Perşembe, Aralık 3

"ailem ve öteki hayvanlar" ve bizim evin hayvanları

önce müziğimizi açalım...






Bir kitap hakkında yazacaksam, tam da kitabı bitirdiğim, zihnimin ona bulandığı, onun havasıyla azıcık sarhoş olduğum, bakışımı, yazarının bakışının gölgesinin perdelediği, dilimde onun sevdiği sözcükleri dolaştırdığım zamanda yapmak isterim bunu. Ama olmadı, araya giren şu bu olay, şu bu kitap derken, 'Ailem ve Öteki Hayvanlar' kitabı, unutkan zihnimin deli rüzgarıyla diplere doğru savrulurken, onu güç bela kurtarmam, onun hakkında yazacağım zamana kadar, orada, aklımda tutmam gerekti, ki ne zor. Huy edindiğim bir şey var; kitabın kapağına, onu okumaya başladığım tarihi ve hangi havalarda olduğuma ilişkin kısa bir not düşüyorum. Arka kapağına da aynen ne zaman bitirdiysem onu ve birkaç not daha. Çünkü korkarım ki eğer yaşlanıp öleceksem, ölmeden önce aklımda yaşayıp bitirdiğim hayata ilişkin tek kırıntı kalmayacak. O zaman kendimi kitap iç sayfalarına, bu bloğa bakıp tanıyacağım.

Ailem ve öteki hayvanlar kitabına ne kadar haksızlık ediyorum şimdi böyle melankolik bir girişle. Onu okuduğum zaman, kitabın da katkısıyla zihnim ne kadar şenlikli, uçarıysa onu anlatmayı seçtiği zamanda ki ben bu kadar… ee… şeyim… Neyim? Biraz dertli, biraz melankolik, biraz hayatını tartan, ne bileyim, kaçırıp durduğu gözlerine ısrarla, ısrarla bakıp, kendisi hakkında içtenlikli olarak bir değerlendirme yapmayı uman bir haldeyim. Belki aralık ayında olduğumuz içindir. İşte yeni yıl geliyor, filan.


Yeni yıl geliyor! Bu sabahın erken saatlerinde aralık ayına yakışan masmavi bir gök vardı. Hani bir klişeye düşme pahasına diyebiliriz ki, mavi tutkunu bir deli sanatçı elindeki mavi boyayı fırçayla filan hiç uğraşmadan cömertçe dökmüş; her yeri, ağaçları, evleri, sokakları, elbette gökyüzünü, ne diyeyim, dip köşe her yeri işte maviye bulamış gibiydi. Sonra güneş doğdu ve sanki bir kova su boca edildi de açıldı mavi, duruldu. Yatak odasında ki pencereden gördüm her şeyi. Aynı pencerede, akşam yatakta film izliyordum, ne oldu dersiniz? Havai fişekler patlamaya başladı! Evet, evet, tam karşımda, şöyle bir kalkmam bile gerekmedi, şöyle bir bakmam yetti:) Yanımda akvaryum balıkları, su bitkileri uzmanı olma konusunda emin adımlarla ilerleyen ve bu uğurda internette bulduğu tüm ciddi bilgilerin çıkışını alıp okuyan Bora’ya dönüp, "bak!" dedim telaşla, "havai fişekler patlıyor! Halime bak, konfor, lüks içindeyim!" Havai fişekleri ya da gökkuşağını hep telaşla göstermek isteriz yanımızdakine, ki ben diyelim sokakta, otobüste filan mı gördüm, hiç tanımadığım insanları da çekiştirip, "bakın, kocaman bir gökkuşağı çıkmış," demek isterim. Hiç tanımadığım insanlara da "çok yaşayın," derim hapşırmışlarsa. Ya da öyle umutsuz, öyle yalnız görünürler ki, hapşırmadan da çok yaşayın, demek isterim. Bazen yeni bir giysi giymenin rahatsızlığı, yakışıp yakışmadığından emin olunmadığının tereddütüyle yürüyen bir kadını gördüğümde, "ne kadar yakışmış üstünüzdeki giysi, saçınızın rengiyle filan ne hoş durmuş," demek isterim. Diyemem, ama gülümserim ona. Ben kendimi böyle sevecen sanıyorum ya, akşam yemekte bir konu açıldı da, Bora ne dedi dersiniz? "Sen sosyal ilişkilerinde, çok soğuk, katısın," dedi. “Ben mi!" dedim gerçekten şaşırarak. “Ben çok yumuşak, ilgili, sevecen bir insanım” dedim. O, anlamamış olabilirim diye üstüne basa basa, “hayır, hayır, sen soğuk davranırsın insanlara… evet evet, çok soğuk” dedi:) Gözlerimi kocaman açıp, Arçil’e döndüm, öyle mi gerçekten, der gibi. Arçil tabağındaki mercimekli köfteyi hiç beğenmemişken, birden başını ona gömüp, hapır hupur yemeğe başladı bana yanıt vermemek için. Hmm… Amaaan boşverin.

