Cuma, Temmuz 29

sinestezik haller

bir kaç gündür yazmayı istediğim bir konu var, ama olmuyor, yazamıyorum. sıcak hava, iştahsızlık, almanca çalışmak beni fazlasıyla bitkin düşürünce de derhal vazgeçiyorum. yazmayı düşündüğüm konu bi tuhaf;  yazmaya başladığım anda bakıyorum ki poz kesiyorum, afra tafra yapıyorum, edebiyat parçalıyorum niyeyse. bende olan bir arıza, bir sıradışı özellik bahsedeceğim şey olup olacağı ya, sonunda  arızasını şatafatlı bir gururla taşıyan sevimsiz birine dönüşüyorum... her seferinde  sıkıntıyla yazmaktan vazgeçtim. oysa yapmak istediğim bu hastalığın bir oyun imkanı tanıması ve böylece eğlenceli bir sohbeti geliştirmek; derinliği yıldız fallarıyla ölçülecek, gülümsemeli bir konuda birazcık oyalanmak. hissedeceğinizi baştan söyleyerek af da diledim sizden. elimden geldiği kadar ayıklayarak, süsü asgariye indirerek, şairane kısımları budayarak konuya girelim:

işte açıklıyorum; ben hasta bir adamım... anormal bir adamım. galiba beynimden zorum var. beyin nöron sistemim en az yirmibeşbin kişiden farklı çalışıyor. bu oran anormal sayılmama yeter de artar bile.

çok, çok sonra öğrendim bendeki halin normal olmadığını; çocukken herkes benim gibi sanırdım. herkesin benim gibi harflerin rengini, sesin şeklini gördüğünü; şekillerin kokusunu duyduğunu sanırdım. “A, parlak bir siyahtır. K, mat, pürtüklü bir siyahtır…” dediğimde, neden bahsettiğimi hiç anlamayan onlar da anlaşılmadığım için ben de çok şaşırmıştım ilkin. ısrarla devam etmiştim, belki daha anlaşılır olur, diye; “bir benzerlik kurulacaksa k=4'tür. A=8'dir. olmadı mı?” insanın algıladığını anlatamaması çok acıklıdır. örnekleri çoğaltırsınız, “5, pembe dudaklarından salyası akan bir çocuktur. 9’la çok benzerler, ama 9 olgunlaşmış, artık salya filan akıtmayan, ruhu çocuksu, ciddi bir insandır. 7’yi çok severim. anlayışlı, hoşgörülü, pratik… kucaklar hep. 2 geri kafalı, inatçı, alıngan ve küstah. 3 ne yapsa komik, hiç farkında değildir, durum komedisi yaratır.“

hmmm… hayır mı? olmuyor mu? hiçbir şey ifade etmiyor mu bunlar size? “ama O fildişi beyazdır, apaçık ortada bu. C, güneş gibi sapsarı… ya da… ya da işte yumurta sarısı da C’dir. E’yi tahmin edin?  masum, olağan bir açık mavidir.  evet, R de mavidir ama alakası yok E ile. egzotik, morumsu bir mavidir R.”

biliyorum, anlamadınız. ola ki aranızda benim gibi sinestezik biri varsa yeryüzünü bu şekilde algılamanın nasıl bir şey olduğunu bir tek o anlıyordur şimdi. sinestezi’ye eşduyum, deniliyor. irade dışı bir yoğunlaşma hadisesi. hastalık, anormallik ya da mucize, mistik bir durum, armağan olarak tanımlayanlar var. çok az insanda görülüyor. bebekken herkesin sinestezik olduğu, yani nöron arası bağlantılarının bulunduğu, ancak çoğu insanda zamanla bu bağlantıların yok olduğu, çok az insanda devam ettiği söyleniyor.  ilk insanların dil gelişiminin sinestezi ile bağlantısı üzerinde durulmuş. sinestezide olan çapraz çağrışım hadisesi olmasaymış dilin asla gelişmeyeceği söyleniyor.
düşmeye bağlı beyin travmaları sonrasında sinestezi geçici olarak görülebiliyor. yapay olarak sinestezi yaratmak için meskalin kullananlar var. epilepsi hastalarının çoğunda sinestezi gözlemlenmiş. 

çeşitleri var; ama en çok bilineni, harflerin renkli olarak algılanması. beş duyunun beşi için sinestezi tipi oluşabilir. bendeki sinestezi hangisi, hiç bilmiyorum. ama harfleri renkli görüp,  isimleri şekilleri ile algılıyorum. ya da sesleri renkli ve şekilli görebiliyorum. bugün kadıköy’den dönerken arkadaşıyla sürekli konuşan kızın sesi sert lifli, pırasamsı bir sebzeydi mesela. hiç susmadı. doğumgününü evde mi yapsa yoksa bir kafede mi yapsa diye tartışıp durdu arkadaşıyla. trafik, sıcak… çok sıkıcıydı. o pırasa sesini alıp azıcık pataklamak istedim, sussun diye, ama sonra bir film anlatmaya başladı, ben de dinledim.

herkesin benim gibi olmadığını öğrendikten sonra, yalnız bir çocuğun kendini oyalamak için icat ettiği, kendine özgü, karmaşık bir  algı alfabesi oyunu olarak düşündüm bunu daha sonra. çocuk denilen şahıs, herkes gibi olmak ister, normal yani, asla fark yaratmak istemez. her çocuk, tutucu, gelenekçi, sıradan, istikrarlı bir yaşamı olsun ister. büyüdükten sonra çok afili bir şey olduğu anlaşılır farklı olmanın. ama farklı insan yalnızdır, onu diyeyim. ister sakatlığıyla, arızasıyla olsun, ister üstün özellikleriyle. sinestezik insan, yeryüzünde  sadece tek bir kişinin konuştuğu bir dile sahipmiş gibidir. ben, hadi dokunaklı olacak burası ama, katlanın;  yalnız olmayı daha çocukken öğrenen, yalnızlık ustası biriyim bu sinestezili hal nedeniyle. alaylıyım, kimseden bir tarif duymadan, yazılı bir metinde okumadan, başka nedenlerle ve bir de sinestezi nedeniyle kendiliğinden gelişti. çocukken allah’ın olması, beni izliyor ve kolluyor olması çok yatıştırıcı, harika bir duyguydu bu nedenle. gençliğimde çok kalabalık bir yaşantım vardı ya, bundan daha az yalnız değildim aslına bakarsanız. hal böyle olunca, her inceliğini bilirim yalnızlığın. yalnızlık sıkıntısının içinde açık sarı, acımsı bir sıvı gibi dolaştığı, ağzında acı bir tat bırakan halinde yatıp uyumaktan başka çare olmadığını...  karanlık bir kuyuya düşmüşsün gibi olan halinde, çok kalın, bol karakterli bir romana başlamanın bira zolsun huzur verdiğini...  kalabalık, geveze  içki masalarından kalkıp tuvalete gittiğinde aynaya bakmamak gerektiğini… yalnızlık kötü bir şeymiş gibi görünür, ama insanın kendi yalnızlık kapasitesini tanıması, kendi mahremiyetine çekildiğinde orada tedirgin olmaması çok önemlidir. konuyu dağıtıyorum gibi görünebilir ama bu hastalık insanın biraz olsun yalnızlığını doğurur da ondan geçiyorum buradan.


