Cuma, Aralık 23

karanlığın kültürleri/bruegel

gece mi yoksa gündüz insanı mı olduğun geyiğini yapacak kadar boş zamana sahip olmalıyız gençlikte. hepimiz yapmışızdır. içsesini daha şiirsel duyduğun gece yaşayan bir insan olduğunu söyleyerek marjinale, extravagansa, gizemli olana düşkün olabileceğini imlerdin. ben gece insanı olduğumu söylerdim gençliğimde ya, bal gibi biliyordum ki insan çocukluğu demektir ve ben sabahın köründe günün sahibi olarak pırıl pırıl bir zihinle uyanıp, çalışkan ve esnek eklemlerimi bir işe koşmayı severdim. ama gündüz dediğin de hayatın rasyonel değerlerinin hüküm sürdüğü, ışığın gizemi ortadan kaldırdığı, sıradanlaşmaya gönül indirdiğin bir zamandı. şık değildi gündüz; emrivaki yapanla uzlaşıp zamana bireyselliğinin damgasını vurmak için geceyi beklemek zorundaydın. ifritlerin, cinlerin, hayaletlerin gölgelere kaçıştıkları gecede uyanık olan, kendi ruhunun karanlık taraflarıyla da yüzleşmeyi göze alıp hiç de tekin olmayan bir işe soyunuyor demektir. hmmm... ya da zorunlu mesaiyi bitirip, yorgun argın eve gelmişsindir de kendine vakit ayırdığın, dinlendiğin şahane bir zamandır gece.


karanlığın kültürleri
-sınır ihlallerinin tarihinde gece yolculukları-
bryan d. palmer
ç. şebnem kaptan
ayrıntı yayınları

bu sohbetin bir nedeni var; idefix'e sipariş verdiğim kitaplardan biri olan karanlığın kültürleri adında çok, çok müthiş, çok lezzetli bir kitap okumaya başladım bugün. yazarı bryan d. palmer. size günlerce, hararetle tavsiye edeceğim sanırım bu kitabı. bugün, yağmur camlara vururken, yaptığım yatağı  bozup yeniden içine girdim.  gündüz vakti de epey karanlık olduğundan ya da ben isveç filmlerindeki o gündüz lamba ışığını çok sevdiğimden yatağın hemen arkasına yerleştirdiğim ayaklı lambayı açtım. sert kahvemi masaya koydum. bana olan sevgisi nedeniyle kokumu  her daim duymak istediğinden mi, yoksa kumaşın dokusu hoşuna gittiğinden mi bilmem, sabahlığımın üstünde yatmayı tercih eden tina'yı yatırdım. bu evde sürdürdüğüm konforun bana tanrı tarafından bahşedilmiş bir hediye mi yoksa lanet mi olduğunu henüz çözemedim. bazen idrak edemediğim bir niyetle sunulmuş olduğunu, bunun bir sınav olduğunu düşünüyorum da bir bıçak gibi saplanıyor endişe bu huzura.  bugün kendimle öyle huzurlu, okuduğum kitabın güzelliği ile öyle coşku doluydum ki, belki de bugünün yoğun mutluluğunu tüm hayatıma teşmil edebilirim gibi geldi bana.



palmer, gecenin tarihini, karanlığın kültürlerini yazmış. marjinalleşmiş, sınırı ihlal etmişlerin, ötekilerin, görmezden gelinmişlerin, sınıf, ırk, cinsiyet sömürüsüne tabi olmuş kurbanların; cadıların, fahişelerin, kölelerin, korsanların, satanistlerin gecelerini, o gecelerin kültürünü anlatmış. hurafelerle, afyonla uyuşturulmuş, tanrı'nın ya da iktidarın müdahalesine hep boyun eğmiş köylünün ekmek ve kan bağlamında anlatıldığı bir bölüm var ki, çok, çok güzel. zaten okuduğum ilk bölüm de bu. akademik bir dili hiç yok ve zaten kendi de akademik üretimin yağlı çarkına çok az şey borçlu olduğunu ilk başta demiş.  akademik bakışın ötekini nasıl sterilize ettiğini ve onu  tek taraflı değerlendirdiğini bilerek kurduğu tarihsel ve siyasal çerçeve aşina olduğumuz standarttan farklı, daha içerden, daha derin ve inandırcı. üslubu, bir edebi eser kadar şiirsel. hemen şöyle bir açıyorum mesela, diyor ki; "her ne barındırırsa barındırsın, ister dar bir bakışla bir zaman olarak algılansın gece, gün tarafından nadiren hoş karşılanmıştır. bir meydan okuyuş olmuşsa aleyhinde yasalar yapılmış; bir örtü olmuşsa, tarih boyunca ışığın davetsiz ziyaretlerine maruz kalmıştır. hızla çoğalan teknolojiler karanlık köşelerini aydınlatmış ve onu gün ortasının emanet güçlerinin öfkeli bakışına, gizliden izleyişine ve tehditkar müdahalesine açmıştır. eleştirel kuramcı jean baudrillard, XX. yüzyılın sonlarına gelindiğinde gecenin böyle yenik düşürücü biçimde istila edilmesini; kaybetmenin evrenselleşmesi, insanlığın ve tarihin iktidarın sonsuz beyazlığına boyun eğmeye zemin oluşturacak şekilde kayıtsızca homojenleşmesi diye özetleyecekti."



palmer anlatırken bugün okuduğum yer kadarıyla bir takım ressamların resimlerinden destek alıyor. benton, hogarth, van gogh'un resimlerinde geçen geceleri anlatıyor, ki bunların her birini yazmayı çok isterim size. mesela, kan, ekmek ve küfür başlıklı köylü gecelerinin,  ekmeğin kanla bağının ve tarihinin,  köylü hayatındaki yerinin anlatıldığı çok sıkı bir bölümde, kapitalizm öncesi köylünün hakim olduğu dünyasındaki maddi ve kültürel güçleri açıklamak için bruegel'in resimlerinden faydalanıyor. böylece bu kitabı okumak bana, -yer yer pek bilmediğim bir takım siyasetçiye, filozafa göndermeler yapıyor olsa da-  resimli  roman okuyormuşum gibi kolay, anlaşılır, zevkli geliyor. bruegel bölümünü kısaltarak aşağıya yazdım.  bir takım yönetmenlerin filmlerinde metaforik bir anlatım için kullandığı bu resimlerin anlamlarını şimdi biliyorum ve bu çok hoşuma gidiyor. eğer siz de benim gibi bruegel'i seviyorsanız aşağıdaki alıntıyı zevkle okuyabilirsiniz. yoksa, bırakın. ama kitabı mutlaka alın. gerçekten harika bir kitap.