Ne diyorduk? Hah! Yeni yıl geliyor. Hepinizin aklında küçük küçük hediye fikirleri kutucuklanmaya başlamıştır şimdiden. İşte bu, Ailem ve Öteki Hayvanlar kitabı armağan edilmeye çok yakışıyor. Eğer armağanı alacak kişi hayvanlara da çok düşkünse, kitapla birlikte, kafesinde bir hint bülbülü, akvaryumunda bir beta balığı, sevimli bir kedi yavrusu da armağan edebilirsiniz. Eğer canlı hayvana bakamayacak kadar meşgul bir hayatı varsa, Bora’ya aldığım saçı başı dağınık karga, Atakan’a aldığım, sevimli, utangaç bakışlı tombul eşek kumbaraları da olur. Kumbaraya bir de piyango bileti sıkıştırırsanız, ya çıkarsa, armağan sahibi çıkan parayla kitapta okuyup kesinlikle çok beğeneceği Yunanistan’ın Korfu adasına muhakkak gidecektir (Bakar mısınız, hem alacağınız armağana, hem de armağanı verdiğiniz arkadaşınızın önümüzdeki bir yılını filan planlamaya başladım. Pes, diyorum kendime. Çekinmeyin, siz de diyin. Alıştım ben artık, soğuk, kontrol manyağı :P)

Bir kere kitap tümden mutluluk veriyor. Gerald Durrell, on yaşındayken ailesiyle birlikte Yunanistan’ın Korfu adasına gidiyor. Bunun hikayesi kitap. Orada gördüğü, gözlemlediği hayvanlara ilişkin… Şimdiii, bu sözler kitap hakkında hiçbir şey demiyor ve haksızca can sıkıcı bir izlenim uyandırıyor. Durun, durun, acele etmeyin, anlatacağım. Kitabın hikayesi 1935 yılında başlıyor. ikinci dünya savaşının başlamasına şu kadarcık bir zaman kalmış yani. Ama kitabın savaşla mavaşla ilgisi yok, takılmayın. Dört çocuklu Durrell ailesi mühendis olan babanın işi nedeniyle bir süre Hindistan’da yaşamışlar ve baba Durrell ölünce 1928 yılında İngiltere’ye dönmüşler. Bunlar kitapta geçmiyor, ama siz kitabı okuyunca bu Durrell ailesini çok merak edeceksiniz de o nedenle kısaca bahsediyorum. Demek ki şu an Durrell ailesi İngiltere’de Bournemouth sahilinde bir evdeler. Aylardan ağustos, ama nasıl bir ağustos! “ısırıcı rüzgar, temmuzu mum gibi söndürüp kurşuni bir ağustos göğü getrmişti. Rüzgar estikçe, iğne iğne yağan çisenti saydam çarşaflar gibi dalgalanıyordu.” Dul bayan Durrell, en küçük oğlu Gerald’ın “sinüslerine çimento gibi inmiş nezle”siyle, ikinci büyük oğlu Leslie’nin iltihaplanan kulağıyla, süsüne pek düşkün kızı Margot’nun ergenlik sivilceleri ile pençe pençe kızarmış yüzüyle ilgileniyor. En büyük erkek çocuk Larry ise ortama sinir olmakla meşgul. Böylece kitaba başlamış oluyorsunuz ve başlar başlamaz da şunu fark ediyorsunuz, kitapta öyle zengin “gibi” “kadar” cümlesi var ki, elinizde tuttuğunuz kitap değil de renkli taşlarla, mücevherlerle dolu, süslü bir kutu sanki. Sözcükler boncuk boncuk, renk renk, şıkır şıkır dizilmiş kitapta. Kitabı şöyle bir açıyorum ve alın işte size bir kaç örnek;

- Tanrı Larry’yi küçük, sarışın bir havai fişek olarak yaratmıştı…
- İrlandalı çamaşırcı kadınlara benziyorsun…
- Ortaçağın gezgin cambazları gibi girdik sokağa…
- Sarhoş bir kırlangıç gibi…
- Fokur fokur kaynayan bir bulut gibi…
- Zeytinliklerde, çopur ağaç gövdeleri kasvetli gölgelerinin arasından yüzlerce şaşkın yüz gibi bakıyordu bize…
- Rüzgarın yapraklara dokunuşuyla balık gibi parıldayan zeytinlikler tepe ile etrafındaki vadileri yorgan gibi örtmüştü…
- tepeye çıkarken yarı yolda, incecik, upuzun selvilerin koruduğu küçük, çilek pembesi bir villa, bilinmedik bir meyve gibi yeşilliklerin içine gömülmüştü.

