Cuma, Aralık 25

mektup

Sevgili Passive Apathetic,

Yorumunuzu, o güzel mektubunuzu da okudum az önce. Şu sevgi meselesini düşündüm sizi okurken. Bana kalırsa siz, bir tür adanmışlıkla, saf sevgiyle sevmeye benden çok daha yatkınsınız. Önce bunu demeliyim. Çünkü, kendinize haksızlık etmişsiniz. Buna izin vermeyeceğim. Benim için, sevgiyi göstermek, tabiatımın biçimlendirdiği bir şey değildi, öyle olmadı nedense. Sevginin biçimi konusunda, sunumunda hep hata yaparım. Kalbim, bir aşkla uyarı aldığında ya da işte bazen Arçil’e baktığımda, büyümeye başlıyor, tehlikeli bir hızla ve öyle çarpıyor ki beni nefessiz bırakıyor. O zaman kalbim, yeryüzü henüz yeni şekillendiği bir dönemindeymiş de diyelim geniş, geniş bir ova deniz olacakmış gibi taşkın sularla doluyor. Böyle gibi oluyor. Ama olağan zamanlarda, dönemeçlerle, kuytularla, kuyularla, sarkıtlarla, odacıklarla dolu girintili çıkıntılı bir bölge kalbim. Beni yoruyor, dertlendiriyor, endişelendiriyor, şüpheler içinde bırakıyor ve hiç kendinden emin olamıyor. Bütün bu yorucu süreç içinde, kalbim kendi içine kapanıyor karşısındakini unutarak, işi gücü kendiyle oluyor, küçülüyor ama yoğunlaşıyor, taş gibi bir şeye dönüşüyor. Bir sevgi meselesiyle zonklarken öyle, dünya taş kalpli birini görüyor. Bazen yılıyorum kendimden, bu taşı alıp, fırlatmak istiyorum. İstediğim onun gökyüzünde bir kuş uçuşu yapması, rahatlaması, neşelenmesi, cıvıltılı olması.

Sonra düşüyor taş, passive apathetic. Ben bu aralar işte düştüğüm başka bir noktadayım da bunu algılamaya çalıştığım bir dönemdeyim. Değiştiğimi duyumsuyorum çok. Yeni bir de heyecan duyuyorum kendimden, yeryüzünden. Beni çağıran, beni yönlendiren dost ya da düşmen, ajan ya da benim mezhebimden sesler duyuyorum, ama hafifledi o sesler. Öyle ki kendi sesimi duymak üzereyim, o frekansı yakalamak üzereyim. Yakalarsam, çok iyi olacak, bir daha kaybetmek istemem onu. Bir başka aşamaya, bir başka oluşa yol alıyorum gibi duyuyorum kendimi. Yapıp ettiklerimde zerre kadar değişiklik yok, ama kalbimde ki o küçük taş dünyanın içinde fay hatlarının titreştiğini, bazı duvarların yıkılıp genişlediğini duyuyorum. Küçük küçük, temkinli, ama oluyor işte. Bu nedenle bir yandan inanılmaz dalgınım, ama bir yandan da çok hassasım.

Elbette böyle bir kalp, yani üstünde çok uğraşılmış, düşünülmüş, damarları, odacıkları laboratuarlarda incelenir gibi incelenmiş bu kalbin tabiatı konusunda şüphelerim var böylelikle. Terbiye edilmiş bir kalp ne kadar kalptir, emin değilim. Bütün bunları, mektubunuzdaki kendiniz hakkındaki o küçük cümlecik düşündürdü de, kıyamadım size. Kendimden çıkarak sizi anlamaya, anlatmaya çalıştım. Ben başka türlü anlatma biçimini de bilmiyorum ki, passive. Bu nedenle bir kötülüğü anlatırken anlattığım kadar suçluyum, bir iyiliği anlatırken o kadarcık iyi.

