Cuma, Ekim 19

ÖNERİ: Film senaryosu okumak


Bora'nın sinemaya ilgisi gençliğinde başlar ve tutkuyla doludur. Sinematek'te onlarca film izlemek, son parasıyla sinemaya gidip aç kalmak onun olağan gençlik halleri. Sinema üzerine olan kitap çevirileri ise zevkle yaptığı bir iş. Eskiden Bilgi Yayınevi, senaryo çevirip basarmış, Bora'da varmış hepsi ama bir kıza vermiş okusun diye (kız çok güzelmiş ve birlikte olmayı düşlüyormuş Bora ama kız kitapları da alıp sırra kadem basmış. Hay allah:) O kitaplardan elinde sadece Visconti'nin Leopar'ı kalmış.)

Benim için film izlemek, bir aydınlanma, bir akıl fikir edinme yolu olmadı hiç bir zaman. Ben filmin içinde kendimi kaybedip durdum. Geri dönmemecesine filmin içinde olmak istedim. Çocukluğum böyleydi. Gençliğimde ise bazı filmleri izlemiş, bazı yönetmenleri tercih eden biri olmuş olmak çok havalıydı. Sinema kitapları okuyordum. Bilgi Yayınevi değil de Nisan Yayınları senaryo basıyordu benim zamanımda artık. Sinema ile arama bilinçten bir duvar örülmüş oldu böylece. Film beni yine alır götürür ama ner'de o safiyane bir şekilde film içinde eriyip gitme halleri...

Şimdi artık bir yayınevinin senaryoyu basmasını beklemeye gerek kalmadı; hepsi internet'te var. Var ama ben yine de basılmış bir malzeme tercih ederim. Geçenlerde, filmlerin senaryosunu da okumak isterim aslında, deyince Bora bir gün sürpriz yaptı bana. Elinde çok güzel bir şekilde dosyalanmış bir senaryo vardı: Ingmar Bergman'ın Yaban Çilekleri! Senaryoyu, http://www.dailyscript.com/ sitesinden bulmuş. Sayfa düzenini yapmış, bazı fotoğraflar da eklemiş, flash bellek'e yüklemiş. Cemil Ofset'te kağıtları, dosya kapağını vs seçmiş. Çıkışlar alınıp, spiraller geçirilip, dosya hazır hale gelmiş. Muhteşem olmuş. Bence siz de deneyin.

Deneyin, çünkü senaryo okumak çok hoş. Kitap nasıl ki yazdığı yerde, zamanda, duyguda olmanızı sağlıyorsa, senaryo doğrudan imgeye yönelik. İzlediğiniz filmin senaryosunu okuduğunuzda filmde kaçırdığınız bir sürü şeyi farkediyorsunuz. Ayrıca benim gibi İngilizcesi zayıf olanlar için, mükemmel bir İngilizce'yi geliştirme yolu. Her yönetmenle, her filmle başka bir aksan, başka bir dönem, başka bir ülke İngilizcesi!

Bora dün David Lynch'in Mulholland Drive senaryosunu getirdi. Bu, ikinci dosyamız oldu. Akşam çocuklar ders çalışırken ben de senaryoyu okudum. Laptop'ta http://www.tureng.com/ sitesini açıp, bilmediğim sözcüklere baktım. O sitede baktığınız sözcükleri bir liste halinde veriyor ki, daha sonra geri dönüp yeni olarak hangi sözcükleri öğrendiğinizi görebiliyorsunuz. Senaryoyu okumayı henüz bitirmedim. Bitirince, Mulholand Drive'ı tekrar izleyeceğim. O zaman hakkında konuşuruz belki.

Aşağıda Youtube'tan bulduğum Denny's Restaurant'ta (Filmde Winkie's Restaurant) geçen Terrifying Dream bölümü var. Daha da aşağıya senaryonun o bölümünü sizin için yazdım. Umarım keyif alırsınız benim gibi.

Mulholland Drive
David Lynch
Naomi Watts, Laura Harring, 2002



INT. DENNY’S RESTAURANT, HOLLYWOOD-MORNING
Two well-dressed men HERB and DAN (mid 30’s) are sitting at a table drinking coffee. Herb has finished eating his breakfast, but Dan hasn’t touched his Bacon and eggs –he appears too nervous to eat. A blonde waitress with a nameplate saying DIANE lays the check on their table smiles, then walks off.

HERB
Why did you want to g oto breakfast if you’re not hungry?

DAN
I just wanted to come here.

HERB
To Denny’s? I wasn’t going to say anything, but why Denny’s?

DAN
This Denny’s.