bilmem ki, hem hastalık mıdır bu durum, siz karar verin. mesela B’ye en çok G benzer benim tuhaf algı istasyonumda; B camsı bir maddedir de üstüne düşen bordo rengi yansıtır. ama G bizzat o renktir. Ş, koyu pembe. ayıp bir harftir sanki. nedense utanırım Ş'den;  cenazede kahkaha, topallar arasında yerinde zıplayıp duran atlet. M de bejdir Y de. ama ton farkına dikkat... P sütlü kahvemsi,  J ise  mürdüm eriği renginde. ama buğusu yok. parlak. nergis ismini duyduğumda benim aklıma gelen masmavi bir nesnedir. onu beynimde hızla çeviririm sarı yeşil nergis çiçeğine, sizinle konuşurken.

bu hastalık duyuları keskinleştirir, doğru. bu nedenle hasta değil de deliyim belki de. eğer çarşambanın yapayalnız bir çöl olduğunu, her olağanüstü güzel veya acı dolu korkunç şeyi gölgeli perşembeden beklemek gerektiğini söylersem aklınızdan geçen de bu olacak belki. şüpheniz varsa devam edeyim; pazar, fren yapan bir araba lastiğidir. doğuştan sinestezili olanların renkli, ama yorucu bir hayatı olduğu sanılır. değildir.  içimde kendi dilini, dünyanın olağan diline çeviren bir tercüman insiyaki olarak, istemsiz şekilde çalışır durur.

ne işe yarar bu sinestezi? aslına bakarsanız hiçbir işe yaramaz. şurada  hakkında sıradan bir yazı yazmak için bile zorlanıyorum işte görüyorsunuz. üniversitedeydim, neşeli, konuşkan halimdeydim yani… sarhoş muydum neydim; dediler ki masadakiler yeni gelen için, bu halil. ne olacak bu i'nin hali, diye başladım.  hakkında hiçbir şey bilmiyorum; düşünün, burcunu bile sormamışım;)  resmen delilik. dedim ki,  l çünkü bir sur'dur. bir ceset gömer gibi gömmüşsün bu i' yi surlar arasına. bir aldatmaca, ihanet, bir yalan var bu işte. bence birine anlat, günah çıkart, af dile... ne yap yap, bu i'yi ordan çıkar. böyle yaşanmaz. amontillado’dan beter olursun.  masadakiler gülüyordu bu oyuna, halil de gülüyordu, ben de güldüm sonra.  ama bir tuhaf, bir sırrı açığa çıkarmışım gibi bakışıyorduk halil'le. görmedim daha sonra ne yaptı o i'yi. 

eskiden telefon numaralarını ezberlemek dertti. ben bir numaranın önce rengini hatırlarım, sonra rakamlara geçerim. sesleri de renkleriyle hatırlarım. telefon çaldı, açtım. çok eskilerden bir ses, bulmuş beni. "dur, söyleme nolur adını, ben hatırlayacağım," dedim.  ses sarımsı bir çalı. gülüyor. gülümsemesi çırpıntılı,  çalıya bir kuş konmuş gibi oluyor,  kuş tekrar uçtuğunda ses yaylanıyor biraz. "recep'sin sen!" recep de meydan okur gibi bir isim. hep haklı, hep bir diyeceği var.

geçen gün elimden şehriye kavanozu düşüp kırıldı. aynı çığlığı kuşumuz ölürken atmıştı; tüneğinden başaşağı düşerken. gözlerimden boşanan yaş, tabii ki kavanoz için değildi. bilmem ki sinestezinin marifeti mi bu da.

sevinç sarı bir şey. bir avuç sarı şeyi yere çarparsan, saçaklanır. öyledir.  neşe,  mavi ve erguvani dikdörtgen bir şekildir. paket olarak sunulabilir, kurgulanabilir, genetik aktarıma müsaittir, teorisi yapılabilir, miras olarak vasiyet maddesinde geçebilir, ama sevinç öyle değil.  ani, kavranamaz, geri dönüşümü ya da ertelenmesi imkansızdır. neşe'ye bir hazırlık yaparsın; sevinç'e yakalanırsın.

harflerin renkleri ve isimlerin şekli, bazen de manzarası vardır. ismi duyarsın, şunu görürüsün; patikadan yukarı çıkarsın, tutunup soluklanmak için solda bir ağaç gövdesi var. güneş yaprakların arasından yere benek benek düşer, yokuşun sonu görünmez. "bir ismin daha var mı?" "yok mu!? göbek adın olsun yok mu!?" derdin sadece patikadan sonraki manzarayı görmektir. ne bilsin karşındaki, şaşırır.

sıkıntı açık renk bir kumaş, bunu hepiniz bilirsiniz.  sıkar sıkarsın, burgu burgu olur. herkes gücü kadar sıkılır. tahammül edeceği kadar sıkıntı üretir. sonra ne olur, güzel bir şey olur;  çırparsın onu, sevinçli bir şey geçmiştir oradan çünkü. artık nükteli bir mandal bir yanda, müjdeli mandal diğer yanda... güneş,  apaçık ve huzurlu dolaşır...  her şey olağandır, hayat budur, idare ediyorsundur, iyisindir.

ben müzik eğitimi alsaydım muhtemelen notaları renkleriyle görecektim. var benim hastalığımı yaşayan müzisyenler. atıyorum; hastalıklı müzisyen kanepesine kaplanmasını  istediği örtünün rengi konusunda kumaşçıyla şöyle bir konuşma yapabilir. eliyle helozonik şekiller yaparak, melodiyi tekrarlar karşısındaki tam olarak algılasın diye. "bir tür mavi istiyorum; tam şöyle: do la si do!... do la si doooo!.." kumaşçı çaresiz bir parça örnek mavi kumaş uzatır. "aaa, ama beyefendi nerde bu mavideki si tonu!? siz hiç beni dinlemiyor musunuz? do la Sİİİ do!?.."