Bu sabah keyifsiz uyandım biraz. Karışık düşler gördüm ve halsizdim de. Dün elimi kestim çok derin. Bıçak kullanmayı hiç bilmiyorum. Oysa bir ev hanımının bıçak kullanmada becerikli olması gerekir ki, öyleler ve çok tehlikeli. Öyle, cinayet imgeleriyle yüklü bir maharetle kullanmaları beni büyüler. Ben kullanamıyorum bıçağı. Her gün elimi kesiyorum. Bu sefer ki çok derin. İnsan çok şaşırıyor böyle bir manzara görünce. Kesiği, arasındaki kemiği, kanın yüzeye doluşunu izlerken, elimde bir akrep varmış gibi bakakaldım. Sol elim bantlarla sarılmış durumda şimdi. Ama tuhaftır hiç acımıyor ve onun acı vermemesi beni çok duygulandırıyor. Acı verecekken vermemesi, susması beni incitmemek için.

Sevgili Kacakkova’ya yazacaktım, o da dinlesin burayı, lütfen. Gölgesizler bitti. Okuduğum diğer iki kitabıyla karşılaştırırsak bu kitabının neredeyse mükemmel olduğunu söylemeliyim. Bir köyü anlatıyor. Bildiğimiz bir köy ama onun o muhteşem anlatışıyla gerçeküstü bir coğrafya sanki. Karakterler yerli yerinde ve zihnimizde beliriyor. Bu kitap bir şiir baştan sona. Hafifsediğiniz tek paragrafı olamıyor neredeyse. Dili kendine özgü, çok kendine özgü bir kullanışı var Toptaş’ın, insan büyüleniyor. Ama sözcükleri bazı yazarların yaptığı gibi mıncıklayıp nefessiz bırakıp, onların inadını kırıp bir hale yola sokmuyor. Bir piyanistin tuşlara bakıp bakıp neden sonra bir tuşa yumuşaklıkla, tam gerektiği gibi dokunması gibi dokunuyor. Sözcükler tuhaf, bambaşka bir ruhla yaşam buluyor böylece. Ancak Toptaş’ın hikaye, roman sonlarını beğenmiyorum açık açık söylemek gerekirse. Acemi bir yazarın toyluğu, aceleciliği var sanki hep sonlarda. İnanamadım öyle bitmesine, sayfanın bitmesine inanamadım da tekrar tekrar okudum sonunu bu nedenle. Nasıl olmalıydı sonu, onu da bilemedim. Düşündüm üstünde. Ben kitap okurken bu yazar hangi diğer yazarları okumuş, etkilenmiş, onu keşfetmeyi de çok seviyorum. Sanki yeryüzünün tüm kitapları birbiriyle bağlantılı, iç içe, dış dışa, devamı, öncesi gibi gelir bana. Bu kitabında, Edip Cansever vardı, Kafka vardı ve inanılmaz gelecek şimdi söyleyeceğim size ama Simenon vardı, yahu. Evet evet bence köyün muhtarı Komiser Maigret’yi andırıyordu, köylülerin apansızın kayboluşunu araştırırken. Efsaneleri, doğaüstü inanışlarıyla mistik bir yerdir aslında köy ya Passive, Toptaş çok güzel yakalamış bunu. Bir tür polisiye gerilimi de var kitabın. Devlet ise, Kafka’nın kitaplarında olduğu gibi, uzak, yukarıda, anlaşılmaz, düşman ve çok meşgul. Bir ara Edip Cansever’in bir kitabını açıp okudum da, çok şanslıyım ki, Toptaş’ın berber dükkanı önündeki caddeyi anlattığı bölümle örtüşen bir şiiriyle karşılaştım Cansever’in. O zaman Toptaş ile aramızda müthiş bir bağ, dostluk var gibi hissettim. Kitapta bir berber dükkanı merkez aslında. Berberler, berber dükkanları çok ilgimi çeker. Orada olan hareketler, konuşmalar, aynalar, aynalar… Oraları karanlık bir tarikatın simgeleriyle yüklüymüş gibi. Bir sır saklıyorlarmış gibi normal insanlardan. Okumalısınız gerçekten. Ve eğer Toptaş ile tanışmak istiyorsanız, bence alın Gölgesizler’i, onu okuyun, hiç ama hiç pişman olmayacağınız gibi müthiş bir yenilik duygusuyla, farklı bir şeyle karşılaşma heyecanıyla dolacaksınız.

