Pazartesi, Ekim 16


Tideland (Gel Git Dünyası)

Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz kız, Jodelle Ferland. Öyle bir oyuncu ki, çocuk oyuncularda gördüğünüz o üçkağıdın, kolaycılığın, yalakalığın ve yapış yapış duygusallığın zerresi yok onda.

Koca Tideland filmini gayet güzel çekip çeviren Ferland'ın performansının filme katkısı çok büyük. Burada, 10 yaşındaki Jeliza-Rose'u oynuyor Ferland. Film, fantastik bir gerilim olarak adlandırılsa, Alice Harikalar Diyarı ile Sapık filminin bir karışımı olduğu dillendirilse de benim için romantik ve çok, çok acıklı sahneleri ile ne dense eksik. Bir çocuğun korkunç bir dünyaya oyunlarıyla, hayal dünyası ile katlanışı ne kadar dokunaklı. Önce annesini (Sally Crooks), sonra da babasını (Jeff Bridges) overdose'dan (eroin şırıngasını kendi hazırlıyor ve babasının dediği gibi, tatile gönderiyordu onu) kaybeden Jeliza-Rose, parmağına taktığı oyuncak başları ile konuşarak - Ferland onları inanılmaz güzellikte ve doğallıkta seslendiriyor- korkusunu gidermeye çalışıyor. (Bu arada farklı karakterlere sahip her oyuncak başı, kendi çocuk karakterinin çokluğunu da büyüleyici bir şekilde gösteriyor). Ama biz neden iğne üstündeyiz, o küçük kız dünyayı anlamlandırmaya çalışırken? Belki de kendi çocukluk düşlerimiz peydah olup, dünyaya karşı güçsüz olduğumuz zamanları anımsattığı için. Gülümseten, ağlatan, ama başından sonuna kadar tedirgin, rahatsız eden bir film. Ferland'ın çocuk doğallığı ve bazen de, babasını kaybettiğinde olduğu gibi, çocuksuluğa sığınmış oyunu ne dokunaklı.

Filmin diğer muhteşem oyuncusu, aklı, tehlikeli sınırlarda dolaşan Dickens rolündeki, Brendan Fletcher. İki çocuğun aşk oyunu ne kadar gerilim yaratsa da gözyaşlarınızı tutamamanıza da neden oluyor. Ya da benim yaptığım gibi hastalıklı bir hassasiyete sahip olduğunuz bir zamana denk gelirse seyir zamanı, olabilir, diyeyim..

Film, Mitch Cullin'in aynı adlı eserinden uyarlanma. Söylenen o ki, bir ters yüz edilmiş Alice Harikalar Diyarında hikayesi. Ben kitabı okumadım maalesef. Çok yakında Türkçe'ye de çevrilecek.

Yönetmen Terry Gilliam'ı daha önce yönettiği Balıkçı Kral ve 12 Maymun filmlerinden tanıyoruz. Evde Grimm Brothers filmini de gördüm az önce. Bugün onu da izleyebilirim eğer başka işlerle çok yoğun olmam gerektiği fikrini kafamdan atabilirsem. Terry Gilliam, yapıp ettikleri, film endüstrisine aldığı tavır, oyuncularına karşı davranışları ile kendisi de mitik bir karaktere dönüşen bir yönetmen. Hakkında daha fazla bilgi için uğrayabileceğiniz Vikipedia'dan kısa bir yazı ekliyorum buraya:

"Filmlerinde sürekli olarak devlet yönetimlerini, bürokrasiyi ve sürekli izlenen tek tip insan yaratma yolundaki dünyayı eleştirmekten çekinmeyen Gilliam, sinemanın anarşist yönetmenlerinden biri olarak gösterilir. Kimileri de Hollywood'un en büyük kehanetlerinde bulunduğunu söylemekte ancak Gilliam "Ben bir Hollywood yönetmeni değilim", diyerek bu görüşleri reddetmektedir. Şovalyelerin filmlerinde önemli yerleri vardır. Sistem tarafından unutulmuş ancak sistemi koruma sözüne bağlı kalan savaşçıları kullanır. Rüyaların ve hayal dünyasının da Terry Gilliam sinemasının temel özellikleridir diyebiliriz. İnsanın yarattığı teknolojinin insanlığın en büyük korkusu olduğunu ve insanlığın sonunun bundan dolayı olacağını savunduğunu pek çok filminde görebiliriz. Bütün bunlardan bahsederken çocuksu bir hikaye tarzını elden bırakmamaktadır..."