Evet evet, gördünüz mü? Kitap boyunca hep böyle, bir ormanda gezintiye çıkmışsınız da türlü türlü leziz yemişler yiye yiye patikada yürüyormuşsunuz gibi… Bakın bakın;

- Spiro gümrük binasına kızgın bir ayı gibi girdi…
- Kocaman, esmer, çirkin bir melek gibi…
- Asmanın çardağa sarhoş gibi sarıldığı…
- Devasa bir çalgının teline basılmış gibi bütün ada titreşiyordu…
- O sırada rüzgar kurt sürüsü gibi evin çevresinde uğulduyordu
- Kıpkırmızı yanmıştı, gözkapakları öyle şişti ki kötü yürekli bir Moğol korsana benziyordu…

Kitapta bu tatlı gezintiye hiç usanmadan devam edeceksiniz ve işte kendimi alamıyorum;

- Birkaç gün içinde gökte küçük ak bulutlar ya yumuşacık ve tombul, ya uzun, tembel ve bakımsız, ya da tüy kadar minik ve çıtır, uygun adım kış geçidine başlardı...

- Bir hafta kadar rüzgar adayla oyunlar oynadı, her yeri okşadı, çıplak dalların arasında kendi kendine bir şeyler mırıldandı…”

Ne hoş, değil mi? Kitabın dili işte böyle şenlikli, ama ya Korfu adası nasıl? İnanılmaz! Ne diyorum size, bir cennet! Ama biz henüz İngilterede, hastalıkların kırıp geçirdiği bir evdeyiz. Büyük oğlan Larry (büyük oğlan dediğim de kim? Bizim Lawrence Durrell! Evet evet…) “Bu rezil iklime niye tahammül ediyoruz ki?” şeklinde bir tartışmayı başlatır, anneyi ikna eder, evi satıp, Korfu adasına doğru yola çıkarlar. Kitabın henüz ikinci sayfasındayız ve kitaptaki hayat önümüzde geniş, parlak, masmavi, umut vadeden bir şekilde uzanmaktadır şimdi.

Ve henüz ikinci sayfasında, gümrükte açılan bavullarıyla bu dört çocuğun ne kadar kendilerine özgü ve eğilimlerine içten bir bağlılık gösterdiğini anlarız. Larry'nin bavulunda kitaplar var, Margo’nun bavulunda türlü türlü giysiler, zayıflama kitapları, Leslie'de, silahlar, kendi silahınızı kendiniz onarın kitabı, Gerald’ın bavulunda doğa tarihi konusunda dört büyük cilt, kelebek ağı, tırtıllarla dolu kavanoz ve yanında da köpeği, annenin bavulunda yemek ve bahçecilik kitapları…

Kitap, aileyi ve hayvanları anlatırken aralarında adil bir dağılım yapmış. Ben en çok ailenin anlatıldığı bölümleri sevdim. Herkes birbirinin ilgi alanına karşı ölçülü ve saygılı. Kimse birbirine müdahale etmiyor ve gelişmeleri için uygun alan bırakıyor. Konuşmalar zekice ve kitapta aileyle tanışır tanışmaz benim aklıma Salinger ailesi geldi. Hani ailenin tüm çocuklarının (Franny’nin, Zooey’nin, Seymour’un sonra bir abi ve abla daha vardı, unuttum isimlerini…) bir tür dahi olduğu o okumaktan hiç bıkmayacağım Salinger’ın anlattığı karakterlere…

Elbette biraz abartıyorum, ama abartmak istiyorum (Salinger'daki diyaloglara bayılırım ve burada diyaloglar biraz çiğ kalmış itiraf etmek gerekirse). Peki neden? Ben büyük yazar olan abi Durrell’den, Lawrence Durrell’den pek hazzetmem. Bana çok, çok kibirli gelir. Okuyucusuna bile bilgiçlik taslayan, bir tür asalet ünvanı taşıyormuş da biz zavallı okurlar paryaymış gibi bir hava yaratan tarzından hoşlanmam. Çok oldu okuyalı, ama kitaplarını hem yalayıp yutmuş hem de ondan nefret etmiştim. Hem İskenderiye Dörtlüsü'nün kurgusuna hayran kalmış hem somurtup durmuştum. Üstelik İskenderiye Dörtlüsü'ne tekrar başlamış, Justine’i ikinci kez okumuştum hayranlık ve hınç duygularıyla karmakarışık bir şekilde. (Ne zamandı? Kardeşim ölmüştü ve abimin kullandığı arabayla çok sıcak bir günde, Adana’dan Bursa’ya cenazeye gidiyorduk. Arka koltukta, ablam üzüntüyle dertop olmuş, başını dizime koyup kah ağlar kah uyurken ben Justine’i okuyordum. O keskin acıyı görmezden gelmek için öyle büyük çaba harcıyordum ki, uyuşmuştu zihnim. Kapkaranlık boşlukta, Justine’nin sözcüklerine tutuna tutuna yolumu bulmaya çalışıyordum. Burayı geçelim.)


Dilimi eşek arısı soksun, şimdi nasıl tekrar kitabın neşeli havasına gireceğiz? Abi Durrell bir edebiyatçı olarak büyük şahsiyet elbette, ama doğa bilimci olan kardeş Gerald’dan böyle bir yetenek bekliyor muyuz? Yooo… Buna rağmen sözcüklerle arası çok iyi değil mi? Eveeet… O halde onun yaptığı edebiyat bizim için sürpriz değil mi? Evet evet… Bu durumda biz küçük Gerald’ı bu açıdan övüp, göklere çıkarabiliriz. Hatta Salinger’ı bile anımsayabiliriz. Kim karışır bize? Hiç, hiç kimse.