HERB
Okay. Why this Denny’s?

DAN
It’s kind of embarrassing but,

HERB
Go ahead

DAN
I had a dream about this place.

HERB
Oh boy.

DAN
You see what I mean…

HERB
Okay, so you had a dream about this place. Tell me.

DAN
Well… it’s the second one I’ve had, but they were both the same… They start out that I’m in here but it’s not day or night. It’s kinda half night, but it looks just like this except fort he light, but I’m scared like I can’t tell ya. Of all people you’re standing right over there by that counter. You’re in both dreams and you’re scared. I get even more frightened when I see how afraid you are and then I realize what it is. –there’s a man … in back of this place. He’s the one… he’s the one that’s doing it. I can see him through the wall. I can see his face and I hope I never see that face ever outside a dream.

Herb stares at Dan to see if he will continue. Dan looks around nervously, then stares at his uneaten food.

DAN (cont’d)
That’s it.

HERB
So, you came to see if he’s out there?

DAN
To get rid of this god-awful feeling.

HERB
Right then.

Herb gets up, picks up the bill and goes the cashier to pay. Dan just sits.

As Herb is paying the bill he looks over at Dan just as Dan is turning to look at him. From Dan’s point of view Herb is standing in exactly the same spot as he stood in the dream. Herb gets a strange feeling, turns back and finishes up with the cashier. He motions for Dan to follow him. Dan rises reluctantly and he and Herb make their way outside.

CUT TO:

EXT DENNY’S
Now Herb waits for Dan to lead the way.

DAN
Around here.

Dan takes Herb across the front of Denny’s to a narrow sidewalk that leads down the side toward the back. They begin walking down the narrow sidewalk –past a paypone. Dan begins to sweat the nearer he gets to the rear corner of the building. Red bricks glide by slowly.

CLOSER ON DAN
Beads of sweat cover his face. He finds it difficult to breathe. Herb is just behind him unable to see the fear overtaking his friend, but Herb can feel something himself.

The red bricks moving by now are coming to an end –the corner is coming closer- the corner is now very close.

Suddenly a man – a face… a face dark and bum –like- moves quickly out from behind the corner and stops-freezes- staring into Dan’s eyes.

Dan lurches back. All his breath is suddenly gone. He falls back into Herb who tries to catch him as he’s falling. Dan hits the ground unable to breathe –his eyes wide with horror.

Herb looks up –the man is gone. He looks down to dan.

HERB
Dan!... Dan! You all right?... Dan!

He kneels down and studies his friend. He feels for a pulse in the neck. He listens for breathing. His friend is dead.

HERB (cont’d)
My god.

Pazartesi, Ekim 15

Londra Manzaraları: Virginia Woolf

Kanepeye uzanmış, ocağa yemeği koymadan ya da yıkanmış çamaşırları asmaya başlamadan önce kolunuzu size en yakın rafta duran kitaba uzatmış ve bu tesadüfi buluşmadan size şaşkınlık veren keyifli birkaç saat geçirmişseniz, planlanmadan, hırsızlama yaşanan bu mutluluk anından daha güzel ne olabilir? Hımm… ısırdığınız sert kabuklu çikolatanın içinden yumuşacık bir çikolatanın akması belki…ya da balkona çıktığınız anda sizi bekleyen bir rüzgarın saçınızı dağıtması… ya da diyelim korkulu bir düşten uyandığınızda dönüp sarıldığınız birinin hatta siz ona dönünce size olabildiğince sıkı sarılan birinin olması.


İnsanın eliyle balık yakalaması kadar güçtür o durumda, o anki keyfine uygun bir kitapla karşılaşması. Ama ben yakaladım: Virginia Woolf, Londra Manzaraları, Alkım Yayınları, Çev. Şenay Kara, 71 sayfa. Virginia Woolf’u başka türlü severim. Tüm o deliliğin, öfkeninin, sinirsel çıkışların, sayıklamaların sonunda böyle sapasağlam, dupduru yazılar yazmasına hayranım. Onun sözcükleri, renkli, ışıklı, akışkan ve bazen de zalimdir. Zalimce yazdığı zamanlarda bile severim onu.

Kitap, Londra yaşamı üzerine altı denmeden oluşuyor. Virgina Woolf, biliyorsunuz, bir Londralı ve çok seviyor Londra’yı. Elbette o zamandan bu zaman çok şey değişti ama Londra’nın ruhunu Virgina Woolf’tan okumak ayrı güzel. Londra olması önemli de değil; bir şehri anlama, sevme biçimini görme açısından da hoşunuza gidecek bir kitap. İnsan kendi şehirlerine karşı da böyle bir bakış geliştirebilir. Ben bir gezi yazarı olsaydım, işte tam da böyle yazılar yazmak isterdim.


