

neyse, sohbet uzuyor, uzadıkça da kendimi çok yaşlı hissediyorum;)

öpüyorum seni.
sevgiler çok.

endiseliperi dedi ki...

sevgili mehmet,
güzel sözleriniz için teşekkür ederim. bugün gökhan, niçin kitap yazmıyorsun da blog mlog takılıyorsun, diye sordu. ona, yalnızlıktan başlamıştı, öyle de devam etti, dedim. sanırım burası hem yalnızlığımı besleyen hem de beni ondan kuratran bir yer olduğu için bağlandığım bir yer oldu. hissettiğiniz içtenliğim ordan geliyor. sizi tanımamı ve yorumlarınızı değerlendirirken daha gerçekçi bir kurgu yapmamı sağlayan bilgi için teşekkür ederim.

burdaki her bilginin çok kişisel olduğunu ve benim o zamanki ruh halime uygun olarak verildiğini ayırt etmeniz de beni çok rahatlattı.

sevgiler.

dgül dedi ki...

"Tüm dünya için sadece bir kişi olabilirsin; fakat bazıları için, sen bir dünyasın..." diye yazmış ya Gabriel García Márquez; çocukken, gerçekten de küçücükken; en çok aralarında gidip geldiğimiz; bir türlü hangisinin gerçek olduğuna karar veremediğimiz duygular galiba bunlar... Çemberin merkezinde miyim; yoksa tam da en dışında mı... Ve bu çatışma belirliyor galiba en çok; yetişkin, kocaman birer insan olduğumuzda; duygusallığımızın nice baskın olacağını... Ben böyle düşünüyorum en azından... Hatta biliyorum belki de; nereden? Daha çok; kendimden... ;)) Kim olduğumuzu, nice yaşadıklarımız belirliyor elbette; belki genetik kodlananlardan da fazla... Ama sen; iyi ki "sen" olmuşsun Perim ya, bu da övgü olsun diye değil asla, inan bana, hele de bu en duygusal hallerinde; öyle başkasın ki...
(Ve mühim not: Yazının başlığını ilk saniyede "hastayım" diye okumuş ve aniden paniklemiştim gözümün doğrusunu algıladığı ana kadar... Şimdi yorumlarda gördüm de "hastalık" sözcüğünü, telaşlandım yine için için... Endişelenmemize mahal verecek bir durumun olmadığını ümit ediyorum yine de yürekten...Habersiz bırakma lütfen...Seni seviyorum...

endiseliperi dedi ki...

demetcim, ne tatlısın sen. valla. beni çok duygulandırıyorsun, sanki cidden yanımdasın gibi hissediyorum. bir terapiye filan maruz kalsan bu çocukluğa dönüş hadisesi için epey uğraşılıyor ve buna "aktarma ya da gerileme" deniyor galiba. o nedenle çocukluk hatıranı içtenlikle anlattığında bir nevi utanç veren bir çocuksulağa da giriyorsun. elbette doktorla senin aranda kalıyor bu. ben hiç tecrübe etmedim. burda tecrübe ediyorum:) yarın belki bu kadar içtenlikli olduğum için pişman olurum ya, neyse ne ya, insan olduğu şeyi kabullenmeli. burası böyle bir yer.

canım demetcim, bizimkilerin hepsi yaklaşık böyle. o zaman diyorum ki, annem ve babam hiç fena değiller galiba aslında. sahiden de ne kaba kuvvet, ne sözlü şiddet, ne de ilettiğin bir fikir nedeniyle dalga geçilmesi... çünkü ben namaz kılıp, oruç tutarken de kimse dalga geçmedi, allah'a kitaba inanmıyorum, evlilik kurumuna da, çocuk mocuk da doğurmayacağım, yemek, temizlik vs gibi işler bana ters, öğrenmeyeceğim, dediğimde de. neye inanıyorsan inan, ama burası bir topluluk ve kahvaltı bulaşığını yıkamak senin görevin, dediler sadece. şimdi aslında bu iyi bir şey, kendi yolunu bulmaya çalışıyorsun. ve bu yol bir şekilde, seni en domestik halde sahneleyebiliyor. yok, hiç pişman değilim; sanırım en huzurlu olduğum hal de bu hal.

bilmem ki, yarın gideceğim, film milm çektireceğim de, bir şey çıkmaz herhalde. kontrol işte. çıkarsa da, işte söylüyorum, beni güneşe gömün. vasiyetim:)

öpüyorum çok seni.

endiseliperi dedi ki...

aman ya, ardı önü bir doktora gideceğim amma dram yaratmışım gece gece. pardon arkadaşlar, hadi siz neyse, bunu bizimkiler okuyacak, eski sevgililerim okuyacak. cık cık cık... rezalet. geçiyor insan bazen böyle tuhaf kendine acıma krizlerinden. şimdi sabahın köründe yazıyorum bunları. sigarayı da çok içmişim. kesin bırakacağım, saçıma başıma sinmiş. hiç hoşlanmadım dün geceden. size günaydın. bir aspirin içeyim ben.

dgül dedi ki...

