Pazartesi, Haziran 14

parlak yıldız

canım sevgilim,
şu anda birkaç dizeyi temize çekmeye oturdum. hiç canım istemiyor, dolayısıyla yapamıyorum. size bir iki satır yazmalı ve bunun kısacık süre için sizi aklımdan çıkarmama yardımcı olup olmayacağını görmeliyim. canım üzerine yemin ederim ki başka bir şey düşünemiyorum. sizi yaşamının gelecek vaat etmeyen sabahlarına karşı uyarma ve öğütler gücüne sahip olduğum günler geride kaldı.


aşkım beni bencil kıldı…


sizsiz var olamıyorum. sizi tekrar görmekten başka bir şey düşünemiyor, yaşamım burada durmuş gibi ötesini göremiyorum. beni soğurup içinize aldınız. şu anda, sanki eriyormuşum gibi bir his var içimde, sizi kısa bir süre sonra görme umudum olmasaydı, tam anlamıyla perişan olurdum.


benim tatlı fanny’m,


duygularınız asla değişmeyecek değil mi? değişmeyecek değil mi aşkım? şu anda aşkımın sınırı yok… notunuz tam şu anda geldi. sizden uzakta mutlu olamam ben. inci yüklü bir gemiden daha değerli notunuz. jestlerinizle bile tehdit etmeyin beni.


insanların din uğruna canlarını vermelerine şaşardım; tüylerim diken diken olurdu. artık olmuyor. şimdi kendi dinim için canımı verebilirim. aşk benim dinim; onun için ölebilirim. sizin için ölebilirim. amentümün adı aşk ve onun tek ilkesi sizsiziniz.


beni karşı duramayacağım bir güçle sürükleyip götürdünüz; ama yine de sizi görünceye dek direnebildim; hatta sizi gördüğüm günden beri sık sık “aşkımın nedenlerine karşı akıl yürütmeye” çabaladım. artık bunu yapamıyorum, bunun acısına dayanamam.


aşkım bencil. siz olmadan soluk alamam.


sonsuza dek sizin olan;




az önce izlediğim parlak yıldız filmi öyle nefisti ki. aşk ne hoş, ne zarif, ne güçlü, ne zalim, ne tatlı, ne acı, ama ne harikulade bir duygu. kaçak bir seferinde bana demişti; aşk ve ölümden sonra hiç bir şey aynı kalmaz, önce sende sonra baktığın evrende her şey ama her şey değişir. gerçekten de öyle. yukarıdaki mektubu keats sevgilisi fanny' ye yazmış. tanıdık geldi mi size de? eğer bir aşk mektubu almışsanız, duygusu, sözcükleri böyle değil miydi onun da? aşkın dili her dönemde, her yerde aynı çünkü. bu çok tuhaf ve büyüleyici bir şey.

film öyle güzel ki...


ben james ivory filmlerini de çok severim. doğa, evler, ışık nefistir... aşk gibi çağıldayan, taşan bir şeyin o eski, katı ingiliz anlayışı içinde hale yola sokulmasında, işte, sözcüklerin öyle tasarruflu kullanılışında, kadınların, göğüslerinden taşan yakıcı nefeslerinin semsert korseli elbiseler içinde tutulmasında... aşk seni yakıp kavururken gündelik hayatın tüm kurallarına bağlılıkla sabretmekte dinsel bir şey yok mu?... çok, çok zarif değil mi bunlar? erkeklerin şövalyece bir duyguyla aşık oldukları kadını kollayışlarında... oysa şimdi ne çok konuşuluyor. aşk için yığınlarca sözcük, daha da sözcük. ve bütün imkanlar aşk için hazırken ne kadar az aşk var dünyada. şimdiki aşklar, çok rasyonel nedenlerin korseleri içinde nasıl boğulup, solup gidiyor, yazık oluyor. şirretleşen garantici kadınlar, sulu gözyaşları içinde aşık rolü oynayan şairane erkekler... pespayelik dizboyu.



filmde yılbaşı gecesi fanny'lerin evine davetli keats öyle güzel bir şiir okur ki... "... seyrettiğim zaman üzerimde gecenin yıldızlı yüzünü... koca bir aşkın büyük, bulutlu, sembolleri" canım, çok tatlıydı orda.

dans etmeyi, dikiş dikmeyi seven fanny ile romantik şiirler yazan ve ne büyüleyici şiirler yazdığını hiç bilmeyen keats, aşık olduklarında nasıl da değişirler. aşktan başka ne, birbirinden bu kadar farklı iki insanı biraraya getirebilir ki. aşk dışında, imkansız olan bir şeyi başka ne olanaklı kılmaya muktedirmiş gibi hissettirebilir insanı? aşk ne büyüleyici bir şey, ne anlaşılmaz, ne acı verici, ne tatlı.

keats diyor ki, fanny'ye; "uzun uzun yazmak için uğraşma, ama hiç değilse 'iyi geceler' yaz ki yastığımın altına koyup öylece uyuyabileyim." fanny de inanılmaz güzel bir elyazısı ile çok özenerek iyi geceler yazıyor. keats öyle tutkuyla okuyor ki o yazıyı. dünyanın tüm şiirlerine bedel çünkü o yazı.