İlk makale, Londra rıhtımları. “Ne kadar masalsı, özgür ve değişken görünseler de, sonunda Londra Limanı’nda demir atmayan hemen hiçbir gemi yoktur denizlerde” (s.7) . Thames ırmağında demir atmış gemiler ve mavnalar, dubalar, kıyıdaki kirli depolar… üstünde gök, arkasında deniz görüntüsü ile muhteşem olan gemilerin demir attıkları ve gösterişli şahsiyetlerini yorgunlukla sıyırdıkları andaki hallerini öyle güzel anlatmış ki. Aşağılana aşağılana bir hal olan ticaret hakkında da çok hoş fikirleri var. Mesela şöyle yazmış: “Bir dişten (mamut dişinden bahsediyor) bir bilardo topu yapılır, bir başkası ayakkabı çekeceği olarak işe yarar –dünyadaki her mal sınanmış ve yararına ve değerine göre derecelendirilmiştir. Ticaret, düş gücü sınırlarını zorlayacak kadar yetenekli, yaratıcı ve akıllıdır ve asla yorulmak bilmez” (s.14). Nasıl? Hiç böyle düşünmemiştiniz, değil mi? İşte şu bölüme bayıldım. Dinleyin: “ Vinçleri indirip kaldıran ve döndüren, gemileri denizlerden çağıran biziz – bizim beğenilerimiz, bizim modalarımız, bizim gereksinmelerimiz. Bizim bedenlerimiz onların efendisi. Ayakkabılar, kürkler, çantalar, sobalar, yağlar, sütlaçlar, mumlar istiyoruz ve bunlar bize getiriliyor. Ticaret, içimizde hangi yeni isteklerin ve hangi yeni hoşnutsuzlukların oluşmaya başladığını görmek için kaygıyla bizi izler. İnsan, iskelenin kıyısında durup, vinçlerin, demir atmış gemilerin ambarlarından o varili, bu sandığı, şu balyayı kaldırışını izlerken, kendisini önemli, karmaşık, gerekli bir varlık gibi duyumsar” (s.17). Ne güzel, değil mi?


Bütün makalelerden bahsetmeyecektim size ama şu da ikinci makaleden, Oxford Caddesinde Akış’tan: “Burası, heyecan ve merak uyandıran olayların beslenip büyütüldüğü bir üretim yeridir. Kaldırımda korkunç trajediler yeşerip büyüyor gibidir; kadın oyuncuların boşanmaları, milyonerlerin kendilerini öldürmeleri, yerleşim bölgelerinin daha ağırbaşlı kaldırımlarında bilinmeyen bir sıklıkla olur buralarda. Haberler, Londra’nın hiçbir bölgesinde olmadığı kadar hızla değişir. Geçen insanların sürtünmesi, afişlerdeki mürekkebi yalayıp çıkarıyormuş ve böylece her yerde olduğundan daha çok afiş tüketiliyormuş ve daha yeni baskılardan oluşan yeni afişler her yerde olduğundan daha çabuk isteniyormuş gibidir. Akıl, izlenimleri toplayan yapışkanlı geniş bir tahta parçası olur ve Oxford Caddesi, bu tahta parçasının üzerine, değişen görüntüler, sesler ve devinimlerden oluşan sürekli bir şerit sarar.” (s.21).


Sonra Yazar, Oxford Caddesi’ndeki modern evlerin dayanıksızlığını ve ahlakçıların bu durumu küçümsemesini (çünkü duvarların böyle dayanıksız olması, çağımızın ciddiyetsizliğinin, aceleciliğinin ve sorumsuzluğunun da bir göstergesidir onlara göre) çok güzel anlatır. (Londra’nın ahlakçılarına, bizim eski Türk evlerinin dayanıksızlığının nedeninin, dünyevi zevklerde, zenginliklerde gözümüzün olmamasının ispatı olduğunu söylesek ne düşünürlerdi acaba? Yani bu dayanıksızlığın bir mimari felsefeye denk geldiğini. Ama konumuz gerçekten de bu değil. Geçelim.)


