Salı, Şubat 7

dostoyevski: ezilmiş ve aşağılanmışlar. ayrıca kahve, ergenlik hali, eşya psikolojisi şu bu...


dört saat uyuduktan sonra tam da uyanma saatim gelmiş gibi yataktan fırlamamın nedeni gün boyu içtiğim kahvelerdir belki, dedim bu sabah. bu bilgiyle gözümü açtım. sanki daha uyurken zihnim az sonra uyanacağını, bunun sağlıklı olmadığını düşünüp taşınmış gibi daha gözümü açarken aklımdaki cümle buydu. kahveyi hazırlarken, bir daha eve kahve sokmayayım, dedim. bir tür tedavi olarak insan, çözemeyeceği sorunları, daha kolay sorunlara tahvil edip, o kolay sorunları çözünce arkadaki devasa sorunu çözmüş gibi rahatlamayı bir yöntem olarak kullanabilir.

gerçi zihin çok evcil bir hadise değil. istediğin kadar düzene sokmaya, kural koymaya, eğip bükmeye çalış, ikna olmadıysa kendi başına iş yapar. kahve almayacağım, diye istediğin kadar  kural koy, sivil bir örgüt olduğunu meydan okuyarak bildirir, istiyorsa o kahveyi bal gibi yutturur sana.  zaten bu sivil sözcüğünün eski karşılığı 'başıbozuk'muş. anadolu'ya turneye çıkmış cambaz kumpanyaları 'başıbozuk 10 kuruş, asker 5 kuruş' diye ilan edermiş duhuliyeyi. sivil toplum örgütü yerine, 'gönüllü kuruluş' demenin daha doğru olduğunu bildiriyor mümtaz soysal. devlete, hükümete ait olmayan, onun kurmadığı anlamında.

 

sabah uyanıp, arçil'i kaldırıncaya kadar okuyorum, müzik dinliyorum, zaman geçiriyorum. istiyorum ki arçil gönüllü olsun uyanmaya... büyük meşakkat. sanki dünyanın düzenini ben kurmuşum gibi yatırırken itiraz, uyandırırken itiraz, boynuna kaşkol dolarken itiraz. 'yağmur yağıyor, şemsiye al,' itiraz! 'dünyaya bir şey satmayan, ona metelik vermek zorunda da değil,' ama eğer bir çocuğun varsa ondan itibaren tüm dünyaya metelik vermen gerekir.  istediğin kadar dünyaya karşı tarafsız, kendi yargısına bağlı, uygun görmediği her kurala meydan okuyarak yaşayan bir gönüllü kuruluş gibi örgütle zihnini. bir güvenlik açığı olarak çocuk dünyayla uzlaşmak için masaya oturtur seni. bir yandan da çocuğun,  gönüllü olarak katılmadığın dünyanın kurallarını kabul etsin diye uğraşman gerekir üstüne üstlük.  çözüm olarak ona sadece bağımsız bir zihin vermenin en iyi çözüm olduğuna karar veririsin. ama bağımsız zihin sana karşı da bağımsızdır. istemiyorsa o şemsiyeyi almaz. hep itiraz.

dünyanın her an her dakika etki bombardımıyla bağımsız bir zihin de mümkün değildir ya. işte, siz nasıl diyorsunuz? (:p) quasi- bağımsızlıkquasi, sözde, demek. victor hugo'nun quasimodo'sundan hatırlayın; sözde insan

belki kahve yerine, kahvenin karaborsaya düştüğü zamanlarda olduğu gibi nohut kahvesi filan içmek sağlıklı olur. bir tür placebo etkisi. ama insan kendi zihnini kandıramaz ki... ilaç yerine şeker aldığını bilmemek zorunda insan. placebo, latince beğeneceksin, demek. nohut kahvesini beğeneceksin! peki. intihar etmeye cesaretinin olmayıp, kiralık katil tutmak gibi biraz. fellik fellik katilinden kaçmaya başlarsın. bir de bakmışsın meğer yaşama tutkuyla bağlısın. kahve mi, kahveyi tercih eden insan mı suçlu? epeyce dindar bir ahpabım var eskilerden. geçen gün, tesadüfler allah'a mahsustur ama tercihi yapmak insana, diye yazmış mektubunun bir yerinde. hmm...

kim suçlu? madem buraya, kiralık katile kadar geldik kahveden - nasıl olduysa artık bu:)- ve böylece sivil mivil de derken -insan zihni böyledir: kendi şaşırtıcı yatağında akar- polisiyeye geldi dayandı konu; bir suçlu aramalıyız. suçlu aramazsak içimiz rahat etmez. ve bir suçlu varsa elbette kurban rolünü kendimize biçeriz. madem böyle oldu, o halde şöyle devam edelim:


bu aralar okuduğum kitapta kahkahayı patlatmama neden olan bir cevabı var bunun.  sevgili redrabbit önerdikten sonra sağdaki kolonda, tina resmine tıkladığınızda bir radyo çıkıyor karşınıza... işte o radyoyu açıyor, sesini kısıyor, kitabımı okuyorum. bilgisayarla bağımı bu radyoyla sınırlamak ve internette, şurda burda zaman öldürmek yerine, kitap okumak için nasıl olduysa kendimi böyle bir keyif haline ikna edebildim.

hangi kitaba elimi attıysam tatsız, yavan bir okumaya dönüşmüştü bu aralar. yarıda kesiyordum. bitmemiş her kitap da cızırtılı bir radyo kanalı gibi zihnimi bulandırıyor, gereksiz bir karmaşa yaratıyordu. sorun, seçtiğim kitaplarda değil de bu aralar kitaba kendini adayamayan zihnimde, diye düşünüp üzülüyordum.


(aa... şu an kahve fincanı altlığını buldum! çok alakasız oldu ama önemli bu.  dün akşam masadan düşürmüştüm. ara tara bulamamıştım.  mutfağa her gelişimde de baktım. yok, yok. düşen bir şeyi yerden anında kaldırmazsak sonra ne olur dünyanın hali. gizemli bir şekilde altlık kayboldu. galiba yanıldım, altlık filan düşmedi de ben öyle sandım, diye karar verdiydim kuşkuyla. ama şimdi size yazarken, bir anda farkettim. tam da pencerenin altına dümdüz, dik bir şekilde, saklanıyor gibi duvara yapışmış altlıkla göz göze geldik. aşkolsun! dedim. bir tür delilik olabilir, nesnelerle konuşmam. insanla olmuyorsa eşyayla konuşuyor insan, demek ki. laptop'un ekranı da bir anda kendiliğinden kararıp, kapanıyor bu aralar -ona sonra geleceğiz. aslında bu yazıya başlama nedenim bizzat bu konuyu konuşmaktı, ama zihnimin tuttuğu ipin ucunu takip ederken, bu konuya gelemeyecek kadar dolambaçlı bir yol izlemeye başladı.   'ayy afedersin' diyorum laptop'a. neyi yanlış yaptım acaba?- kahve fincanı altlığını derhal alıp masaya koyup, gazete üstündeki kahvemi onun üstüne yerleştirdim. şimdi ipin ucu kaçtı, nasıl devam edeceğimi hiç bilemiyorum, iyi mi! bilinç akışı altlık hadisesinin bombardımanına uğradı. ben bir yatakları toplayıp, tina ile oynayıp geleyim ve eğer zihin kendi yolunu bulursa ne ala, öylece devam edelim. olmazsa bu yazıyı çöpe göndereceğiz. görüşürüz umarım birazdan.)
...

 muhtemelen kaldırtacak bu fotoğrafı bana. farkedinceye kadar dursun:)

evet. döndüm. hava çok soğuk. sevimsiz. dün markete uğradığımda bizim manavla hanımlar müdafaa-i hukuk cemiyetinin gizli bir toplantısındaymış gibi, elma kasasının önünde toplaşıp, bir hafta sürecek sibirya soğuklarından bahsediyorlardı. farkındayım, yazı iyice yolunu şaşırdı, kitaba gelmek istiyorum. ne yapsak ki? başka  ipin ucunu yakaldık madem, ordan devam edelim bambaşka bir yazıymış gibi. taammüden yazıları sevmiyorum. zaten iyi de yazamıyorum öyle, katır kutur bir dili oluyor.  uzatıyorum, kusura bakmayın, ama bir süre olmayacağım galiba, sitede uzun bir yazı olsun.

arçil dün akşam tarih çalışıyordu da bu müdafaa-i hukuk cemiyeti ordan. 'adım, RAUF ORBAY olsaydı keşke,' dedi dalgacı evladım, odanın sessizliğine. okuduğum kitaptan başımı kaldırmadan gülümsedim. "ya da ali fuat CEBESOY!' sonra 'başıma hiç, senin adın arçil, benim adım da arçil, senin ismin bundan sonra mustafa arçil olsun, gibi bir şey gelmeyecek. kahraman olmak için hiç şansım yok,' dediğinde kahkahayı patlattım artık. bu sözünün arkasında aslında bana gizli bir sitem var. google'a arkadaşları 'arçil' diye sorunca doğrudan benim sitede onun hakkında yazdığım yazılar görünüyormuş. ismi çok bulunmadığından, başka arçil dosyaları arasında kaybolup gitme şansı bile yokmuş. bundan rahatsız. 'istediğim kadar bahsetmiyorum bile senden diyorum,' ama o, siteyi baştan sonra silmemi istiyor. ağır baskı altında çalışıyorum burda. 'şimdi böyle düşünüyorsun. otuz yaşında burayı okuduğunda çok hoşuna gidecek. hem benim, bizim, hayatımız hakkında istemediğin kadar bilgi bulacaksın,' diyorum, ikna edemiyorum. ergen zihni böyledir, dünyaya meydan okur bir küstahlıkla bakar ve istedikleri hemen şimdi olsun ister. çok severim ergen zihnini. çocukluğun o bizim bildiğimiz dünyada yankısını bulamayan bu nedenle saftirik olduğunu düşündüğümüz, komik doğallığını aşmış; ve fakat henüz sinir bozucu, hesapçı, politik, çıkarcı, kendine çalışır bilgiç, düzenbaz yetişkin dünyasına da girmemiş arafında kavramları kendine özgü nasıl yorumlaması gerektiğiyle karışık, itirazlarla dolu, çok dürüst, çok doğrudan bir alemi vardır zihninin. bir quasi-mantıklı düzene (bu quasi sohbetini hayal meyal hatırlıyorum bir yerden;) sahipmiş gibi olan dünyayı yerle bir edip, yeniden kurmaya cüret edecek kadar enerji ile doludurlar. bayılırım. bir ergenin eleştirisini çok ciddiye alırım. toplumun, kendine özgü, bağımsız olması gerekirken öyle ya da böyle, her durumda büyük sistemlerin baskıcı ve buyurgan bir şekilde ihdas ettiği ailesinden itibaren başıbozukluğu ile 'suçlu'  ilan edilen devrimci asilerdir ergenler. sonra bozulurlar, biz olurlar.

güzeeel. 'suçlu'ya geldik mi yine?:) tali yoldan kavis çizip ana yola bağlanalım tekrar. fena da olmadı; ormandı, dereydi, gözlemecilerdi, dinlene dinlene çıktık otobana yine:) gözümüzü tabelalardan ayırmadan devam edelim bu sefer:




dostoyevski'nin ezilmiş ve aşağılanmışlar kitabında dün akşam nataşa'nın evinde kritik bir tartışma oldu. nataşa'nın çocuksu sevgilisi alyoşa bütün suçu üstlenmek istediğinde nataşa; 'hayır, kendini suçlama alyoşa... başkalarındadır suç... düşmanlarımızda! bütün suç onlarda!..." dedi. (s.205) bunu okuyunca gülümsedim ve hangi konuyu çalıştığını sorduğumda, kongreler bahsini, 'olaylar, olaylar' şeklinde geçiştiren arçil neye güldüğümü sorunca, anlatmaya üşendim; 'otuz yaşına geldiğinde, siteyi okuduğunda anlarsın. siteye yazacağım,' dedim. nataşa'ya güldüm; çünkü bir suçlu varsa bunu kendinde, sevdiklerinde aramayıp da tüm suçu düşmanlara ithaf etmek?... çabayı, gerçeği bulmak yerine, kendine toz kondurmamak için harcamak?... nedir yani? eğri oturup doğru konuşalım, suçun birazı da sende be, nataşa.


ezilmiş ve aşağılanmışlar, tam bir melodram. dostoyevski'nin diğer kitaplarına nazaran kolayca, bir çırpıda okunuyor. derin karakter analizleri, ruhsal hesaplaşmar, ayrıntılı sorgulamalardan ziyade olayların gidişatı merak duygunuzu kışkırtıyor.