besteci skriyabin soba siparişi vermiş de gelmiş sobacılar, ona hangi rengi istediğini sormuşlar. acelesi varmış bestecinin, kafasındaki rengin adını onlara çevirmemiş de, "fa majör,  kesinlikle fa majör olsun," demiş. şaşkın sobacılar o sırada olağan soba rengi olan yeşile boyayıp getirmişler. oysa bestecinin  istediği, kesinlikle fa majör, yani kıpkırmızıymış.

ben notaları bilmem, sesleri bilirim. bazı sesler odadaki oksijeni emer. çok, çok tatlı bir sohbet de olsa çay getirmek, çocuğa bakmak, tuvalete gitmek bahanesiyle oradan ayrılıp ciğerlerime oksijen depolamam gerekir. bazı sesler ışıltılı bilyeler gibi dökülür, dökülür... ne anlatsa gülümseyerek dinlerim. Bazı sesler üstüne bolca baharat serpilmiş gibi cayır cayırdır. bazı seslere sarılmak istersiniz, esintili, ılık... bazı sesler ısırır. yanık turuncu sesleri severim.

aslında sizde de biraz vardır sinestezi. aşık olduğunuzda, "sanki bir sıvı içmiş gibiyim, kehribar rengi, ılık bir bal dolaşıyor sanki damarlarımda," dersiniz. "öyle ki uçarcasına koştuğumu sanıyorum, ama yerimden kımıldamamamışım. damarlarımdaki o bal kaynıyor sonra, telaşlanıyorum, bir şey... bir şey yapmam lazım..."

insanın beyni ne tuhaf, ne büyüleyici, ne karmaşık, ne baş belası. uyanıkken bir sürü algı beynine doluşuyor, uyuduğun anda düşler, semboller... insan keşke biraz olsun dinlenebilse.


ima edilen kitaplar:
. dostoyevski, yeraltından notlar
. edgar allen poe, olağandışı öyküler
. victoria finley, renkler




38 yorum:

Hegesias dedi ki...

Yazınızı okuyunca şuna karar verdim: Siz, kısmen "hasta bir adam"sınız sevgili Endişeliperi, çünkü 7, sinirli, çekilmez ve herkesi(her sayıyı) hor gören bir dişidir (kendisi için, siyahlara bürünmüş bir viktorya dönemi mürebbiyesi diyebiliriz. -7'nin o yukardan bakışlarına maruz kalan zavallı, küçük zengin piçleri-). Demem o ki, 7'ye dair sahip olduğunuz kanılar son derece hastalıklı.

Size kısmen "hasta bir adam"sınız dedim, çünkü K'nın 4 olduğu konusunda kesinlikle hemfikiriz. Sert ünsüz K, köşeli 4 olmayacaktı da ne olacaktı?

Hazır -kısmen de olsa- "hasta bir adam" bulmuşken sorayım: sizce de Pink Floyd'un Poles Apart adlı şarkısı gök mavisi renginde değil mi?

endiseliperi dedi ki...

:)
7 hakkında hiç ama hiç katılmıyorum size, hegesias. ama bayıldım açıklamanıza. çok hoş.
beni anlıyorsunuz sanki, sinestezili olma ihtimaliniz var mı acaba? şarkıyı dinleyeyim şimdi, bakalım rengi, şekli, kokusu ne;)

sevgiler.

justine dedi ki...

Yarın, ölmez sağ kalırsam (mistik Justine!) sana çok şey anlatacağım bu konuda. Bu güzel yazıyı yazan aklını seviyor (evet, show türk gibi bir kanalda nur yerlitaş diye bir kadının jüri olduğu harika ve fütüristik bir programa takıldım; bugün ne giysem! oradaki ağzı taklit ediyorum;p), öpüp kokluyorum seni.

Şimdi film zamanı.

p.s.: Program bitmiş, şu an tv'de oynayan adamı ne sen ne sinestezi kavramı açıklayabilir. A, yok dayanamayacağım, gittim. Şöyle bir adam; http://2.bp.blogspot.com/_8e-bTYo1QRk/SbG46IKaxkI/AAAAAAAAINU/-Nvxc6BqNSI/s400/prens+erkan+ser%C3%A7e.jpg

endiseliperi dedi ki...

hmmm... ben başında sarı algıladım ama kamera geri çekilince sarı başak tarlası ve ışıklı, mavi göğü de gördüm. dar bir şarkı. onu dar yapan sarı ve mavi sonsuz boşlukta olması belki de. sanki mücadele veriliyor şarkı söylerken, kırçıllar var. bu saatte böyle algıladım, bir de sabah dinlemem lazım. değişmez, sanmıyorum ya.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

nur yerlitaş'ı tanımıyorum ama program sanki eğlenceli, justine. bbc prime da vardı, kendini, tarzını değiştirmek isteyen insanlarla önce sohbet ediliyor, gardrobu taranıyor ve sonra birlikte alışverişe çıkılıyor. sonra kuaför... hatta bir takım davranış biçimleri öğütleniyor ve hatta ilk randevusunda kamera ile gözlemleniyor vs.... böyle bir kaç çeşit program vardı. neden bilmem çok hoşuma giderdi. büyüleyici bir şey, birkaç parça giysi, saç rengi ile insanın değiştiğine inanması ve o inançla ve güvenle hayatını değiştirmesi. ben severim öyle programları. ama tv yok. bugün arçil döndü ve gittiği yerlerde tv izlemiş. yeni bir icatmış gibi bana tv çok şahane bir şeymiş, diyor:) ama sanırım almayacağım.

inanmayacaksın ama linkini verdiğin adamı tanıyorum. tv li zamanlarımda, bir yemek programında görmüştüm:)

öpüyorum. sevgiler.