Perimmm....
Gidip gelmişsindir artık sanıyorum ki; her şey yolunda mı? Merak ettim tüm gün seni... Lâkin, o sabah verdiğin sigarayı bırakma kararın var ya; son günlerde aldığım en güzel hediye oldu sanki bana; öyle sevindim ve öyle de umutlandım ki... Diliyorum ki kontrol sonuçların da; hediye tadında sorunsuz çıkmış olsun bugün...
Kocaman sevgiler gönderdim sana, ne yorgunsundur şimdi kimbilir...

endiseliperi dedi ki...

canım demet'ciğim,
geçen gün genç hitler2i anlatan bir filmin başını izleyebildim. hitler, alkol, nikotin, kafein ve kırmızı et kullanmıyor. ne hoş bir diyet bu. istediğim tam olarak bu. ama önce sigaradan başlamalıyım:) sonuçlar haftaya artık, yazarım burda. uzun uzun yürüdüm de sabah. çok hoştu, yağmur yüklüydü bulutlar ve havanın ısısı yürümek için mükemmeldi. bir yere oturup kahvaltı yaptım. eve döndüm. uzanıp leyla ile mecnun izledim. halsizdim ama iyi geldi bu. şimdi bol çikolatalı kek yapıyorum. çay da demleniyor. tatlı bir film bulabilirsem izlerim, yoksa leyla ile mecnun'a devam. şimdi çok iyiyim demet'ciğim. çok sağol ilgin, desteğin için.

öpüyorum ben de çok seni ve kocaman da sevgiler gönderiyorum.

dgül dedi ki...

İyi olduğuna çok sevindim benim güzel Perim, inşallah iyi olsun sonuçlar da; birlikte sevinelim yeniden ve yeniden, kutlayalım birlikte hatta... :))
Bahsettiğin diyet çok ilginç ve hoş bence de; olur mu olur hem; neden olmasın?... Ama Hitler'in diyeti dedin ya adına; bilemedim şimdi Perim yahu...O adamın adı bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor maalesef benim... Ama hatırlat-tı/aca-ğı adı değiştirebiliriz belki birlikte; hem sen seversin de böyle şeyleri; ne dersin Perimmm? ;))
Bol çikolatalı kek ve illaki de çaydan daha iyisi düşünülemezdi bu akşam için; hemen mutfağa koşup, mikrodalga fırında yapıyorum şimdi ben de; 8 dakikada... :)) Tavşan kanı çayımsa, demlendi bile...
Çok çok öpüyorum ben de seni... :)

endiseliperi dedi ki...

aa, mikrodalga keki gelmedi aklıma nedense. yoksa ne iyi olurdu. ama ne bileyim, fırın çalışsın istedim sanırım. yağmurlu burda hava ya, fırından bir şey çıkarmak hoş oluyor:)valla hitler öyleymiş ya da sıfır zevk diyeti de diyebilirz adına. ben bir kez check-up yaptırmıştım da kolesterolüm biraz yüksek çıkmıştı. doktor, dondurma, çikolata, peynir, hatta yoğurt her şeyi yasaklamıştı. ne yiyeceğiz ya! keke fena olmamış, şimdi bir lokma aldım. ama çok dağılıyor, delilik yapıp bir kutu dolusu krema içinde erittim çikolataları. neyse arçil bayıldı.

sana da afiyet olsun. sevgiler çok.

dgül dedi ki...

