Pazartesi, Ağustos 1

pass, ferzan, iyilik, güzellik...

"yatak gece cam kenarındaydı ipod yastığın altında yastığın yanında da bir kitap vardı. gece dediysem saat 4 15 filan. sabah uyandım. yatak duvar kenarındaydı ipod yatağın altındaydı ve yatağın içinde iki kitap vardı. sabah dediysem saat 14 10 filan. kalktım. salona gittim. bilgisayarı açtım. dün geceki maçla ilgili bir kaç yorum okudum bir kaç fotografa baktım. gözlerimden bir kaç damla yaş aktı. tutamadım. kalktım. yatağa gittim. yattım adornonun süper sıkıcı kitabını okumaya başladım bırak bu ibnelikleri adorno diyerek kitabı kapatıp uyudum. saat 15 30 filan. pat pat kapıyı vurdular. sinirlendim. biraz bekledim kapıdaki gitsin diye. gitmedi. devam etti vurmaya. kalktım açtım. gel pass çay içiyoruz dedi. gelmiyorum uyyorum dedim. gitti. kapıyı açık bıraktım. kapı açmak istemedim. gittim uyudum. kapı açıldı. komşulardan biri yemek yapmış pişirmek için benim ocağımı seçmiş. zaten başka bir seçenek de yoktu. kalktım ne yemek yaptın dedim. ne cevap verdi ne de ben yemeğe baktım. gittim. uyudum. kapı açık gelip bakarsın dedim uyumadan. uyudum. kapı açıldı. passs kalk hava çok güzel insanlar sokaklarda eğleniyor koşuyor sen neden hala yataktasın kalk sarma saralım yemek yiyelim ne güzel bir gün diye bağırınarak içeri girdi. sen yalancısın git burdan dedim. uyudum. biraz evde gezindi, geldi konuştu, beni uyandırmaya çalıştı. tınmadım. gitti. uyudum. uykuyla uyanıklık arasında gözümün önünden tümerin attığı serbestvuruş geçti mütemadiyen dün geceki küfürlerin aynısını tekrarladım içimden. uykum var. dedim. uyudum. gözlerimi açtım. saat 17 20 filan. artık uyanmalıyım dedim. canım öyle karpuz çekti öyle karpuz çekti ki. sabah uyandığımdan beri hayalini kuruyorum ama yirmi metre ötedeki manava gitmek öyle kolay bir şey değil. epey fikri hazırlık plan proje geliştirdim kafamda. herşey hazırdı. saatimi kurdum. planımı işletmeye başladım. önce tuvalete gidecektim. sonra da apartman kapısından çıkmayı başaracaktım. kapıcıyla karşılaşmamalı müdürü görmemeli bir araptan laf yememeliydim. plan hala tıkır tıkır işliyor . akşam ezanı okunmadan dükkanlar kapanmadan o manavdan içeri girmeliyim diye kendime telkinde bulunuyorum. her planın ilk aşaması hayal kurmaktır. başaracağıma inanıyorum. devasa boyutta bir arap karpuzunu gövdeme indirecek kapasitemin olduğunu biliyor daha da gururlanıyorum. belki manavın on metre ötesindeki markete gidip buz gibi taze ayran bile alabilirim. kendime çok güveniyorum. ama yine uykum geliyor. uyumadan dışarı kaçmalıyım. yoksa bir büyük plan daha çöpe gidecek. korkuyorum. bugün de bu kadar. bugün dediysem saat 17 45 filan."

26 Haziran 2008




 sonra her şey değişir... çok güzel bir şey olur.


yukarıdaki yazıyı, pass yıllar önce yazmış. iki gün önce tesadüfen, hazırlıksız yakalandım yazıya. gerçek, yalın, kederli, mizahi, çok güzel bir yazı. apansızın çıktığından mı karşıma bilmem, biraz ağladım. araya aylar koyarak mektuplaşma trafimiğiz var pass'la. iki gün sonra mektubu, affan ali ferzan'la geldi. bir bebek insana çok doğru bir şey yapanlarda görülen huzur, neşe, sükunet, sıkıntılara dayanma gücü... dahası bir sürü de yetenek verir. hayata yeniden ikna olur, ona güvenmeyi seçer, yola devam edersin. bebek olağan bir mucizedir. 

bana kalırsa annen yıllardır seni bekliyordu... hoşgeldin, ferzan.