Küçük Durrell ile büyüğü arasında sözcüklerin tantanası açısından büyük benzerlik var bir de. İkisi de sözcük bulmakta, benzetme yapmakta çok kıvrak bir algıya sahipler. Ve karakterleri gerçek olamayacak kadar masalsı. Ailem ve Öteki Hayvanlar kitabında mesela, düşlerinize girecek kadar hoş, tuhaf, masalsı tipler var. Örneğin Gülböceği Adam’ın görüntüsü ölünceye kadar düş dünyanızda gezer durur bana kalırsa. Küçük Gerald bir sabah kahvaltısını yaptıktan sonra köpeği Roger ile gezintiye çıkar. Ben böyle kuru kuru diyorum, ama aile kahvaltıyı bahçede, mandalina ağaçlarının altında yapıyor, arkadaşlar. Gök tertemiz parlıyor, berrak, sütümsü ve opal bi kere. Çiçekler mahmur, güller çiyle buruşmuş, çuhalar henüz açmamış. Kahvaltı bitince Gerald ve köpeği, oymalı demir kapıdan önlerine uzanan zeytinlikleri seyrederler önce. Sonra da “bulut gölgesi kadar hızla” zeytinliğe dalarlar. İşte bu gezintilerden birinde tanışırlar Gülböceği Adam'la. Hı hıı... cık anlatmayacağım, o bölümü siz kendiniz okuyacaksınız.




Gerald ciddi bir eğitim almamış şu bu nedenle. Hep özel hocaları olmuş. Onlardan biri de Kralefesky. Bir yeraltı cücesine benzettiği, kuşlarla çok ilgili bu öğretmen çok ilginç, ama asıl ilginç olan onun annesi. O bölüm başlı başına öyle güzel ki, anlatırken kırıp dökmekten korkuyorum; onu, odasını, odasındaki çiçekleri ve onun çiçeklerle ilgili kısa sohbetini bir düşteymişçesine okuyacaksınız. Bana kalırsa kitabın bu karakteri bir Türk edebiyatçımıza da esin vermiş. Ama demeyeyim bunu, boşverin.

Kitabın daha olağan ama çok sevimli karakteri, aileye çok yardımcı olan Yunan Spiro’dan, hastalık hastası hizmetçiden, köylü tanışlardan bahsetmiyorum bile.

Ben kitapta genellikle birilerine aşık olurum. Kadın, erkek, hayvan, fark etmez, kitap karakterlerine karşı mezhebim geniştir. Bu kitapta aşık olduğum kişi Theodore. Çok hoş bir tip.

Elbette insanlardan bahsettim, ama Gerald’ın hayvan karakterleri de var: Köpeği, güvercini, saksağanları, martısı, kertenkelesi, peygamberdevesi sonra. Bunların herbirine ne ad konulacağına da tüm aile oturup birlikte karar veriyor. Kitapta kertenkele ile peygamberdevesi arasındaki kavganın anlatıldığı bölümde inanılmaz bir gerilim var. Ve ben şey düşündüm burada, bilim adamı ya da gazeteci olmak, dünyaya müdahale etmeden gözlemlemeye dayanıyor. Bilim adamı merakına yeniliyor mesela, ama gazeteci, olmuş olanı dünyaya gösterip, müdahale etmeyi kamuya bırakıyor. Neyse, neyse… Bi de şey var kitapta, peygamberdevesinin seks yaptığı bölüm. Dişi olanı, arkasında olan partnerinin başından itibaren yemeğe başlıyor ve o yerken sevişme devam ediyor. Dehşete düşüyor insan.

Elbette sadece hayvanlarla da bitmiyor, çok güzel yerler de anlatılıyor kitapta. O muhteşem zeytinlikler sıradan kalıyor, zambaklı göl, siklamen korusu, satranç tarlaları anlatıları yanında.