campion, küçük kız çocuğu karakterleri yaratmakta bir usta. ne çok seviyor onları ve ne güzel kızlar onlar. piyano filmindeki ada'nın kızı, buradaki fanny'nin kızkardeşi toots ne tatlılar. hele annesi, tam da öyle bir anne olmak isterim; anlayış, sevecenlik ve huzur dolu.

fanny ile dalga geçiyor keats'in arkadaşı charles, onu sığ filan buluyor. fanny şiir dersi almak istiyor keats'ten. ilk derslerinde çok güzel şeyler söylüyor keats şiir hakkında. diyor ki mesela; "şiir sadece şiirsellikten ibaret değildir. o, var olmuş en şiirsellik dışı şeydir. kimliği yoktur. sürekli başka bir bedeni doldurur... güneşi, ayı. eğer şiir bir ağacın dalından kopar gibi doğal olarak oluşmuyorsa, o zaman hiç oluşmasın daha iyi." elbette! elbette haklısın keats! sonra diyor ki mesela; "şiir gizemi kabul etmesi için ruhu dinlendirir ve yüreklendirir." ahhh...

aşık olduğumuzda o yüzden şiirler bize daha yakın olur, şiir okumak isteriz... şiir okuduğumuzda sanki ruhumuz aşkın gizemini kabul etmeye hazır hale gelir. düşünsenize, aşk olmasa dünya ne sıkıcı bir yer olurdu.

benim gibi bu filmi izlemek için türlü türlü senaryolar geliştirip hiç birinde başarılı olamayıp, filmi izlemeyi bu kadar ertelemişseniz, bence artık filmi izleyin siz de. güzel bir film olduğu için değil sadece, filmden sonra kendinizi de güzel hissedeceğiniz için.







(ezan başladı. bizim imamın sesine hayranım, öyle güzel okuyor ki. işte bu sesten sonra güneş doğuyor burada, dağa bakan penceremde. en kuşkucu insan bile işte bu an ta yüreğinden dualar mırıldanmaya başlar. tanrım, teşekkürler.)

10 yorum:

Kara Kalem dedi ki...

tüm sahneler sustu
ayrılık
o ince dokusundan,
sunup
öne bıraktığı duygusalına
aşk adını verdi.

nadiren de olsa şimdilerde Tanrıya
bir tek bu yüzden el açıp
dualar ederim

Elestirel Gunluk dedi ki...

Ilk firsatta izliycem...

görünen isim dedi ki...

hey!

merkezi sisteme geçildikten sonra hemen her yerde aynı imamın sesinden dinler olduk ezan sesini. aynen sizin örneğinizde olduğu gibi, yanık ses telleri ile insanların gönül tellerini titretip allah ı hatırlatmak uğruna, farklılıkları yok edip tek sesten müslümanlara seslenmeyi yeğlediler.

eskiden bilmem hangi camiinin imamının sesinden ezan dinlemenin güzelliğinden bahsedilirdi; o güzel sesli imam ile birlikte namaz kılmak için o camiye gitmeler olurdu...

artık bunlar tarih oldu, iktidarın vatandaşların allah'a daha yakın olmaları için farklılıkları budamalarının sonucu gittikçe kelleşiyoruz...

koca yazıda takıldığım yer tam da burası oldu işte. affola...

görünenisim (bknz: çirkin ördek yavrusu)

:)

endiseliperi dedi ki...

kara kalem,
haklısınız, aşk kesinlikle tanrı icadı ve sadece bunun için bile dua etmeliyiz.

eleştirel günlük,
çok seveceksiniz. karınızla birlikte izleyin, birbirinize tekrar tekrar aşık olun.

sevgiler sizlere.

vay!
yine geldiniz demek. ne o çirkin ördek yavrusu gibi açıklamalar? sizi nasıl unuturum. siz düşünüyorsunuz ki size haksızlık ediyorum, zamanla sizin ne dost olduğunuzu anlayacak, şu kara kuşku bulutları dağılıp sizin ak pak iyilik dolu kalbinizi görüp kendimden utanacağım! hmm... göreceğiz görünen isim... göreceğiz.

neyse geçelim bunu.
bana politika yapmayın, görünen isim. yahu sadece size değil herrr şeye kuşkuyla bakmamız şart oldu. öyle berbat, güvensiz, saflıktan uzak zamanlar bunlar. öle bayıla girmeyi istediğimiz şu avrupa birliği de hayatımızın her parçasına standardizasyon getirdiğinde de aynı sorun olacak. yani bana şu kötü bu iyi demeyin, tamam mı! (hay allah sizinle böyle konuşmak alışkanlık oldu. ama hakettiniz. cezanızı çekeceksiniz.)

o güzelim aşk yazısı sizde şu kadarcık olsun bir coşku yaratmadı da bana hükümetin ezan sesi politikasından bahsetmeyi tercih ettiniz, ha!

hırrrr

Mavi Balon dedi ki...