12 yorum:

şenay izne ayrıldı dedi ki...

kendiminmiş gibi çok sevinçliyim ben de. ama eğer resimdeki ferzan'sa resim bana atılmadığı için gerçekten kıskanırım.

endiseliperi dedi ki...

evet! ferzan; affan ali ferzan. göz değmesin, çok tatlı bir bebek. kıskanmak yok; hep birlikte sevinelim, diye koydum buraya resmini.

kacakkova dedi ki...

passimizin taci ve emre'nin gözü aydin...affan ali ferzan'da hos gelmis dünyamiza...güzel bebek, bilgisayari cok iyi bilecek ve cok iyi kitaplar okuyacak...annesinin yazilarini da okuyacak, yorumlari falan...hikayelerini bekliyorum ben sahsen...söyle banyo yaptirilirken falan bir fotografi olsunda elimizde koz bulunsun....

endiseliperi dedi ki...

bir bebek sır küpü olarak doğuyor sanki, di mi? üstelik uzunca bir süre de elevermiyor kendini. acaba neler yapmaktan hoşlanacak, yetenekleri ne olacak, karakteri nasıl biçimlenecek?... ben de merakla bekliyorum. pass'tan klasik bir anne bloğu hazırlamasını da istiyoruz:) şu aralar sadece sindirim ve uyku sorunları sözkonusu olabilir ama olsun heyecanla okuruz:)

kaçak, günaydın canım. ben çıkıp şu işleri halledip geleyim. hava serin, bulutlu, çok güzel.sıkılmadan yaparım işleri.

Buket dedi ki...

merhabaaaa,
ne kadar güzel birşey bu. durağan geçen zaman ve yere küçük bir bomba düşmüş :) sağlık ve huzurla büyüsün...

endiseliperi dedi ki...

ooo buket'ciğim, döndün mü tatilden? hoşgeldin.
amin, buket, çok tatlı bir bebek gerçekten de. annesi babasıyla uzun, sağlıklı, mutlu bir hayatı olur, umarım.

özden dedi ki...

bebek sahibi olmak hakkında yazdıklarınız o kadar güzel ki. tam olarak benim hissiyatım. ben de ifade etsem aynen böyle ifade etmek isterdim:) çok hoşuma gitti çok...insanın kaleminin kuvvetli olması ne güzel bir şey.

endiseliperi dedi ki...

çok sağol, özden. ne kadar büyük bir hadise, bebek sahibi olmak bir yandan da... insanı tümden değiştiren, güzel olduğu kadar çok da zorluğu olan. sorumsuzca herkese bebek yapın, demek de olmaz şimdi.

ablam anlatıyor geçenlerde;annemin hafıza ile ilgili sorunu var ve epey de yaşlı zaten, ablam da artık çocuk yapamayacak durumda ya, annem her seferinde ısrar ediyormuş ona, bir çocuk daha yap, diye. ablam da gülmesini zor tutup, denerim, diyormuş:) biz buna çok gülüyoruz. bu da böyle bir anım:p

özden dedi ki...

keşke çocuk yapmanın yaşla bir ilgisi olmasa. hem çocuğu yapmak açısından hem çocuğa uzun yıllar yetmek açısından.insanın ömrü çok çok uzun olsa (yaşla ilgisi olmayan kötü kaderi de dışarda bıraksak) her 10 yılda bir çocuk yapsa :)
fakat hakikaten herkes çocuk yapmasın diye de düşünüyorum. mükemmel çocuk yetiştirmek için falan değil, sevgisiz ve merhametsiz insanlar çocuk sahibi olmasın.

endiseliperi dedi ki...

