Salı, Ocak 13

uzaktan rüzgarın uğultusunu duydu. zamanla karanlıktaki kitap rafını, sandalyeyi, masanın kenarını ve dikkatle bakınca üzerindeki tabancayı seçebildi*

Sıradan bir polis memuru, sisli bir kış sabahının erken saatlerinde günlük devriyesini yaparken, ormanlık alanda, yol kenarında bırakılmış mavi bir Mercedes görür. Geçip gitmek üzereyken sürücünün direksiyona tuhaf bir şekilde abanmış olduğunu fark edip, geri döner. Önce adamın sarhoş olduğunu düşünür ve bu nedenle, bir polis memuru gibi değil de insanca bir yaklaşımla, elini babacanla sürücünün omzuna dayar. Aynı anda da adamın ölü olduğunu ayrımsar. Şakaklarından vurulmuş. Arabada, ölünün koyu gri paltosunda bile kan yoktur. Ölünün cebinden cüzdanını çıkarıp baktığında onun bir polis memuru olduğunu fark eder.

Bir köy polisi olarak ne yapacağını bilemez, yol kenarında bir ileri bir geri dolaşır. Doğmakta olan güneş sisi yarıp da ölüyü aydınlattığında tedirgin olur; arabaya döner, ölünün ayakları dibinde duran külrengi fötr şapkayı kaldırıp, adamın başına öyle bir geçirir ki artık yara izi de görünmez olur. İçi biraz rahatlamış, alnındaki teri silip, kararını verir. Ölüyü yan koltuğa itip, özenle dimdik oturtur, arabada bulduğu deri bir kayışla da ölüyü sımsıkı bağlar, direksiyonun başına geçer.

Araba çalışmıyordur, ama dik yokuştan aşağıya yakınlardaki bir otelin önüne kadar götürmeyi becerir. Oradan benzin alır. Hiç kimse, sürücünün yanında kıpırdamadan duran bu kibar kişinin bir ölü olduğunu ayrımsamaz. Bu da, rezaletten hoşlanmayan sürücünün işine gelir, sesini çıkarmaz.

Göl boyunca, ölü polisin bağlı olduğu polis merkezine doğru yol alırken sis yeniden yoğunlaşır; dünyanın sonu gelmişçesine bir karanlık bastırır. Sisli havada birbirini izleyen arabalar, gizemli bir nedenden dolayı ağır ilerleyen bir kuyruk oluşturur. Sürücünün aklına ister istemez bir cenaze alayı gelir. Ölü hiç kımıldamadan oturur ve sadece yol bozulduğunda, yaşlı, bilge bir Çinli gibi başını sallar. Sürücü bu nedenle hız yapıp diğer araçları geçmekten vazgeçer; ağır ağır ve büyük bir gecikmeyle merkeze varmayı başarır.



Olağandışı bir aydınlıkla beyaz ve durgun gökyüzü, masmavi ışıkla perdelerin arasından odaya sızarken, yatağın sağ tarafında yattığım için huzursuz, uyumayı denemekten vazgeçtim. Mutfağa gitmeden önce, kitaplıktan, elimin ulaştığı en yakın yerden bir kitap seçtim. Mutfağın en dibindeki ışığı açtım. Eğer karşı apartmanda oturuyor ve gecenin üçünde diyelim ki gökyüzünün bu kadar aydınlık, duru ve yıldızlı olmasından esrikleşip yataktan kalkıp pencereden bakıyor olsaydınız, mavi geceliği içinde üşüdüğü muhtemel, rahatsız taburede oturup, tüm ciddiyetiyle elindeki kitaba dalmış beni tuhafsardınız. Kitap Dürrenmatt’ın Yargıç ve Celladı çıktı. Yukarıda okuduğunuz bölüm hemen ilk birbuçuk sayfada geçiyor. Bu oldukça sinematografik ve büyüleyici giriş, ilgili polis şeflerinin olaya girmesiyle polisiye kitap türünün gereğini yerine getirmeye başlıyor.

Kitabı ve Dürrenmatt’ın diğer kitaplarını, daha önce, bu evde yaşamaya başladığım ilk yılın yaz mevsiminde okumuştum. Beğenmiştim, ama büyülenmek için bir kış mevsimini, uykusuz bir geceyi beklemek gerekmiş.

Uzun aralarla yazınca yazdıkları manidar oluyor insanın. Küs yazısı, gelen maillerden, yorumlardan anladığım kadarıyla sıradan bir hal bildirimi olmaktan çıkıp türlü anlamlara neden olmuş. Bora, o akşam, “hayırdır küs müyüz?” diye sordu mesela. O sıralar olan ve benim o olaydan bir küskünlük çıkaracağımı da hesap ederek. Oysa, evet, alıngan zihnim öyle bir durumdan bir küslük buzdağı çıkarmaya pek teşnedir genelde, ama bu sefer atlamış, küslük filan duymamıştım. Ne kadar aksini söylesem de, neticede artık küseceğim bir konuşmayla uzadı iş:)
Bora bütün haftasonu hastaydı. Şiddetli öksürük, ateş, çatal çatal bir ses. İlaçlar, meyve suları, çorbalar, Yasemin’in bu durumlar için reçetesi derken, bu sabah işe gidebilecek kadar iyileşti. Ama canım hastaydı da yatıp uyudu mu? Hayır, 250 sayfalık bir işin çevirisini tamamladı yine de. Gerçekten aferin. Ben küs olmadığımı anlatma tartışmasının sonunda artık küs olduğum için onun çalıştığı salonda değil de arka odalarda dolaştım. Pek az konuştum. Bora işini bitirince rahat bir nefes aldı ve gelip, hiçbir şey olmamış gibi neşeli, sarıldı bana. Ben biraz kırgınlıkla uzak durayım dedim, ama çok çalışmış bedenler bana öyle masum, bir konuya odaklanmış zihinlerin bakışı öyle çekici gelir ki, ben de sarıldım. Sonra her şey olağan şekline büründü. Bora, cnbc-e’de Altın Globe ödül törenini izlerken gördüğüm Woody Allen’ın son filmini bilgisayara yüklemeye başladı. Ben televizyon izlediğim için de yatağın sol tarafında uyumak zorunda kaldı. Sonra işte uyuyamadım, gökyüzü aydınlık ve duruydu…