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Ne kadar da güzel, anlaşılır ne denli insan bir hastalıkmış bu böyle.
Ben olsam buna bir hastalık demezdim. Tüm duyuların algıya katılması olsa olsa yaşanılan dünyayı en zengin biçimleriyle içine çekebilmektir. Bunun için yalnızlık diyeti mi ödenecekmiş, varsın olsun o kadar da. Şöyle düşün, biz sözüm ona hasta olmayanlar bir kere yaşıyoruz, bir kere kokluyoruz, bir kere görüyoruz. Oysa bu özelliğe sahip olanlar yani biz olmayanlar, diğer bir ifade ile hasta olanlar aynı anda birden fazla görüyor, tadıyor, dinliyor ve yaşıyorsunuz. Daha zenginsiniz yani. Daha bir yaşıyorsunuz. Güzel...
Toplumsal yapıların kendi iç tutuculukları vardır. Takdir edersiniz ki bir toplumsal zeka ve belleğe de sahiptirler... Ama işte bu bellek olabilecek en katı, tutucu ve hastalıklı bellektir de aslında. Toplumlar kendi kavrayışlarında sonsuz bir sadelik, sessizlik, huzur olsun isterler. Belki de bu yüzdendir ki örneğin uçan bir adam hastalıklıdır o toplumda, çünkü sade değildir, onlardan da değildir, güven vermez, kestirilemez. Örneğin çok iyi smaç atan bir basketbol dahisi de hastalıklıdır. O dah bu hastalığını paraya çevirir de sırça bir köşke taşırsa kendini yalnızlığını daha bir perçinlemiş olur. Ama yaşadığı toplum onu yine de normal görmez değil mi? Sanatçılar, liderler, sporcular toplumsal belleğimiz de normal olmayanı, hastalıklı ve güvensiz olanı canlandırır hep. O yüzden taparız ya onlara. İman edercesine uğruna ölünesi, liderler, posterlerine çığlık çığlığa koşan kalabalıklar...
Bu gereksiz uzayan bölüm şunun içindi. Sadeleşmeden ve hasta olmayan bir birey olarak kalabalık olmaktansa, Hasta(!) ve yalnız olmak her halde çok daha tercih edilesidir.
Adına sevindim. Biraz da kıskandım tabi.
Sevgiyle...

endiseliperi dedi ki...

vuslat,
ne güzel, avutucu bir yazı bu. yazının altına, ima edilen kitapların listesini koymamışım, onu hatırladım, ekleyeyim onları da bu arada.

bu hastalığı ben oyun imkanı verdiği için, seviyorum evet. sandalye sözcüğü yere tam oturmaz, tedirgin eder de, iskemle demeye çalışırım mesela, dört ayağı da sağlamca yere basar iskemlenin çünkü. vuslat, benim gerçek ismim gibi sarışın bir isimdir, mesela. ancak V harfi, benim çözemediğim bir kilit sistemidir. erhan, mavidir. elif'in e'si var ama iri, kara gözbebekleri olan, ufak tefek, sevimli bir kızı çağrıştırır. sarışın bir kıza elif ismi koymak abestir. adın meryem'se, gözlerin neden yeşil değil, diye sorabilir benim gibi biri. faruk, sarı yeşil sonbahar manzarasıdır, vs. bilmem ki, deli saçması, ama böyle işte.
bu hastalık, normal insanların bağlantı kurmayacağı konuşarda bağlantı kurmaya ve çok çapraşık çağrışımlara neden olur. bir şeyi, bambaşka bir şeye benzeterek anlamanı filan sağlar.

teşekkür ederim teselli için:)

sevgiler çok.

justine dedi ki...

Amen.
Yok Poe'nun ürpertici öyküsüne uyumlu olsun;
In pace requiescat.

Bilmem ki, hasta sayılır mı acaba sinestezikler? Güzel bir hastalık aslında, dünyayı renkli görmesini sağlıyor insanın, tüm duyular birbirine karışmış, ebemkuşağı gibi bir hayat. En fazla yanlış renkte bir soba getirir koyarlar önüne, yoksa sanmıyorum ki sinesteziklerin sonu Fortunato'nun sonu gibi olsun. Senin anlattığın hikâyedeki Halil'in "i"sini bilemem tabii;)

Bu sinestezi durumunu (olgu, hastalık, sanrı?) yaşayan çok kişi var aslında, bundan aylar önce bir blog yazısı okumuştum nöbette. Aydan.... Kedi'ye aitti sanırım (şimdi baktım ve buldum, evet onunmuş) orada harfleri şekillendirmişler. Yorum yazanlar böyle bir hâlin kendilerinde de olduğunu söylüyordu. Onlar daha çok harf analizi gibi düşünmüşler durumu ama bence değil, bana göre sinesteziye giden bir yol o analiz de. Bak şurada;
http://aydanatlayankedi.blogspot.com/2009/12/harfler.html

Dün Çello'nun sitesinde kent ve şehir kavramını konuşmuştum biraz, onun beynindeki kent imgesinin şekle bürünmesi ve -belki istese- renkle bunu ifadelendirebilmesinin gerçekte ne olduğunu anlamaya çalışmıştım. Sinestezinin bir oyunu mu yoksa oryantalizmin kurbanı mıyız, diye düşünmüştüm. Şimdi senin verdiğin örnekler (sinestezinin daha çok harfle ilgili kısmı) uymuyor elbette bu sonuçlara ama kültür şekillendirmesi pekala olabilir. Herkesin kendi kültürü elbette. Kimisi bunu yoğun olarak yaşar, senin gibi. Kimisi hiç fark etmez bile, yaşadığını. Ben mesela bazı şeyleri yoğun olarak renkle eşleştiriyorum. Yok eşitliyorum aslında. Temmuz sarıdır, başka bir renk olamaz. Aralık beyaz. Kirli beyaz belki. Sesleri de şekle sokarım kafamda, isimleri bazı kentleri. Fakat bunu düzenli ve her zaman yaşamam. Bazı insanlar sessizdir ve bazı isimler de.

Bugün biraz temizlik yaptım, sonra banyo. Rehavet çöktü üzerime sanırım, sabahtan beri (benim sabahım, rengi açık mavi) aklımda aslında bu konu. Şimdi yazacağım, az sonra yazarım derken, bu zamana kaldı. Arada türlü türlü şeyler yaşadım tabii, keyifler gitti gitti, geldi sonra tekrar gitti, geldi.

Şu linkleri verip gideyim ben;
Burada sinestezik olduğunu düşünen insanlar var, belki birilerinin ilgisini çekebilir.

http://pinokyo.dervis.net/2009/03/25/sinestezik-miyim/

Bu linkte de sinestezik olup olmadığını kontrol edebiliyorsun. Testler var, geniş kapsamlı.

http://synesthete.org/

Eline sağlık yazı için, sevgiler.

Vuslat AKTEPE dedi ki...