"(...)büyük düğünler, john gillis'in de belirttiği gibi; 'hiyerarşik yapısı ve eşitsizliği aşikar olan bir cemaatte, sosyal uyumu teşvik etmeyi hedefliyordu.' toplanan paraları, artık soyun dışında kalmış ve kıskançlıkları ya da içerlemeleriyle bir tehdit ya da bölünme unsuru olanlara dağıtılan köylü düğününde, sevgiden çok istikrar ve mevki; bir düzene göre oturulan masa; belli sayıda konuk davet edilmesiyle anlatılan kaygılar ve bruegel'in köylülerin düğünü'nde açıkça görülen, şüphe götürmez kazanç havası hakimdi. bir tacın altına oturtulmuş gelin, ağırbaşlı hatta neredeyse ciddi görünüyor; damadıysa ayırt etmek güç. 'karısına kolunu ilk ve son defa evlendikleri gün uzatıyor' demiş, XIX. yüzyıl sonlarında köylünün duygusuzluğunu yorumlayan bir eleştirmen.

bruegel'in köylü düğünü tasvirindeki tartışmaya açık, hakim figür, bir insan değil, nesnedir: yeni bir kanda birleşmek üzere olan, iki ailenin büyüklerinin üstlerindeki duvara iliştirilmiş buğday demetleri. bu, kayda değer önem taşıyan maddeci sembolizm, evliliğin köylünün ekonomi politiği için ne denli mühim olduğuna dair bir göstergeydi belki de."
s.52-53


"muhtemelen bir köyde doğmuş olan ve manzara türündeki eserleri, kırsal hayatın doğal ritmleri ile mevsimsel döngülerini yansıtan bruegel, antwerp'in hareketli ticaret ortamına da aynı derecede aşinaydı. ortaçağıın ekonomi politiğinin farklı kültürlerini iyi biliyordu; kent ile kırsal, dünya ticareti ile köy tarlaları, imparatorluğun kudreti ile putkırıcı mezheplerin aykırı fikirleri; bunların hepsi birden cesur, taşkın renklerle, karışık bir sembolizm ve cezbedici imgelerle serpiştirmişti tuallerine. köylü kılığına girip, köy panayırlarına ya da sahte bir akrabalık uydurup elinde hediyelerle köy düğünlerine gittiği bilinen bruegel, çağrışım dolu sahnelere ve güçlü çizimlere dönüştüreceği köy adetlerine kazandığı aşinalıkla, bir günlüğüne martin guerre oluverirdi. köylünün günlük rutin çalışması ve dinlenme nöbetlerini ilk elden gözlemlemişti. ama aynı zamanda imparatorluğun kalbinde de yaşamış, hayatının neredeyse her senesi para kaygısıyla ve savaşın akıttığı kanla geçmişti. hayatının son on senesi iyiden iyiye çalkantılı oldu. liberten bir sapkın ve gizli bir tarikatın üyesi olmakla itham edilerek 1563'te, antwerp'i terk etmeye mecbur kalmıştı; "javada ispanyol silahşörlerin atış seslerinin çınladığı brüksel'e yerleşen usta ressam, savaştan mahvolmuş medeniyetin, gitgide merkantilist öğretiyle ve çekişen mutlakiyetçi devletlerce tanımlanır hale gelen dünyanın, orasına burasına yayılmış çirkin idam sehpaları ve darağaçlarıyla simgelenen ölümcül bir egemenlik mücadelesine kapılmasını dehşet içinde izledi. düşünce dolu bir tasarlama sürecine ve 'çağın ahlaki ve maddi unsurlarını değerlendirme' yeteneğine işaret eden tablolarında, kontrast oluşturan canlı renkler ve gölgeli karanlıklar yan yana gelir. bir bütün olarak yapıtları, doğanın ve düzensizliğin zorlayıcı alternatiflerinden, tekrar tekrar gündüz ve gece ikiliklerine geri dönen bir dünya tasarımından oluşur. düşüncelerini metaforla düzene sokan bruegel, 'ortaçağ aklının saplantıları ve dönemim tedirginliği'ne dair, 'fabllar ve mesellerin dünyasına dalmıştı.' bu metaforik düzenin temelleri toprak ve emek, ekmek ve kandı. robert l. dalavoy'un belirttiği gibi, 'bruegel'in doğanın kalbinde gördüğü insan', başından sonuna, 'günlük ekmeğini kazanmak gibi temel bir ihtiyaca saplanıp kalmıştı.'