Aynı anda izlemişiz sanırım filmi. Ben filmi giysilerini görüp belki bir jane austin tadındadır diye baktım ama bir süre sonra sıkıldım izleyemedim. :))

endiseliperi dedi ki...

neee! sıkıldınız mı mavi balon!? hmm... eeee... iii mavi balon, biraz büyüyünce yine izleyin, olmaz mı?

Tombul Peri - Sıla dedi ki...

önce isim dikkatimi çekti... acaba neden endişeli peri dedim içimden... sonra sanki eski bir dost görmüş gibi gümüsedim ben de ne de olsa tombul periydim :) gerçekten bu kadar uzun bir yazıdan sonra benim de takıldığım o minik ezan sesi yazısı... pek dindar olduğum söylenemez... ama allaha inanırım... bu yazıyı okurken gözlerim doldu... kelimeler sanki duyguları taşıyor, içtenliğin sıcaklığını hissettiriyor...çok hoşuma gitti bir tek onu yazmak istedim...
Sevgiler
Sıla - Tombul Peri

Aydan Atlayan Kedi dedi ki...

İnsan aşkını anlatmak için kalemi eline aldığında, ne kadar kelimelerle haşır neşir olsa da sanki sözcüklerin hiç bir kuvveti yokmuş gibi hissediyor hissettikleri karşısında. Bir de neye dikkat ettim biliyor musun Peri, sevgiliye siz diye hitap etmekle sen diye hitap etmek mektubun dilini değiştiriyor sanki. Yukarıdaki mektubu sen koyarak bir okur musun lütfen. Birşeyleri yitiriyor sen deyince sanki. Belki de aşk biraz mesafe istiyordur. O mesafe varken içimizde hayallerimizle büyüyüp tutkuyla mayalanıyordur. Ne dersin?

endiseliperi dedi ki...

teşekkürler, sevgiler sıla.

aydan atlayan kedi,
bu "siz" "sen" hikayesinin, kaçak buraya geldiğinde ve resmi olarak tanıştığımız o ilk gün, 23 kasım'da da sözü geçmişti. ben ona uzunca bir süre "siz" demeye devam ettim, öyle de sürsün istedim. ama sonra ne oldu, bu siz ne zaman, hangi yakıcı duygularla kavrulup "sen"e dönüştü doğrusu hiç farkında değilim. bazen, şimdi bile bazı mektuplarımda bazı cümlelerim "siz"li olmak için diretiyor. bu sözcükler ne tuhaf şeyler... kaçak'ın romantizmi, keats'e çok benziyor, mektupları da öyle. o, hiç bir zaman siz demedi bana. böyle de olsa onun sen'leri öyle incelikli, zarif, yakınlığı istismar etmeyen, sarıp sarmalayan sen'ler ki... ahhh! mesafe deme bana aydan atlayan kedi! bu uzaklık bizi mahvediyor, bazen sözcüklerden nefret ediyorum, içimde olan biten hiç bir şeyi açıklayamıyor, yalnız başına, beceriksiz, hantal, sakar şeylere dönüşüyor sözcükler... bazen diyorsun ki, yeter ki yanımda olsun da tek sözcük etmemeye razıyım. bu tutkuyla, ondan bu kadar uzakta nasıl yaşayabiliyor, nasıl nefes alabiliyorum anlaşılmaz bir şey. insan çok güçlü. onsuz geçeceğini bildiğim bu sabahlara nasıl gözümü açabiliyorum...

sözcükler var elimizde sadece. fotoğraflar da koyuyorum şimdi onun için... her şey onun için. uzak olmak çok acı verici. bazen dayanılmaz. evde şunu bunu yaparken, bir anda ben bile farkında değilken, bir hıçkırık bir anda boğazımdan yükselip ağlamaya başlıyorum. hay allah diyorum nerden çıktı şimdi bu. nedensiz, sinirsel bir şey, diyorum. değil oysa, ondan uzakta olmaya dayanamıyorum, kendimi çok çaresiz hissediyorum. kaçak'ın aynı şeyleri orda yaşaması bu uzaklığı iyice zalim yapıyor. ama işte aşk bu. çok, çok acı veriyor ama çok da tatlı bir duygu... her sabah onun yaşadığı bir dünyaya gözünü açmak, filan.

aydan atlayan kedi, çok konuştum. ağladım da biraz bunu yazarken. ben her şeye rağmen neşesini koruyabilen, rutin hayatın gereklerini yerine getirebilen biriyim. şimdi mutfağa. hadi bana eyvallah.

sevgiler çok.

Elestirel Gunluk dedi ki...

Izledim. Tesekkurler onerdiginiz icin. Ne guzel cagmis oyle o herkes siirle ic-ice. Ah ben o cagda dogmaliydim diye gecti icimden. Simdilerde kac kisi var sevgiliye siir okuyan. Kac sevgili var kendisine yazilan, sunulan, okunan siire anlam yukleyen? Iletisimler twitter kadar sINIRLI ve sig...

Asksiz gercekten SIKICI olurdu dunya ama siirsiz ask da dunyayi SIKICILIKTAN kurtarmaya pek yetmiyor gibi...

Kacak da cok hos demis. Asktan sonra hic bir sey eskisi gibi degildir...