dostoyevski sevenleri ilgilendiren bir tarafı da, bu kitabın biyografik özellikler, dostoyevski'nin hayatından yoğun izler taşıması. kitapta üçlü bir aşk hikayesi var. vanya, nataşa'ya aşık. nataşa alyoşa'ya. vanya, nataşa sevdiğine kavuşsun, diye nataşa'ya yardım eder. dostoyevski'nin  ilk karısı maria, dostoyevski ile tatlı, akıllı bir öğretmen olan vergunov arasında kararsız kalmış. dostoyevski de vanya'nın alyoşa için söylediği gibi, vergunov'dan, 'bana kardeşten daha yakın,' diye bahseder. -ne soylu bir dünya! çıkarların çatışması birini düşman ilan etmen için yeterli değil ki.- ayrıca kitaptaki vanya, dostoyevski gibi bir yazar. onun ilk kitabının, insancıklar'ın konusuna birebir benzer bir kitap yazar o da ve belinski benzeri bir eleştirmen tarafından göklere çıkarılır. bu övgüden başı dönüp, çok mutlu olmuş, 'saf ve düşünceli' bir yazardır, vanya da.

ayrıca kitap dostoyevski'nin sonra yazacağı büyük eserlerinin tohumlarını barındırır. bu kitaptaki saf, iyilik dolu alyoşa'dan doğmuştur bana kalırsa budala'daki muhteşem prens mişkin.

kitabın, iyiniyetli, dürüst, masum kahramanları, alyoşa'nın babası prens valkovski gibi ünvan sahibi, para düşkünü insanların entrikaları, gizli planları, yüze gülüp arkadan iş çevirmeleri ile ezilir, aşağılanır, küçümsenirler. alyoşa, babasının onu evlendirmek istediği tatlı katya ile birlikte bazı toplantılara da katılır ve buradan 1860'ların rusya'sının siyasi, düşünsel yapısını sezeriz.

dostoyevski bu kitabı sürgünden sonra yazmış. elbette, sibirya anılarını içeren ölü evinden anılar'dan sonra. ben bilmeden mantıklı bir sıralama yapmışım, ölü evinden anılar kitabından sonra bu kitabı okumakla. dostoyevski sürgündeyken, kırım savaşı kaybedilmiş, nikola I'in otuz yıllık saltanatı sona ermiş, moskova-berlin demiryolu yapılmış ve bunların rus yaşantısına derin etkileri olmuş.  dostoyevski sürgüne gitmeden önce, yani bu kitaptan on yıl kadar önce, rus düşüncesi avrupa'ya ümitle bakıyor. ancak 1848 siyasi karışıklıkları avrupa'yı anında karşı devrime sürükleyince, herzen'in deyişiyle, 'avrupa uyumuyor, avrupa ölmüş." zaten nikola I'in lanetlenişi, kölelerin özgür bırakılışı, sansürün kaldırılışı ile rusya'da ateşli, coşkulu bir reform hareketi görülüyor. liberaller, radikaller, tutucular, hepsi birden aynı dili kullanarak bitkin ve yaşlı avrupa'ya sırt çevirip, taze genç dev rusya'nın aydınlık geleceğine bakıyorlar. işte, dostoyevski sürgünden geldiğinde rusya'da böylesi bir halka bağlılık, köylülüğün yüceltilmesi hadisesi var. eskiden benzer ülküler için insanlar fransa'ya bakarken, şimdi kendilerinde, rus halkında yüceltiyorlar bu ülküyü. nitekim alyoşa katya ile gittiği toplantılardaki ateşli konuşmaları büyük bir saflıkla nataşa'ya anlatırken, bizzat 1861'in rusya'sından bahseder aslında.

dostoyevski'nin diğer kitaplarında insan zihninin basık tavan arasında derin sancılarla dolu sayfalar okurken, bu kitapta nispeten daha ferah feza, daha aydınlık bir hava var. karakterler yine dostoyevski'nin karakterleri, ama biz diğer kitaplarından dostoyevski'nin insan tiplerini bildiğimiz için görece ayrıntısız olması bize yetersiz gelmiyor.



evet. böyle diyip, bitirsek mi artık sohbeti? hah, laptop'un mikrofon girişi bozuk. kendiliğinden kapanıyor ya da kilitleniyor. bakıma mı göndersem acaba, dedim. öyle olursa konuşamayacağız bir süre. süpürgeden sonra şimdi de laptop. acaba ortak elektrik akımıyla aralarında bir sohbet mi dönüyor bunların? topluca isyan planladıkları bir twitter kanalları filan mı var, anlamadım.  yanlış mı kullanıyorum acaba? suç bende mi? çünkü otomobil sahipleri bilir, şoförün kullanma biçimine, nerdeyse onun karakterine göre otomobil çalışma şeklini belirler. bunun bir de adı var galiba. okudum ya bir yerde, hatırlamıyorum şimdi tam. gerçi hep de kullanıcı belirlemez eşya ile ilişkiyi. bazen eşyanın şekli şemali, onu nasıl kullanman gerektiğini emreder sana. bu fincanı kulbundan tutup içmen gerekir. yanarsın. kitabı abajur'un altında tutarsın. ben bu laptop'un hangi kullanma talimatına uymuyorum acaba? çünkü eğer hata bendeyse bunu at başka laptop al, bir süre sonra aynı sorun baş gösterir. acaba bu durumda sorun sevgililerimde değil de bende miydi!? amanın!:) hayır, başkalarındadır suç!... düşmanlarımızda!... :) kitap okumak faydalıdır;)


toplam üç büyük kupa kahve içtiğim yazıda yararlanılan kitaplar:
. dostoyevski, ezilmiş ve aşağılanmışlar, ç. ergin altay, iletişim yayınları.
. e.h. carr, dostoyevski, ç ayhan gerçeker, iletişim yayınları.
. önder şenyapılı, her sözcüğün bir öyküsü var, odtü geliştirme vakfı yayıncılık.
 


66 yorum:

neo dedi ki...

bizim evde de önce ekmek kızartma makinesi, sonra digiturk kutusu, son olarak da modem gitti :) demek kış sonunda elektronik aletlere bi şeyler oluyor.

ne zamandır rus romanı okumak niyetim vardı, dostoyevski'nin bu kitabını bilmiyordum, hemen listeye ekledim.

kendini çok özletme periciğim. arçil'e selamlar. öptüm.

Nehir İda dedi ki...

Resimdeki yakışıklı kardeşin mi:))
Bu arada kaçak hat döşedim artık müzik dinleyebiliyorum şuan radyoyu dinliyorum bayıldım.
İda da Arçil kadar olacak değil mi ahhh.

kara kitap dedi ki...

gerçketen uzun ama çok çok keyifli bir yazı olmuş.nasıl okudum bitirdim anlamadım. :)))

endiseliperi dedi ki...

şimdi marketlerden geldim. kara kış bu akşamdan itibaren kapıda olduğu için erzak depolayım, dedim. ama hiç çıkmasam onbeş gün rahat rahat yaşardık zaten evdekilerle. çatal kültürü kitabında, şimdi her yiyeceğe çok kolay ulaşma imkanına sahipken bile -100 metre içinde 7 büyük market var en azından. olmadı, yemeksepeti.com var- dondurucular, fermuarlı saklama poşetleri icat edip eve yiyecek depolamamızı, eski savaş dönemlerinden bize aktarılmış psikolojiye bağlar. geçen gün gelen erzurumlu ttnet'cilerle konuşurken, nedir bu istanbullu'nun kar şımarıklığı anlamıyorum, dedim. körfez savaşında mutfağına erzak yığıp, geceyi evinin bodrumunda geçiren isveçliler'e benziyor halleri. erzurumlu güldü, aslında biz de erzurum'daydık o savaş sırasında ve epey bir erzak depoladık, dedi. hadi biz neyse, dedim. (onaylama ve yaltaklanma arasındaki sınır ne ince).

ama zaten pek de mantıklı yiyecek almamışım. hep ıvır zıvır. akşama,fırında patatesli mantarlı tavuk but, bulgur pilavı, çorba ve eğer halim kalırsa pırasa yemeği yapacağım.

arçil'le konuştuk dışardayken. servisi arama, ben gelirken minik ses kontrol cihazı alacağım o bozulan kulaklık girişi için ve akşam da format atacağım, virüs programı yükleyeceğim bilgisayarına, dedi. eğer yine de olmazsa kendi bilgisayar tamircisine götürecekmiş. bakalım... arçil hallederse hemen olur da, dışarıya gönderirsek, bir hafta on gün sürer sanırım.

ben de bu arada çıkıp, dostoyevski'nin 'öteki'kitabını alıp, okurum, diye hesap ettim.

cihazlar için de bizim psikolojimiz gibi suçu kışa atmalıyız, emin değilim, neocum. evde bozulan cihaz kadar sinir bozucu bir şey olamaz.

öpüyorum çok seni.
sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

ebruccum,
hmmm!:p
bana benziyor mu oğlum? ben, ne biliim kendi çocuğum olduğundan sanırım, çok yakışıklı, çok, çok komik geliyor bana. çok gülüyorum arçil'e. dün akşam, 'arçil'ciğim sana çok ciddi bir anne öğüdü vereceğim şimdi,' dedim, 'sevgili olarak seçeceğin kızda öncelikle araman gereken meziyet, mizah duygusu olsun.' arçil hiç sevmez böyle kızlarla ilgili sohbeti. 'ya, git işine anne,' dedi:)

ida büyürken bir ara kaçıracaksın birkaç yılı. evet. bir bakmışsın sakal traşı olup, arkadaşlarıyla konsere gidip, gecenin bir yarısı eve geliyor olacak. ne oldu, ne zaman büyüdü, diye sen evde kıvranacaksın o sırada:)

radyo, evet, süper. ben de bayılıyorum. akşam loş ışıkta, kısık sesle, evin huzurunda öyle büyük katkısı oluyor ki iyi müzik yayını yapan bir radyonun. tv'yi kapat, böylece tv'den nefret eden eşinle birlikte müzikl dinleyip sohbet edebilir, okuyabilirsiniz. hem zaman ne kadar verimli geçiyor şaşarsın.

sevgiler, selamlar size.

endiseliperi dedi ki...

ah, kara kitap, bu kadar uzun yazmak elbette riskli, kimse okumaz, diye düşündüm. bölüm bölüm başlıklandırayım, yok ayrı renklerle ayırayım filan dedim ama, bir yandan da sitede bulunsun, bir ara canı sıkılan, vakti bol biri gelip okur, demiştim. öyle sevindim ki böyle düşünmenize şimdi.

çünkü ben kendi başına buyruk zihnimi takip edebilirim -ben bile takip edemedim bu sefer gerçi- de ya siz aynı yolu izlemek istemezseniz, diye de endişelendim.

çok teşekkür ederim, okuyup, üstelik bunu üşenmeden bana yazdığınız için.

sevgiler.

aglea dedi ki...

arçil çok yakışıklıymış, maşallah!

ben nazara inanırım, bazen. arçil'e bakınca da inandığım zamanlardan biri oldu:)

Mavi Balon dedi ki...

Çok şey yazıcaktım ama radyoyu dinlerken zevkle okudum yazdıklarınızı. Dostoyevskiyi şu yaşımda okumaya başlayan ben için -dostoyevskiyi genelde üniversiteli genç kız ve oğlanlara pek yakıştırıyorum garip bi düşünceyle- onunla ilgili tüm yazılar ilgi çekici. evet bende çok zorlanıyorum bazı ofluyorum pofluyorum sıkılıyorum en çokta en başlarda. Hatta böyle poflarken bi akşam eşim "noldu "dedi. "yok bişi dostoyevskiyi okurken bazı böyle oluyorum dedim. "başka yazar okusan" dedi. "yok olmaz dedim zor da olsa sıkılsamda okuycam adam oturmuş yazmış teee ne zamanlardan bana bişiler bırakmış okumalıyım." hatta 2 hafta önce "yer altından notları" ı okumak bari sıkılmadan olsun diye evimin arkasındaki küçük çocuk parkına gidip güneşe karşı oturup okumayı denedim. sonuç çok sevdim kii.. çok da güze okudum. hatta ertesi gün bindiğim izban metroda kahramanın kendini oteldeki veda yemeğine zorla davet ettirip gittiğinde olan konuşmalara gülerken yakaladım :)

Nehir İda dedi ki...

'Öteki' Öteki yayınlardan çıkmış haliyle epey bi başucumda bekledi sonra rafa yerleşti yeniden. Canım çekti akşam tekrar alayım.
Evet benziyor çok çok yakışlıklı hele gözler süper. Off o kıvranma anının hissi kaplayabiliyor her yanımı şimdi bile.
Fringe dışında tv olayı tamamen bitti zaten anten de bozulmuş isabet oldu:)
Hımmm dinginlik değil mi?
Yakışıklı arçile sevgiler ee öpücükler desek öptürmezler de şimdi:) Annesi şöyle gıdıdan öpsün artık benim için de.

UYKUSUZ// UYURGEZER dedi ki...

