Cumartesi, Haziran 16

her gün ayrı bir hikaye!

perşembe: ağva gezintisi, gizlibahçe'de yemek

bora işten eve erken, 15.30 gibi döndü. biraz dinlenmek için uzanmışken, dalgın gözlerini bana çevirerek sordu; kıra gitmek istiyorum; sen de ister misin? a, oluuur, ama geç değil mi, dedim. değil, dedi. çocuklar hazırlandı, kitaplarımızı aldık, çıktık yola.

çocuklar kendi dünyalarına çekildikleri zaman ne sevimliler. arka koltuğun birer köşesinde okumaya başladılar. bazen penceredeki görüntülere daldılar. kitaplarımız şunlardı:

atakan-arthur conan doyle-sherloce holmes ölüm döşeğinde
arçil-murathan mungan'ın seçtikleriyle, çocukları ve büyükleri-öyküler
ben-kurt vonnegut, ölümden beter yazgılar
bora-jale parla, don kişot'tan bugüne roman

çocuklar çok beğendiler kitaplarını. arçil bir ara bir öyküyü atlasam olmaz mı, diye sordu. kim yazmış diye merakla sorduk, biraz zorlanarak okudu, ingeborg bachmann. :) a, olur tabii, normal sıkılman, onu büyüyünce okuyacaksın zaten, dedik.

(ertesi sabah bizim yatak odasında bora'nın sehpasının üstünde gördü malina'yı, aa aynı yazar, dedi:) bora zaman zaman açıp, kitaptan bir sayfa okuyor. ona göre bir tablonun bir köşesine bakmak gibi oluyormuş bu. malina bir büyük tablo demek ona göre. seviyor o kitabı. onun da altında the films of ingmar bergman, kitabı, onun da altında edward said'in entelektüel'i var. salonda ecinniler var okuduğu, bazen istanbul ansiklopedisinden bir madde okuyor. hiçbir kitabı seri bir şekilde okumak için zamanı yok. bu aralar trabzon ve doğu karadeniz hakkında araştırma yapıyor. trekking kitabına da göz gezdiriyor. ben, hangi kitabı okumaya niyetli diye bakıyorum. eskiden, arkadaşken, bora'nın okuduğu bazı kitapları okurdum. çünkü, okuduğu kitabın atmosferi, sözcükleri sinerdi bora'ya. onu, okuduğu kitaplardan takip etmek hoş olurdu. ben ilgimi çeken insanlara karşı böyle bir mesai harcıyorum. çok serin ve uzak bir ilişkim de olabilir ilgilendiğim kişiyle ki bu hiç önemli değil. bu şekilde ilgilenmenin bir mesafesi olmak zorunda, ama içtenliğinden kuşku duymamak gerek bu ilginin. bora sanıyor ki, ben tepetaklak ilgileniyorum, merakım ve heyacanım sağduyulu değil. öyle değil. çok yaklaştığım, çok büyüteç tuttuğum doğru, zaman zaman geri adım atarak üstünde düşündüğüm de. ama şurası gerçek ki tarz sahibi, karakteri oluşmuş, hoş bir kişiliği olan insanlara bakmayı seviyorum. inanılmaz bir coşku duyuyorum. işte diyorum, insan böyle karmaşık, mucizevi bir yaratık ve hayat da ne olağanüstü!)

bora yol bulamaz. siz tane tane tarif etseniz, beş kez filan aynı şeyleri tekrar etseniz de o, müthiş bir dalgınlıkla yolun kavislerine kendini bırakır ve sonunda kendimizi alakasız bir yerlerde buluruz. yol öyle güzeldi ki, ağaçlar, rüzgar, koku, kuş sesleri... ah, dedim kaybolsak yine keşke! ağva'nın eski, ahşap evleri ne güzel. tuhaf, eski yollardan gittik ve dıdıdııııın, kendimizi aradığımız yerin tam önünde bulduk! hepimiz çok şaşırdık bu işe. işte, gizlibahçe! buraya daha önce bir kez daha gelmiştik. yemyeşil, iki yanında sazlıklarla çevrili, akan bir ırmağın yanında, ağaçlar ve çiçekler arasında güzel bir lokanta. biz karışık ızgara istedik, bora her zamanki gibi balık söyledi. sonra soğuk birer bira içelim, dedik. ben bir kadeh bira içince sarhoş oldum.