(...) sanatı, köylülerin üretim döngüleri dışına ve tarım dünyasının köyleri ile tarlaların ötesine geçmiş ve gittikçe çağın karanlık yıkımlarına yönelir olmuştu. eleştirmen rocquet onun için; 'kabusların mimarisini gördü ve hummanın sınırlarını ölçtü. gözü dünyanın göbeğini delip, ölümün atlarını gördü' demişti. melankolinin pençesinde kısılı kalan bruegel, 'kara düşüncelerin kendini cezbettiğini biliyordu. karanlığın yolunu tanıyordu. karnaval ve büyük perhiz arasındaki savaş'ta bruegel, gecenin karanlık dehşetlerinin içine doğru bu hareketi, tabloyu düalistik taraflara bölerek, sahne sahne neredeyse nüfus sayımı gibi kontrastlarla başlatır. bruegel, o velvele ve renklerle birlikte iyice havaileşen köylü şenliklerinin, karnavalla ilişkilendirilen düşkünlükleri ile yokluğun ve iktidarın bir kenara koyuluşunun karşısına, büyük perhizin sadeleştirilmiş, sofu varlığının dehşetli ve iç karartıcı temsilini koyarak köy halkının şehvaniliği ve sosyalliği ile yerleşik dini düzenin katı ruhaniliğini yanyana getirmişti.



ardından gelen yıllarda verdiği eserler daha da müthişti;  zira bruegel bir yandan metaforlarla dolu aklının şeytanlarıyla boğuşuyor, diğer yandan da 1560'ların yağmacı ticari anlayışının, mahvedici gaddarlığı ve merhametsiz açgözlülüğüne göğüs geriyordu. kır şenlikleri ve günün ağır işleriyle yaşayan kırsal kesim üzerine, ansızın kötünün iyiden hep üstün, karanlığınsa ışığa hakim olduğu bitmek bilmez, ne varsa tüketen bir savaşın motifleri işlendiğinden, köylüler ya arka plana itilmiş ya da yerleri tamamen doldurulmuştu.

ölünün zaferi adlı marazi tabloda resmedildiği gibi, cennetin tükenmiş güçlerinin acımasız bir cehenneme karşı verdiği savaşın imgeleriyle kendini yiyip bitiren bruegel, kendi kıyamet gününün peşine düşmüş, mağlup olduğu bir savaşı sürdürür gibiydi.. onun imgeleri, bereketli bir manzaranın antitezidir: ateşe verilmiş ticaret gemileri tüccarlığın durgun denizinde batıyor, yas tutanlar bir şapelin etrafında toplanmış, arabalar kafataslarının yüküyle inliyor, hırsızlar darağaçlarında sallanıyor, muhalifler işkence çarklarına çakılmış, ölüler tabutlarından dökülüyor, isketeler eceliyle boğuşan imparatorun altın sikkelerini topluyorlar. kan aktıkça, ekmeğin sanatsal çekiciliği kaybolur olmuştu. bruegel yaşadığı çağın bozukluğunun anatomisini çıkarmıştı.
s. 58-61

***
yorumlarda aglea'nın bahsettiği, bruegel'in değirmen ve haç tablosunu anlatan nefis bir film izledim az önce. bir yandan tabloda bulunan insanların kişisel tarihini ve o dönemin siyasal, ekonomik yapısını anlatıyor, bir yandan da tablonun içinde bir figür olarak bruegel yapmakta olduğu tabloyu yorumluyor; ne tür simgeler kullandığını açıklıyor. her bir sahne bruegel çizmiş gibi büyüleyici. son zamanlarda izlediğim en etkileyici film. bana kalırsa mutlaka izleyin. ben ara sıra herhangi bir sahnesini hatırlamak için zevkle açar izlerim yine. teşekkür ederim, aglea, bu kitapla birlikte filmi izlemek çok denk düştü, çok, çok iyi oldu.

38 yorum:

endiseliperi dedi ki...

yazının sıkıcılığı dışında umarım vahim hataları yoktur. varsa da yarın okuyup, düzelteceğim.

şimdi, iyi uykular.

Atze dedi ki...

Sevgili Endiseliperi,

Saat 03:56, ne hoş bir sürpriz oldu şimdi. Mısır mitolojisinde geceyle gündüz hep bir savaş içindeymiş, ne yapsalar birbirlerini yenemez, bir gündüz dünyayı geceye, bir gece dünyayı gündüze teslim edermiş yorgunluktan. Kitabı gündüz aramaya başlıyorum, evet kitapçılar gündüz açık oluyorlar. :) Tavsiye için çok teşekkür ederim.

Sevgiyle.

endiseliperi dedi ki...

atze'ciğim günaydın:)
bugün doktora gidecektim ya, nasıl bir reddetmekse bu saate kadar uyumuşum. hemen hazırlanıp çıkayım.
bence hoşuna gidecek; ara ara, yer yer, konu konu, dönüp dönüp okunacak bir kitap:) (gülümseme ikilemelere) hiş şüphesiz önerebiliyorum.

sevgiler çok.

UYKUSUZ// UYURGEZER dedi ki...

sıkıcı mı??? Şu an oğlum diş hekiminin koltuğunda, ben yazını okurken dalıp gitmiş, odada- duyduğunda insanın içini kalbinin zarlarına kadar titreten- yankılanan, diş aletlerinden çıkan ince, marazlı, o bildik gürültüyü duymaz olmuşum. Şimdi çıkışta oğlumu da takıp koluma kitapçıya gidiyorum. Önerilerini seviyorum, yazıların gibi. Sevgiler.
U(YKSZ)

endiseliperi dedi ki...

offf, çok geçmiş olsun oğluna. hava da böyle fırtınalı, yağmurlu. annesi çok şefkat göster ona bu akşam.

çok teşekkür ederim, uykusuz. bak, hiç şüphe duymadan öneriyorum bu kitabı. ben de yemeğimi yedikten sonra, kitabın cadılar bölümünü okuyacağım. heyecanla bekliyorum:)

tekrar geçmiş olsun. sevgiler çok.

meftun dedi ki...

sevgili peri, son aylarda hiç kitap okuyasım yok :( hatta aynı zamanlarda iki kitaba başladım; birini eve bıraktım diğerini yanıma aldım, şirkete gelip giderken serviste okurum diye.. öyle bir isteksizlik var ki içimde biraz zorlayayım da okuyayım falan dedim ama ı ıh olmuyor.. sırf okumayıp kitabı da görmemek için yanımdaki kitabı şirketten bir arkadaşa övüp verdim :D evdekini de toz alırken sanırım görünmeyen bir yere kaldırmış olmalıyım ki ortalıkta yok o bakımdan evde rahatım :) off bu başlanmış ve bitirilmeyen kitapların bende fena sıkıntısı oluyor.. neyse demem şu ki hiç kitap okuyasım yok peki "ne yapasım var" cevap "hiç".. işin ilginci hiç canım da sıkılmıyor :)) tumblr da takılıyorum çoluk-çocuğun paylaşımlarına falan bakıyorum hoşuma gidiyor :)) böyle işte..