Oyy..Oğul çok tatlı. Benim de bir oğulcuğum var, kazık kadar oldu gerçi, sakallar makallar, üniversiteye gidiyor ama fırsat buldukça alnından, gıdısından öpücüklere boğmaktan asla vazgeçemeyeceğim sanırım:)) İşteyim. Kaçamak yapayım, şöyle bir bakayım dedim, kimler yazmış diye. Akşama güzel bir yazı ziyafeti bekliyor beni, mutlu oldum şimdi. O yüzden yazıyı okumadan yoruma yazdım, okumadan bile mutlu edebiliyor ne güzel:)))
U(YKSZ)

endiseliperi dedi ki...

ooo agleacım gelmiş. radyoda tunçel gülsoy'un programında bolero çeşitlemeleri var. ben de sanki tam teşekküllü, full dolu bir restorant mutfağındaymışım gibi hızlanıyorum her kreşendoda. bu belki beşinci bolero oldu:)

tavuk butları haşladım, elma dilimi patatesleri kızarttım, manatralrı temizleyip tabağa doldurdum. arçil gelmeden yarım saat önce fırına koyacağım. mercimek çorba düdüklüde. pırasa ve havuçları doğradım. sebzeli bulgur pilavını da son dakikada yapacağım. nasıl hızlı çalıştım, inanamazsın. olup olacağı arçil gelecek ama... şimdi mola verdim.

maşallah, çok teşekkür ederim. ben tarafsız bakamıyorum tabii. bazen onu izlerken göğsümden yukarı bir heyecan yükseliyor, gözlerim doluyor. ama onu inandıramıyorum ne yakışıklı olduğuna.

ben arçil'in tişörtlerine gizlice minik nazar boncukları asayım. ama o zaman iyice dalga geçer artık arçil:)

seni gördüğüme çok sevindim.

sevgiler çok.

endiseliperi dedi ki...

mavi balon, dostoyevski bazı sihinleri çok çabuk kavrar, bazen de epey zorluk çıkarır işte. ben onun ilk kez orta iki'de beyaz geceler kitabını okudum. yazıda demeyi unuttum sanırım, biraz andırır bana kalırsa bu iki kitap birbirini. aynı melodram havası vardır ikisinde de. ödevdi de o nedenle okudum. benim derslerim çok iyiydi, okul birincisiydim. türkçe hocası ile aramız çok, çok iyiydi. ve onun en yüksek notu olan 9'u sürekli almayı başaran ender öğrencilerindendim. ama o ödevime 6 verdi. neden bilmem, çok iyiydi. sanırım, bana hep yaşına uygun kitap oku, derdi de o nedenle. belki de haklıydı. o yaşta balzac okumak yerine jules verne okumam daha doğruydu belki. bende belki de bir edebiyat okuru kibri görürdü de sevmedi bunu. içerlemişim demek ki hala aklımda. ama çok iyiydi. bana, yatılı okula sakın gitme, bir çocuğun sağlıklı yetişmesi için doğru bir ortam değil, diye öğüt verirdi. gittim yine de tabii. sonra lise 2'de karamazof kardeşleri okudum dostoyevski'nin. o andan itibaren zihnim çok değişti, sanki ciddi bir eşiği atlamış gibi oldum. demişimdir yine burada, arçil okumadı hiç dostoyevski ya, biraz hassas bulduğum bir ortam bizim aile,biliyorusnuz işte... bir derinliğin, benim kontrol edemeyeceğim kasvet duygusuyla ruhunu sarması beni epey endişelendirebilirdi. arçil neşeli, mutlu, huzurlu biri. bu halini korumayı çok önemsiyorum ve varsın dostoyevski okumasın. calvino'nun atalarımı zkitabını okuttum mesela. çok severim onu ve arçil'in ruhuna çok uygun.

ne diyeyim, herkes her kitabı okumamalı belki de. okumak istemiyorsa da, zorlamamalı. insan ne yapmak istiyorsa da onu yapmalı. entelektüel dünyanın çok elitist bir despotluğu var. ben şiddetle ve kesinlikle karşıyım buna. çok kızıyorum. ben başka bir dünya bilmediğim için okuyorum. yanlış anlaşılmaması için belki daha konuşmalıyım ama, bu kadar diyeyim.

yeraltından notlar'ı beğenmene çok sevindim. o halde bir kapı aralamışsın; beyaz geceler, ezilmişler'le devam et istiyorsan yavaş yavaş. ama illa da zorunlu değil bu.

anlatabildim mi emin değilim mavi baloncum? ben şu çorbaya bir bakayım.

öpüyorum çok seni. ne tatlısın.
sevgiler çok.

endiseliperi dedi ki...

dün akşam konuştuk kaçak'la 'öteki' romanı hakkında. çok beğeneceğime çok emin. ben de okumayı sabırsızlıkla bekliyorum. evet, bir çok yayınevi tarafından basılmış. kaçak'taki çeviri ve baskı çok iyiymiş. ama unuttum şimdi. hah, iş bankası yayınları'ndan çıkanmış ondaki. kadıköy'de var dükkanları. yerinden alınca da indirim yapıyorlar, idefix'e sipariş vermem şart olmuyor o zaman. kaçak da yazmıştı sanırım 'öteki' kitabı hakkında. onu da okumak lazım. gerçi hangisini okumak daha meşakkatli bilemiyorum şimdi:) şaka şaka kaçak'cım eğer burayı okursan. biraz zor geliyor seni okumak ama epey donanmış hissederek ayrılıyorum ordan sahiden de.

...
teşekkürler, arçil için:) arçil'in bir tek gözleri bana benziyor ama tıpkı annesi derler baskın ifadeyi göz verdiği için:) mersii:p

arçil'i öperim ama dikkatini buraya çekmemek istediğimden (fotoğrafını kaldırtır, diye:)selamını içimden söylerim. evde bazen öpmeme izin veriyor. ama dışarda asla. konuşmuş muyduk bunu seninle? dışarda gayet mesafeli, karşılaşmış iki uzak arkadaş gibiyiz. 'arçil, rica etsem bunu taşır mısın?... acaba mümkün mü şuraya uğramamız,' şeklinde konuşmamız. evde kankayız. ona göre sanki tüm cadde kulak kesilmiş bizi dinliyor:) arslan burçları böyledir.

çok teşekkür ederim. sen ida'nın güzel gözlerinden öp benim için. maşallah çok, çok yakışıklı bir çocuk.

sevgiler, selamlar tekrar.

aglea dedi ki...

ne güzeldir akşam yemeği telaşı, bizde de mercimekli çorba var, bir de patlıcan güveci, ama tencerede güveç bu:)

sevgili endişeliperi, arçil tertemiz yüzlü, güzel bir adam. öyle belli ki, içindeki aydınlık yüzüne vurmuş. "maşallah" demem gerektiğini, hem de özellikle her içten, coşkulu sevdiğim şeye mutlaka demem gerektiğini söylerdi annanem. hatta bana hep dualar öğretirdi. bir de öğrettiği duaları; "hadi bak yağmur yağarken allah duaları geri çevirmez, akşam üstü kabul eder, gece yatarken daha çok kabul eder, ezan okunurken kesin kabul eder" derdi, halbuki düşünürdüm çocuk halimle, günün bütün saatini kabul saati olarak belirlemişti ve ben bunu bir çelişki olarak görmemeye çalışırdım:) ben sonra büyüyünce o duaları filan hep unuttum. "maşallah" demek bile aklımdan çıkar oldu. şimdi hepsini yeniden hatırlıyorum, ve bu çok huzurlu, içimi titretiyor...

allah sizi hiç ayırmasın ve hiç acı göstermesin. sevgiler çok.

endiseliperi dedi ki...

ah, uykusuz, çok sağol. insan hiç bıkmıyor çocuğundan, öpüp koklamaktan.

canım uykusuz çok tatlısın. umarım hayal kırıklığına uğramazsın akşam yorgun argın okurken. uzun da bir yazı... sıkıldığın yerde bırak, lütfen. ben bile ikinci kez okumaya üşendim. umarım beğenirisn.

öpüyorum seni ve ufaklığı:p
sevgiler çok.

endiseliperi dedi ki...

ben de blendırdan geçireceğim şimdi mercimek çorbasını. patlıcan güveç ne güzeldir. ama bizde hiç pişmez. arçil hiç yemez patlıcan. ben özlüyorum ama kendim için yapmıyorum. afiyet olsun size.

...
amin, aglea... ne güzel dilekte bulunmuşsun. gerçekten ben de öyle düşünüyorum arçil hakkında. tembelliği dışında kötü bir huyu yok. ama ne tembellik!:)ben, ölmüş biriyle konuşacaksam zihnimde, niyeyse önce bir fatiha ile kapıyı aralıyorum. her zaman böyleydi. inançsız olduğumu söylediğim üniversite zamanlarımda da, agnostik olduğumu zamanlarda da, şimdi ne olduğu belirsiz şu halimde de. ambulans geçerken, kara kedi gördüğümde mutlaka (amanın! tüm marazi huylarım ortaya çıkıyor:), mezarlıktan geçerken, gazetede 3.sayfayı okurken... demişimdir burada; benim kayınvalidem hafızdı, sıkı sıkı embihlerdi beni, dışarı çıkmadan önce yedi kez sağına, yedi kez soluna, yedi kez yukarıya, yedi kez aşağıya fatiha okumalısın, diye:)

böyle işte. ben yemeğe döneyim tekrar.

sevgiler çok tekrar.

Mavi Balon dedi ki...

Beyaz geceleri geçen sene okudum hemde çok büyük bi zevkle bayıla bayıla resmen. Az sayfalı kitaplarından başladım ki sıkılmayayım..Dün kütüphaneye gittim seçemedim kitap bende turgenyev'in "İlk aşk" kitabını aldım. Pek güzelmiş oda. illa kitap alıyorum bir de Füruzan'ın "sevda dolu bir yaz" ı nı aldım. Yakında İzmirde kitap fuarı olucak bi "Parasız yatılı" kitabını almayı düşünüyorum o zaman. Olmadı kitapçılardan bakarım. İnternetten sipariş vermek istemiyorum kitap dükkanlarının ölmemesini yaşamasını isteyen biri olarak.
Bende akşama barbunya pişirdim. Yanınada bulgur pilavı. turşu ve kırmızı soğan..
Kolay gelsin afiyet olsun..

asliberry dedi ki...

Yaaaa, Peri Arçil delikanlı olmuuuuuş. Ve ben annesi değilim ama bana da çok yakışıklı geliyor. Ayrıca arkadaşlarının adının anlamını google'dan sormaları da çok hoş. Merak uyandırıyor demek ki:) Bence merak uyandıran ismi değil, kendisi. Hiç kimse bir ismin anlamını öğrenmek için googlelamaz, büyük ihtimal facebook'u var mı, bir siteye, foruma üye mi, kendisinin bir web sayfası var mı diye bakıyorlar. Onu daha iyi tanıyabilmek için.

Bu arada annesi ve annesinin bilmiş tombik arkadaşının yorumlarından gına gelen Arçil bu gece sana blogu kaldırman konusunda daha baskıcı davranabilir.

Sakın silme blogunu. Kaldırma ne olur? Arçil'e ve kafanı kurcalayan her şeye direnmelisin. Arkadaşın olduğum için söylemiyorum. Yazmak senin doğal yeteneğin. Şimdi öz diye bir kitap okuyorum. İnsanın kendini kaybettiği veya bulduğu hallerden bahsediyor. Yani öze vardığı hal. Alanda olduğu zaman. Ben eminim sen yazarken kendi alanındasın, özündesin.

İtiraf ediyorum, yazarlardan yaptığın alıntılarla ilgili postlarından çok senin yazılarını okuyorum, seviyorum.

Ay bir itiraf daha ben senin sevdiğin çoğu romanı anlamıyorum da. Ne bileyim kültürüm mü yetmiyor nedir. Başlıkta Conrad varsa tamam diyorum bunu benim için yazmamış:)

endiseliperi dedi ki...

o zaman bu kitabını da zevkle okursun, mavi balon. söz veriyorum, çok beğeneceksin. turgenyev hakkında çok zayıfım. bir tek babalar ve oğullar'ını okudum. duman'ı okudum mu, hatırlamıyorum. çok, çok eskidendi. tekrar okumam, hiç değilse dostoyevski ilişkisi bağlamında tekrar okumam lazım.

füruzan'ın parasız yatılı kitabı öyle güzledir ki, mutlaka al bence de.

ben de çoğu kitabımı kadıköy'den, nispeten küçük bir kitapçı olan penguen'den alıyorum, seninle aynı nedenle. ama bazen idefiks'le kitap fiyatları arasında epey fark oluyor. hele 4-5 kitap almışsam. o zaman biraz düşünüyorum.

oohh, afiyet olsun, çok güzel bir menü. ben üç gündür, üşendiğimden salata yapmıyorum. yoğurt, turşu çıkarıyorum. arçil aradı, geç ve aç gelecekmiş eve. dersanesi geç bitecekmiş bugün. çok yemek yaptım ya, salata da yaparım sanırım.