İlginç bir kesişme oldu benim kitabı okuduğum zamanla evde olup bitenler arasında. Bora’nın, akvaryumlara, balıklara, su bitkilerine yoğun ilgi gösterdiği bir dönem başladı. Eskiden beri isterdi akvaryum da, ben evin küçüklüğünü, benim suyla ilgili şeyleri sevmeyişimi bahane gösterip reddediyordum. Sonunda, biz bu geniş eve taşınınca bahanem kalmadı. Bora'nın, Atakan’ın doğumgününde ona aldığı küçük bir balıkla başlayan hikaye iyice dallanıp budaklandı. Önce büyük bir akvaryum alındı, sonra erkeği siyah, dişisi beyaz molly’ler, kuyruğunda ince bir uzantısı olup olmamasına göre cinsiyeti ayırt edilen turuncu kılıçkuyruklar, benim çok sevdiğim sevimli, tombul, çalışkan, puantiyeli giysili çöpçü balıkları, küçük, renkli lepisdes’ler, eh bunların yavruları filan derken kalabalık bir balık dünyası yaşamaya başladı evde. Bora, ilgilendiği konuda en ufak boşluk kalmasına tahammül edemediğinden, o günden beri tüm okumalarını su dünyasına yöneltti. Akvaryumda çeşit çeşit su bitkisi yetiştirmeye başladı, onlardan dal kopartıp çoğalttı. Ayrıca balıkların üreme durumlarına ilgi gösterip hepsinin çoluk çocuk sahibi olmasına özel gayret sarfetti. Gezmelerimiz hep akvaryumcularda son buldu, eğer habersiz dışarıya çıkmışsa Bora, biliyorduk ki bir akvaryumcuda geziniyordur. Ben önceleri onun akvaryuma olan bu ilgisinden sıkıldım biraz. Tina da öyle. Bora kapıdan içeriye girince önce Atakan’ın odasındaki akvaryuma yöneliyor ya, Kapıda Bora’yı gören Tina, tesadüfenmiş gibi kendini Atakan’ın kapısının önüne atıp, boylu boyunca uzanıyor. Ki, Tina’ya selam vermeden geçemesin Bora. Hatta karnını filan açıyor ki, o sevimliliği ile belki Bora odaya girmeyi unutur, onu kucağına alır, günlük sohbetini yapar. Ben elbette Tina gibi davranış bozuklukları göstermedim. Akvaryum sohbetlerini, yargılayıcı, pis bir sessizlikle dinledim. Ta ki Bora bana bir akvaryum ve içine de nefis, koyu mavi bir rengi, at yelesi gibi salkım saçak kuyruğu olan bir beta alıncaya kadar. Adı Cool. Yalnız yaşamayı seven, başka balıklara tahammül edemeyen, dişisine bile tahammül edemeyip, çiftleşmesi epey sorun olan bir balık. Bu nedenle adı Cool.

Bu akvaryum işi çok zor. Suyun sertlik derecesi, içindeki mineral oranları filan özel dikkat gerektiriyor. Suya eklenen bir sürü madde, temizleyen güçlü bir motor, ısısını ölçen termometre, ısısını ayarlayan başka bir alet daha vs vs bir sürü aparatı var. Zor iş. Ama Bora seviyor ve sabırla ilgileniyor. Hah, benim balık, Cool, mutfakta duruyor, yanında da biliyorsunuz, kuşumuz muhabbet kuşu Olcay.



Bu arada hep birlikte yaptığımız bir pet shop gezintimizde Arçil dört küçük ispinoza aşık oldu neredeyse. Kocaman, telli bir kafesin siparişini verdi derhal Bora. Ertesi gün hep birlikte gidip aldılar ve Arçil’in odasına kuruldu kafes. İki tanesi çilek ispinozu da diğer ikisinin cinsi ne, bilmiyorum. Sarılı, yeşilli karınları var onların. Çilek olanlarının ise kırmızı üstünde noktacıklar var. Çok sevimliler, yan yana durup, mırıl mırıl konuşuyorlar. “İsimleri nedir,” diye sordum Arçil’e. “Hepsinin adı, Olcay,” dedi. “Oo daha neler,” dedim. Başka isim bul!” Bora, Arçil için internetten bir sürü ispinoz bilgisi bulup, çıkış alıp verdi. İngilizce. Arçil böylece hem İngilizce’sini geliştirip hem ispinozları öğrenebilir.

Eh, evet Tina biraz bunaldı ama onu eskisinden daha çok seviyorum, hep gidip okşuyorum. Diyelim akvaryumun karşısında toplanmış balıkları mı seviyoruz, biri diyor ki, “şşşt Tina geldi.” Hepimiz Tina’ya dönüp, oo hoş geldiin, biz de balıklara bakıyorduk, kucağıma gel, ne güzel bir ablasın sen, hepsinin akıllı ablasısın, falan da filan, falan da filan…Tina pek yutmuyor, ama idare ediyor.:)





Ben bu yazıyı yazarken gökyüzündeki mavilik iyice soldu, beyazlaştı ve adaların üstüne sis çöktü. Dedim ki şimdi kendi kendime, acaba Bora gelse, dese ki,"bu iklim canıma tak etti, toplanıp gidiyoruz!":) Bora kış mevsimine bayılır, hayatta demez. Ben de üşenirim şimdi. Neyse.


Ben pencereden bakarken, kitaptan uyarlama bir film de olduğu aklıma geldi. Kitaptaki Korfu’yu daha canlı hayal etmişken, filmdeki Korfu’nun rengi üstüne toz serpilmişcesine, açık yeşil, açık pembe, açık mavi vs gibi pastel tonlarda (Tıpkı Justine'deki adaya benziyor filmdeki ada. belki yönetmen adayı tasavvur ederken Justine'in adasını baz almıştır). Film neredeyse kitaptan birebir uyarlanmış. Ancak kitaptaki lezzeti vermiyor. Çocuklarla birlikte izlenebilecek tipik bir televizyon filmi.

Durrell ailesi Korfu’da dört yıl kalıyor. 1939 yılında savaş patlak verdiğinde İngiltere’ye dönüyorlar.