redrabbit dedi ki...

son günlerde en çok düşündüğüm şey :gece ve gündüz arasında,ikisini de hakkını vererek yaşama ısrarım,hevesim ve açgözlülüğüm yüzünden gidip gelen beynim ve uykusuz gözlerim.Conrad'a başladım ama bu kitabı okumam lazım Peri.Ne yapacağım ben şimdi?

neo dedi ki...

ne güzel kitapmış! ben de daha yenilerde bruegel'in karda avcılar resmini masaüstüne kaydetmiştim, ben de çok seviyorum brugel'i, şöyle güzel bir puzzle'ın bulsam da alsam. guardian'da kış resimleri derlenen bir köşe var, orda diyor ki tarkovsky'nin solaris filmindeki uzay istasyonunda astronotların odasında bu "karda avcılar" tablosu asılı imiş. - detay delisi neo ve bildikleri :p

gece gündüz meselesi, 21 aralık en uzun gece vesilesiyle benim de kafama takıldı. biraz okudum, atze de demiş ya hep bir savaş içindeymiş bunlar diye, başka kültürlerde de benzer şeyler var gece ve gündüzün birbirleriyle olan mücadelesiyle ilgili. ben geceleri severim, geç saatlere kadar otururum vs ama sabahları da öyle mutsuz kalkmam, severim gündüzü de. bi akşamüstlerinin hüznünü sevmiyorum işte.

gece diyince, bir de geçenlerde duyduğum bir şey var hoşuma gitti: bir hıristiyan seyyah, endülüs'teki müslümanları, "gündüzlerin fursanı (atlı, cengaver vs), gecelerin ruhbanı" diye tanımlamış. gecenin bir de maneviyat açısından önemi var. gece edilen dualar vs. kitapta var mı acaba bu mevzu?

öptüm.

Buket dedi ki...

yine bir not aldım peri sayende. düşündümde ben gece mi gündüzmüyüm diye.uykuyu sevdiğim için gündüz. erken sabahları sevdiğim için de gündüz. ayrıca yandaki linklere bayıldım. özellikle miyazaki..

endiseliperi dedi ki...

meftun'cuğum,
bazen öyle olur, insan hiç okumak filan istemez. o zamanlarda hem sana hem kitaba yazık olmasın diye hiç okumamak lazım. hem bana kalırsa insan ne yapmaktan mutlu oluyorsa onu yapmalı. velev ki mutlu olacağı şeyi bulsun. bu da az buz bir şey değildir. zorunluluklar ruhumuzu öyle örselemiştir ki (bak, leyla ve mecnun'daki ismail abi gibi konuşmaya başladım:)bizi mutlu edecek şeyi kolay kolay da bilmeyiz. ben de dekorasyon sitelerine bakarım, evlere, orda nasıl yaşanıyordur vs diye hayal kurmayı severim. ne var yani.

öpüyorum seni. kendine ve bebeğe çok iyi bak sen şimdi.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

sevgili redrabbit'ciğim, ne kadar yaşam dolusun, çok hoşuma gidiyor bu. gece de gündüz de seninse, sırayla okursun hepsini. dert değil. conrad'ın hangi kitabına başladın acaba, merak ettim şimdi.

öpüyorum çok. sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

evet evet, trier ve tarkovski kullandı bruegel'in resmini, neo'cuğum. neden özellikle bruegel kullandıklarını merak etmiştim ben de.

sen neo2cuğum hep olumlu, iyimser birisin ya, seviyorum bu özelliğini. ben de sabahı, amado'nun kırlangıç ve tekir kedisi ile düşünür, onun rüzgarla ilişkisinden pek hoşlanır, sabahı seven biri olmayı çok isterim. kendimi, şu bu nedenle gece seven biri olmaya yönelttim ben kendimi ya, sabah gibisi yoktur bana kalırsa. sabah, şehrin göbeğinde bile tazecik, tertemiz doğayı anımsatır. conrad, kendini tutkun insanların doğanın içind erahat ettiğini söyler. ben yine hak veriyorum conrad'a;) akşamüstlerinin hüznünden neyi kastetiğini anlıyorum. çok sancılı bir duygu o. bir de neo'cuğum, sabaha karşı 3 ile 4 arası bir anda uyanırsın ya, o saatler ürkünçtür; hüznü bırak, insana dehşet salar. o zamanlar dua ettiğim oluyor, ki seni hissettiğin o karanlıktan bir tek allah kurtarırmış gibi hissediyorsun zaten. bir ara öyle bir ritm tutturmuştum; huzursuz bir kafanın kendini uykuda kaybedememesiydi bu. şimdi artık bebekler gibi uyuyorum, güneş bazen nefis, gökyüzünü dramatik renklere boyayarak filan doğuyor bugünlerde. böyle bir ihtişamı görünce insan nasıl mütevazileşiyor.

kitabın tümünü okumadan bir heyecanla bahsettim size. köylüler bölümü çok nefisti. cadılar bölümü biraz avrupa tarihiyle, hıristiyanlıkla, pek kendimi veremediğim tarihi detaylarla dolu. kitapta, endülüsteki müslümanlara ve gece edilen duaya ilişkin bir şey okursam yazarım hemen buraya.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

buket'ciğim, yandaki bağlantılarda keyifle izlediğim, bu nedenle sizin de izlemek isteyeceğinizi düşündüğüm filmler, diziler var. ayrıca yeni, bir kaç dizi izledim; onları da eklerim belki.