sarhoş olunca da kurt vonnegut'un hemingway hakkındaki yazısını anlatmak istedim. ama sözcükler dilime yapışmıştı ve onları çıkarıp, sıraya koyup söylemek çok zordu. hem heyecanlanmıştım da. bir şeyi eğer anlatmayı çok istiyorsam ama sözcüklerle selamlaşmamışsam öncesinde, çok zor oluyor konuşmak. ama ben illa anlatmak istiyordum; KWJ'ın hemingway'i neden çok sevdiğini, onun çok maço bir adam olmasına rağmen onu nasıl anladığını, yazdığı avcılıkla ilgili öykülerin günümüzde dehşetle karşılanmasını falan filan... ama anlatmak istediğim bunlar değildi. sazlıklar arasında ötmeye başlayan kurbağaların ortama uyum sağlayıp görünmez olduğunu söyleyen bora'ya şunu anlatmak istiyordum . kurt wonnegut junior'dan doğrudan alıntılıyorum şimdi: "şunu söylemeliyim ki, seçtiği konular günümüzde beni ne kadar rahatsız ederse etsin, yalın dilde keşfettiği güç beni hem şaşırtmış hem de eğlendirmiştir. kısa hikayesi big two hearted river'dan öylesine seçtiğim bir örnek: "nick kömürleşmiş kütüğün karşısına oturdu. sigara içiyordu. paketi kütüğün üzerindeydi, atın koşumlarını hazır tutuyordu, sırtında izi çıkmıştı. nick sigarası elinde etrafına bakarak oturuyordu. haritayı çıkarıp bakmak gerekmiyordu. nehre göre nerede olduğunu biliyordu. ayaklarını uzatmış sigara içerken bir çekirgenin yerde yürüdüğünü, daha sonra yün çorabına tırmandığını gördü. çekirge siyahtı. o ilerlerken küllerin içindeki diğer çekirgeler de harekete geçti. onlar da siyahtı. "

KWJ diyor ki, çekirgeler tabii ki siyahtı çünkü arazi kısa bir süre önce yanmış ve siyahı ideal koruyucu renk haline getirmişti.
şimdi burada böyleyazarak konuşmak ne rahat bir uğraş benim için. oysa, aklımdaki konunun sözcüklere bölünmesi, inişli çıkışlı bir sese dönüşüp karşımdakine ulaştırmak ne zor! belki bir bira konuşma isteğimi motive edip sesli bir cihaza dönüştürebilir beni.


Irmağın üstünde bisiklet gibi pedallı sandallar var fiberglas'tan sanırım ya da plastikten. çocuklar binmek için ısrar ettiler. bora bunun zamanlamasının yanlış olduğunu filan güzelce anlattı, çocuklar anlamak istemediler pek. ben de, sarhoşum, dedim, düşeriz hep beraber. dalga geçtiler bunun üzerine bir bira içtin, mümkün değil, diye. ben de mümkün, dedim. bal gibi sarhoşum işte! güvenliğim için benim bora'yla eşleşmem gerektiğini söylediler ama kabul etmedik. başka bir sefere artık.
ormandan gelen ve lokanta sahiplerinin koruduğu çok güzel gözlü bir anne olan köpeği sürekli besledim ama biz kalkarken hala aç gözlerle bakıyordu. yolda otostop yapan birini aldık arabaya.
cuma: yaşasın karnemizi aldık!

bu gezi ertesi gün verilecek karne için bir ön kutlama oldu. ertesi gün çocuklar saat 11.00 gibi okula gidip 12.00 de karnelerini aldılar. 2. dönemde notlarını yükselttikleri için onları kutladık. onlar da sevindiler. gerçekten çok yoruldular bu yıl. carrefour'a gittik ve bora play station oyunu aldı 2 tane daha. dehşetli pahalı. iki dandik CD 300 milyon. inanılmaz! bora yine, bunu alıyorum ama bir daha bir şey almam, dedi, biz üçümüz bakışıp gülümsedik, bora, biraz da hiddetle hep bunu diyor.
çocuklar eğer söz verdikleri gibi her gün sadece 1 saat ders çalışırlarsa gelecek yıl daha kolay geçer. ama bu düzeni sağlamak, onlarla ilişkimizi zedeliyor. onlara mantıklı geliyor bu ama kendilerini oyundan alıp çalışmakta zorlanıyorlar. her şeyin, ama her şeyin bir alışkanlık meselesi olduğunu söylüyorum, "tamam"diyorlar gönülsüz. OKS konusunda umudumuz yok pek. bu nedenle arçil'i resim, grafik, dil kurslarına göndermek istiyoruz gelecek yıl.