Kitabı özellikle çocuk okuyucular çok beğenecek. Siz de okurken çok gülecek, eğleneceksiniz. Benden söylemesi.



Gerald Durrell
"Ailem ve Öteki Hayvanlar"
Çev: Ayşen Anadol

Kitap Yayınevi

12 yorum:

endiseliperi dedi ki...

neo'cuğum, senin yazını merakla bekliyorum. benim ki karışık oldu biraz. şu salinger kısmına ne idyeceksin merak ediyorum elbette:)

öpüyorum.

neolitik hanım dedi ki...

pericigim,

ben de tam, "12 saatlik otobüs yolculuğumun can simidi olan ailem ve öteki hayvanlar" kitabını bitirdim diye haber vermek için gelmiştim, aa bi baktım sen yazmıssın bile :) ben de çok sevdim kitabı ve okurken "peri de şurayı sever kesin" diye aklımdan geçti sık sık.

yazını henüz şöyle tadını çıkararak okumadım, okuyayım salinger kısmını falan hep yazarım. ama ancak eskişehir dönüşü olur diye tahmin ediyorum. yarın yola çıkıyorum.

öpüyorum

neo the seyyah blogçu :)

Oya Kayacan dedi ki...

Tam da diyordum ki kendime sevgili Peri, "Hiç yüklenme bugünü, iyice hafife al..." Olmadı, şimdi bin tane laf yetiştiriyorum sana içimden; tabii onlarca mesele çarpınca sen ortaya bir çırpıda. Ha, laf yetiştirmek deyince, o sokaklarda herkese şerbet dağıtan tip benim sanki. Kendime oynuyorum tamam ama karşımdaki hayatla barışıyor, hayata karışıyor! Tıpış tıpış gidilip alınsın bu kitap, alınsın en iyisi. Benim kumbaramdan da doğrudan bir Korfu organizasyonu çıksın.

endiseliperi dedi ki...

sevgili oya hanım,
aklınızdan geçen o bin lafın hepsini duymak isterdim. sizin sözlerinizin bir numaralı hayranıyım şurada. çünkü, bir sözcüğün kapağını kaldır, neşe; diğerinin köşesinden dön, sevinç; ikisinin arasında türlü türlü sürprizler... bana öyle geliyor sizin laflarınız.

kitabı seveceksiniz. kaplumbağa var mesela kitapta, ki ben çok severim, evcilleşebildiğini de bilmezdim. ama işte gerald'ın kaplumbağası, siz oturmuş güneşleniyor musunuz, tam da yanınızda olmak, olmadı üstünüze çıkmak filan istiyor, insan, ah bir de kaplumbağam olsa, diyor. mesela kertenkele insanla bir ilişki kurar mı, kitapta kurulabildiğini görünce şaşırıyorsunuz. uygun bir yaklaşımla, ona yeterince güven verdiğinizde herrr hayvanla sıcak bir ilişki kurmak mümkün oluyor işte. hatta size diyeyim, insanla bile!:)

öpüyorum çok ve kucak dolusu sevgiler.

kacakkova dedi ki...

evet, aralik...
sevgili peri, kendine dönmenin ilk sebeplerinden biri bu olsa gerek, "aralik" her arada olma zamani ya da durumu gibi bizi kendimize döndürüyor....
bu yaziya her basladigimda bir sebeple su ya da bu paragrafta birakmak zorunda kaldim....hah tamam, kahvemde hazir artik beni kimse rahatsiz edemez dedigim her seferinde, hem kahve hem yazi ilk yudumlarda kaldi maalesef....
fakat sonunda okudum....anlattigin kitabi bilmiyorum, duymamistim, neseli, senlikli ve mutluluk verici bi kitaba benziyor, tahminimce kütüphanede yoktur ama bakacagim yine de....
.....
aklim bu aralar hala kenarda'nin ugultulariyla mesgul, bi cikayim bundan öncelikle...
.....
biz burada senin yazilarinda yalnizca kitaplar hakkinda, bize kitabi anlatan yazilar okumuyoruz, bir anlamda senin kitabi okuyusunu okuyoruz, ki o okuma icinden degisen hallerini, aklinin ve ruhunun o zaman dilimi icinde ama onunla sinirli olmayan ve cogunluk gecmise(bazen belkide gelecege)de uzanan hallerini de okuyoruz....
yaziyi cok sevdim yine icten bir sevecenlikle dolu....ben bu okuma dolayisiyla, karismak gibi olmasin ama bora'nin (bora bey mi demeliyim yoksa, bilemedim) tespitine katilmanin imkansiz oldugunu düsünüyorum, araya ekleyeyim....iliskilerde "mesafe" hep bir sorundur kabul, ayrica insan tek bir halden ibaret de degil her zaman, ama senin icin (hic degilse bir) genelleme olarak "soguk" demek biz okurlarinin anlayacagi bi sey degil bu haliyle....
arzu hanim gelip kizacak yine bora'ya!....yok o gerci sana kiziyordu daha cok :)...
lawrance durrel'in "iskenderiye dörtlüsü'nü hayranlikla okumustum ben de, firsat olsa yeniden okumayi da isterim, ondaki kibir konusunda gözlemin cok iyi, ama kendi adima bu kibirden cok rahatsiz olmadim ben, bazi yazarlarda böyle oluyor, köle ruhlu bir okur gibi görünmeyeyim simdi, ama bazi yazarlara gerekiyor sanki o kibir...."iskenderiye dörtlüsü" gibi bir sey yazamayanin kibri cekilmez tabii, o ayri...
son olarak, eminim kitap kapaklarinin icelerine ve buraya yazdiklarina baktiginda kendini taniyacaksin, belki bambaska bir "benlik kurgusu"yla ama yine de "kendi hakikatin"e sadik olarak....