10 yılda bir, ha! iyiymiş:)bilmem ki özden, son yıllarda insanın yapabileceği en iyi şeylerden birinin çocuk sahibi olmak olduğunu düşünüyorum. yıllar yılı öyle değişti ki bu fikrim aslında. şimdi, belki de yalnızlığa hem bu denli bağlıyken, hem deliler gibi korkuyorumdur bundan. arçil'in hızla büyüyor olması beni dehşete düşürüyordur da ondan çocuk sahibi olmanın çok doğru bir şey olduğunu söylüyorumdur. çok yakın bir arkadaşım vardı. rasyonel ve pratik düşünebilen, hayatı ne dramitize eden ne de ondan olduğundan fazla bir şey bekleyen, basitçe mutlu olmayı bilen bir arkadaşım. çocuk yapmayı hiç düşünmedi. bir saniye bile bu iyi bir fikirmiş gibi gelmedi ona. çok sevdiğim bir arkadaşımdı. çok farklıydık. aynı kitabı okurduk ve o, kitabı on cümle ile özetleyiverirdi. ben tepinirdim üstünde kitabın, onun suyunu çıkarırdım, karakterle özdeşleşirdim, bir satırdan tüm hayat görüşü çıkarmaya kalkardım. o soğukkanlıydı, bense çok heyecanlı. onun çocuk yapmayı düşünmemesi bana olağanüstü gelmiştir hep. insan böylesi bir deneyimden kendini nasıl alıkoyar, nasıl daha azına razı olur, diye düşünürdüm. onun karakterini, hayat anlayışını düşününce bu onun için doğru bir karar. duygusallaşıp bir "hata" ya düşmemesini çok takdir ediyorum. bense, nerdeyse insanın hata yapma imkanının olmasını da, hatalarında kendini tanımasının da olağanüstü olduğunu düşünürüm. çocuk başka tabii. hep söylerim, arçil beni daha insan yapan, oyumu hayattan yana kullanmamı sağlayan, en dertli zamanlarımda yüzümü sahiden güldüren, hayatı şiddetli bir sahicilikle hissetmemi sağlayan... bilmem ki, gördüğün gibi melodrama yatkın biriyim ben. ve insan kendini analiz etmeye kalkıştığında bile çok yalan söyler kendine. dün müydü, pembe geceliğimi çıkarıp, pembe tişörtümü giyip, kadıköy de bir dükkandan pembe toka aldım. kıza, bana sorulsa en nefret ettiğim renk, pembedir derim, dedim. öyledir de. insan kendisi hakkında şaşırtıcı şekilde çok az şey biliyor. keşke bir turnusol kağıdıymışız gibi, batıp çıktığımız olaylardan sonra kendimizi apaçık anlayabileceğimiz bir analiz sistemi olsa. pembeyi seviyorsun, çocuk doğurmak senin cahil annenin öğütlediği bir şeydi ve sen ne kadar eğitilirsen eğitil, ne okursan oku, istersen atom profesörü filan ol, o kadının öğüdünü yerine getirmek, zihninde onun beğeni ölçüsünü hep canlı tutup, zihnindeki onun ilgisini çekmek ya da onunla mücadele etmek için yapıyorsun ne yapıyorsan. git meseleni annenle hallet, ondan sonra bana moby dick hakkında mı ahkam keseceksin, çocuk doğurmanın faziletiyle mi kafa ütüleyeceksin, ondan sonra yap bunları.

demem o ki, herkes çok kendine özgü, karmaşık ve zor zihinsel ve fiziksel koşulların baskısı altında, kendisi için en doğrusunu bulmaya çalışıp uyguluyor aslında. burda benim çıkıp, kimbilir neden, çocuk iy bir şeydir, demem, biraz anlayışsızlık, sığ bir şey sanki. ama işte... ne bileyim... çocuk da harika bir şey. insan onu demeyim, bunu demeyim dese hiç konuşamaz ki. konuşuyoruz.

daldım gittim, uzattım yine. yemek sonrası uykuya dalmak gibi bir huy edindim. uyanınca tuhaf, melankolik ve hassas oluyorum böyle.

Adsız dedi ki...

Sayın Peri,

Blogun sağ tarafında paylaştığınız alıntı şöyle başlıyor;

kahvaltı verilir
bir halk deyişi vardır, rüyaların ertesi sabah aç açına anlatılmaması gerektiği yolunda......

Oysa burada bir halk deyişi değil, halk inanışı veya halk arasındaki yaygın inanışlardan biri ifadesi kullanılmalı.

Sıkıcı bir başöğretmen edası takınmak istemem ama halk deyişleri ve halk inanışları farklı kavramlardır...Ayrıca deyişler kısa cümlelerdir.

Çeviri hatası mıdır bilemem ama bana eksik/yanlış bir kanaat cümlesi gibi geldi..

Selamlar....

endiseliperi dedi ki...

haklısınız. ilk okuduğumda ben de, ee, deyiş nerde o halde, diye düşünmüştüm. dediğiniz gibi "halk inanışı" daha doğru. ama belki benjamin yanlış yazdı; çevirmenin günahını almayalım. belki o da yanlışı aktarıp, doğru tercüme mi yapsa; doğrusunu yazıp yanlış tercüme mi yapsa, diye tereddütler içinde kalıp sonunda buna karar vermiştir. orijinalini görmek lazım.

paylaştığınız için teşekkürler.

selamlar.