Taburenin tepesinde her sayfayla biraz daha biraz daha üşürken, kalktım, yatağa girdim, Bora uykusunun arasında kolunu açtı, başımı koydum, öyle sıcak ve rahat, sonunda uyuyabildim.

* Dürrenmatt, Yargıç ve Celladı, İnkılap Yayınları, s.78

6 yorum:

tavsan dedi ki...

Cok guzelmis; senin anlattiklarin. Tekrar yazmaya basladigindan beri Peri'ye hosgeldin demek, iyi ki tekrar yaziyorsun demek istiyordum; bugune kismetmis.
Durrenmatt deyince dayanamadim; benim en sevdigim, begendigim tiyatro oyunlarindan biridir, onun yazdigi "Buyuk Romulus".
Hosgeldin:)

Meral Purple Aphelion ad infinitum dedi ki...

"gökyüzünün bu kadar aydınlık, duru ve yıldızlı olmasından esrikleşip"
Nasıl da güzel anlatmışsınız!.. Kış gecelerinin gökyüzü de yaz geceleri kadar sevinç vericiymiş, bu kış bunu (da) öğrendim. Sonra da sizin güzel cümlenize rastladım. Ne zamandan sonra ilk okuduğum blog yazısında olması da başka bir sevinç verdi bana. (Bırakın anlatmayı, hatırlamayı bile istemediğim bir sürü sağlık sorunundan sonra, geri döndüm… daha kendi blogumu bile açmadım. Önce özlediğim arkadaşlarımın yazılarını okuyacağım muhtemelen. Böyle geliyor içimden…)
Bir de sevgili yazarın söylediğini anımsattı bana cümleniz: "Her tümce, yaşamla birlikte biter." Her cümlenin sonunda yaşam vardır gibi okurum ben bu cümleyi: cümle biter ama yaşam devam eder…(nasıl cümleden önce, cümlenin başında ve içinde varsa.)
Şimdi sizin cümlenizin beni nasıl Bilge Karasu’nun cümlesine götürdüğünün çözümlemesini yapamayacağım. (Bütün hayatım, çözemediğim çağrışımlar yumağıymış gibi gelir bazen bana:-) )

Böyle, bunu mu okusam yoksa şunu mu sorularına girmeden, sanki rastgele seçilmiş kitaplar da beni büyülemiştir hep. Daha önce okumuş olmam önemli değildir. Elimin uzanıverdiği kitaplar…
Aslında rastgele seçtiğimize de inanmıyorum: o kitaplar bizi çağırıyor…
Biliyorlar sanki okunma zamanları olduğunu.
Ben de böyle ‘rastgele’ başladım Marquez’in “Aşk ve Öbür Cinler”ini tekrar okumaya. Elim uzanıverdi… diğer kitapları bıraktım, onu okuyorum. Son birkaç sayfası kaldı…bitmesin diye ara verdim.

Günaydın, Peri Hanım!:-)
Sevgiler…

endiseliperi dedi ki...

ooo selamlar, ne güzel sizi görmek! sisin arasında bir ses gibisiniz.

başka bir ritm tutturdum da gene seyrekleşecek yazılarım korkarım. bir süredir bıraktığım rusça'ya yeniden dönmem gerek ki, bu da, kıskanç bir şey, başka şeylerle ilgilenmeme pek izin vermiyor.

tavşan, afrika yazılarını merakla bekliyorum.ve meral çok, çok geçmiş olsun. marquez, sanki borges'le, cortazar'la birlikte anılması gerekirmiş de, ben önceliği hep onlara verdiğim için haksızlığa uğramış bir yazardır tarafımdan. fakülte 1'de ankara'dan adana'ya giden otobüste okumuştum yüzyıllık yalnızlığı. torosların arasındaki, uçurumların tepesindeki kıvrak yollardan seke seke giden bir eski otobüsün içinde.

ikinize de sevgiler.

afşar çelik dedi ki...

Vakit üzre yazılır her kitabın okuru

Gözlerimiz üşür ve hayali dokur

Mavi ipekler ve seher ışığıyla satırlar

Kalbimizin sıcağına apansız dokunur

endiseliperi dedi ki...

afşar bey, ne güzel yahu, her gelişiniz şiir kıymetinde:)

afşar çelik dedi ki...

Peri Hanım,

O, dükkânın kalitesinden.. Bu dükkân insanın şiirini tetikliyor.