iyilikler.

kirpik dedi ki...

Merhaba Peri,

Bu yazinizda fevkalade guzel.

Gecenlerde bir mail atmistim ama cevap gelmedi. Bir de burdan yazmak istedim, gozden kacmis olabilcegi dusuncesiyle. Internet uzerinden yazi okuyamamak gibi malesef uzucu bir durumum var. Yazilarinizin ciktisini almam da herhangi bir sakinca var mi?

tavsan dedi ki...

Sevgili Peri, guzel Peri:) Boyle sen uzun uzun yazinca ben de daha da ozenip, zaman ayirip oyle yorum yazmak istiyorum (illa birsey yazicam meselesi de degil; seni nasil da severek okudugumu belirtmek istegi daha cok). Ama boyle zamanlar pek gelmiyor, o yuzden beklememeye karar verdim; iste buradayim.
Tamam kitabi okumayi dusunuyorum, ama iste yurtdisinda yasamaya basladiktan sonra Turkce kitaplari Turk edebiyatindan okumak gibi bir nevi takinti gelistirdim. Senin sayende Suc ve Ceza'yi okudum evet ama biraz da Turk edebiyatindan, Turkce edebiyattan bahsetsen? Cok tutucu oldum ben kitap konusunda; son donemde cok az sey okuyorum, okuduklarimin da pek azini begeniyorum. Neyse bakalim, Tante Rosa'yi aldim, onu okuycam yakinda.
Bir de mesela huzunlu, melodram seyler yerine felsefe okumayi tercih ediyorum.

Bir de bu akvaryum konusu. Bundan daha once de bahsetmistin biraz, ben de yorumda bulunmustum sanki diye hatirliyorum. Benim sevgili kocam da akvaryum sever bir insan. Varmis eskiden onun. Biz evlendigimizde de bos buyuk bir akvaryumumuz oldu dayimdan geldi ama icini doldurmaya firsat olmadi. Ayrica annemlerde de vardi; kardesimle babam ilgilenirlerdi. Benimse aynen senin gibi pek ilgimi cekmedi; ama sudan degil de karsilikli iletisim kurulabilir bir ortam olmadigindan, bir de cok hassas bakim gerektirdigi icin genellikle baliklar cabuk oldugunden. Yoksa rengarenk baliklar muhtesem varliklar. Hele ki denizde (ve bu yuzden de mesela dalmayi hala cok istiyorum).
Betalar da super yaratiklar;) Umarim uzunca sure yasarlar sizinle.
Ve Bora'nin titizligi ve birseyi iyice ogrenmeden, tamamlamadan pesini birakmamasi ve bu konudaki sabri ne kadar tanidik geldi kocamdan dolayi.
Eviniz bayaga senlenmis, iyice canlanmis; ne guzel!

Opuyorum sen sakrak!

endiseliperi dedi ki...

sevgili kaçakkova,
sizi gördüğüme ne kadar sevindim! ben buraya yazıyorum, ama yazdıktan sonra bende bir endişedir başlıyor; acaba güzel mi yazdım, diye. sonra mesela siz geliyorsunuz, keyifle okudum falan filan diyorsunuz ya, kendimi sizin yerinize koyup yazıyı şöyle bir gözden geçiriyorum tekrar. siz olarak yazıyı güzel bulmaya çalışıyorum, ama keşke, diyorum, daha güzel yazsaydım. yazarkenki coşkuyla ikilemeleri fazla kullanmışım, baymış bu filan, diyorum. sizin kadar hoşgörülü olamıyorum kendime. sizin hoşgörünüzü vurgulayan bu ikinci okuma yüzünden de size çok, çok teşekkür etmek istiyorum.

ama uzayacak şimdi bu, hem ben size hasan ali toptaş'tan da bahsetmek istiyorum şimdi. ben en iyisi yepyeni bir yazı gireyim. yukarıda tekrar görüşmek dileğiyle, şimdilik buradan sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

sevgili kirpik,
görmemişim mailinizi. şimdi tekrar baktım, bulamadım. görsem mutlaka yanıt yazardım. ne demek, elbette, çıkış alıp okuyabilirsiniz. hem çok teşekkür ederim ilginiz için.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

tavşancım,
ne kadar güzel sözler bunlar! çok teşekkür ederim. uzun yaz, kısa yaz farketmez, varlığın her zaman sevindiriyor beni, biliyorsun işte.