Bunları daha çok Kaçakkova’ya dedim ya, dün aslında sizi düşünüp duruyordum Passive, çünkü siz Knut Hamsun’dan bahsettiğinizde ben kitaplığa gidip onun Göçebe’sini çıkartmıştım, evin içinde dolaşırken de onu da taşıyordum oraya buraya. Dün onu okudum. Ne mükemmel bir yazar! Göçebe, “sonbahar yıldızları altında,” “hüzünlü havalar” ve “son mutluluk” adlı üç kitaptan oluşuyor. Bendeki kitabı Cem Yayınevi yayınlamış. Behçet Necatigil de çevirmiş. Çok güzel çevirmiş. Toptaş’ın o dil oyunlarıyla insan biraz yoruluyor ya, bilmeden iyi bir seçim yapmışım Hamsun okumaya karar vermekle. Şuurlu bir karar da değildi gerçi, okuma planıma da tümden ters düşmüş oldum. Ama kendimi alamadım, “sonbahar yıldızları altında” kitabına başlamışken, orada doğa, kahramanın doğadan duyduğu sevinç, Hamsun’ın o çok sade ama çok, çok zarif dili, utangaçlığı ve saflığı, naifliği… bırakamadım elimden. insan mutlulukla dolup taşıyor ve doğanın içine sinmek istiyor, toprağa gömülmek, ağaçlarda yeşermek, çiçek olmak, böcek gibi zıplamak ya da öylece hayran kalmak doğaya. İnsan doğanın parçası olmaktan kıvanç duyuyor onu okurken.

Ben burada, evde oturdukça dışarıda nasılsa bir takım işler birikiyor ve kafamda listeleniyor. Bugün çıkmam lazım ve her birini tek tek yapmam. Bazı adamlarla kavga da etmem gerek ya, o öfkeyi de biriktirmeliyim içimde yavaş yavaş. Biraz da diplomatik olmam gerekiyor. Yani hazırlanıp çıkarken, bambaşka bir adama dönüştürmem gerek kendimi. Kılık değiştirmeleri, başka bir insana dönüşmelerdeki oyunu severim de ben yapamazmışım o mesleği. Gözlerim öyle çekik ki, makyajla, lensle filan değişecek gibi değil. Kim olsa çıkartır, tanır beni. “Aa, bu sensin,” derler. Hem de öfkem yüzümdedir benim, neşem yüzümde, kıskançlığım yüzümde, yalnızlığım, çirkinliğim, güzelliğim… her şey yüzümdedir benim. Birini, diğeriyle örtemiyorum eğer icabederse. Şimdi hazırlanmalı, öfkeli bir yüzü yakıştırmalı ve taş gibi dertop olup, kendimi bir saatlik menzile fırlatmalıyım, ki yeter artık, günlerdir, menzili ayarlayamayıp ayağımın dibine düşmelerim, bugün bitirmeliyim şu işleri.

Canım, Passive Apathetic, seni çok seviyorum ben de. Hoşça kal sana. Güzel bir gün geçir ve bunun nedeni benden bir mektup alman da olsun birazcık, tamam mı?:)

Bugünlerde iki cümlelik bir konuşma yapıyorum kendimle hep.

Ben 1: "Kendini tanımalısın."
Ben 2: "Hayır, insan kendine de bir bilmece olmalı."

Sevgiler.