Filmin sitesi de çok hoş. Buyrun:
http://www.tidelandthemovie.com/

4 yorum:

evrim dedi ki...

oldukca ilgimi cekti bu film, merak ettim.arastirmalara baslayayim en iyisi...:)

sevgiler..

simon dedi ki...

Brothers Grimm'i unutsanız da olur. O filmden sonra ben bir Hollyw. yönetmeni değilim demesi (veya dedikten sonra o filmi çekmesi) pek uygun kaçmamış.

Aynı zamanda yapımcıların korkulu rüyası kendisi. Sürekli bütçeleri aşar, en olmayacak şeyleri ister, hep birşeyleri havalarda uçurmaya çalışır. Johnny Depp'in Sancho Panza olduğu Don Kişot projesini bayağı bir çekimden sonra batırması üzerine bir belgesel seyretmiştim, şanssızlıklar da yakasını bırakmıyordu. Baron Münchausen filminde de çok paralar batırmış.

En önemli özelliği 70'lerdeki Monty Python takımından olması. Oradaki animasyonları yapan kişi ve oradan aldığı çok şey var. Brazil örneğin, tam Monty Python mizahı üzerine kurulu.

endiseliperi dedi ki...

evrim,
bence çok beğenirsin. Ben evde izledim. vaktin olursa sinemada izlersen çok daha fazla keyif alabilirsin.

Sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

Simon,
Hollywood yönetmeni olmamayı becermek eni konu zor bir şey olsa gerek. Nice yönetmen var ki beğendiğimiz, sonradan öyle ya da böyle Hollyw. sistemine dahil olmak zorunda kalmış. Bunun yönetmenin şeytanla sınavı olduğunu da sanmıyorum. bir hoşgörüm var bu konuda, ama dediğiniz gibi sistemin bu kadar karşısında olduğunu bağırıp çağırıp, sonradan sistemin içinden bir film yapmak bir karakter sorunu.

Açıkçası ve zaten ben Terry Gilliam için ölüp bitmem. Şu, Monty Python dizilerini izlemiş olmayı dilerdim. Brazil filmini de, evet, izlemedim. CD'lere baktım, arasında da yok. (Bilgisayara film indirebileceğimiz iyi bir site bulmalıyız.)

Film bütçeleri ile ilgili yazdığınız şanssızlıkları okuyunca, aklıma Stanley Kubric geldi ve işiyle dalgınlaşmış Bora'ya msn'de, şu soruyu sordum:

ben: stanley kubric'i hollywood'un dışında kalmasını sağlayan, yani kendi burnunun dikine gitmesine olanak tanıyan, onun güçlü ve ne yaptığını bilen tavizsiz bir yönetmen mi olması yoksa başka bir sistem tarafından destekleniyor olması mı?

bora: evet; teyzesi. teyzesinden para alıyor; bir de kendi ilişkileri var. çok da almamaış, haksızlık etmemek lazım.

ben: peki onca filmi nasıl çekmiş?
bora: ilk birkaç tanesinden sonra, kendisini döndürmüş zaten filmleri iş yapmış bir yönetmen, Kubrick.

ben:hımm

belki o koca sistemin dişlilerinin dışında olabilmek için, çekeceğin filme inanmak, kararlı olmak ve zengin bir teyzeye sahip olmak yetebiliyor:))

Sevgilerimle.