öpücükler, sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

aslıcıııım, canım arkadaşım. tabii, delikanlı oldu, oğlum sen görmeyeli:) sana da yakışıklı geliyorsa, tamamdır:) biliyorusn sen de yaman da aslan burcu. çok sosyal, çok, sıkı ilişkiler kuran bir burç grubu. çok terbiyeli, nazik ve efendi oluyorlar. bir de çok merhametli, vicdan sahibi. çok sağduyulu ve olgun oluyorlar:) çok övesim varmış oğlumu. beni çileden çıkarıyor zaman zaman, ama kendisine de diyorum onu çok takdir ettiğimi. çok sağol, bitanem.

hiç sezdiremeyeceğim bakalım bloğa yazı yazdığımı. fotoğrafını da masaüstünden kaldırdım. tüm delilleri yok ettim:)

yazmayı seviyorum galiba. üşenmeyip bu kadar uzun yazı döşendiğime göre. mesela avukatlık diyince içim sıkılıyor, mideme sancı giriyor sıkıntıyla. demek ki ya uygun bir işyerinde çalışmadım ya da gerçekten benim yapabileceğim bir meslek değilmiş. yazmakla ilgili işler kolay geliyor. hem bu kadar zevk alıyorsun, hem para kazanıyorsun, inanılmaz.

aslında sevdiğim bir arkadaşım var, o da senin dediğinin aynısı diyor. yazdığın kitaplarla hiç ilgilenmiyorum, yok tina uyandı, kuş uçtu yaz sen sürekli seve seve okuyorum, diyor:)

conrad konusunda beni o kadar tutkulu yapan sanırım türkiye2de pek de tanınmamış olması. bu bana haksızca geldi biraz sanırım. çok seviyorum ama böyle bir taşkınlıkla da yazmış olabilirm. saçmalama, kültür meselesi değil, her yazara ilgi duymak zorunda değilsin ki. mesela japon edebiyatına ilgim hiç yok. neden bilmem. neo yazıyor, çok da hoşlanıyorum o yazdığında, alıp okuyayım diyorum, ama dikkatim anında dağılıp, unutuyorum. elbette bir gün ona da sıra gelecek ama.

siteyi silmemek için ne kadar direndiğimi sen biliyorsun. bundna sonra da silmem herhalde. yazık o kadar yıl yazılmış yazıya. hem ne bileyim, ölmez de yaşarsam, ilerde burayı okumak çok hoşuma gidecektir.

öpüyorum çok seni, yaman'ı. memet2e selamlar çok.

Adsız dedi ki...

endiseliperi'cigim, sana, arcil'e ve tina'ya kocaman bir merhaba!
Arcil cok yakisikli ve iyicil, sefkatli bir cocuk, hem de komik. ( nazara cok inanan biri olarak ben resmini görünce hemen masallah dedim ) burdan okudugumuz kadariyla onu cok seviyoruz. ama ona lahana kürü yaptirma lütfen! bu büyük bir hata olur. sadece düzenli spor yapsa ve normalde aldigi karbonhidrati yariya indirse, icinde seker olan hicbirsey yemese bile iki haftada daha iyi, daha kalici bir sonuc alirsin. "the diet cure" diye harika bir kitap var. hizli zayiflatan diyetlerin zararlarini da anlatiyor. türkcesi var mi bilmiyorum ama zayiflamak isteyenler ve/veya sürekli yorgun olanlar bu kitabi okumalilar.
verdigin radyo linki bugün gercekten hayatimi kurtardi. gercekten!
sevgiler,
kahverengi

endiseliperi dedi ki...

kahverengiciğim, ne güzel sürpriz oldu! merhaba. iyisin umarım.

çok sağol sözlerin için, çok tatlı gerçekten. belki benim göremediğim kötü huyları vardır ama ne bileyim ben, tembel oluşu dışında pek göremiyorum sorun çok şükür. az önce gelebildi eve. hava da buz gibi. sabah zorla bağladığım kaşkolu çantaya koymuş. inatçı evet.

spor için biraz tembel ama bu yaz bir spor salonuna gitse, şekeri tümden kaldırsak, belki makarna olur da yağ eklemem... makarnasız yaşayamaz. ekmek yemez zaten. şimdi kocaman bir bardak fanta içti ama. lahana kürünü ablam önermişti bana. güvenli değil miymiş demek... belki doktora götürüp onun kontrolünde bir şeyler yaparız. ama yazın bunlar. bir sınavlarına girip çıksın da. sonra düşünürüz bunları.

kahverengiciğim ben ne kadar yorulmuşum. sana yazarken arada öyle ekrana dalıp gitmişim. ateşim var ama az, yarına geçer. bugün şöyle sekiz saat uyusam başka bir şey istemem.

geçen gün düşündüm seni. yeni eve geçmeyecek miydin, yanlış mı hatırladım? ne yaptın, yerleşebildin mi, iyi misin, diye.

arada uğrayıp kendinden haber verirsen sevinirim. merak ediyorum. öpüyorum seni. sevgiler.

guguk kuşu dedi ki...

daha az uyumayı çok isterim. çok uyuyan biri değilim ama geceleri ufaklık nedeni ile kaliteli uyuyamadığım için istediğim kadar erken kalkamıyorum. geceleri erken uyumayı seviyorum ama yine aynı ufaklık nedeni ile istediğim saatte yatamıyorum. aslına bakarsan istediğin kaç şeyi yapabiliyorsun diye sorsan cevap vermekte zorlanırım ama istemeyip de yaptığım şeyleri rahatlıkla sıralayabilirim. bir hayalim var saat 12.00 de uyuyup sabah 6.00 da uyanmış olmak, bunu zamanla 5.30 a çekebiliriz. güneşin doğuşunu seyretmenin ilaç gibi geleceğinden eminim. ahh bir de sabah yürüyüşü yapabilsem, güneşin doğuşunu koklayabilsem, kuşların ötüşünü gözlesem, henüz gözünü açmamış bir çiçeği koklasam.....belki böylece zihnimi eğip bükebilirim.
heyyy senin de çillerin var. benim de. arçil benziyor sana:D hiç oğlum olmadığı için onların sorunsallarını anlayamıyorum. zor gibi görünüyor ama ben pek de tolerasnlı bir anne değilim. ancak belki de böyle itirazları olan bir oğlum olsaydı toleranslı bir anne olmakdan gurur duyardım:D
birşeyi kaybettğim ve bulamadığımda manyaklaşyığımı düşünüyorum. aradığım şeyin hayatımdaki önemi inanılmaz boyutlara ulaşıyor onları kaybettiğimde, sabitleşiyorum: bulmalıyım, bulmalıyım, nerde, nerde......çoğunlukla da olması gereken yerden çıkıyor....ama o bulduğum anki hazzı sanırım hayal edebilirsin. mesela bir ara dudak parlatıcımı kaybettim aramadığım delik kalmadı ama parlatıcıyı kaybetmeden önce de çok kıymetliydi benim için yaklaşık 5 yıldır koklayarak kullanıyorum. yok yok yok... kaybetiş olmam mümkün değil. sonunda benim 40 kere baktığım çantaların birinden ortanca kızım buldu he he keyfimden ona güzel bir harçlık verdim:D
ah peri, şu başımdaki önemli şey bi bitse, neler yapacağım nelerrrr, en kalın kitaplara yumulacağım, kızlarla oyunlar oynayacağım, kanaviçe yapacağım, spor yapıp kendimi parçalayıp, ordan kendimi hamam atacağım, evdeki çiçek sayımı arttıracağım, ders notlarımı yeniden düzenleyeceğim.....ah peri bunlar olacak mı birgün.

endiseliperi dedi ki...

sana uzuuun bir cevap yazdım ama uçtu gitti. arçil d eçok yorgun bakamıyor bilgisayara. tekrar yazayım birazını.

sevgili guguk kuşum, hoşgeldin:)
en önemli konudan başlayalım; yüzümdeki çiller. ben onlarla çok uğraştığım için, içimi rahatlatmak amacıyla mı yoksa hakkaten de dediği gibi çok sevimli mi gösteriyor, bilemiyorum ama kaçak hiç kaybolması istiyor. ama bu bir takıntıya dönüştü bende. biliyorsun kozmetikle pek alakam yoktur ama bu çiller gitsizn diye kullanmadığım krem kalmadı. şimdi, internette gördüğüm mavi anemon çiçeğinden yapılmış (adını unuttum şimdi) bir krem sipariş ettim. bir ayda geçecekti güya, ama hala var. şimdi sürmüyorum ama güneşli havalrda dışarı çıkmadan önce 50 koruma dereceli güneş kremi sürüyorum. soldular epey, ama bahar gelsin güneş çıksın eminim bir haftada şenlik başlayacak:) sakın yaptırma diyorlar ama ya kimyasal peeling yaptıracağım ya da artık hiçbir şey yapmayacağım ve böyle çok şirin olduğuma inanacağım:)

güneşin doğuş saatine ayarlasan saati:) bir on dakika yeter. arçil küçükken biz, ikimiz yatardık hep ve her nasılsa güneş doğuşlarında birimizden birimiz uyanır, diğerini uyandırır, güneşi izler, sonra yeniden uyurduk saat çalıncaya kadar:) ben sabahı çok seviyorum. o öğlene kadar miskin miskin yatmaları, baş ağrısıyla uyanmayı ben de çok yaşadım ama sabahın erken saati çok güzel. keşke evet bend e yürüsem. engel yok hiç de, tembel sayılmam ama neden bilmem çıkıp yürümüyorum. bu bahar yapalım o halde gugukkuşu, sen orada ben burada sabahları yürüyelim.

bir şeyi kaybetmek kötü evet:) nerede olduğunu bilsen, tamam orada dursun hiç değilse, dersin ama benim derdim merak, nereye gider? ama ben çok unutkan ve dalgın biriyim. bir çok şeyi kaybettiğim gibi, neyi kaybettiğimi bile hatırlamıyorum bazen. aslında o nedenle anında müdahale etmem gerekiyor, bir hafta sonra ben o altlığı tanımam bile.:)

başındaki önemli şeyi sormuyorum canım. konuşursak canımız daha çok sıkılır, sen de anlattın diye rahatlamazsın, diye. tahminde bulunmaya bile çekiniyorum. ama umarım çabucak, hiç sorun yaşamadan atlatırsın. için aydınlanır, ferahlar, sıra kanaviçe işlemeye gelir:)

öpüyorum hepinizi.
sevgiler çok.

banu dedi ki...

Sevgili peri
ne guzel bir yazi olmus ellerine saglik. Telefondan yazdigim icin olusan bozukluklar icin ozur dilerim. Bahsettigin bu kitabi hic duymamistim. Dostoyevskinin cogu kitabini universitede okudum ve o zamandan beri bir daha okumadim ben. Ama bu kitabini cok merak ettim. Gecenin bu vakti uyandim ne yapsam derken bir kupa sutdoldurup (hamile oldugum icin kahve icemiyorum) yazini ve yorumlarini okudum. Yorum yazmak istedigimde ise elimden biraktigim kupanin icine kafasini sokan kedim likir likir kalan sutumu icti. Simdi de tepemde geziniyor. Gecemizi renklendirdigin icin tesekkurler. Ikimiz de operiz seni. Banu

endiseliperi dedi ki...

günaydın banucum,
çok teşekkür ederim. çok uzun bir yazı, hem de salkım saçak, kimse okumaz, diyordum ya, nasıl sevindim bilemezsin bu nedenle. gecenin bir yarısı uyku tutmayan sana eşlik etmek ayrıca çok sevindirdi beni.

bizim tina da öyle. ona bir kap içinde süt versem içmez. ama ben ne zaman kendime süt alsam, o fincanı kollar, çevresinde döner:)

sütü kaybetmek pahasına yorum yazdığın için ben teşekkür ederim. ben de sizi öperim:)

sevgiler.

guguk kuşu dedi ki...

sevgili peri:
1-kimyasal peeling yaptırma, tecrübeyle sabit, arttırıyor, güneş korıyucu ile iyice korusan bile, minik minikler birleşip yamalar halini alıyor örneğin burum kemerimin üstünde peelingden önce böyle bir leke yoktu. sadece yapılacak şey koruyucunu (en kalitelisini kullan) gerekirse günde 2, 3 hatta yazın 4 kez sürmen. ve çillerin sana sevimlilik kattığını kabul etmen, ki öyle. sen ve ben çilli olmak için yaratılmışız. ahhh evet sorsan ne çare, anlatmak bile istemiyorum. ben böylesi beni gerçekten sıkan şeyleri anlatmaktan hoşlanmmıyorum, konuştukça paniğim depreşiyor ve çok fena bir insanın hayatta kendimi ikna edebilen tek kişi benim, ben edemiyorsam zaten gerisi kulağıma bile girmiyor ama sözüne değer vereceğim az sayıda insanla paylaşabiliyorum zaman zaman, ki sen bunlardan birisin, objektiviten böyle düşünmemi sağlayan ilk madde ikincisi olduğun gibi olman, yani beni rahatlatmak ya da incitmek değil anladığın duruma kendince en uygun yaklaşımı söyleyeceğini bilmem. benim için hep söylediğim gibi "duru" ve fresh bir insansın. senin yanında mutluyum. ama bu birlikte yürüyüş yapma fikri çok hoşuma gitti, hayalini kuararak belki bu süreci daha rahat atlatırım. sorunuma gelince, belki bir gün maille daha uzun anlatırım: doçentliğe başvurdum ve ne yazıkki daha önce yaşanmış kötü bir tecrübem var ve bu bu konuyu kabuslaştırmama neden oldu. kimbilir belki çok önemsiz ama hissttiklerim böyle. ohhhh işte böyle pericim. dün gece yatmadan daha erken kalkmaya karar vermiştim bil. evren benden daha çok önemsedi herhalde konuyu ki, sabah 4.30 da ufaklık ateşle uyandı ve uyumadı ama ben perdeyi açmayı unuttuğum için güneşi yine göremedim. belki yarına:D

endiseliperi dedi ki...

sevgili k.,
mail adresim, evet doğru hatırlıyorsun.

endiseliperi@ymail.com
ya da
endiseliperi@yahoo.com

bir dönem mail konusunda öyle bir üzüntü yaşadım da ondan kaldırmıştım. koyayım ben de siteye adresimi artık.

mailini merakla bekliyorum.

sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

guguk kuşum, şu an çok sıkıcı işlerle uğraşıyorum. gelirim birazdan uzun uzun konuşuruz.