Yaptım; oldu; yeniyor bile... :)) Ve sayende oldu hem... ;) Sevgili Devletşah'ın bu muhteşem keki, benim, benle çalışan bir dolu iş arkadaşımın hayatını kurtarıyor sık sık, yorgun ve keyifsiz eve ulaştığımızda.. :)) Ama fırın kokusu gibi olmuyor elbette; İzmir de çokça yağmurlu bu günlerde ve ne hoş oldu şimdi çayın yanında kek; iyi ki varsın canım Perimmm... ;) Ohhh, sefamız olsun bu akşam da ayol; ne güzel olduk... )) Hem, lezzetli olan her şey; ya sağlıksız oluyor ya da kalorili, zararlı yahu; nedir bu hain doktorların bize garezi? ;)) Düşünüyorum da; sağa sola böyle söyleyen doktorlar; hepsini kendileri tüketmenin telaşesinde olmasın? ;))
Afiyetler olsun bize, boşverelim şu "ele verir talkını, kendi yutar salkımı" kılıklı doktorları... ;)))

dgül dedi ki...

http://www.youtube.com/watch?v=wOpQPgB9EvE
Senin için... :)))

endiseliperi dedi ki...

evet evet, devletşah'tan öğrenmiştim ben de. ben sütlacı da onun tarifiyle yaparım. çok güzel olur. izmir'in yağmuru hiç çekilmez, demet. bir memleket yağmur yağınca ancak bu kadar ıslanabilir. o alsancak'ta dizimize kadar suyun içinde az mı kaldık, yağmurda. çok, çok üşüdüm izmir'de.

sen beni sevineyim, neşeleneyim diye mi kek konusunu böyle allayıp pulladın, demet? valla yaparsın sen, iyi kalpli olduğundan:) senin hastalarına kötü bir şey demeye gönlün razı olmuyordur. amaaan, yalan dünya, ne yersen ye, diyen doktor da biraz insanı tedirgin eder sanki:) gül diye, böyle konuşuyorum. umarım gülüyorsundur, canım demet'ciğim. dün gece rüyamda sabaha kadar limonlu kek yapmaya uğraştım. ya mutfakta bir dağınıklık var, ya jude law yürüyelim diye tutturuyor. hiç hoşlanmam jude law'dan, gel gör ki rüyamda sevgilim. ama benim aklım fikrim limonlu kek yapmakta. yapamadım neticede. işte bu kek o yapamadığım kekin çikolatalısı:)

canım demet'ciğim, öpücükler, evde kim varsa sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

şimdi gördüm videoyu. süpermiş! tam bana göre. çok tatlısın. çok teşekkür ederim.

dgül dedi ki...

Hahahayyy... :))) Gülmekle kalmadım; kahkaha attım vallahi; şaşakaldı ev halkı, çok alemsin... Diyeceğim bak bundan sonra; "Amaaan, yalan dünya, ne yersen ye kardeş" diye.. Bi bakayım tepkilere; nasıl olcek!.. ;)) Bayıldım buna...:))
Güzel olan senin kalbin canım benim, gördüğün de; senin iyiliğinden... Bir keki, haydi onu da geçtik, rüyadaki bir kek öyküsünü dahi, senin kadar güzel gören ve anlatan biri daha var mıdır? Ben tanımıyorum en azından.. Çok ciddiyim ben... Hoş şu üstte alıntıladığım ve kullanmak üzere beynime monte ettiğim cümlenin yanında, ciddiyet komik durdu ama, vallahi öyleyim...
Gözlerim pek huzursuzdu nicedir; gündüz de zorunlu bilgisayar başında olduğum için, akşamları daha az kullanmaya çalışıyordum, dinlensinler biraz olsun diye... Veee; bir adet gözlüğe kavuştum bugün...:)) Onun (rahatça görebilmenin) sevinci ve heyecanıyla sayfanda (buraya dikkat: gözlüğüm ile ilk ve tek okuduğum kişi sensin :) ) dolanıyorum özgürce; nicedir bu keyifle yapamıyordum zira bunu...;) Birazdan da göz sorunum nedeniyle yarım bıraktığım Serenad'ı okumaya başlayacağım yeniden, çok mutluyum.. ;))
İzmir perişan yağmurla yine; tam da dediğin gibi... Ama bizim ev pek keyifli sayende... :) Ev halkı da (şu an oğulcuğum var sadece) sevgi ve selamlarını yolluyor sana... ;)
Kalbim sende.. ;)
Mutlu akşamlar canım Perimm...

endiseliperi dedi ki...

yok, sen gene de deme, doktorun endişelisi, yasak koyanı iyidir. demet'ciğim:) güle güle kullan gözlüğünü. bir de damla filan var biliyorsundur ya, ben pek sevmiyorum damla damlatmayı. göz kuruluğu için iyi oluyor. hadi sen oku kitabını. ben de şu dizi bitsin, okuyayım. ne kadar az okuyorum bugünlerde inanamazsın. çok nefis, bayılıyorum okuduğum kitaba ama aklımı oyalayacak görüntü filan olsun istiyorum, açıyorum leyla ile mecnun'u. şu bilgisayardan kurtarmam lazım kendimi. arkadaşlarım tümü birden, söz birliği etmişçesine, dışarı çık! diyorlar. yahu bu soğukta, yağmurda, kekinle çayınla uzanıp dizi izlemek, kitap okumak varken... ama sanırım haklılar, artık evrim filan geçiriyorum herhalde kendimle uğraşmaktan ama neye dönüşeceğimi bilemeyip bir ara tür olarak... hmmm.. bağlayamadım cümleyi:)

öpüyorum çok seni ve oğlunu.