buket'ciğim, iş güç, okula gönderilecek çocuk, evin işleri vs diye düşünülünce şu koşullarda bir insanın gece insanı olması pek zor görünüyor zaten. hayat, gündüz insanı olmamıza zorlar, hayal gücü ve istekleri sınırlı insanlar olmamıza neden olur. eğer hayatın eleştirdiğin mekanizmasına karşı koyacak anarşizan bir tavrın yoksa, onunla işbirliği yapıp sürdüreceksin, başka yolu yok. biz tabii hem eleştirip hem paşa paşa uyarız ona. çünkü gücümüz yetmez.

kitabı mutlaka al, buket'ciğim. aklına eser, açıp bir bölüm okursun ortasından, ilgini çeken bir yerinden, o da olur.

sevgiler.

aglea dedi ki...

merhaba sevgili endişeliperi,

bundan 6-7 yıl önce bruegel'le, "karnavalla büyük perhizin savaşı" tablosuyla tanıştım. o günden beri de iflah olmaz hayranıyım kendisinin:) yalnız o zamanlar, kupkuru ingilizce akademik yazılar dışında hiçbir kaynak bulamamıştım bruegel ve eserlerine dair. çok aradığımı, bunun için yanıp tutuştuğumu hatırlıyorum. çok sevindim şimdi, bu kitabı haber verdiğin için, heyecanla alıp okuyacağım. tek bir tabloya yaşadığı karanlık yüzyılı, eleştirel, anarşik, ironik, esprili, dahiyane bir zeka ve yetenekle sığdırabilen bir ressam bruegel. sadece ülkesi ve avrupa'yı değil üstelik. meselâ "karnavalla büyük perhizin savaşı"nda tüm dünya orada gibidir. bazı sembollerinden anlarsınız, çinliler vardır, araplar, sonra türkler bile. yine de en çok "avcılar" tablosunu görmekten hoşlanırım:)

bruegel'den bahsedilmesi beni her zaman çok heyecanlandırır. tablolarına tek tek günlerce düşünüp, seyredip, kafa yorduğumu hatırlıyorum, ama dediğim gibi, bana yardımcı olacak pek bi kaynak bulamamıştım...

geçen ay enver'le "değirmen ve haç" tablosunun yapılışını anlatan aynı adlı filmi izledik. sakin, sessiz, ama aynı anda, yaşanan o vahşet çağını tüm gerçekçiliğiyle anlatan bir filmdi. belki de çok sıkıcı bir filmdir bilemiyorum, ama ben kalbimi tutacak kadar heyecanlandım izlerken. bir de bruegel, benim de bildiğim tahmin ettiğim gibi, saraylarda filan gezinip el üstünde tutulmayı isteyen, hayatını böyle geçiren biri olarak anlatılmamış filmde. koşulları asil olmayan halkın, köylülerin yaşadığına paralel zorlukta... bu yüzden tabloda kompozisyonun en önemli yerine, merkezine değirmeni ve değirmenin tepesinden dünyayı tanrı gibi seyreden değirmenciyi yerleştirdi:)

günün güzel geçsin.

endiseliperi dedi ki...

merhaba aglea,
ben, resme bakmayı öğreten, onu yorumları metinleri çok seviyorum. resim okumak bambaşka bir şey. bu tür metinleri okuduğumda, bir dedektifin ipuçlarını değerlendirip olayı yorumlaması gibi heyecan duyuyorum.

bruegel'in avcılar tablosunun üç boyutlu minik kopyası vardı bizde. hani gözlük gibi deliklerden bakıyorsun ve kendini manzaranın içinde buluyorsun. avcılar'ı o şekilde seyretmek bir başka zevkliydi. sonra neden bilmem o üç boyutlu resimleri bulamadım. yoksa arkadaşlara hediye etmek için alacaktım.

şimdi bu kitabın köylüler bölümü aslında doğrudan resmi yorumlamak, bruegel'i anlatmak için yazılmamış. ancak köylüyü anlatmak için bruegel2den destek alması çok hoş bir anlatı doğurmuş. dünyevi, bollukla kıtlık arasında yaşayıp giden köylünün ruhunun açlıkla tahrip olarak, küfre ve ünlü köylü isyanlarına gidişini filan anlatıyor. ekmeği anlattığı bölümde, avrupa'da o zamanlar köylüler ekmeğin içine esriklik veren afyon koyuyor, buğday değerli olduğundan onu çavdar ve yulafla çoğaltıyorlarmış, vs. şimdi okuduğum cadıların gecesi bölümünde hiç resme rastlamadım mesela. yanlış bir beklenti içine sokup sizi kitap konusunda hayal kırıklığına uğratmak istemem, onu demek istiyorum. ama her durumda bence çok iyi bir kitap ve dediğin gibi bruegel'i anlattığı için bile alınabilir. ben bugün fırsatım olursa (ıspanaklı, peynirli börek ve portakallı kek yapmak istiyorum bugün) van gogh'un patates yiyen köylüler'i anlattığı bölümü deburaya yazarım. çok hoş anlatmış.

değirmen ve haç filmini şimdi buldum. bağlantıyı buraya yazayım, belki ilgilenen arkadaşlar daizlemek isterler.

http://www.fullvizyonfilmizle.com/2011/09/02/degirmen-ve-hac-turkce-dublaj-izle/

ben sanırım akşam izleyebileceğim. türkçe dublaj ama katlanacağız buna.

bruegel'in değirmenini belki conrad'ın schopenhauer'dan etkilenerek imgelediği örgü makinası ile birlikte düşünmek gerek. ben felsefe bilmem, bilenler için ama doğru bir düşünce yolu olacak sanırım. ben conrad bilirim;) şu conrad'la yavaş yavaş vedalaşsam iyi olur ama istila etmiş tüm zihnimi:)

istanbul bugün güneşliydi. çok iyi uyandım. ama buz gibi de soğuk. radikal'in bu yılın en çok dinlenen türkçe pop şarkılarını dinledim. hiçbirini dinlememişim, gündemden ne kadar uzağım. bu da beni neşelendirdi. leyla ile mecnun nedeniyle dilimde arabesk şarkılar dolaşıp duruyor zaten:)

teşekkür ederim güzel dilek için. sana da güzel bir gün dilerim.