öpüyorum çok seni.
kızlara selam.

ökçe dedi ki...

yazinin sonunu ne tatli baglamissin pericim;)

arçil, hem cok yakisikli olmus hem de artik universiteli havasina da burunmus sanki. dilerim, yil sonunda, istedigi bolume yerlesir de, sevincinize ortak olur ve kutlama yapariz burada.

'burada', diyorum, zira burasi, herkesin cayini, kahvesini, sütünü alip, rahatca bir masaya kurulabildigi sirin bir cafe gibi. (o fotograftaki masaya kuruldum bile ben simdi:p) sen de sadece tina ve arçil'e degil, konuklarina da oyle itinali davraniyorsun ki, huzur arayan bizler, ugramadan edemiyoruz.

cok icten soyluyorum, bunun mukabili keske para da kazanabilsen! sen simdi utangac ve en zarif halinle buna itiraz da edersin ama mutlaka bir yolu olmali ve seni, zaman zaman ruyalarina giren o 'avukatliga donmek mecburiyeti' fikrinden kurtarmaliyiz bir sekilde... ama, nasil?

hayirlisi diyelim simdilik.

bir de soylemeden edemeyecegim, bir kadinin, hem cok anaç bir anne, hem de tutkulu bir asik/sevgili yaninda, istanbul gibi bir metropolde, hayati tek basina idare edebilecegini de gosteriyorsun hepimize. imrenerek, hayranlikla izliyorum seni.

ben, edebi cumleler kuramayan, becerse de utanan biriyim peri;) umarim, duygularimi duzgun aktarabiliyorumdur.

cikmadan, (bloga baktim, bulamadim ama izlemediysen) Andrei Zvyagintsev'in üc filmini tavsiye edecegim. Bu ay Bela Tarr filmlerine baslayacagim, arada izledim bunlari ve cok cok begendim.

The Return (2003)
The Banishment (2007)
Elena (2011)

sevgilerimle

endiseliperi dedi ki...

guguk kuşu,
yok, iki ablamda da çıkmıştı bu güneç çillerinden. ama onlar hiç sıkılmadan istikrarlı bir mücadele ile kurtuldular. ben sanırım, bazı akşamlar sürmüyorum üşenip, öyle yapmamalıyım. ama benim tenim çok hassas, çok ince, masanın köşesine azıcık çarpayım morarır, günlerce de geçmez. belki o nedenle dediğin gibi bu çillerle barışmak lazım. hem ne sevimli:p güneş kremini bir kez sürüp çıkıyorum ben. hani diyorlar ya, dışarı çıkmadan yarım saat önce bir çay kaşığı miktarı kadar sürmek gerekiyor, öyle işte. bakalım.

çok güzel sözler söylemişsin yine, gugukukuşum, valla mahcup oluyorum. umarım öyleyimdir. bir insan hep iyi sıfatlardan müteşekkil değil, bir çok da kötü sıfat sahibi olabilir. bu doğaldır. iyi özelliklerimin yanında mutlaka kötü özelliklerim de vardır. zaten geçen gün demiştin, sadece iyi olduğun için seçilmek, sevilmek çok da sıkıcı bir şeydir:) hayatım o kadar az şeyin tekrarından oluşuyor ki belki zamanın, işlerin, farklı türde karaktere sahip insanların dayattığı bir tavrı alelacele almak zorunda olmadığım için, sadece bu yalıtılmış ortam içinde iyi bir insan oluyorum. mesela baskı altında paralize olup aptallaşabilirim çok kolayca.

tamam o zaman bu bahar yürüyoruz. saatleri ayarlarız. tembellik yapmaya fırsat vermeyiz birbirimize:)

gugukkuşum, aslında çok güzel bir şeye niyetlenmişsin, bu doçentlik hadisesi çok iyi haber. niçin bundan bu kadar endişe yarattın? yok, soru değil bu. iyi olacağını düşün. bak, senin kötü haberine ben çok sevindim. umarım hiç dert ettiğin şeyler olmaz.

ufaklığa çok geçmiş olsun. başka şey değil de ateş çok tedirgin ediyor insanı.öperim ben onun sıcak alnını.

güneş, çok şükür her sabah doğuyor guguk kuşum, bir başka sefere diyelim o halde.

öpüyorum çok seni. geçmiş olsun ufaklığa. kızlara selamlar, sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

ökçecim merhaba:)
. yazının sonu, aslında hepimizin idrak etmesi gereken bir şey. bir ilişkide kimse %100 suçlu ya da suçsuz olmaz. ortadaki 100 puanın varlığında ya d ayokluğunda herkesin payı vardır. yukarda guguk kuşu'na da dedim, insanın doğası da saf iyilikle, iyi özelliklerle dolu değildir. şimdi hep beraber, "masum değiliz hiçbirimiz şarkısını söyleyelim." :) ben orada kişisel değil genel bir doğruya işaret ettim aslında. ama kişiselleştirmek icap ederse... geçen günlerde gerçek hayattan iki arkadaşım da, ayrı ayrı, ne çileli bir ömrün varmış, pericim, dediler. üzüldüm bunu duyduğuma nedense. çileli bir ömür olarak tanımlamak istemem hayatımı. neticede insan kendisi karar veriyorsa, o ilşkinin sorumluluğunu üstlenir. iyi olur kötü olur, ama suçu kadere, düşmanlara atmak?...:) bu benim yapmadığım bir şey. kendi tercih ettiğin her şeyin sorumluluğunu alırsın. bi de benim rahat, huzur, eğlence ölçülerim biraz farklı sanırım. başkasının huzur bulduğu bir ortamda bileklerimi kesecek kadar boğulabilirm. başkasının zor dediği bana hayatımın en derin anlamını bahşediyordur belki. bu anlamda, neye göre çileli, konusu çok tartışılır.

yaşadığım ilişkilerin zorluklarını burda pek konuşmam, biliyorsun. bu iki yıl, tüm hayatımın en mutlu iki yılıydı bir bakıma. yalnızlık, benim şimdi keşfettiğim bir şey değil. yanımda biri varken de ben yalnız başıma hallediyordum işleri. arçil'i ben hep tek başıma büyüttüm, bu meselede, bir derdimi yanımda olma sorumluluğuyla kolaylayan kimse yoktu ki, şimdi yalnızlığı bu anlamda sorgulayayım. yalnızlık benim genel meselem hep. ruhsal meselem. çocuğun hasta olduğunda kardeşinin değil de sokakta birinin ilgisi daha içtense, arkadaşım dediğin sana hep dert tasa veriyor, sıradan merhabalaştığın biri neşeni kollamaya daha dikkat ediyorsa ne bileyim... ben ezbere bakmam hiçbir ilişkiye. bir ihlale kadar çok yumuşak, sevecen biriyimdir, ama sonra çok katı bir insan olurum. kalbimin kırıldığı yer ilişkiyi doğallığıyla sürdürmemi engelliyorsa tatsızlaşırım. yapmacık davranamam. kredim çok boldur, çok keyif bağışlarım, çok onaylarım sevdiğim insanı, deli gibi özveriliyimdir, küçük incinmeleri de takmam. ama ciddi bir şekilde kırıldığım zaman, olmamış gibi yapamadığım zaman, alttan alamadığım zaman, o ilişki şekilsizleşir, ucubeleşir. öyle bir kırgınlık yaşamadığın zamanda da bir ilişkiyi tüm zorluklarına rağmen, herkesin imkansız görmesine rağmen sürdürürsün. işini bilmez, hayatın konforuna saadetine bağlamamış bir budala gibi görünüyor olabilirim. ama benim zihnim böyle işler. ölçüsü, denklemi biraz farklı sanıyorum. her şey insanın karakterini ortaya koyar. içinde bulunduğu ortamı, koşulları bir durumdur. bu durumlar içinde karakteri ölçüsündeki düşünme biçimi, tavır alma hali, hareket tarzı çeker beni. yoksa bir insanı güzel evi, kara gözü için tercih etmezsin. uzun konuştum ama bilmem ki sen de damardan sormuşsun. ondan. idare edilmem kolay görünür ama zor biriyim ben. arkadaşlara da hak vermek lazım şimdi:)

(yayınlamadı. ikiye bölüyorum.)

endiseliperi dedi ki...

özetle şimdi çok iyiyim. iş konusu önemli. ama aslında arçil'in üniversite hayatının başlamasına da ertelediğim bir plan bu. evi filan da taşımam lazım. her yere çok uzak burası. ondan da gelişmeler böyle bir hal aldı. özetle biraz ertelemiş durumdayım her şeyi. ama endişeleyim de, hazır olduğumda bir gelişme de olsun istiyorum. umarım bir şeyler olur ve aslı'cığımın da dediği gibi yazmakla ilgili bir iş olur.

ben edebi cümleleri pek sevmem aslında. dostoyevski de conrad da çok sade yazar. iyi yazarlar edebiyat(!) yapmaz. gayet güzel anlatmışsın bence.

a. zvyagintsev çok sevdiğim bir yönetmen. bu dediğin üç filmi de izledim. dönüş filmini dört kez filan izlemişimdir. hayret, yazmamış mıyım siteye. demek sizeher şeyi de anlatmıyorum, ökçecim;) zvyagintsevi kıskançlıkla kendime saklamışım.

şimdi biraz tedirgin oldum yukarda yazdıklarımdan. ben aslınd akendini doğru dürüst, net bir şekilde bilen biri değilim. "ben çok sert, katı biriyim," dediğimde kaçak şaşırır mesela. ama belki de üç bin kilometreye hiçbir buz dayanmıyor, eriyordur;)

öpüyorum çok seni. benim için kaygılanmanı çok takdir ettiğimi, dikkat ettiğimi de bil.

sevgiler.

Adsız dedi ki...

sabah yazdiklarim yok oldu :(
endiselipericigim, iyiyim, tesekkür ederim diye yazmistim. kötüydüm aslinda bir süredir, neden, cünki demirim düsmüstü, damardan serumla bayaa bir demir veriyorlar bana o zaman, bir ay sonra hayata dönüyorum. iste simdi bir ay oldu. kis her zaman zor geciyor, ben de hep bahari bekliyorum kis boyunca. aylari, haftalari, günleri sayiyorum. bi de bir kac gün sonra 40 yasinda olacagim, iste, ne desem bilmem ki. artik genc olmamaya hem alistim artik, hem de bir türlü alisamiyorum.
umarim sen bugün daha iyisindir. sekiz saat uyuyabildin mi? mutfakta üsütüyor olabilir misin?
ben de yaziyi cok sevdim. bu tür yazilarini her zaman zevkle okuyorum. sen bir grafiker gibi tasarim da yapiyorsun ya, uzun yazilari okumak hic de zor olmuyor. ama, ben de conrad yazilarini okuyamiyorum. cünki hic okumadim conrad, tanimiyorum.
ha, yeni ev konusunda beni baskasiyla karistirdin galiba. aslinda öyle bir mesele var, teorik olarak, ama bahsettigimi sanmiyorum.
öpüyorum seni,
kahverengi

ökçe dedi ki...

cevabin icin tesekkur ederim. birkac kez okurum kesin;)

gecen yil, ince ince kitaplardan, epeyi kadin biyografisi okudum (lou, 68'in kadinlari, colette, ayse kulin vs vs.)hicbirinin hayati seninki kadar etkilemedi beni.

o arkadasinin dediklerine katilmiyorum. aksine, dedigim gibi, imrendirici derecede dingin, huzurlu ve guzel bir hayatin var. dilerim, daha da guzellesir.

ben de seni cok öpüyorum..

endiseliperi dedi ki...