5 yorum:

kacakkova dedi ki...

sevgili peri,
önceki mektubun bir devami gibi okudum satirlarini, sevindim, hüzünlendim, kaygilandim hatta sözlerinle....icimden bir cok söz gecti, bir cok kez bir sey diyecek oldum, sevgili endiseliperi ile baslayan bir cok mektuba basladim satirlarin boyunca...nasilsa yazmaya basladigimda basladigim her söz manasizlasiyor biraz, bu degil diyorum söylecegim söylemek istedigim sey bu degil....karanlik kör bir kuyudan yükselen ugultular gibi geliyor kelimeler bana...beni anliyorsun, anlayis gösteriyorsun ya, utanc duyuyorum hep....belki utanc degil aci duyuyorum asil....elini kesmene cok üzüldüm, nasil alatmali....bicagin acimasizligina üzülüyorum, sakinmasizligina, tekinsizlige....bir gecmis olsun demek istiyorum ya, gecmis olsun sözü olmasin bu, sarip sarmalisin elini, yaraya dokunsun, siziyi alsin bir iyilikle....toptas hakkinda degerlendirmelerin cok da söylenecek söz birakmiyor geriye, yerinde ve hakkiyla yapilmis düsünceler söylediklerin....ictenlikle seviyor ve eksik yanlarini aciklikla belirtiyorsun, ki toptas senin gibi bir okurla karsilastigi icin biliyorum mutlu olacaktir, her iyi yazar gibi...kivanc duyacaktir böyle okunmaktan....gölgesizler bence de en etkileyici kitabi, digerleri de yine kendine ait güzelliklerle dolular, fakat gölgesizler'in yeri daha baska...bu kitaplarin sonlarindaki olmamalislik konusunda, yoksa eksiklik mi demeli bilmiyorum, hak veriyorum sana, bana da öyle gelmistir...sanki toptas, bunu düsünmüyor, üzerinde durmuyor gibi...bir söz ustasi olarak alip götürüyor sözcükleri, saglam kurgulanmis, dolayisiyla finali de saglam bir sekilde baglanmis bir hikaye anlatmiyor da sanki, öylece birakiyor sözü geldigi noktada....bir zayiflik halinde...belki söz kendinde de zayifliyor o sira, baglanmiyor bir yere, saglam bir sekilde baglanmis son'u bicimlendiremiyor....
neyse, sevgili peri, kendimde söze dönecek bir güc buldugumda yazarim daha cok...
sevgili passiveapathetic, saniyorum mektubunu birlikte böyle okudugum icin kizmayacak bana...
....

sevgiler.iyilikler.hep.

Passive Apathetic dedi ki...

Peri Peri, Sevgili Peri, Canım Peri,

Hayatımdaki kişinin çok yakın bir akrabası yoğun bakıma alındı birkaç gün önce. Annesi, kızkardeşi, başka bir şehirden, çok büyük üzüntülerle ziyarete geldiler. Günde bir iki kez hastahaneye gidip geliyoruz. Evde ve bekleme salonunda kulak misafiri olduğum sohbetlerde bahsedilen kişilerin çoğu vefat etmiş yahut ölmek üzere. Dinlerken başım dönüyor, uçurumlardan düşecek gibi oluyorum. Bu arada tez konumu bu ay içinde tez takip jürisine sunup kabul ettirmem gerekiyor. Üzüntülü, üzerlerine yılların hasret ve paylaşılmışlıklarının yükü çökmüş misafirlerimin gönüllerini hoş tutmaya uğraşırken fırsat bulduğum aralarda notlarımı düzene sokmaya, özetlerimi, planlarımı düzenlemeye çalışıyorum.