"Gerçek ismim gibi sarışın" diye yazınca bir başka ismin olduğu gerçekliği oturdu zihnime. Garipsedim bir an. Ben de sinestezi yok ama hemen bir çok insan gibi göz, bellek eşlemesi yaparım. Blogda takip ettiklerimi kontrol ettim sonra. Evet ya diye düşündüm herkesin bir başka ismi var. Ama belleğime o kadar kazınmış ki oyun uydurdum acaba gerçek isimler nedir diye. Tahminler yaptım kendi kendime ve garip bir sonuç çıktı. Siz de dahil bir çok blogcu yazdıkları ile oluşan sanal kişiliklerine çok uygun mahlalar almışlar üzerlerine. Yani düşünüyorum başka bir isim uyduramıyorum. Garip...
Vuslat ismi bende aksine esmer bir çağrışıma sebep olur. Bunda tanıdığım tek Vuslat'ın esmer olmasının da payı var elbette.
V harfi ise ben de kilitten çok bir özlem, hasret çağrışımında bulunur. Ama U kesinlikle kilittir.
Öyle işte;
sevgiyle...

endiseliperi dedi ki...

oyy, bu ne hal, justine! tarz mı değiştirdin, keyfin mi yok?:)bir haller olmuş sana.

aydan atlayan kedi'nin nefis yazısını hatırlıyorum. sinestezi ile ilgili değil, evet. ama çok sevdiğim bir yazıdır o.
herkesin sinestezisi kendinedir bir de, bak. ortak sinestezi alfabesi yapılamaz. verdiğin diğer bağlantıları uygun bir zamanda inceleyeyim. demek ebemkuşağı, diyorsunuz siz, gökkuşağına? anlatması zor ve sanırım da anlatamamışım, öyle rengarenk bir hayat değil bu, sevgili justine (öhöm:)

sana da sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

ah, vuslat ah!
daha önce dedim galiba; ben bu siteyi yazmaya başladığımda böyle isimler vardı hep. acemi ben sandım o zamanlar, bu işin raconu bu herhalde. bir de özel hayatım karmaşıktı o sırada. bizim sülale beni internette bulamazsa iyi olurdu. şimdi hepsi biliyor, arkadaşlarım, eski patronlarım, ailem... ismimi söylemekte şimdi beis görmüyorum, ama ben de sanki şimdi daha çok peri olup çıktım. endişeliperi, mavili, koyu pembeli, kahverenkli, rengarenk bir isim. gerçek ismimi severim, ortasından pırıl pırıl bir güneş parlar;)ama şimdi lüzumsuz olur gerçek ismimi söylemek.

hem bakın siz de yakıştırmışsınız peri'yi, endişeli peri'yi bana. çok teşekkür ederim. beni gerçekten tanıyanlar da çok yakıştırıyor, hoşuma gidiyor. hatta görüşüp, gerçek ismimi öğrenen arkadaşlarım peri diye seslenirler, çok hoşuma gider.

ama şöyle ismini soyadıyla birlikte çekincesiz öylece yazanlar çok hoşuma gidiyor. vuslat'ın V sini barış işareti olarak düşünüyorusnuz bilinçli bir şekilde de ondan. U'yu çok severim. çünkü çok sevdiğim arkadaşım ufuk'un isminde bolca u vardır ve onun iyiliğini, cömertliğini, paylaşımcılığını hep bu u'lara bağlamışımdır;)sizin adınız açıktan başlıyor ama sonra fırça izleriyle koyulaşıyor. siz bir insanla tanıştığınızda tüm iyiniyetinizle olumlu düşünüyorsunuz da sonra ne oluyorsa oluyor, küskünleşiyorsunuz, diyeyim eğer isim falınıza bakacak olsam. ama pek ince dokuyup, sık dokuyan, işi yokuşa süren, detaylarda alınganlık yapıp incinen, inciten biri değilsiniz. kendinize dönük bir dalgınlığınız var galiba d a ondan. herkesi kendiniz gibi sanıyorsunuz. şu politik dertleriniz d eolmasa siz ayrıntılarda ikirciklenen bir insan hiç değilsiniz; enikonu huzurlu, iyiniyetli, cömert ve evet dalgın bir insansınız. ama bu dalgınlık konusunu açmak lazım. neyse. bunlar önyargı oluşturmuyor bende, sadece bir oyun, biri bana ismini dediğinde, üzerinde düşünürsem böyle kehanetlerde bulunuyorum kendi kendime. ama işim gücüm de bunları düşünmek değil, umur etmem lazım.

ee, giresun'da mısınız hala? kiraz var mı hakkaten orda? ben karadenizlier'i çok severim. tanıdığım en sıkı komünistlerin çoğu ordan çıkmıştır. niye acaba? acayip tatlı bir mizah anlayışları var, cömert, küçük hesapları olmayan, kalender, keyfine düşkün insanlardı çoğu.

uzattım. yağmur'u bekliyorum ama yağmayacak sanki.

sevgiler.

justine dedi ki...

Eee, nasıl okuyorsun sen beni? (nerenle okuyorsun denirdi aslında, değil mi?) Yazmıştım ya yorumumda, küçücük bir paragraf bile olsa, söylemiştim; "Bugün biraz temizlik yaptım, sonra banyo. Rehavet çöktü üzerime sanırım,.........Arada türlü türlü şeyler yaşadım tabii, keyifler gitti gitti, geldi sonra tekrar gitti, geldi."

Ohoo, sinestezikler de bir başka oluyormuş yahu! Hatırlar mısın, çok çoook önce bir zaman sana cümlelerin sonuna gülme işareti ya da başka bir işaret koymayınca nasıl değişiyor anlam gibi bir şeyler demiştim. Kendini gerçekleştiren kehanet işte;/

Sevgiler sevgiler sevgiler. (bu dilekleri sarı rengin en Gogh'uyla söylüyorum;p)

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Hımm! Falcılığı denemenizde yarar var :) Şaka bir yana Endişeli tanımlaması olmadan Peri ismi sanki daha çok örtüşüyor gibi.
Giresun'un eski adı tahminen biliyorsunuzdur Kerasus'muş (umarım telafuzu yazıya doğru aktarmışımdır) Kirazdan gelen bir kök bu... Buralarda fındıktan önce Kiraz varmış, onu yetiştirirmiş hemen herkes. Ama şimdi eskisi kadar yok tabi. Yine de kiraz ve taflan memleketidir burası. Taflan yediniz mi bilmiyorum. Alışmayan insanlar biraz kekremsi bulur ama biz burada pek severiz. (Kiraza benzer görünüşü)
Karadeniz gri bir coğrafyadır. Hava ve suda derin bir melankoli vardır. Dağlık ve engebelidir, deniz hırçındır. Sonuç: Karadeniz insanı aslen şakacıdır. Biz araya birini alırsak (zavallı bahtsız)saatlerce ona oynar ve kahkahalara boğuluruz mesela. (Burada bir uyarı gizli aslında. Karadenizli bir grubun içerisine girmeden önce iyi düşünün)Bunun sebebi doğaya karşı kendini koruma ihtiyacı adına bir tür dışsal savunma geliştirme zorunluluğu... Hırçın doğayı ve suyu yenmek için inatçılığımız pekişmiştir. Doğanın derin melankolisine karşı ise kendimizi Güleç ve coşkun karakterimizle dengelemeye çalışmışız hepsi bu. Dolayısı ile evet hırçın, esprili, inatçı bir kişilikten iyi ve radikal bir komünist çıkma potansiyeli hep vardır. Ama elbette üzülerek belirtmeliyim ki, Hırçın ve inatçı bir kişilik aynı zamanda sağlam bir faşist olma eğilimine de sahiptir.
Sevgiyle...