kahverengiciğim,
hay allah ya, çok üzüldüm. çünkü bu demir hadisesi önemli. kadınlarda demirin hep düşme riski var ve mesela ben kadınlara yönelik hazırlanmış vitaminin diğerlerinden farkını sorduğumda, demir oranı yüksek, demişti. demiri hep dengede tutmanın bir yolu yok mu acaba? vejeteryan mısın? değilse kırmızı et yemen lazım. ama öyleyse yumurta, pekmez... sen daha iyi bilirsin tabii. yemeklerde taze sıkılmış portakal suyu da öneriliyor.

belki kışı zor geçirmemizin nedeni demir eksikliği nedeniyledir. daha çok üşüyoruz doğal olarak. ben sabahları tahin pekmez yemeye çalışıyorum, bir kaç cevizle birlikte. annem gençliğinde çok güzelmiş de, yanağından kan damlarmış da, güzellik sırrı sorulduğunda, her sabah yarım çay bardağı pekmez içtiğini söylermiş:) annem için güzellik önemli mevzuu. ama ingiliz dramalarını da izliyorum, orda da öyle; bir kadını değerlendirmenin tek ölçüsü güzellik köylü dünyasında.

bu sabah bazı tatsız şeyler oldu, arçil'le ilgili. aklıma ilk gelen de 'sitede kim maşallah demedi çocuğuma!' oldu:) şakayla düşündüm bunu ama ilk aklıma gelen bu oldu valla:) onlarla uğraştım, dışardaydım, moralim de azıcık bozuldu. sonra bir takım işler vs. sabah 7 gibi kalmıştım. ama öğleden sonra uzanıp dinleneyim, okuyayım derken uyuyakalmışım. bu aralar bir dağa tırmanma, merdiven çıkma rüyaları görüyorum nedense. bi de ekmek arasında kalınca bir biftek sandiviç yadım. kırmızı et pek yemem, kolesterol var zaten ben de, yememem lazım. hem öyle kokusundan filan da huylanırım. öyle de düşünüyorum. ama yedim rüyamda.

iki saat uyumuşum. tina da kucağıma kıvrılmış. bu aralar tina pek yüz vermiyor. oyun oynuyoruz, oyuna çağırıyor ama tırmalıyor. çünkü kendisini kaşırken çenesini yaralamış biraz. bi kere ona göre bu benim suçum. evet, tina'nın kafası böyle çalışır. sonra oraya bepanten sürmek istiyorum, bu da benim suçum. tina kuru mama, whiskas filan hiç sevmiyor, ama sevse ne kolay olacak diye düşünüp goody adında bir mama almıştım dün. aklıma geldi verdim. çok hoşuna gitti. sanırım, bana teşekkür etmek için geldi kucağıma. şimdi de arkamda şekerleme yapıyor.

yazılardaki grafikten kastın konuların birbiriyle ilişkilenme şekli ile ilgili sanırım. teşekkür ederim. ben biriyle konuşurken konuşmayı bir grafik olarak da tahayyül ederim. daireden oklar çıkar. üçgen içinde üçgenlere bölünür, helezonik konuşma olur, merkez dairedeki konuyu destekleyecek şekilde çevresinde daireler oluşur ve her daireden merkeze yollar açılır. tenis oynamak gibi konuşmalar vardır. bazı konuşmalarda karşımda sadece sivri dişli bir ağız olur ve cümleler beni ısırıyor gibi canım acır. hastalanmış gibi gidip uyumak isterim sonra.

öpüyorum ben de seni.
sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

ökçe,
çok teşekkür ederim. ne büyük bir övgü bu. umarım baş edebileceğimden, taşıyamayacağımdan büyük bir sorun yaşamam. yoksa sorunsuz hayat olmaz, yaşayıp gidiyoruz işte.

çok teşekkür ederim. çok duygulandım, gerçekten.

öpüyorum seni. sevgiler.

Adsız dedi ki...

pericim,
yok hayir vejeteryan degilim, ama haklisin daha dikkatli olmam lazim yiyecekler konusunda. demireksikligi berbat birsey gercekten. herkeste degisik semptomlari oluyor, bende hem fiziksel hem zihinsel bir yorgunluk oluyor. ama allahtan sorunun bu oldugunu tesbit ettim sonunda cünki yillarca bütün doktorlar psikolojik deyip duruyorlardi. doktorlarin cogu cok ama cok cahiller. antidepresan vermeden önce demir vermeyi düsünemiyorlar.

cok üzüldüm, arcil'e, basina kötü bir sey gelmemistir umarim, kaza falan? canim ya, umarim iyidir simdi.
ben dün biraz telaslandim aslinda, cocuga nazar degecek diye, cidden.
ama ayrica, o rahatsiz oluyorsa, arkadaslarindan dolayi, ne diyecegimi pek bilemiyorum burada aslinda ama, anliyorum onu ben. o yasta cok önemli olabiliyor böyle seyler.
tina hanima, sana ve arcil'e sevgiler
kahve.

dgül dedi ki...

Perimmm...
İşle güçle pek bir yoğunlaşmıştım son zamanlar; azıcık da izin kullanıp; anneciğimin yanına kaçıverdim hem yorgunluğumu, hem oğlumun tatilini bahane edip... O yüzden birikmiş yazılarını okuyacağım yine sondan geriye; hiç acele etmeden hem..
Ne kadar özlediğimi anla sen ki; uzun dediğin yazını bir solukta okuyuverdim ben; hem geri dönüp bir kaç kez daha okudum bazı cümlelerini.. Çok beğendim yine; bağlantısızmış gibi görünen eklemeleri o kadar yumuşacık bağlamışsın ki ana temaya; mükemmel bir örgü oluşturmuş bence... Dostoyevski'nin bu kitabını okumamıştım ben; Ölü Evinden Anılar'ı da... Ama hayranıyımdır dilinin, anlatımının, çok güçlü ruh tasvirlerinin... Hafızamdaki sıralamaya ekledim şimdi okunmak üzere.. Kayseri'deyken çok dilemişim ki; Hamsun'un Göçebe kitabı çıktı karşıma aniden abimlerde; buldumcuk misali sevinip ona başladım hemen; henüz ikinci romanı yarıladım; Hüzünlü Havalar'ı... Ama nasıl hayran oluyorum okurken... Üniversiteye yeni başladığım yıllarda okumuştum Açlık'ı; aynı hayranlıkla, ve bu kitapla birlikte sanki o günlerime de dönmüş hissetmekteyim kendimi, ne gariptir..
Seni çok sevdiğimden; Arçil'i de kendi oğlumla özdeşleştirmekteyim galiba ben; hele sen O'ndan böyle sanki gözlerin dolarcasına tatlı bahsederken; fotoğrafı da görür görmez aynı benzer etkiyi yaratıyor bende; şefkatle gülümseyerek; maşallah diyorum O'na hemen, sanki gözlerimin dolduğunu O da görmüş de; bundan utanıvermişim gibi.. Sen anlarsın işte ancak bu halimi; "gerçek" anne olan anlar; quasi-anneler değil... ;)
Özlemle öpüyorum seni; yuvandaki huzur ve mutluluk artsın, hiç eksilmesin canım Perim...

endiseliperi dedi ki...

evet tabii, insan bir şey düşünemiyor, dalgınlaşıyor, odaklanamıyor soruna. hem halsiz olup bir de işi olunca sinirleri bozuluyor. hepsinin nedeni topu topu demir oysa. sevindim, demek ki teşhis edildiyse sorunkalmayacaktır demek bu. ne geldi şimdi aklıma, üniversitede yurtta kalırken bir kız vardı, "hay allah yarın sınavım var ama regl oldum, başarılı olamayacağım işte," diye endişelenirdi de, ben ne alaka ya, diyip gülerdim. ama insan regl olunca vücudunda demir eksikliği oluyor ve dikkati dağılıyor. kız haklıymış, şimdi şu dakikada anlayıp ona hak veriyorum.

yok yok, kaza değil. sabah çok kötü bir hava vardı. kar yağıyor, fırtına onu savuruyor filan. soğuktu da. bizim bu semt, dağın başında olduğundan istanbul'dan birkaç derece daha soğuk olur her zaman. arçil de yatmadan önce duş almıştı. baktım sanki hala saç dipleri nemli. staj yaptığı şirkete göndermeyeyim evladımı, diye düşündüm. ama ben karlı günlerde bunu çok yapıyorum ve şirketi yine bilgilendirmek için aradığımda, hayır, rapor lazım, dilekçe lazım, şu bu. insiyatif sahibi olmayan, iktidar alanına körü körüne bağlı, pimpirikli kadın yönetici. çıktık rapor aldık. şimdi dilekçe hazırlayacağım. yarın okuldan mühür imza alınacak. ayrıca bir savunma dilekçesi vs. ayrıca bir iki sıkıcı iş daha vardı. zaten kar, soğuk. bir arkadaşımı aramam lazım, aramadım. bazen kolay konuşamıyorum ben de. özellikle telefon konuşmasından hoşlanmıyorum. mektup yazarak halletsem, olurdu o. yakında ses tellerim evrim geçirip yok olacak.

ergenlerin çok hassas olduğunu biliyorum. ama onu rencide, ihlal edecek bir şey de yok burada.

tina hanım, arçil ve benden de sana sevgiler çok. geçmiş olsun diliyoruz.

endiseliperi dedi ki...

demetciğimm:) hoşgeldin. ben de nerelerdesin diyordum, inan bana. sen kayseri'de annenin yanında güzel güzle mantılar, yaprak sarmalar yemişsindir şimdi:)

çok teşekkür ederim. beğenmişsin yazıyı. kısa yazmayı beceremiyorum bu aralar. bir oturunca aklıma ne geliyorsa yazıyorum işte:)

knut hamsun'ın göçbesi'ni ben önceki yıl okudum sanırım ya da geçen yıl mı, yalan olmasın şimdi. çok beğenmiştim.

arçil şimdi karşımda bir yakın arkadaşı var onunla skype'da konuşup kahkahalar atıyor şimdi. zor bela üç saat ders çalıştırabildim gün boyunca. ne dil dökmeler, öğütler... ancak bu kadar.

kimin iyi anne kimin kötü anne olduğu çok tartışılır, demet'ciğim. ben muhtemelen iyi bir eğitim veremiyorum. "herhangi bir konuda ikna edemiyorum sanki seni", dedim bugün. "benim yargıma değil de illa neden kendi yargına güveniyorsun, anlamıyorum. ben konuşurken baş sallıyorsun, bir tartışma içinde bulunmuyorsun, anlamış görünüyorsun, ama sonunda kendi bildiğini yapıyorsun. konuşmanın bir etkisi olmuyor. sadece ben içimdekini diyerek rahatlamış oluyorum." neticede ben konuştum, o baş salladı. üzüldün mü yoksa, diye sordum. meyve soyup getirdim. her şey eskisi gibi devam ediyor kısaca:) bir anne çok sert görünebilir ama çocuğunu da hayatın zorluklarına hazırlayabilir. yöntemi budur. ve muhtemelen de doğrusu budur. dışardan bakıp anneyi çok sert diye yargılamak da doğru olmaz. hem biraz da çocuğa bağlı, çok sağlıklı ortamlarda, dikkatle büyütmeye çalışır ebeveyn, nasıl olursa, onun dikkatini kötü şeyler çekebilir hayatta ki, allah korusun, çok fena olabilir öylesi de. heyecanlı bir serüven yani çocuk yetiştirmek. neyse demet'ciğim, seni görünce sevindim de konuştum ben de öyle.

tekrar hoşgelmişsin evine. işe dönmeden biraz da dinlenmeye vaktin vardır umarım.

öpüyorum ben de seni çok.

sevgiler.

dgül dedi ki...

Canım Perimmm, çok teşekkür ederimmm, aklından geçivermek ne güzelll...
Doğrusu ya; beslendim hem bedenen, hem ruhen Kayseri'de; zaten mevcut kiloma bolca kattığım kilolar bile görünmedi gözüme.. ;)
Annelik hakkında yazdığın cümlelere de katılıyorum birebir; hem zor hem de emekliliği dahi olmayan bir meslek; ahh ne zordur onları ellerindeki en kıymetli zamanları israf etmemeleri için, azıcık olsun ikna edebilmek... Ama öyle hissediliyor işte galiba o yaşlarda; en doğruya artık(!) kesinlikle ulaştıkları zamanlarmış gibi hissediliyor... Çok sıkma sen canını, elinden geleni yapacaktır illaki eninde sonunda; belki O'nun açısından en doğru zamanda...
Gerçek annelikten kastım da bundan ibaret idi zaten benim, O'nun için; en iyisini isteyebilmek ve bu uğurda elinden gelen, imkanlarınca her türlü desteği verebilmek... Daha ne olsun ki...
Ahh, burada dinlenmeye hiç vaktim olamadı ne yazık ki, Pazar gecesi dönüp, sabah iş başı yaptım hemen, hem yine birikmiş bir dolu dosya yığılı masamda...
Teşekkür ediyorum sıcacık karşılaman için, bolca sevgilerimi yolluyorum ben de sana...

endiseliperi dedi ki...

kahverengi,
unutmuşum demeyi; 40 yaş yaşlanmak demek olur mu hiç! amanın:)hiç değil. sakın bunu düşünüp üzülme. insan aslında zor büyüyor, ben daha yeni yeni idrak ediyorum çoğu şeyi. bunu demeyi unutmuşum da ondan sıkıldığım bir filmden dönüp sana geldim. şimdiden çok kutluyorum yeni yaşını; sağlıklı, mutlu, içinden neşe taşan günler diliyorum bu yıl senin için.

sevgiler çok.

endiseliperi dedi ki...

demet'ciğim çok kolay gelsin sana. dinlenmiş, anneni görmüş oldun ya, hiç zorlanmadan geçer iş.

yok sıkmıyorum da, sınav için ondan daha çok endişeleniyorum. onun bu kendine çok güvenli hali, beni biraz endişelendiriyor. o kadar yoksa.