cumartesi: geniş, geniş bir deniz, poyrazköy



karşıda kemer şehir denilen yerleri ve bu yakada beykoz evlerini filan gördük yakından. ne tuhaf bir yapılaşma, ne kadar uzak, yabancı. elbette çok güzel evler ama sanki türkiye değil gibiydi. kemer şehirleri civarında inanılmaz bir kamyon trafiği vardı. kepçeler filan vızır vızır işliyordu. çalışkan işçiler göz teması kurmadan işlerine bakıyordu. sanki uzaylılar gibi, sanki bir uzay kent kuruluyor. şehirde ne tuhaf bölünmeler yaşanıyor. sonra bildiğiniz gibi poyrazköy'e gittik. bora, seviyorum ben, dedi, insanlar tarafından mıncıklanmayan yerlerin, kendi çirkin, doğal dokusunu...

pazar: moda'da çimenlerin üzerinde kır kahvaltısı.
arçil arkadaşında atakan babaanne'de. sabah tina'nın feryat figan sesiyle yataktan zıpladım. gardrobu açtım, içinde mi kaldı, diye. orada uyumayı seviyor sakin ve serin olduğu için. yok! ama çılgınca bağıran sesi çok yakın. bora, balkonda olmasın bu sersem, dedi. açtım, içeri hızla girdi. söylenip durdu, kendini okşatmadı. balkonda kalması kendi hatası ama bizi suçlayıp durdu. sosis verdim ama bakmadı bile tabağa. çayı demlemiştim bu arada. bora dedi ki, çayı termosa alalım, kıra gidelim. olur, dedim. bizim tütüncüden gazeteleri, eyfel'den poaçaları alıp moda sahile, çimenlerin üstüne oturduk. çay güzel demlenmişti. çevremiz serçelerle doluydu. onları besledik. serçelerin bile karakterleri farklı olabiliyor. girişkeni var, dalgını, unutkanı, açgözlüsü var. onlar da doymak bilmedi. biz uzandık. üstümüzden serçeler geçti, biz gülümsedik.

sonra kalktık, kadıköy'e gittik. penguen kitabevi'ne uğradık. hellboy çizgiromanları 24 YTL'den 5 YTL'ye düşmüş. 6 albümü de aldık. tchibo denilen bir mağaza var. iki haftada bir temayı değiştiriyorlar. babalar günü teması için, erkekler kıyafetleri vardı. bora'ya kargo pantolon almak için girdik. o istemedi. bana pembe, kocaman bir hırka aldık. hamileler içinmiş ama bana da oldu. 20 haziran'dan sonra tema, akdeniz sofraları olacakmış.

bora bir teras gördü, oraya çıkalım, dedi. inanılmaz karanlık merdivenlerden teras'a çıktık. bir soğuk bira söyledik. kocaman bir bardakta buz gibi bira geldi. ben de içtim. biraz sarhoş oldum. burasının adı nostalji. kilise avlusunu, balıkçı tenteleri altında gelen gidenleri izledik. carrefour'a gittik. benim başım döndü. kocaman tuzlu ayran içtik. bauhaus'ta çiçeklere baktık. başım daha çok döndü. eve geldik. bora soğuk karpuz kesti, peynirle onu yedirdi. daha iyi oldum. yan raftan, murat belge'nin başka kentler başka denizler kitabından budapeşte bölümünü okudum. uyuduk.

arçil aradı, arkadaşında bir gece daha kalabilir miyim, diye sordu, mırın kırın ettikten sonra izin verdim. ben izin verince, seni çok seviyorum, dedi. izin verdiğim için suçlu hissettim biraz. atakuş geldi. çok neşeliydi. babasına dostoyevski'nin kumarbaz kitabını almış:) play station oynadı. şimdi de öptü, uyumaya gitti. bora da uyuyacak. 1 saat sonra uyandıracağım onu. çalışacak çünkü. çay da demlerim.


10 yorum:

ece arar dedi ki...

endişeli peri, biliyorum öyle değildir hayat ama seni okudukça serin bir rüzgar esiyor gibi oluyor bana, hamaklarda sallanasım falan geliyor. iyi geliyor yazdıkların ki mesela nasıl gülümsedim hemingway'i anlatmak isterken sözcükleri toparlayamamana, aynı şey bende de var, yazsam hep keşke deyip duruyorum, herkese, hep yazsam, konu kapansa:)

miso dedi ki...

O sırada miso endişeli perinin saçındaki salıncakta sallanıyordu. Bütün gün bu insanlara bakıp durdu, aynı şeyleri yaşadı, sürekli içip durduğu için etrafını saran bira baloncukları periyi sarhoş etti ama peri kendi içtiği biradan sarhoş olduğunu zannetti, diğerleri dalga geçti, miso kıs kıs güldü.