endiseliperi dedi ki...

hmmm...pardon justine.
okudum tabii o paragrafı.
umarım dinlenmişsindir biraz.
sana da sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

:P oyun oynuyorum sadece, vuslat, önemli değil. endişeli sıfatı da çok uyuyor bana, emin olun.

karadenizliler'in şakacılığı hakkındaki tespitinizde çok haklısınız. hani geçenlerde okuduğum adam phillips'in kitabı vardı ya, orda bu şaka hakkında freud'dan bir alıntı yapmıştı.
"şaka, hazzımızı engellerden kurtarmanın en zekice ve en etkin olan yoludur." dağlık, engebeli, hırçın bir denizle kuşatılmış, engellerle mücadele eden karadenizli'nin şakaya başvurması çok doğal o halde. hazzı yaratanın da engel olduğunu, engel olmadan arzu duyamayacağımızı da söylüyor phillips. çok sevdim o kitabı. birçok şeyi anlamak için yol açıyor sanki. bakın karadenizli'yi de onun sayesinde anladık:)

ben karadenizli topluluklarda çok bulundum, hiç öyle insanı "işletmiyorlar". çok merhametliler, çook. ama çok dalgacılar elbette:) hanımları da öyle. hele yaşlı hanımları!

oğlum ordulu benim. dün geldi. nasıl özlemişim. ondan belki de böyle karadenizli'lere övgü düzmem. her yenilgisine rağmen fener'i tutuyordu oğlum, orduspor'u tutacağım sanırım, dedi ciddi ciddi. hem 1. lige çıktı, dedi. canı çok sıkkın oğlumun bu fener'e. çok utandı. canım benim. ben de orduspor'u tutarım, dedim. en iyisi:)

neyse. sevgiler.

Eliff dedi ki...

Pericim merhaba.Yeni işe girince bu blog aleminden uzak kaldım, en çok seni merak ettim-neler yazdın diye :) Yine sürprizlerle dolu bir metin kaleme almışsın.Sanırım Prison Break'teki Scofield'da da senin hastalığından vardı; karmalık dövmenin içine saklanmış mimari planı görüyordu ve ben ne kadar baksam göremiyordum :D

BBC Prime'da izlediğin programın adı What Not To Wear'di ve ben de tutkundum o programa, çünkü orantısız vücutları olan kadınlara nasıl giyinmemeleri gerektiğini gösteriyordu ve o kadınlara nasıl bir özgüven aşılıyordu o yeni kıyafetler. İngilizler'in nasıl zevksizlik abidesi oldukları malum :)

Uğrayıp bir merhaba demek istedim. Benim adıma da tahlil yaparsan çok sevinirim. Adını tahmin etmeye çalıştım ama bulamadım - biraz daha ipucu versene :) Sevgi ve dostlukla.

endiseliperi dedi ki...

merhaba eliff'ciğim,
prison break'te başrolde olan kişi mi bu? hapishanenin mimari çizimini dövme yaptırmıştı vücuduna? tam izlemedim onu. arçil seviyordu da bakıyordum ara sıra. erhanbey'den öğrenmiştim, o karikatürüstmüş sanırım.

BBC prime da birkaç program vardı aslına bakarsan böyle. iki hatunun sunduğu bir programı daha çok izliyordum sanırım. evet, beden ölçülerine göre ve yaşam tarzına göre doğru giyinmeyi öğütlüyorlardı. fena değildi, evet:)

elif ismi hakkında tahlil yaptım aslında. sen elif'sin işte olması gerektiği gibi:) şimdi adımı söyleme işini kaçak'a bırakmıştım, o isterse ondan sonra kullanacaktım. ama sana ipucu vereyim: fildişi beyazı, sur, güneş, altında siyah yansımalar, bej:)

sevgiler.

justine dedi ki...

A, ben onu söylemeyi unutmuşum, BBC Prime'daki program değildi dün gece benim rastladığım. Onu bilmiyorum ben, bu seyrettiğimde kendi seçtikleri kıyafeti giyip podyumda yürüyorlar, bir iki tur. Sonra üç tane jüri üyesi saçmalayabildikleri kadar saçmalıyorlar işte, allah ne verdiyse artık. Yarışmaya katılanlar ayrı bir salak olduğu için (çok affedersiniz)kimseye acımak gelmiyor insanın içinden. Ben, bir iki acıyacak gibi oldum ama, ı ıh kendime acırım daha mantıklı;)
İyi geceler.

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Bunu bozmak istemiyordum ama artık sormam farz oldu. Sizce de Y harfi bej değil mi?

Vuslat AKTEPE dedi ki...

Bu arada isminiz güzelmiş. Beklemediğim bir isim elbette ama haklısınız Peri daha güzel, daha bir oturmuş sanki...
Çok uzattım kapatıyorum
sevgiyle...

endiseliperi dedi ki...

justine'ciğim benim...
yağmuru bekledim tüm akşam. yağmadı. yarın yağar belki. canım justine'ciğim, şu an var ya, hani oburiks büyü kazanına düşmüş ya, öyle sevgi kazanına düşmüş gibiyim. bir ağaç gövdesine sarılsam ağlarım, bir esintiyle duygulanırım, filan. canım justine2ciğim, sevgi hepi topu anlamak, anlayış demek. senin kaygılanan gözlerinden öperim ben. değmez buna. şu an ikimizden biri ölecek olsa, o afra tafra, şudur budur, hava gazı kalır. hatırladığım tek şey senin soluksuz, neşeyle konuşman, benim belki de... ne bileyim, sen bende neyi seviyorsan artık, o kalır. hava durumu yarını yağmurlu gösteriyor. eğer yağarsa, sana söz, on metre ilerdeki şu ormana gideceğim artık ve koşacağım.

bu akşam ablam aramadı. dün benim için kahve falı baktırmış; dün aradı. bir geyik bana mektup taşıyormuş ve radikal bir değişiklik sözkonusuymuş hayatımda. bunu tılsımlı bir şey anlatır gibi anlattı:)bana seccade almış:) seversin sen o işleri diyor:) ailenin hem en radikal hareketlerini yapan hem hediye olarak seccade alınan üyesiyim. beni nasıl görüyorlar acaba? inan, hiç fikrim yok.