öpücükler, sevgiler.

serpil dedi ki...

Pericim, Penguen'in ilk açıldığı zamanı hatırladım şimdi, hatta indirim kartı vermişlerdi hep oradan alışveriş yaptığım için, o zaman Bahariye'de bir pasaj içindeydi, sonradan şimdiki yerine taşındı, ben de çok severim o kitabevini, ayak izlerimiz hep aynı yerlerde demek ki :)
Öpüyorum Arçil'i, Tina'yı ve seni.

Adsız dedi ki...

peri, cok tesekkür ederim güzel dileklerin icin.
öpüyorum seni,
k.

endiseliperi dedi ki...

serpil'ciğim, ne sevindim seni gördüğüme. umarım iyisin.
ben o kadar da kadıköylü olmadığım için eski halini bilmiyorum. şimdiki penguen bana, ankara'daki kitapçıları hatırlatıyor biraz da ondan seviyorum. o loşluğu, sakinliği, görevlilerinin hali...

bir gün karşılacağız demektir bu:) ama ben evden daha sık çıkmalıyım bunun için. bankaya uğramam lazım diğer kredi kartının son ödeme tarihi geliyor. ama bu kar gözümü o kadar korkutuyor, yolda geçen zamandan öyle ızdırap duyuyorum ki, hep erteliyorum.

biz de seni çok öpüyor,
sevgilerimizi yolluyoruz.

endiseliperi dedi ki...

ka'cığım, kar ve fırtına var şu an burada. zaman, mevsimlerle çok farkedilir şekilde şu pencerenin önünden akıp gidiyor sanki. bir süre sonra pırıl pırıl, masmavi bir gökyüzü olacak, kuşlar uçup duracak, ne oluyorsa, hemen şu pencerenin önünde oluyor sanki.

doğumgününde trene binecek misin? pencereden bakacak mısın acaba? bana çok büyülü geliyor o halin.

sevgiler çok.

passiveapathetic dedi ki...

Günaydın Peri, nasılsın?

Günaydın dedim ya, kaç saat oldu aslında uyanalı. Hayata karışmaya yeni karar verdim de ondan günaydın diyorum. Kara uyanmak kadar güzel bir şey yok, değil mi? Kafam dağınık biraz, biraz da keyifsizim, parça parça yazıyorum o yüzden.

Yazını tam da sevdiğim birileri uzun uzun yazmış olsa da okusam diye içimden geçirdiğim bir zamanda gördüm, iyi oldu, kahvemi elime aldım, koltuğuma kurulup okudum. Dostoyevski melodram derken hemen altına koyduğun resmi görünce kahkahayı bıraktım. Geçen sene bu zamanlardı değil mi, seni Puck'a benzetişim aklıma geldi, daha çok güldüm. :)

Sabah yataktan çıkmadan kitap okudum, rüzgar uğulduyordu dışarda. Şimdi de bir yandan çorba içip Ah Güzel İstanbul'u izliyorum, bir arkadaşım tavsiye etti, daha önce hiç izlememiştim. Çocuksuluk, beceriksizlik ve derme çatmalık ve her şeye rağmen eskilerden gelen bir oturmuşluğun hafif izleri var bu filmde. Kadın - erkek meselelerinin hastalığına hiç girmeyeceğim, keyfimiz kaçmasın. Ayla Algan'ı pek severim de oyuncu olarak değil, insan olarak. Elbette çok iyi bir oyuncu, sesi yüzü o kadar fazla, o kadar baskın ki yaptığı her rolün önüne geçiyor sanki. Garibanlık edebiyatı hoşuma gitmiyor, kimseye acımak üzülmek istemiyorum film izlerken. Onun için gayet yüzeysel, sabun köpüğü, iddiasız yahut tek iddiası eğlendirmek olan filmlerden hoşlanıyorum, şimdi başladım diye bitirmek zorunda hissediyorum kendimi ama, bu filmden sonra hemen Ayhan Işıklı Belgin Doruklu bir komedi filmi açacağım yahut Rock Hudsonlı Doris Dayli :) Geçenlerde Neo'yla da konuşmuştuk, gerçekten güzel romantik komediler yapılmıyor artık diye. Kim var iyi yenilerden, Billy Crystal ve Woody Allen'ı yeni saymazsak eğer?

Aslında Miyazaki'nin yeni filmini izlemeye geldim buraya, sende linki vardı diye hatırlıyorum ama durur mu canım onca zaman, tabii yerine bir sürü yeni film gelmiş.

Ben filmime geri döneyim. Sabırla bitmesini bekleyip sonra da kendime salep yapayım. Kar bir acayip, dökülür gibi yağıyor, şaşıyorum.

Sevgilerimle Peri.

Adsız dedi ki...

peri, bence, bir insanin pencereden bakinca ne gördügü, gündelik hayatin ennn önemli ayrintisidir. bu herseyi etkiler, degistirir. pencerene yakin bir agac varsa, hayatin bambaska olur. ve zaman mevsimlerle pencereden akar, evet, ne güzel bu.
simdi yariyil tatili, trene binmeyecegim yani dogumgünümde. ama gercekten bazen cok büyülü oluyor. sonbaharda mesela, kiarostaminin bir filmini seyrediyordum trende. film baharda, iranin bir köyünde geciyordu. trenin penceresinden hizla akan sonbahar da o kadar güzeldi ki hangisine bakacagimi sasirmistim.
bir kere de cok erken bir saatte kosa kosa yetismistim trene. hava daha aydinlanmamisti, lapa lapa kar yagiyordu. garda biri noel sarkilari caliyordu. trenin penceresinden gördügüm bembeyaz bir geceydi, ama tek tük eski sokak lambalari cok uzaklardan bile seciliyordu.
ka.
( orhan pamuk'u hatirlatiyor ama gene de hosuma gitti benim bu ka.)

endiseliperi dedi ki...

günaydın pa'cığım:)
nasılım acaba? sabah karı görünce mutlu oldum mu? hayır. çünkü sabırsızlanıyorum artık, bahar gelsin istiyorum. her kar yağışında baharın gelmesine daha çook varmış gibi hissediyorum. sabah yine erkenden uyandım ama, direttim, uyumaya çalıştım ve geç vakte kadar uyudum. arçil'i de okula filan göndermedim:) bu havada okul mu olurmuş, canım! insan miskin miskin yatmalı. büyük kahvaltı hazırladım, oğlumla kahvaltı ettik güzelce. şimdi dışarı çıkacağım sıkıca giyinip. markete gideyim istiyorum akşam yemek için. yoksa çıkmasam da erişteli yeşil mercimek yemeği mi yapsam diyorum ya, arçil'e bir danışırım şimdi. o elbette, makarna isteyecektir:)

hmm.. puck konuşmamızı hatırladım:)

ee, güzle bir gün geçiriyorsun sen. çorba içip ah güzel istanbul izlemek kadar keyifli ne olabilir. hem dışarda sevdiğin gibi kar yağarken... o filmi çocukken izlemiştim. şarkısını çok sevmiştim: "ben bir küçük cezveyim, elden ele gezmeyim. verin benim yarimi, boynu bükük gezmeyim." acıklı bir şarkı. film güzeldi diye hatırlıyorum. ayla algan hakkında dediğin her şeye katılıyorum. yüzüne bakınca bir tür kamaşma ile içinde bulunduğu filme yabancılaşıyoruz sanki, dediğin gibi sadece yüzü ön planda oluyor.

acıklı hikayeler benim de hoşuma gitmiyor bu aralar. çok kaçıyorum onlardan. az önce ayşegül msn'den corinna corinna2yı izledin mi, diye yazdı. izle bak, mutlu eden bir film, dedi:) sanırım herkes bu havada.

aşırıcılar filmini google'a sorarsan seni yönlendirir. bana kalırsa her şeyi bırak, onu izle derim. ben şimdi, yeniden izleyebilirim hatta. ama rock hudson'li doris day'li film bulursan, adresini bana da söylersen ben de izlerim. çok severim o filmleri. rock hudson'ın miyop gözlerini kısıp gülmesi ne tatlıdır.

hadi sen salep yap kendine. ben de markete bakayım, salep varsa alayım. iyi aklıma getirdin.kestane vardı evde ama beğenmedim onu, şöyle başka cins bir kestane bulursam, ondan da alayım. bugün tüm ev keyif halindeyiz:)

öpüyorum çok seni.
sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

çok haklısın, ka'cığım. ben de bir arkadaşım yeni bir eve taşındığında ilk sorduğum soru (duvarları ne renk boyayacaksından sonra) "manzarası ne?" olur. bir evi de aynı mantıkla dizayn etmemizi önerirler aslında. eve girdiğinde gördüğün tablo, en çok bulunduğun ortama kitaplık koymak, mutfakta yararlı yiyecekleri hemen görünür yere yerleştirmek...

şimdi sen anlatırken bile nasıl hoşuma gitti o tren görüntüleri. bir film izliyor gibi etkilendim. keşke fotoğraf makinan hep yanında olsa, hep fotoğraflarını çeksen, sonra yazsan bunları da.

ka.'yı evet ben de çok sevdim. k, sevdiğim bir harf. bir ara gazetede yazı yazıyordum. kendi adımla yazmayayım dedim yine, zeyneb k. gibi bir isim uydurmuştum. başlı başına, kendi kendine, güçlü bir şeyi ifade ediyor sanki k harfi. belki dediğin gibi bu, kafka nedeniyledir sadece.

doğumgününd eumarım, yine de güzel manzaralar pencerende.

öpücükler, sevgiler.

Adsız dedi ki...

a, ben hemen kitapligimin yerini degistirmeliyim o zaman! iyi ki söyledin bunu.

aslinda ben de, bu tren yolculuklarinda fotograf cekmeyi ve yazmayi falan düsünmüstüm. ama sonra vazgectim, ya üsendim, ya da o kadar cok sevdim ki, ne yapsam tam anlatamam gibi geldi.

simdi kuzenimi arayip yarin bana salep getirmesini istedim. tabi bana süt yasak oldugundan soya sütü kullanirim ve tam bir salep olmaz ama sorun degil. olur o. yarin burda da kar yagacakmis.

arcilin iyi olmasina cok sevindim.


cok tesekkürler dileklerin icin,
öpücükler, sevgiler
ka

endiseliperi dedi ki...

günaydın ka.'cığım. şimdi sabah çok erken. her taraf bembeyaz kar. evler, bir şeye maruz kalan çocuklar gibi çocuklar gibi sessiz, kar içinde. beyazlığın içinde turuncu ışıklar görünüyor pencerelerde yer yer. çok güzel.

çayı demledim. donducudan minik sandiviç ekmeklerinden çıkardım. tost makinesinde çözülüyorlar, birazdan içlerine peynir koyup kahvaltı tepsisini hazırlayıp arçil'i uyandıracağım. tina ve arçil derin bir uykuda şimdi.

saat çaldı ve sanki bu sesle birlikte kuşlar uyanıp uçmaya başladılar. çatılara konarken karları sıçrattılar.

...
kahvaltı hazır. arçil bir beş dakika daha istedi:)
...
benim kitaplığımda, hiç girmediğimiz salonda, ka'cığım. ama gerekli kitaplar yatak odasında, mutfakta yığılmışlar. evi düzenleme telaşına düştüğüm her seferinde kucak kucak geri götürüyorum onları.

orada kuzeninin olması ne şans! çok da yalnız hissetmiyorsundur kendini.

orada da kar başlamıştır belki. yarından sonra artık burada kar yağmaz diye ümit ediyorum. artık bitsin gerçekten. fena değildi, güzeldi, ama çok da yerleşik bir ilişki çok sağlıklı değil karla:)

arçil'i tekrar uyandırayım ve ev mesaisine başlayayım ben artık:)

öpücükler, sevgiler.

Adsız dedi ki...

peri,
burda hava cok soguk, - 20 derece gibi geldi bana. ve kar falan yagmadi. bütün günü disarda gecirmek zorunda kaldim üstelik, salep bile yapamadim. ne yapalim, bazen de böyle geciyor hayat. ama sehir bu soguk rüzgarla cok tatsiz.
öpüyorum seni,
k.