sevgiler, selamlar.

aglea dedi ki...

asıl ben teşekkür ederim. hemen izleyip yazıya dahil etmen benim için harika oldu. ayrıca beğenmene ve tam da okumana eşlik etmesine çok sevindim. afişi görünce, ilk gördüğüm andaki heyecanı yeniden yaşadım. hediye gibi olmuştu. "bak senin için bir bruegel filmi var burda" deyince sevinçten havalara uçmuştum:) hatta hemen sonrasında rivette'nin yine bir tablonun yapılışını anlatan, -ama epey farklı bir tonda- "la belle noisseuse"sini izlemiştik. bir ressam kendini tablosuna nasıl verir... tutkusunu gözlerinde görmek, sessiz sakin bir filmde buna şahit olmak şahaneydi. jane birkin de vardı filmde. rolünün hakkını vere vere, derin, aşık, huzur verici, çıplak ayaklarıyla, baştan sona hayranlık uyandırıcı bir kadındı... yaşlandıkça kızı charlotte'a nasıl benzediğine şaşırıp kaldım bir de:)

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

hem de nasıl beğendim! çünkü ben bir filmi, ışığı, rengini, komposizyonunu sevdiğim bir anında durdurup, o sahneyi fotoğraf, resim gibi bakmayı severim. bu film, sanki fotoğraf fotoğraf kaydedip bakabileceğin bir filmdi. herkese heyecanla öneriyorum o nedenle.

rivette'nin bahsettiğin la belle noisseuse filmini aradım şimdi. zamunda'da da yok. izlemeyi isterdim gerçekten.

hmmm... charlotte'a haksızlık etmişsin biraz:)onun o çirkinliğini o çirkinliği ile barışık olmasını seviyorum ben. bu onu çok güzelleştiriyor. hem bir insana bir pantolon bu kadar mı yakışır:)

ben şu bahsettiğin filmi bulmak için başka yöntemler bulmaya çalışırım. sevdiğin film olur da yine önerirsen sevinirim. ben bu aralar pek piyasa işi filmlere daldım.

sevgiler.

ökçe dedi ki...

Bruegel icin denilecekler denilmis:)

'Cocuk Oyunlari' tablosunu, buyutup, wikipedia'da bahsedilen toplam cocuk sayisini dogrulamak icin tek tek sayarken, sunu dusunmustum.

'Internet sayesinde, uzerimde esofman, elimde ince belli cay bardagimla, hic kasmadan, dakikalarca tablo inceleyebiliyorum. Birileri, duvarinda asili oldugu icin ya da filanca müzede gercegine baktim diye ovunedursun, bu ne kadar buyuk bir konfor.. Sukurler olsun!'

***

Coskuyla tanittigin kitap, faturami epeyi kabartti ama buyuk ihtimalle yarin elimde olacak Peri'cim;)

***

Sevgili Aglea'dan ilhamla, (izlemediysen) 'Nothing Personal' filmini tavsiye edeyim ben de..

Cok etkilendim. Yonetmeni Urszula Antoinak, kadin ve ilk filmiymis.

***

Enver bey ve Aglea'nin, gonullu takipcisi olarak, (adeta, bir tur sinema atelyesi gibi) bu hafta da, Kieslowski filmleriyle devam edecegim. Elimde, Dekalog'lar, Weronika'nin Cifte Hayati ve Üc Renk filmleri var.

***

Doktora gidecegini yazmistin, dilerim sonuclar iyidir?

Saglik diliyorum, cok sevgiler..

aglea dedi ki...

bilmem ki charlotte'ın yüzünde beni endişelendiren bir gerginlik var. ne zaman izlesem hep böyle. öncesini çıkaramıyorum şimdi. ama bir ihtimal, belki de antichrist'ten kalma bir rahatsızlıktır. annesinin melek kadar güzel yüzünde zamanla belirince, bu sertlik, gerginlik, dengelenmiş sanki. hoş bir şeye dönüşmüş:)

insan önerebileceği kadar güzel filmlerle çok nadir karşılaşsa da, elbette zevkle haber veririm. buradan da aynı şekilde haber alırım.

ökçe dedi ki...

Downton Abbey de o kadar 'christmas ozel bolum 26 Aralik'ta' diye bekletti bekletti, simdi, 3. sezon 1. bolum icin verdigi tarihe bakar misin: 19 Eylul 2012;)

2012'de kiyamet kopacak deniyor yahu, Eylul'e kadar birakilir mi, insafsiz yapimcilar;)

endiseliperi dedi ki...

yüksekökçe, ben de kitabı okur, bahsettiği resimleri google'a sora sora bulup, büyütüp incelerken, tıpki senin gibi düşünüyordum. bu büyük bir imkan gerçekten. şimdi sana, fakat resmi müzede seyretmenin bambaşka bir etkisi var, diyeceğim, evden çıkmayan ben için şaşırtıcı bir cümle kurmuş olacağım. elbette, yine de internet süper bir şey.

evet, kitap epey pahalı. 600 sayfalık bir kitap ve bence değer o paraya. bazı kitaplara verdiğim paraya harcıyorum ve keşke kütüphane olsa da alıp okuyup versem, istiyorum. bazı kitapları da bir kaç tane almak istiyorum hatta, okumasını istediklerime vereyim de illa okusunlar, diye. bu kitaptan en azından bir tane daha almam şart mesela.

nothing personal filmini aylar önce izleyip, burda da paylaşmıştım. gerçekten de çok hoş bir film. tekrar hatırlatmakla çok iyi yaptın.