öpüyorum seni. sevgiler (van javascript:void(0)gogh'un kaç sarısı var? aklımda 107 çeşit diye kalmış ama;)

endiseliperi dedi ki...

bu yorumlarınız spam'a düşmüş de o nedenle görmemişim, vuslat. bilmişsiniz sanırım ismimi;)

teşekkürler, sevgiler.

Erdal dedi ki...

yazının rengi şiirin rengini çağrıştırdı bana. jazz.(ismet özel) bütünüyle lakin en çok şurası;

inmem gerek gözbebeklerimin altına
beynimin ortasına büzülmeliyim
genşeyip kımıldayabilirim oradan sonra
dum di dum
duridum dubida
kendi kalbimle zamanım arasındaki sarkaç
püskürtüyor beni dünyaya

ve en son yorumunuzdaki o canhıraş taşkınlık şiirin sonundaki mısralarda oldugu gibi kışkırtırken teskin ediyor kendini.ta kendini.

endiseliperi dedi ki...

erdal,
evet elbette! sinestezi yazısı bence de şiirsiz olmamalıydı. bu yazı daha çok uzayacaktı; çünkü şairlerin sinestezik dizelerini bulup yazacaktım. en çok edip cansever'den, ilhan berk'ten. sabahattin kudret aksal'dan da bir şiir vardı aklımda. ismet özel renkleriyle değil, melodisiyle aklımda hep. ama jazz şiirinde, evet şu bölüm ayrıca;

...
bahar geliyor, ilerliyor yeminler
alnımı kapıp getirmeliyim
denizi karşılamaya
kırlangıcın kanadındaki kezzap
leylakta sıkışan buhar için
nabzımı bulmalıyım nerede bulacaksam
nabzımı çünkü ben kasadan fiş alarak
yağmuru, selvileri zor durumda bıraktım
benim yongalarımdan yapıldı bu çelenkler
ben papatyaları şımartmadım diye oldu
mata Hari`ler casus, al capone`lar gangster
...

ama bu bana yoğunlaşmış, renkten renge giren bir aurası olan, çok duyarlı, cançekişen, sızlayan, bazen sevinen,her noktası birbirinin parçası, nedeni, sonucu, kalp gibi zonklayan bir dünyayı düşündürüyor. dünyayı böyle algıladığı o ender anlarda insan salt sevgiye dönüşebilir. sizi anlıyorum, insanın kendini kışkırtırken teskin etmesini... ama bu insanı artık tamamıyle bütün olmuş, ışığa ve renge dönüşmüş bu dünya işlerinden hangisi kışkırtabilir? hangi sıraya girmeli, hangi nesnelerle oyalanmalı, neyi ummalı, neyi beklemeli? kendini neyle teskin etmeli? yani bir ağaca sarıldığında onun tüm titreşimlerini hissedip, içi sevgiyle taşkınlaşan bir insan, diyorum? ama çok şükür geçer bu, geçer ve o dünyaya püskürtülürsün, sonrası bildiğiniz hay huy, falan filan...

bilmiyorum... sessizlik iyi. susalım.

justine dedi ki...

Canım;)
Seccade ne tuhaf, ne gizemli bir hediye, şaştım kaldım!
Bu gece benim gördüğüm rüyayı görseydi ablan, acaba bana ne almak icap ederdi?! Garip, enteresan!

Yağmur yağmadı, şimdi çıkmalıyım. Akşam belki mailinden konuşuruz, sarıldım.

endiseliperi dedi ki...

yatak örtüsü, masa örtüsü ve seccadeden oluşan bir hediye paketi:) bir film mi vardı öyle; 'ye, uyu, dua et,! gibi bir şey? belki öyle bir konsepti vardır. geçen yıl gittiğimde beni de sabah namazına kaldırın, diye tembihlemiştim annemleri. annem hasta, kılamıyor artık ama niyetleniyor hep babamla birlikte kılmaya. ne bileyim, annemle sabah namazı kılmak istemiştim. belki ablamın aklında ordan kaldı.

yaz yağmuru çok güzel olurdu gerçekten şimdi. kupkuru kaldı her yer. kuşlar için su koyuyorum terasa, bizim kıskanç tina, ona evin içinde iki yere koyduğum içme suyunu değil de gidip ordaki leğendeki musluk suyunu içiyor şimdi:)bu vesile ile diyeyim herkese de, balkonunuza kuşlar için, dışarıya kediler, köpekler için su bırakın, lütfen.

sevgiler.

meftun dedi ki...

selamlar.. sinestezi'den pek anladığımı sanmıyorum.. şu son cümleyi kurduğum an aklıma birşey geldi :/ küçükken (ilkokul öncesi) Allah'ın kocaman ve ışıklı bir A harfi olduğunu düşünürdüm :) Tabi sonradan bunda dedemlerin evinde asılı "Allah'ın dediği olur" tabelasının etkisi olduğunu düşündüm, ne bileyim büyük harflerle yazılmış olması buna neden olmuştur olabilir.


bi selam vermek için uğramıştım ;)
sevgiler...

endiseliperi dedi ki...

selam meftun! hoşgeldin. tabii, lütfen ara sıra gelip haber ver kendinden. bugün mesela celerone'u düşündüm. çok sevdiğim bir blog arkadaşımdı. kapattı sitesini. ama işte, celerone nerdesin, iyi misin, diye geçti aklımdan.

demek ışıklı, kocaman bir A harfi:) arçil küçükken bir resim yapıyordu. suluboya iel çok açık mavi. çizgileri belli belirsiz. ama kocaman, hüüznlü gözleri vardı. bu kim, diye sorduğumda, arçil kısaca allah, dedi:)

sinestezikler için harfin büyüğü, küçüğü, yüksek ya da alçak sesle söylenmişi farketmiyor, algısı neyse, o. yine arçil'e, küçükken bir arkadaşımız oyun olsun, diye şöyle bir bilmece sorardı;" balina mı büyüktür (kısık, minik bir sesle), yoksa KARINCA MI? (yüskek, gümbürdeyen bir sesle)

iyi bir oyun bana kalırsa bu. iktidar olanın gümbürdeyen, zalim sesine karşı şüpheyle yaklaşıp, "aa, sen karıncasın, hiç de büyük değilsin!" diyebilirsin.

meftun'cuğum, öpüyorum gamzeli yanaklarından.

sevgiler çok.

KIRMIZI FULAR dedi ki...

çok benzemeyen bir yakınlıkla aynı konuda andrey belly de yazmış. glossolalia:ses üzerine bir poem. (YKY)belki ilginizi çeker

endiseliperi dedi ki...

az önce kadıköy'den geldim; YKY'na yine uğradım ama bu kitabı yine farketmemişim. aklımda olsun, kırmızı fular, teşekkür ederim.

Sarmaşık dedi ki...