Mektubunu, ilk kez, gün ışırken, misafirlerime kahvaltı düzenleyip onları hastahaneye götürmek için hazırlık yaparken, çayı demlemekle masaya kahvaltılıkları taşımak arasındaki o kısacık zamanda okuyabildim. İlk okuduğumda bu güzel süprizine o kadar şaşırdım ve sevindim ki evdeki yaslı havaya rağmen hafif bir çığlık attım ve yine yerimde zıpladım. Allahtan kimse görmedi beni. Sonra puslu gri göğe, evin hafif ürperten ve illa kalın bir hırka isteyen soğuk havasına, mutfağı sarmış bergamutlu çay buharına bakarak iç çektim. Keşke bu mektuba hakkını verebilseydim, iki arada bir derede, okumak için kaça göçe fırsat arayacağım bir zamanda değil de, kanepeme uzanıp battaniyeme sarılarak, elimde sevgilime yaptırttığım kahvemle, her satırın, her ifadenin tadına vara vara, kelime kelime okuyabilseydim diye diledim. Sonra, gün içinde, hastahanede mekik dokurken, eve koşa koşa gelip yemek hazırlarken, arada hocama ulaşıp randevu kopartmaya çalışırken, en mutsuz, en yorgun, en sıkıntılı olduğum anlarda mektubun aklıma geldi sevgili Peri ve ben gülümsedim, derin bir nefes aldım, yeniden işlere koşmaya başladım. Mektubunun tadını çıkartamıyorum diye üzülüyorken, bir yandan da tam da en ihtiyacım olduğu anda geldiği, en ihtiyacım olduğu anda en ihtiyacım olan şeyi bana getirdiği için içten içe gün boyu teşekkür ettim sana.

Yarın yine bir başka maraton bekliyor beni. Okul, ev, enstitü, hoca, hastahane, birkaç kişinin beceriksiz ellerime verilmiş bakımı. Yarın yine bitkin düştüğüm bir anda senin mektubunu hatırlayacağım, yine kendi kendime gülümseyip işime devam edeceğim ve yine sana içten içe teşekkür edeceğim. Bir Peri'nin yolladığı mektubun böyle sihirli bir etkisi oluyor işte alan kişi üzerinde. :)

Çook çoook teşekkürler, sevgiler ve öpücükler.

endiseliperi dedi ki...

sevgili kacakkova,
şimdi akşam. kırmızı şarap içiyorum. bilgisayarı da müzik dinlemek için açtım. pink floyd'dan 'wish you were here'dinliyorum. hal böyle olunca, size yazmak için daha iyi bir zaman da olamaz, dedim. günboyu mutfaktayım ya, sakin oluyor gün içinde burası. bugün güneş kuşların üstüne vurdu da pek neşelilerdi. ispinozlarımızdan biri öldü geçenlerde. çok üzücü bir gündü benim için. öyle küçük, öyle güzel ve öyle ölüydü ki, dünyada ondan daha masum bir şey olamazdı. avucuma alıp mum çiçeği saksısına gömmek zorunda kaldım, ki bir kuş duası öğrenmem lazım derhal. ama neşelilerdi işte bugün.

akşamları ise mutfak gelenlerle müthiş bir kan akışı ile zonklamaya başlıyor gümgüm, gümgüm, gümgüm... ben duyuyorum o sesi. sahne tümden değişiyor. kapı zilleri, yemek hazırlıkları, servisler, yemekte konuşmalar, şakalaşmalar, günlük haberler... kuşlar susuyor...

bu aralar pek konuşma havasında değilim. siz de böyle, nasıl desem, çok sevecensiniz ya, ben de nasıl desem, pek kibar pek utangacım ya, sizinle konuşmak, birlikte küçücük ama çok zor, meşakkatli bir pasta yapmak gibi. ama aşarız bunu tabii. benim kuyularım sizin kuyularınızla yarışır hem, öyle dilsizleşirim ki bu derin kuyularda, yani kendimi övmek gibi bir derinlikten, karmaşadan bahsetmiyorum kuyudan bahsederken, damla su olmadan, kapkaranlık bir kuyu da olabilir bu. ve karanlık tek boyutlu bir şey, bir yüzeydir sanki, ki kafayı vurmak için birebir.