hmm... enver'in kitabından haberim var. almayı da istiyordum aslında ne zamandır, dalgaya düşmüşüm. idefiks'e sorarım. nedense ordan alıyorum internetten sipariş vereceksem. olmadı yarın kadıköy'e gideceğim, alkım'a, penguen'e sorarım.

kieslowski filmlerini çok eskiden izledim ama tekrar izlemek iyi olur. bu aralar ruh halim çok narin. titizlenip, onunla başetmemi güçleştirecek bir derinliğe sürükleyecek etkilerden bilinçli olarak uzak tutuyorum. çok mesele değil de, biraz kolayından almam icap eden bir dönemdeyim. o nedenle kieslowski izlemesem iyi olur şimdi. ama aklımda, evdeki kieslowski film Cd'lerini bir araya getirip, ayırmıştım ne zamandır.

hastalık konusunda bir gelişme yok. film vs çektirdim de, tekrar randevu alıp gitmem lazım. ben doktora gitmekten nefret ederim.

başka* böyle işte. dün arçil bilgisayarının karşısında gülümsüyordu. neye güldüğünü sorunca açıkladı; facebook'da bir kız arkadaşı varmış. sürekli bir şeylerin etkisi altında, diyor. ya bir filmin, birinin dediği bir sözün, şimdi de kuzeninin başına bir şey gelmiş de onun etkisi altındaymış:) yukarda etki altında kalmak dedim de kendim için o geldi aklıma. arçil çok komik bir adam, çok gülüyorum ona. evet, gülümseyerek bitirelim diye ekledim bunu da:) hadi bana eyvallah.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

hmmmm... bilmem ki... charlotte bir şeye içerleyip, ağlamaklı ve tepkili konuşur bazen, çok severim onu o zaman. antichrist filminde de iyi oynamıştı bak. şimdi kitabın şu cadılar bölümünü okurken aklıma gelmedi değil o film de. charlotte çok kendine özgü, biraz zehirli ama yabaniliğini seviyorum ifadesindeki. çirkinliği de hoş dediğim gibi. ben kusurlu yüzleri severim zaten. ama şimdi o kadar savunacak kadar taraftarı değilim de, fena da değil yahu aglea. senin niye sevmediğini anlıyorum biraz biraz. sanırım, ortamdaki havayı sömürüp yanındaki başka kadınlara nefes bırakmayan bir hali var. her ortamda hep merkezde. ama havası öyle işte. onu izlerken hiç alışmıyorum mesela görüntüsüne, hep ayık izliyorum onu, öyle bir hava. bunlar da az buz şey değil bana kalırsa. kendine özgü insanları izlemek çok hoştur. ama bunlar benim yorumum.

aa boş konuşuyorum burada. filmi zamunda'da buldu arçil ve iniyor şimdi. yavaş ama olsun. yarın izlerim büyük olasılıkla. senin verdiğin tarife uygun hareket edelim, dedim arçil'e. hayat sandığın kadar zor değil canım yaa, dedi:) evin bilgisayar işlerinden o sorumlu da ona sormadan hiçbir şey yükleyemiyorum. ama bence tembellik yaptığı için böyle oldu. teşekkür ederim, çok zahmet edip yazmışsın.

sevgiler, selamlar çok.

endiseliperi dedi ki...

y.ökçe'ciğim, çok uzakmış 19 eylül yahu. ama ben o dizide oyunculardan pek hoşlanmıyorum da, manzaradan, tabak çanaktan, hizmetçilerin oturduğu o masadan, nesnelerden hoşlanıyorum. orda hoşlandığım tek karakter aslında son bölümlerde tatlı bir mizah anlayışı geliştirmeye başlayan büyükanne. onu da harry potter'dan seviyorum zaten. dizimag'ı sayende buldum ya çok memnunum. yeni bir sürü dizi başladı orda. çoğu da ingiliz dizisi. izliyorum ara sıra.

sevgiler.

ökçe dedi ki...

Evet, surada bahsetmissin, ben iskalamisim;)


Cello Calan Kedi, 'peri kitapligi' listeleri olusturmustu ya, ben de blogu tarayip, 'peri filmleri' listesi mi yapsam ki? Iyi olur aslinda;)

sevgiler

endiseliperi dedi ki...

evet, bu filmi yazdığımı hatırlıyorum ben de:)yok yok, "peri filmleri listesi" için hiç iddialı değilim. hele bu yıl... bela tarr koleksiyonu yapayım istemiştim mesela öylece kaldı. kurosawa'ları yeniden izliyordum, yarıda kaldı. ne oldu da yarıda kaldı hiç anımsamıyorum. bir odaksızlık, bulanıklık var bu yıl zihnimde. dalgaya düşmeye çok meyleden bir hal. biraz daha müsamaha gösteririm, sonra zapturapt altına alırım kendimi.

öpüyorum seni. sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

şimdi geldim kadıköy'den. arkadaşım dedi ki, "senin siten çok zor açılıyor, giremiyorum." sizde de öyle bir sorun oluyor mu? ona göre yandaki şu bağlantılardan filan kurtulup, ön sayfaya da az post alacağım. burayı okuyan olur mu, bilmiyorum, ama sorun varsa söylerseniz çok iyiliğe geçer. teşekkürler.

Butterfly dedi ki...