Sonra miso okuldayken çok sevdiği Jale Parla'yı hatırladı. O nasıl bir insandı öyle? Yok, insan değildi, o bir elfti. Miso ne şanslıydı, ondan ders alabilmişti.

Miso çok şanslıydı, ece'nin dediği gibi perinin estirdiği serin ve muhteşem rüzgarda sallandı bu yazıyı okuyunca.

marruu

elektra dedi ki...

bugün oğlanı havuza götürecektim. bir kalktık ki, hava nane molla. gidin ama, bana güvenmeyin diyor. oğlan caz yaptı, lanet okumalara kalkıştı. ben çok kızdım. evde bodurdanıp duran insanı hiç sevmem. sen de sevmezsin. yazmıştın önceki yazılarından birinde. bu çağrışım aldı beni sana getirdi, poyrazköy'ü okudum. girdim google'a aradım taradım, vapur bile varmış sarıyer'den oraya. hadi dedim, gidiyoruz. ama yemedi sıpa. yakında bir yere gittik. sustu.
ama ben gitmeyi çok istemiştim. senin fotoğraf gibi bir viking fotoğrafı çektirip miso'ya, bak bende de var demek istemiştim. şimdi miso baloncuk yollamış ya sana, bira baloncuğu. benden de geldi sana biraz o baloncuklardan.demem o ki, bir biraya yorma sarhoşluğunu. miso kedicik ve ben yaptık:)P

endiseliperi dedi ki...

sevgili ec,
mutlu yıllar!!! sana da uğradım kutlamak için. neşeli, sevgili, eğlenceli yıllar dilerim.

yazıyı yazdıktan sonra karmakarışık göründü gözüme. ama niyetim işte tam da dediğin gibi bir duygu vermekti. teşekkür ederim.

ben aslında bir-iki provadan ve ses alıştırmasından sonra çok konuşan biriyim. yani eskiden çok konuştuğum zamanlar olurdu. sabahlara kadar konuşurdum. yine konuşabilirim aslında ama ah o kaçışan, yaramaz sözcükler:))

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

misoooo,
ben, evet eskiden o baloncuklardan yapardım ama bünyem alkole karşı hiç direnemiyor şimdi. bak, alkol dedim diye bile hafif çakırkeyf oldum. neden böyle bilmiyorum. tatilden sonra check-up yaptıracağım. metabolizmamda ne eksik anlamıyorum. kahve bile içsem bedenim, öff ya, filan diyor. çok eğlendim yorumunu okurken.

bora, jale parla'yı, iyi ama edebiyatçı olmamasını bir dezavantaj olarak değerlendirmişti yanlış hatırlamıyorsam.

sana serin rüzgarlar gönderiyorum. tanrım miso'ya bir salıncak!

sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

elektra, ben çocukların bizi mutsuzlukjla tehdit etmelerinden öyle bunalıyorum ki. o kadar konuştuktan sonra sessizce durup yine de surat asıyoırlar ya tepem atıyor. hayır, ben bu konuda böyle düşünüyorum, sen nasıl düşünüyorsun, diye soruyorum. ya da elimde olmayan nedenlerle çıkan bir engelle karşılaşınca neden cezalandırıldığımı anlamak istiyorum. çok kızıyorum o zaman. bu, bir insanı insafsızca ve sorumsusca üzmeye çalışmak demek. arçil'e diyorum bunu: şimdi, istediğin şeyi sana elinde olmayan sebeplerle veremediği için üzdüğün insan senin annen. yani teoride en çok sevdiğin kişi. ve sesimim ve düşüncelerimin heyecanına kaptırıp kendimi başlıyorum dırdıra. hay allah!

sarhoşluk konusunda ise insanın yüzünü kızartacak kadar berbat durumdayım. hay allah!