9:20 dedi ki...

"yazgının hiç parmağı olmasa da, trajedi hiç yoktan ve bir de böylece doğar."

çok, çok iyi bir yazarsınız peri.

her satırını büyük bir hayranlıkla okuyorum yazılarınızın.

endiseliperi dedi ki...

teşekkürler, dokuzyirmi. ne önemi var bilmiyorum bunun. az önce ersin karabulut'u okudum. hani uykusuz dergisinde çiziyor. o da epey karanlık bir şeyler demiş, sonunda hepimiz aynı şekilde öleceğiz işte. yok öyle karamsar bir havada değilim. çok tatlı bir sabahtı. arçil'i uyandırdım. benim yatağımda karşılıklı kek yiyip, çay içtik. sonra o, stephen king kitapları alıyorum ona, onu ben de ölü evinden anılar kitabımı okudum. açık pencerede bulutlar, içeri sızan daracık bir güneşe kıvrılan tina... ne diyeyim, süper bir sabahtı. ben sürekli uyuyakaldım. bir keresinde rüyamda sabunlar gördüm. nefis şekilli, kokulu çeşit çeşit sabun alıp duruyorum. bir başka evdeyim, bir çift ve çocukları filan var. kadınla arkadaşız, bir yere gidiyoruz, üzgün filan, sarılıp teselli edeceğim ama sanki ben uzandıkça o uzuyor, öyle uzun biri oluyor ki, komedi. meğer ne kadar uzunmuşsun sen ya, diyorum. çok da sarışın. biraz daha okuyup yine uyuyakaldım. bir sürü hayvan, çok sevimliler. ama su altında kalıyorlar ve nefes almaya devam ediyorlar. bi şey yapalım çıkaralım diyorum onları, ölecekler, çok, çok tatlılar bir de. yoo, onlar tabii ki öyle yaşar diyorlar. ben birikintilerin başında kaygılı bekliyorum, bir şey olursa derhal müdahale edip kurtarayım, diye. ama ben rüyamda da uyuyakalıyorum. rüyamdaki rüyamdan uynadığımda, çok tuhaf... ama anlatamam onu.

hala yatağın içindeyim, dokuzyirmi. şu yatak beni bi bıraksa, bi kurtulsam neler neler yapan, başaran, müthiş bir insan olurdum. ama gelin görün ki bu yatak, bu... bu... yastık...

sevgiler.

9:20 dedi ki...

Proust Kayıp Zamanın İzinde'nin tamamını yatağından çıkmadan yazmış bu arada.

Yatak deyip geçmeyin:)

endiseliperi dedi ki...

proust'un yatağı ile bizimki bir mi! biz de o yatak da yatsak kimbilir neler yazacağız da:) ben severim yatağı. çocukken derslerime de annemlerin yatağında çalışırdım. süper inek bir öğrenciydim. tembel kuzenim, hani şu organik tarım yapan, ödevine yardım edeyim diye gelirdi. yatağın yanına bir iskemle çeker, ben arkamda yastıklar, yatağın içinde, sinir sinir ona dikte ederdim. ne pislikmişim. şimdi adana'ya her yaz gidişimde nefis meyveler getiriyor hoşgeldin, demek için. bu böğürtlenlerden turta filan yapsam, satar mıyız, diyorum. çok dalgacı çocuk, bakıp, gülüyor bana, sen hep böyleydin yaa, diyor. o kocaman işçi elleri, tarım yasaları ile uğraşması, tarımda doğru gübre kullanımı vs ile uğraşıyor, ben turta filan diyorum. nerden geldik buraya yahu?
hah, yatak. şimdi kocaman bir elma yiyeceğim. agatha christi de yatağında oturarak ve elma yiyerek yazar, koynunda filan hep elma pürçükleri olurmuş.

bu yatak hikayesi iyiymiş, yata yata ben de belki... ısrar edeyim bu konuda:)

sevgiler.