Sinestezi hakkında araştırma yaparken buldum blog'unuzu.Ve yazınızı okurken sinestezi'mi çevremdekilere ilk kez anlatmadan önceki duygularım geldi aklıma. Hani biraz biraz gururlu ama çokça mutlu bakın ben tek de değilim anormalde deyişim onların anlamayışı "nasıl yani yaa?!" deyişleri, benim kahkaha atma isteğim :) Hoş hala annem bana tam inanmazken başkalarının da böyle duyumlar beslediğini bilmek güzel, teşekkürler ;)

endiseliperi dedi ki...

:)türkiye sinestezikler derneği kurabiliriz;)

Sarmaşık dedi ki...

:) Bence çok iyi bir fikir, Amerikada var böyle bir yer ama bizde olur mu bilemem çoğu insanın haberi bile yok sinestezinin varlığındna. Ama keşke olsa çok da iyi olurdu :)

endiseliperi dedi ki...

:)hmmm.

Adsız dedi ki...

Merhaba. Ben de sinestezi hastalığını(bu kelimeyi kullanmayı hiç sevmiyorum)doyasıya yaşayanlardanım(Sanıyorum doğduğumdan beri). Aslında muhabbet kurduğum yeni kimselere açmam hiç bu konuyu. Çok yakın çevrem dışında gerek duymadım anlatmaya.Çünkü çocukken(sanıyorum her sinesteziğin yaşadığı gibi) bunları herkesin yapabildiğini zannedip arkadaşlarıma aileme ya da arkadaşlarımın ailelerine zaman zaman bahsederdim. Onlar bana garip gözlerle bakarlardı ama asıl garip gözle bakması gereken bendim. Yani nasıl olur da sayılar,rakamlar kelimeler şekiller onlar için bir cinsiyet renk ve kişilik ifade etmez bunu anlayamıyorum. Sonraları bunun bana ait bir şey olduğunu kabullendim. Bunun diğer insanlarda olmadığını öğrendiğim zamanki şaşkınlığımı ne gariptir ki yıllar sonra başka insanlarda da olduğunu öğrendiğim zaman yine yaşadım. Normal bir insanın sinestezik bir insanı anlaması çok zor elbette. Ama asıl ben onları anlamıyorum gerçekten. 1 dediğimde nasıl akıllarına beyaz kadın yumuşak olgun bir şey gelmez. Ya da peçetenin koyu yeşil çirkin yaşlı bir erkek olması. Onlar da bana göre çok tuhaf :)
Nil Erkoçlar'ın cinsiyet değiştirdiğini öğrendiğimde içimden 11 dedim. 11 böyle bir şey yaşamıştı çünkü. Nil Erkoçlar=11 oldu benim için. Mesela Aşkı Memnu dizisindeki Adnan Ziyagil benim için bir peçeteydi. Hep de öyle kalacak :)
Ahh arkadaşlar. Beynimde oluşan bu şeylerle ilgili bir kitap bile yazabilirim. Sizleri seviyorum. Hoşcakalın!

Adsız dedi ki...

19 benim icin daima siyah giyen takim elbise olmustur. Evet cumlem devrik ama tam o cumle onu yansitiyor. Sayilara karakter aylara karakter ayni sekilde renklere karakter bulma durumum var. Karakter disinda ses tonu harf ve duygu eslesmesi gibi seyler zihnimde yillardir var ve hayatimi buna gore yasiyorum yeni tanistigim biri hakkinda direk sayilar aklima geliyir ve onlara hislerim ( on yargi mi artik bilmiyorum ) degismiyor. Abartmadan anlasilir yazmaya calisiyorum bu arada.. Sag sol kol karisikligi cok oluyor. Hislerimle aklim farkli. Ortalama 30 saniye civari dusunup hayir senin hissettigin sag ama sol gibi bir kargasadan hangi elinle kalem tutuyorsun diyip buluyorum. Sagimi solumu biliyorum ama bjr an his karisikligi yasiyorum. Mesela 10 yildir tanidigim iki yengemin isimlerini karistirim yani birbirlerinin isimleri kendilerine benziyor. Capraz olarak. Onuda uzunca dusunup (bi dusunce beyinde bikac saliseyse benimki 3-4 saniye gibi) hala onlarin isimleri bendd farkli damgalidir. Dedigim gibi his. Okuldaki hocalari bir sayiya bir nesbeye ve duyguya harfe renge renk karisimjna benzetmeden duramiyorum. Icimden geliyor. Zorladigim zaman dogru sonuclar olmuyor . Yani kafa karisikligi oluyor. Allaha cok sukur ki sinifimda cok iyi anlastigim bkr arkadasim var ve ben icimden his eslestirmesi gibi seyler dusundugumde o da ben daha soylemeden oyle degil mi diye soruyor. Hayat felsefemiz buna bagli yani espri anlayisimiz gibi. Whatsapi piknik ortusu gibi hissediyoruz. Acikcasi bir uzmandan yardim almayi dusunmuyor degilim. Ama deli muamelesi gorecegimi bunlari diger insanlarin dedigi gibi sacmalik olarak nitelendirecekleri icin bu secenegi gozardi ediyorum. Sinestezik miyim bilmiyorum. Kendime hastalik yakistaracak kadar ergen de degilim. Sadece icinde bulundugum kargasanin (bir nesnenin kisiligini bulma gibi) sebebini bulmak istiyorum. Benim gibileri bu sayfada gordugum icin mutlu oldum diyebilirim.

Beyza Yilmaz dedi ki...

Ben de sineztezik algılara sahibim.Sizinle bazı renkleriniz aynı benimkiler.
Komşularımızın 3 kızı vardı benim için büyüğü sucuk, ortancası salam, küçüğü ise sosis :) çözdüğüm testlerdeki x gri y ise turuncu göründü hep bana. Bu hastalığı da bir test kitabında buldum.Çok ilginç gelmişti ama beni anlatıyordu sağımı solumu karıştırmıyorum ama renkler harfler hisler karışık.bu çok güzel bir şey bence

Ece Ertugrul dedi ki...

Merhaba.Aslında ben sinestezik algılara sahip miyim bilmiyorum.Sağımı solumu karıştırmıyorum ama harflere,notalara,rakamlara huylar ve renkler veriyorum kafamda.Mesela piyano çalarken re benim için kırmızı ve farklılık fa ise yeşil ve dışmanmak demek.Ya da sayılarda 5benim için yetenekli bir aşçı ve turuncu.Ayrıca biraz mi notasını andırıyor.Sinestezik miyim bilmiyorum çünkü hayatım boyunca kokularla aram iyi olmadı.Ama yazında anlattığın neredeyse her şey benimle uyuyor.