:)

sevgilerimle.

neolitik hanım dedi ki...

peri,

cocukların surat asma meselesi bana bunu bir araç olarak kullanmayı denediğim bir yaz tatilini hatırlattı. galiba orta 2'ye gectiğim yazdı. babamın tayini cıkmıstı, bizi gideceği yere götürmeyecek, orada bir süre çalışıp emekli olarak dönecekti. ev taşıma, babamın başka bir şehirde yaşaması vs. yüzünden o yaz tatile gidemeyecektik ve ben bunu fena halde kafama takmıs vaziyetteydim. şımarık şımarık "ya niye gidemiyoruz yaa!" diyemedigimden, her öğleden sonra surat asmak ve ağlamak gibi bir yöntem bulmuştum o küçük ergen aklımla :)

hic sektirmeden, öğle yemegi sonrasi ranzanin üstüne tırmanır, yatağa kıvrılıp surat asmaya başlar, sonunda da ağlardım. sonunda annem-babam gelip soracak, "ah canım kızım sen surat asma, üzülme gideriz tabii tatile" diyeceklerdi, buna emindim :) ama babam yoktu zaten, annem de o aralar iki yaşlarında olan kardeşimle ilgilendiginden yaptıgım sacmalıgı terk fark eden, o sıralar hiç ama hiç geçinemediğimiz ablam olmuştu. birkac gun denedim ben bu surat asma işini, sonunda birgun ablam ranzanın merdivenlerine tırmanıp "sen ne yaptıgını sanıyorsun?" diye bağırmaya başladı. gidebilecek olsak zaten gidecegimiz tatil için böyle saçma bir şey yaptığıma inanamadıgını, "ben artık büyüdüm" diyerek hiiiç ortalarda dolaşmamamı, çünkü bir bebekten beter olduğumu filan söyleyip beni bir güzel haşladı. bir yetişkinden değil de üç yaş büyük birinden bu lafları yemek de benim aklımı başıma getirdi ve o yazı ablamla didişerek ama bir yandan da birlikte seçip kiraladığımız romanları okuyarak geçirdik :)

elektra dedi ki...

ah peri,
bu konuda ne düşünülebilir ki? bunun adı terörize etmek değil de nedir ki? oğlan üç yaşında falandı, bakıcı eline bırakmış anne psikolojisinde bir elektraydım ben de. her sabah ' ne getireyim sana?' diye sorardım. o da ' bir şey ' derdi. ben de bir şey alır getirirdim, üç dakika sevinir bıkardı. bir gün, tepem atık bir gün, ' adını koy ' dedim. ' bir şey'dedi yine. almadım hiçbir şey. haaa, yumurta tavuk hesabı, neden ben miyim, o mu belli değil bu hikayede. ama mutlu etmeyi istemek iki uçlu bir bıçak. onu da eksiltiyor, seni de deliyor. bazen başlarım psikolojine diyip dalmak istiyorum. ama ahhhhh, kıyamamak...
sevgilerimle.

endiseliperi dedi ki...

neolitik hanımcım, demek öyle. bir tür şirinlik muskasıymışsın! baban, iki yaşında çocuğu varken emekli oldu demek, ne kadar genç yaşta! ve bulunduğun yerde ve zamanda romanlar kiralanıyordu demek! şimdi sen böyle yazınca gözüme kerime nadir romanları, onların kiralanması, kabarık etekli müthiş romantik kızların o romanları iç geçirerek okuyuşları geldi. ama şekerim sen çok gençsin.
nasıl oluyor da oluyor?

öpüyorum.

neolitik hanım dedi ki...

pericim,

son derece sıkıcı bir toplantıdan cıkıp kendimi sayfana attım, iyi de yapmısım.

evet babam daha uzun yıllar çalışabilecekken, ailenin bölünmesine bir yıldan fazla dayanamayıp emekli oldu ve tayin oldugu yerden bizi gecici olarak bıraktıgı anneannemin evine döndü. bu erken emeklilik kardeşim açısından şahane oldu ama babam epey bir bocaladı. birlikte hergün parka gider, uzun uzun yürürlerdi. bizim ufaklık da pek severdi yürümesini, hala da her yere yürür, binmez otobuse, tramvaya falan. tabii ufaklık degil artık 20 yaşında delikanlı.

bizimkiler eskişehir'de yaşıyor. ben ortaokuldayken kitap kiralayan iki tane yer vardı eskişehir'de. biri ben universiteye giderken bile (90'ların başı) hala faaldı. sonra sahibi öldü ve kapandı. taşra zamana daha geç yeniliyor sanki, iyi de oluyor.

ne güzel hayal etmişsin kabarık etekler falan :) anneannem henüz hastalanmamışken ve biz daha küçükken, her yaz başında ablamla bana basma etekler dikerdi. ben "benimkine illa cep de konsun" diye tuttururdum. ablam istemezdi. kiraz desenli cıvıl cıvıl kumaşlar alınırdı meşhur zeyneller kumaşçısından, bir günde dikerdi rahmetli anneannecim. (anneannemi de yazacağım bir gün.)

cok genc degilim ben yahu, 33 az mı? :)

tatlı bir mola oldu bu benim için.

ben de öpüyorum.