Adsız dedi ki...

sana birsey sormak istiyorum,
sen bazen bir kitabin bir sayfasini yemek istediginden bahsetmistin. gecenlerde bana bir hocam, her gün bir tane baudelaire siiri yemem gerektigini söyledi. yani onunla mi besleneyim demek istiyorsunuz dedim, agziyla birsey cigniyormus gibi yapip hayir hayir yemen gerekiyor böyle dedi. bir ay boyunca her gün bir tane yiyeceksin dedi. sana danismaya karar verdim, cünki ben yiyemiyorum. baudelaire'i yeterince sevmedigim icin yiyemiyor olabilir miyim? yani bir siir nasil yenir ki?
k.

endiseliperi dedi ki...

günaydın sevgili k,
bugün istanbul'da güneş açtı ve çatıların üstündeki kar yama yama eriyor. şimdi çatılara baktım sana bu bilgiyi vermek için ve yine o adamı gördüm. apartmanın çatısına çıkmış, çatıya konmuş güvercinleri kovalıyor yine elini, kolunu savurarak. 'gölgesizler' kitabındaki deliyi andırıyor biraz. öylesine amaçsız ve nedensiz görünüyor yaptığı iş. belki de bütün delilerde olduğu gibi bizim haiz olmadığımız başka bir evrenin kurallarıyla işliyordur aklı. küçükken aklımdan geçen düşünceleri başkasının bilemeyecek oluşu hem bir güven verirdi bana, hem de korkuturdu. sanırdım ki diğer insanlar hangi eylemde bulunuyorlarsa o eylemin ucu hassas, görünmez, organik iplerle zihnindeki düşünceye bağlı ve akıllarında sadece yaptıkları eylem kadar düşünce var. oysa ben başka düşüncelere de sahiptim. aklımın ipleri yoktu ve bu demektir ki, delirmeye yatkındım. belki de doğru bir açıklamadır; bahçede can sıkıntısından, dokuz yaşındayken ulaştığı.

ama benzer bir delilik evrenine tabiysek güvercinleri kovalayan bu adamı niçin anlamıyorum? her bir kar kristali gibi farklı bir deliliğe sahiptir belki deliler de.ancak bilimadamları araştırmış, wisconsin eyaletinde birbirinin eşi iki kar kristali keşfedilmiş zamanında. belki de yek diğerimizi aşkla aramamızın mantığı budur; aynı akla değil, aynı deliliğe sahip ikiz kar kristalini bulmak için uğraşıyoruzdur.

uçuyorum tabii şimdi. sabah uçuşu:)hayatında karı ilk kez sesli okunan bir mektupta hayal eden biri için kar rüyalar alemine ait bir şeydir de ondandır bu. uzak ve soğuk bir şehre, üniversiteye giden ablamın bize gönderdiği mektuptaki, hafif, minik, kuyrukları kıvrımlı el yazısıyla yazdığı mektupta geçerdi ilk kez kar ve orada 'lapa lapa' yağardı. ne zaman kar yağsa o mektubu hatırlarım ve aynı büyü evrenine dalarım.

ben salep sevmediğim için unutmuşum geçen gün almayı. tadını sevmem de fikri hoşuma gider diye içmek isterim salebi. evet, hayat hatırladıklarımız ve unuttuklarımızla geçiyor. en sonunda elene elene, unutula unutula aklimizda son bir hatıra kalıyordur belki: rosebud.

öpüyorum ben de seni.

endiseliperi dedi ki...

hah! evet. sen kelimeleri yiyemiyor musun!? şaka şaka:)

şiir konusunda hiç ileri geri konuşmayayım ben. allah hakkında konuşmak gibi biz fanilerin fikir yürütmesi kadar çocuksu ve yetersiz geliyor bana. hocan belki, yaşamsal bir eylemde bulunmak gibi gece gündüz o şiiri aklından geçirmekten, nabzının ritmiyle şiirin ritmini eşzamanlı yapacak kadar onu tekrarlamaktan ve bilinçli olarak düşünmesen bile öylece şiirin anlamına vakıf olup onu kalpten anlamaktan bahsediyordur.

benim baudelaire'i anlamak için yardımcı kitaplarla onu okumak şeklinde bir planım vardı. yalan oldu. belki yeterince okumadığımdan belki çeviri şiir okumak zorluğundan, onu anlamıyorum. anladığımı sanıyorum ama başka anlayanlara bakınca hiç anlamadığımı kavrıyorum.

belki iyi şiir kutsal ayetler gibidir. borges'in açıldıkça çoğalan kitabı gibi tüm derinliğini kavramak zordur. her okuyuşta başka bir katmanla karşılaşıyorsundur. hem kar gibi, her zihnin sıcaklık ve nem dereceleri farklı olduğu için herkes için farklı bir anlam kristaline bürünüyordur o şiir.

bugünkü konseptimiz kar kristali oldu:) bu iler tutar yanı olmayan yorumları işe yarar hale getirmek için sana baudelaire şiiri yanında yemek için walter benjamin'in pasajlar'ını önereyim. şimdi aklıma sadece o geldi. belki bu durumda sindirim sorunu yaşamazsın.

öpücükler sana. sevgiler.

endiseliperi dedi ki...

biraz önce kadıköy'den geldim. ne yorgunluk! şarap almıştım, bir akdeh koydum şimdi. şuursuzca çayı da demlemişim baktım ki. eti, ekmeği, antep salçasını, tina'nın kumunu, hep aldım. banka, postane işlerini hallettim. mudo'dan arçil'e yine iki nefis tişört aldım. çok da ucuz değildi ama öyle güzeldi ki desenleri, rengi. krem rengi, yumuşacık bir kazak da aldım arçil'e. kendime de tül kadar ince, siyah bir tişört aldım, erkek reyonundan. sevdiğim tişörtler, giysiler ya erkek ya da çocuk reyonunda oluyor. bir de gri, kocaman, elbise ve palto arası bir şey aldım. göğüs altından büzgülü bir şey. aynaya bakıp yakıştı mı yoksa afgan sirkinden kaçmış bir eleman gibi mi görünüyorum bilemediğimden bir kıza sordum. çok yakıştı, diyince aldım. kasanın arkasındaki capcanlı turuncu bir bereyi, orada ayna olmadığı için sıradaki birine sordum, oldu bence, diyonce onu da aldım.

iş bankası kitapçısına uğrayıp, dostoyevski'nin 'öteki' kitabını aldım.

bülent'le çay içip, sevdiğimiz tahinli cevizli çöreklerden yiyerek sohbet ettik. yanımızda canı sıkılan iki hanım da başları bize dönük, sus pus bizi dinleyerek çay içince bülent pek konuşamadı. ben hiç aldırmam. bülent'le konuşacağımız konu hiç bitmez. başka bir zaman, benim alışveriş işimin de olmadığı bir zaman tekrar buluşup, uzun uzun konuşmaya karar verdik. bir ara bülent'e de sorarak her zamanki gibi sayısal lotoyu doldurdum. o, yeni bir şair keşfetmiş, onu inceledim. çok güzeldi. önce her zaman şarap aldığım amcaya uğradım. sağolsun, poşetleri birbiri içine koymamda, büyük bir poşet bulup, küçükleri onun içine yerleştirmem de yardım etti. saçımı düğüm yaptım bu sırada da, yanında toka yok mu, diye şaşkınlıkla sordu. bir hanımın yanında hep tokası olmalıymılş:) yapı kredi'ye uğrayıp arkadaşımın şiir kitabını sordum. yokmuş maalesef orda. telefonla galatasaray'daki şubeyi aradı, orada varmış. telefonumu aldı, beni arayacak geldiğinde. zahmet verdiğim için çok mahcup oldum, ama artık gele gide beni tanıdığından, zevkle yardım ettiğini söyledi.

otobüsün en arka koltuğunda yer buldum, çok şükür. paketleri arkaya koydum. terli, zonklayan başımı soğuk cama dayayıp eve kadar geldim. çok yorulmuşum. telefonumu evde unuttuğumdan arçil çok merak etmiş. hemen dolaptaki yemeklerden ona yemeğini hazırladım. ben de şimdi kendime omlet yapıp, kahvaltılık bir şeyler de hazırlayıp tabağa, odaya geçeceğim. evde olmak çok rahatlatıcı, huzur dolu bir şey. eve her gelişimde sanki kaf dağına ulaşmak için engellerle, tehditlerle mücadele etmiş de sonunda amacına ulaşmış biri gibi rahat bir nefes alıyorum. ev, arçil, tina, balıklar iyi. bugün de her şey yolunda. çok şükür.

yıllar sonra bu günlükleri okuduğumda, kadıköy ve ev arasında yaptığım bu rutin yolculukları, halleri, biraz hüzünlenerek, çokça sevecen bir duyguyla okuyacağım sanırım.

k. dedi ki...

pericim,
ne güzel alisveris yapmissin:) aynen ben de erkek ve cocuk reyonunda daha cok sey buluyorum.
dün sana yazdiklarim yine yok oldular, üstünden biraz zaman gecince ancak yazabiliyorum yeniden.
baudelaire konusunu sana sorunca ve de yazdiklarini okuyunca, anladim ki ben aslinda pek sevmiyorum onu. genelde de siire cok düskün degilim. bazen okurum, hosuma da gider, ama fazla tahammül edemem, birakirim. herseye cok fazla cok fazla anlam yüklenmis gibi geliyor. (ama, bu mesele basima gelince gizli gizli edip cansever okudum.)
galiba, benim yiyebilecegim sey siir degil. kücük, siradan hikayelerdeki siirselligi seviyorum. mektuptaki lapa lapa yagan kar gibi.

güle güle kullan aldiklarini,
kadiköy yazisi yazdigin icin tesekkürler,
cok öpüyorum.

endiseliperi dedi ki...

rica ederim, k.'cığım:)kadıköy her zamanki gibi çok güzeldi. masamda yaşlı bir amca da kek yiyip çay içiyordu. birlikte, meydanda müzik yapan bir grubu dinleyip, izledik sessizce. neden sonra o, eh, artık iyice avrupalı olduk, dedi:) bir şey demedim.

şiir konusunda bir şey demeyeyim. senin şiire yatkın bir doğan olduğunu biliyorum. yoksa o kısacık tren manzaralarını bana öyle anlatamazdın. ne demek istediğini anlıyorum. şiiri olmayan insanlardan, nesnelerden pek hoşlanmıyorum sanırım ben. dünyaya aşkla bakıp, ondaki şiiri görmeyi umursuyorum. yoksa çok anlamsız her şey. ama ne demek istediğini çok iyi anlıyorum, bunu bil. ama şimdi onu konuşacak halde değilim. midem ağrıyor. ilaç aldım. umarım geçer de uyuyabilirim. çünkü yarın epey işim var. ay yok bugün. zifiri karanlık. ıslak bir soğuk var havada. perdeleri kapattım. film izleyemedim bu akşam. okudum. yarın perdeleri hiç açmadan ve odadan hiç çıkmadan lambanın altında okuyup yazacağım. eğer kettle'ı da odaya getirirsem, mutfağa hiç gitmem gerekmez. yemek de var. iyiyim, ama şu midem de iyi olursa süper olacak.

aldıklarım hala poşette duruyor, çıkarmadım bile. teşekkür ederim, k'cığım.

çok öpüyorum seni.
çok, çok sevgiler.
tekrar diyeyim, "kücük, siradan hikayelerdeki siirselligi seviyorum. mektuptaki lapa lapa yagan kar gibi." bunu anlıyorum ve çok seviyorum. ama iyi şiirler çok yücedir. diz çöktürtür insana. ben bir gün baudelaire'i gerektiği gibi anlayıp çok seveceğime inanıyorum.

tekrar sevgiler çok.

guguk kuşu dedi ki...

ufff nerelerdesin?

endiseliperi dedi ki...

:)
özledin mi beni, guguk kuşum? ben de seni özledim.

bu aralar yine tuhaf işler içindeyim.
şöyle kolaylayım, geleceğim.

şimdi banyodan çıktım. banyo yapmak ne kadar güzel bir şey:) bir de mistik çay yaptım kendime. film arıyorum izleyecek. demet'ciğim sabrina filminden klip göndermiş, sağolsun. bulursam filmini izleyeyim yine. sanki tam da o havadayım.

sen söyle, ne hakkında bir yazı okumak istersin yazarsam. kafam öyle dağınık ki, buradan da epey uzaklaşmışım, yazayım istiyorum ama kendimi veremiyorum hiç. sen söyle, onu yazacağım, söz:)

öpüyorum çok seni ve kızları. ufaklığı hele çok, çok öperim:)
sevgiler hepinize.

Adsız dedi ki...

'"bir guvenlik acigi olarak cocuk" :)) peri bayiliyorum sana.

melike

endiseliperi dedi ki...

:) teşekkürler melike.
sevgiler.

Red Riding Hood dedi ki...

Çok yakışıklı kereta ;)