ama demek istediğim hiç bunlar değil, şu güzelleşmiş kafamı da vurmayacağım. şunu diyecektim. boşuna üzülmüşsünüz yara için. acımadı kiiii, acımadı kiii. gerçekten tuhaf ama acımadı. güzelcene de kapandı. pembe, çok güzel bir iz kaldı, kaybolmaz umarım. izleri severim. söylemesi ayıp, şehvetle severim izleri. photoshop can düşmanımdır.

tamam, kusuruma bakmayın, gün boyu susup sonra böyle gevezeleşince ayarı bulamıyorum. toptaş'ın sonları da hiç bahsettiğiniz gibi gizemli, örtülü, bilinçli belirsizlikler gibi gelmedi bana. basbayağı olmamış. belki sonraki kitaplarında değişmiştir bu biraz. ama sonrakiler sonraya kaldı, hamsun'ın ikinci kitabına geçiyorum, bir 10 dakika sonra geçeceğim, belki passive2e yanıt vermeyi yarına bırakırım da hemen geçerim. belki yarın ken parker'dan konuşuruz. son sayısını okudum da, bayılıyorum ona, öyle böyle değil.

hmmm ne dediniz başka? başka da bir şey yok. ne oldu sizin mektup?:) kusura bakmayın, gülüyorum yazamamanıza. siz de bir ispinoz, bir mum çiçeği bile olmasa gerek boşlukları dolduracak. hep ciddi şeyler aklınızda. onlar da ne kafa karıştırır:) dalga geçiyorum, umarım çok ciddiye almazsınız şu mektup işini, yormuyorsunuzdur kendinizi. ya da bilmem ki yorulmanız hoşuma giderdi. bakalım neler olacak.

sevgiler
ve peki iyilikler de peşinde olsun.

endiseliperi dedi ki...

pa,
yarın yazacağım size. tuhaf bir mahcubiyet var içimde size karşı. yani siz o hallerdeyken hiç aldırışsız mektupta kendimle ilgilenmiş durmuşum. kaba buldum kendimi ve şımarık, canım sıkıldı kendime. yarın uygun bir dil bulmak niyetindeyim size hitap edebilecek. umarım o dille uyanmış olurum sabah.

her şey yoluna girmiştir umarım.

sevgiler. dostlukla.

endiseliperi dedi ki...

sevgili pa,
uyandım ve uyandığım yeryüzü, sana ilişkin değil de bizzat kendime dair sözcüklerle tıka basaydı. yok, her zamankinden farklı bu sefer. bu aralar kendimle çok konuşuyorum, işim gücüm kendim oldum. yeryüzüne bakan ben, tuhaf şekilde bir hayalet gibi yükselmişim de, bana verilen bir izinle, yeryüzüne, aşağıya uzandıkça büyüyen ellerimle bazı şeyleri değiştirip, düzeltebilirmişim gibi. sanki bir satranç oyuncusunun, bir taşı yerinden alıp bir başka kareye bırakacakken ki tedirginlik ve dikkatiyle yoğunlaşmışım; bazı şeyleri, hani marangozun şöyle sertçe üfleyip talaşları savurup asıl şekli ortaya çıkarması gibi yapıcı, onarıcı şiddetiyle dolmuşum gibi.

oysa kamerayı sürekli sana çevirmeye, evi, hallerini ve bu haller içindeki seni içimde hissedecek ve oradan, şu tümden beni anlatıp duran sıkıcı mektup yerine bambaşka ve içten ve içerden bir dil kurmaya çalışıyorum. olmuyor. sanıyorum ileride sana yeniden bir mektup yazacağım. hayalet yeryüzüne inip, damarlarına, kaslarına, iskeletine, diline kavuşunca.

ama içimde yine de bir sevinç var, seni, o zorlu döneminde azıcık da olsa neşelendirdiği için şu mektup.

canım passive, şu tez konusunda umarım her şey yolunda gider ve umarım hastalar iyileşir. senin sevgi dolu o ellerin şifa doludur, eminim.

yürekten sevgiler.