ben birazdan hasan ali toptaş'tan bahsedeceğim. sana şimdi heyecanla önereceğim yazar o, bu nedenle.

evet, akvaryum konusunda konuşmuştuk. sanırım eşin ve bora birçok bakımdan benziyorlar. senle ben de benziyoruz ama, deniz konusunda değil. dün gece rüyamda sürekli kocaman, çok güzel bir banyodaydım. banyo öyle büyük ki iki tane kocaman küvet su ile doluydu mesela. biri duru su rengindeydi de, diğeri basbayağı deniz gibi koyu mavi ve deniz kadar dalgalıydı. korkuyordum onu böyle görünce içine girmeye. banyonun dışındaki ev de kocaman ve çok güzeldi de ben pek ilgilenmiyordum evle niyeyse.

öpüyorum çok, sarılıyorum da.

neolitik hanım dedi ki...

sevgili peri,

bir türlü fırsat bulup da yazamadım kitapla ilgili yazıyı. hem üzerinden zaman geçti, hem de sen yazdın işte, çok güzel yazdın her zamanki gibi, benim de alıntılayacağın yerleri alıntıladın, araya gündelik hayatından parlak boncuklar gibi ayrıntılar da kattın. ben artık yazmayayım diyorum, mızıkçılık gibi olur mu? olmaz diy mi?

salinger cok dogru bir tespit, okurken bir seylere benzetir gibi olmuştum, o kalender anneyi, şamatacı kardeşleri vs. sen yazınca "tabi yaa dedim, franny ve zoey'deki aile gibi bunlar da."

kitapta benim de favorim theodore ;) o şaşkın ama bilgili halleri çok hoş. ve de lawrence ne kadar kibirli ve gıcık bir tip ama bi yandan da o sarkastik ifadeleri hayranlık uyandırıcı.

yazıya serpiştirdiğin fotoğraflar da ne kadar iyi olmuş. çok merak etmiş ama bir türlü bakamamıştım internetten, şu durreller nasıl tipler diye. filmden alınan kare epey fikir veriyor.

ben bu kitabı bir daha okurum gibi geliyor, o derece sevdim. yani üzerinden zaman geçsin, bölüm bölüm okurum. canım cok sıkkınsa mesela, gülböcekli adam bölümü beni hemen neşelendirir.

kitapla ilgili yazsaydım, bir şunu ilave ederdim, adanın kendisi de roman karakterlerinden biri gibi sanki, çok güçlü, ayrıntılı tasvirleri var. başka bir yerde olmayı dilediğimde gözümü kapatıp zeytinlikleri hayal edebiliyorum. mevsimlerle nasıl değiştiğini, güneşi, rüzgarı... ne güzel anlatmış yazar. keşke bir gün gidebilsek korfu'ya.

hmm gelelim dedikodu kısmına, o çiçekli odadaki uzun saçlı yaşlı kadın hangi yazarımıza ilham vermiş, çook merak ettim. bi ipucu versen?

ve de kitapla ilgili yazmiyim diye yan çizdim ya, kendimi affettirmek için sana badem'in fotoğraflarından kendi ellerimle yaptığım, simli, pullu yılbaşı kartlarından göndermek istiyorum. senin için de uygunsa tabii. bana posta adresini e-mail'le gönderir misin?

öpüyorum çok.
sevgiler

endiseliperi dedi ki...

mızıkçı! mızıkçı!:P
olur mu hiç! mızıkçılık filan olmaz. sen nasıl istersen. hem ben seni bekleyemediğim için mahcubum biraz. sen ne kadar mızıkçıysan ben de o kadar oyunbozanım, yani.

demek sen de theodore'u sevdin! aynı çocuğa aşık olan liseli kızlar gibi hakkında konuşuruz kıkırdaşarak. gerald'a kendisinin eşiti bir yetişkinmiş gibi davranışı, kolalı gömlekleri, uçaklar havalanışını sevip bu tutkuyla sohbeti bölüp, pencereye yönelmesi, tertemiz giysileriyle o pis su birikintilerinden örnekler alışı, ayak parmaklarının ucunda yaylana yaylana kıs kıs gülerek çok komik hikayeler anlatışı, her şeyden önemlisi bilgisini iktidar kurmak için kullanmayışı ne kadar çekici. hem öyle tutkulu oluşu, hem sakin kalışı, hem bilgili hem alçakgönüllü oluşu... şahane! aşığız ona:)

ben anneyi biraz daha aristokrat tipli bir ingiliz olarak hayal etmiştim. tamam öyle italyan anneleri gibi bir hali de var, ama bir yandan da zaman zaman aldığı tavırlara bakarak ingiliz aristokratları andıran bir hali de yok değildi.

gerald, abisi larry'i biraz ti'ye almış sanki, onun o kibirli halleriyle gönlünce dalga geçmiş gibiydi.

dedikoduyu da adresi de mail ile gönderdim az önce:)

öpücükler, sevgiler.