Peri mail adresin olmadıgı için burdan yazıyorum fikrine ihtiyacım var, 1 günlüğüne Adana'da olacağım mutlaka görmeden gelme dediğin bir yerler vardır senin ve benim ilk aklıma sen geldin. bir gün içinde neler yapılır bilmiyorum ama:)
sevgiler:) butterfly:)

endiseliperi dedi ki...

ah, butterfly'cığım, ne deesem boş. benim adana maceram ırmak kıyısındaki evimde geçti. katı bir inzivaydı. evden atatürk caddesi'ndeki işe, oradan arçil'in etüdüne gidip onu alıp, eve... hem upuzun apartmanları ile pek sevimsiz gelmişti bana adana. ne desem ki. bir günlüğüne gideceksen, baraj'da bir sürü restorant var; oraya gidip kebap, içli köfte filan yiyip, acılı şalgam suyu iç, diyebilirim sana. ırmak kıyısı da çok hoştu. ama kışın baraj kapaklarını kapatırlardı da ırmak bazen kupkuru, çirkin olurdu. ama içinde su varken, yanındaki ağaçların yeşili yansır, çok hoş olurdu. bir de atatürk caddesinin orda eski tren istasyon binası var, fena değildi. eski şehir, bir arap şehri gibi karışık, kalabalık, belki farklı bir his verir sana. yolun kenarına süs olarak dikilmiş turunç ağaçlarını öyle ışıklandırılmış gibi görmek de belki bir haz verir, ne bileyim. dediklerimin çok yetersiz olduğunu biliyorum ama şimdi aklıma sadece bunlar geldi.

iyi yolculuklar diliyorum sana. adana diye kanıp ince giyinme. soğuğu insanı dondurur.

sevgiler, öpücükler.

Adsız dedi ki...

Çokkk teşekkür ediyorum Pericim sana gitmeden görmeden baraj kenarında ince giyindiğim için titrer buldum kendimi:) hepimizin bazı şehirlerle ilişkisi biraz herkesinkinden farklı. bana şehirler kokularıyla hatırlatırlar kendılerını. bakalım Adana ne hissetitrecek dediğin gibi tek bir gün ne ye yarar ama başka zamanım yok 1.5 günüm olacak hepi topu ve ilk kez gidiyorum o şehre. terar teşekkür ederim paylaşımların için. orada seni anacağımdan emin olabilirsin.
dönünce sana yazarım mutlaka.
sevgler
butterfly

endiseliperi dedi ki...

butterfly, adana nefis kokar! bunu hiç kuşku duymadan diyebilirim. hele portakal ağaçlarının çiçek açtığı mevsimde, sabah erken uyandığında o nefis kokudan çılgına dönebilirsin. orada beni anman çok ama çok hoşuma gider. içinden selamımı da söyleyebilirsin. biraz kırgınım ona; anlamazlıktan gelecektir gerçi ya, içinde bir yerlerde neden kırgın olduğumu da biliyordur. dönünce yaz mutlaka. izlenimini merak ederim.

öpüyorum seni.
sevgiler.

Adsız dedi ki...

merhabalar,
ben siteyi cok kolay acabiliyorum. yandaki baglantilar cok hos, kaldirirsan ben üzülürüm dogrusu. miyazaki'yi cok severim, poirot'yu da! ikisi de ne zamandir aklimdaydi ve sen sitene koyunca bana hediye edilmis gibi oluyor. aslinda senin yazilarin da öyle...senin sitene gelmek ve yeni bir yazi okumaya baslamak hediye paketi acmak gibi. aslinda her seferinde tesekkür etmem gerekir ama degisik nedenlerden yapamiyorum.
sevgiler,
kahverengi

endiseliperi dedi ki...

çok teşekkür ederim, kahverengi. sanırım o arkadaşın bağlantısında bir sorun vardı. çünkü başka arkadaşlar da kolayca girdiklerini söylediler siteye. yandaki bağlantılar da kalsın öyleyse. işe yaramasına çok sevindim. sevdiğim bir dizi, film olunca eklerim yine.

öpüyorum seni. bu arada mutlu yıllar diliyorum sana.

sevgiler.

deroenekes dedi ki...

He ne güzel Google'de bir şey ararken Breugel seveni karşılamak... bilmedim kitap tavsiyesi için teşekkürler...

endiseliperi dedi ki...

rica ederim, deroeneks. soft toy tasarımı mı yapıyorsunuz gerçekten!? bayılırım. ne hoş bir meslek.

yorumlarda da dediğim gibi, kitap bizzat bruegel hakkında değil. 600 sayfalık kitabın ancak 4 sayfasında filan geçiyordur. yanıltmayayım şimdi sizi.

sevgiler, mutlu yıllar!

deroenekes dedi ki...

Biraz geç ama sizide Mutlu yıllar!
Biraz yanlış ülkedeyim ama evet soft toys :))

endiseliperi dedi ki...

hiç geç olur mu, deroenekes! 360 gün var daha yeni yılı kutlamak için. belçika soft toys için yanlış ülke mi? hiç bilmiyorum ki. ben bazen yanlış evrendeyim gibi hissediyorum. bir tek içinde olduğum dört duvara bağlıyım. o da nasıl yaşanırsa artık.

sizin o son yaptığınız oyuncağa benzer bir figür çizmiş tim ben de. biraz miyazaki'nin toz canlılarına benziyordu. bildiniz mi, hani spirited away de de oynadı o canlılar, totoro'da da. gözleri faltaşı gibi açılmış, tüm tüyleri sanki korkudan dimdik olmuş bir canlı. kanaviçe olarak, uyku yastığına işlemek için çizmiştim. o sıralar gece uyku tutmayan kendim için. ama ben her şeye merakla ve istekle şöyle bir uzanıp sonra geri çekilen biriyim sanırım. kanaviçe filan işlemek yalan oldu öylece.

çok takdir ediyorum mesleğinizi. çok, çok sevdim yaptığınız işleri.

sevgiler.

argos dedi ki...

çok güzel bir yazı, elinize sağlık, sizin yazınız yanında mutevazi bir Bruegel yazımı da paylaşmak istedim,esenlik dileklerimle
http://argoscelik.blogspot.com/2012/01/ikarus-ve-brugel.html?spref=fb

endiseliperi dedi ki...

argos, çok teşekkür ederim bağlantı ve okuduğum yazı için. çok hoşuma gitti. bence nefis, olduğu gibi pek güzel anlatmışsınız. size bir şey itiraf edeyim, ben o resimde ikarus'u görememiştim hiç:) ayrıntı resimler koymuşsunuz ya çok iyi olmuş. bir daha o resmi görünce sizi hatırlayacağım.

teşekkürler, sevgiler.