9:20 dedi ki...

Bir gün o günlerinizden bir fotoğrafı burada görürsek pek güzel bir gelişme olacak gibi. Var mı acaba kara önlüklü bir Peri fotoğrafı?

endiseliperi dedi ki...

yok! keşke olsa. ben ayrıca çok severim kara önlük, beyaz yakayı. hiçbir zaman karşı filan olmadım. bizim zamanımızda fotoğraf makinası büyük bir icattı sanırım. öyle haybeye fotoğrafın çekilmezdi. hem yukarda sarhoşluk sohbetim arasında anlattım ya, ben nerdeyse görünmez bir çocuktum, fotoğrafta çıkmazdım, öyle diyeyim. hem bu insanın kendine övgüsü gibi görünebilir ama, bir nevi hep böyleydim aslında. çok, çok zayıftım, rüzgarda sallanırdım, o kadar. öylesine sessiz. başkalarının dikkatini çekmişse utanıp, gülen bir çocuktum, ki eğer alışık olduğumdan biraz daha fazla ilgilenen olsaydı benimle, oracıkta atomlarıma ayrılıp yok olabilirdim sanırım. çocuk kendini mutlu sanır ve sanırım mutlu da bir çocuktum. ergenliğime ben geç, üniversitede girdim ve o zaman kendi tarihime bakışım biraz bir ergenin sinirli, meydan okuyan, haksızlığa uğramış, anlaşılmamış bakışıyla ifadelendi, öyle de kaldı. o zaman ben deseydim ki, "bir çocuğun kişiliği sessizlikle, sıkıntıyla kendine meşgale aramasıyla, uzun uzun insanlara bakması ve onları dinlemesiyle oluşur. ben mükemmel bir çocukluk geçirdim." o zaman şimdi çocukluğu mutlu geçmiş, kendini bahtiyar sayan biriyle konuşuyor olurdunuz. ama o bakış her şeyi düz yapardı sanki de, günahkarları, yenilmişleri, bir derdi içinde büyütenleri hiç böyle anlayamazdım.

ve ne oluyor biliyor musunuz, sevgili dokuzyirmi, böyle böyle yalnızlığın kendine has, özel bir çeşidini yaşıyor gibi oluyorsun da insanlar sanıyorlar ki yalnızlık senden doğan bir gücün sonucu. buna hak verirsem mutluyum, vermezsem dışarı çıkıyorum, insanlara karışıyorum ve siz de yapar mısınız bilmem, kendimi anlatırken ben de kendimi dinliyorum, kendimi anlatışımı dinliyorum pür dikkat. çünkü belki bilirsiniz yalnızlığın insanın sesini çoğaltan bir etkisi oluyor da, hangi sesiyle konuştuğunu dinliyor insan.

şimdi niye böyle konuşuyorum bilmem. yemeğimi yemiş, rezene çayımı içmiş, dizimi izleyip gülüyorum. buraya gelip bunları yazmam ne tuhaf. az önce arçil'in yaptığı bir espriye karnı ağrıycak kadar gülen ben değildim sanki. şu edebiyat yapmalar, kendin hakkında ahkam kesmeler, poz kesmeler, n'oluyoruz ya!? şunu demek istiyorum tamam mı, böyle sanki karanlık yazıyor gibi olsam da keyfim çok yerinde şu an. gerçi bu gerçeği iletmekte ısrar etmek de saçma oldu şimdi. ben kendi kendime itirazlarda bulunarak uzaklaşayım.

sevgiler.

meftun dedi ki...

periciğim ya.. bu diziden sana nasıl söz etmedim bilemiyorum çünkü ben geçen sene keşfettim :)) yine böyle yağmurlu ve rüzgarlı havalarda dsmart bozulmuştu ve tv.miz ulusal kanallardan sadece trt-1 i gösteriyordu :) tv.yi genelde açık bırakıyorum (ses olsun diye) derken bu dizinin olduğu bir vakitte İsmail Abi ile Mecnun'nun bir diyaloğuna takıldık eşimle gözgöze geldik kahkahayı patlattık o gün bu gündür diziyi izliyoruz.. İsmail Abi'nin hastasıyım..

endiseliperi dedi ki...

ben epey izledim, şimdi bıraktım. devam ederim yine. o diyalog sanırım deniz kenarınd ageçiyordu:) ben deçok gülüyorum. ismail abi'nin de hastasıyım. o iyi bir oyuncu hem.

sevgiler çok.