Geçmek istiyorum ama üçüncü makalenin konusu olan Büyük Adamların Evleri’nden de hoş bir alıntı yapacağım. Sonrasını siz kitabı alınca okursunuz artık. “Ve bizi Dickens’ın evine, Johnson’ın evine, Carlyle’ın evine ve Keats’ın evine götüren şey hiç de uçarı bir merak değildir. Biz bu kişileri evlerinden tanırız –yazarların, eşyalarına kendi damgalarını, öbür insanlardan daha silinmez bir biçimde vurdukları tartışılmaz bir gerçek gibi görünüyor. Hiçbir sanatsal beğenileri olmayabilir; ama bu kişiler hep çok daha az bulunur ve çok daha ilginç bir yeteneğe sahip gibidirler- bir eve doğru düzgün yer yerleşebilme; masayı sandalyeyi, perdeyi, halıyı sanki bunları kendi suretlerinde yaratıyorlarmışçasına, kendilerine dönüştürebilme yeteneği” (s.29). Bu noktada The Hours filminden bahsetmek şart oldu. Stephan Daldry’nin yönettiği filmde, Virginia Woolf’un Sussex’teki evinin örneğini (belki de bizzat o evdir, bilmiyorum.)görürüz. Filmi defalarca izlememin bir nedeni de bu muhteşem, evdir. Ayrıca Virginia Woolf Londra Manzaraları makalelerini de Sussex’teki evinde yazmış.

Çok uzattım. Dördüncü makale, Kiliseler ve Katedraller, beşincisi, “Burası Avam Kamarası”, altıncı ve son makale de Bir Londralı’nın Portresi –ki ben bu sonuncusuna bayıldım.

İnce ve çok güzel bir kitap bitince, sanki çok güzel bir yiyeceği, mesela bir adet çikolatayı yemişsiniz de o doyumsuz tadın bitivermesi ile hüzünlenmişsiniz gibi olur. Belki kitabı o an tekrar okumak istersiniz ama kutudan açgözlülükle bir çikolata almak gibidir bu da. Her tekrar, günah bir oburluktur bana kalırsa. (Ve her tekrar yaşamın savurganca harcanmasıdır bir bakıma). Gerçi sonra, yani yeniden karşılaşmanız bir tekrar olmayacak kadar vakit geçtiğinde yine okuyabilirsiniz o kitabı.


Not:
* Çikolatayı çooook fazla sevmem. Ama çok sevilen en yaygın ve sevenleri için oburluk yaratacak yiyecek çikolata olduğu için aklıma çikolata gelir hep. Benim öyle sevdiğim bir yiyecek olsa olsa meyve olur sanırım. Bu da kimsede bir iştah yaratmaz. Böyle yani.
* Hiç aklımda değildi bu kitabı yazmak. Ben size aslında miyazaki'yi yazacaktım. Onu da bu hafta içinde yazarım. Bora'yı uyandırmak için beklerken yazdım bunu. İşte gidip tekrar uyandırmayı deneyeceğim. Ne yaparsan yap ama mutlaka uyandır, dedi ama uyanmamakta da direniyor. Hay allah. Ben gideyim.

Perşembe, Ekim 11

bence portlandlı derek kazanır.

apartment therapy sitesinin düzenlediği yarışma çok heyecanlı. los angeles'ın batısından mar and bry'ın evlerindeki renk uyumu da güzel ama bence portlandlı derek'in renk ve eşya anlayışı çok hoş. oturma odası çok güzel olduğu gibi, banyosu çok ama ilginç. yatak odası da hem sakin hem farklı.

siz de bir inceleyin bakalım en çok hangi evi beğeneceksiniz:)

Cumartesi, Ekim 6

olan biten: çok yaşa atakuş!

cuma



5 ekim, atakuş'un doğumgünüydü. dedim ya, tuhaf bir yoğunluk var; bir türlü bilgisayarı açıp yazamadım. şöyleydi: o gün öğleyin bora ile buluşup dolaştık, ıvır zıvır aldık, yemek yedik, yeni film CD'leri aldık. bir telefoncuya gidip, hediye olarak bir cep telefonu aldık. ben bu hafta içi zara'ya gidip baharlık, uzun kollu bir tişört almıştım atakuş için. sonra çocukları almak için okula yürüdük. onlara yemek ısmarladık, eve döndük.





geçen yıl olduğu gibi pijamalarımızı giyip, pasta yedik. yaprak sarma da vardı (aklınızda olsun, aslı börekçisi'nin yaprak sarmaları çok ama çok lezzetli. kilosu 18 ytl). pis yedili oynadık. ben ilk kez oynadım. çok güzel bir oyunmuş. kaybedene küçük cezalar verdik. ben hiç ilk kazanan olmadığım için ceza meza veremedim kimseye.



sonra ratatouille'u izledik. atakuş filmin ortasında uyumadı bu sefer, demek ki gerçekten büyüdü:) bora ile bizim midemiz bulandı fareden. hele hep birlikte lokanta mutfağında yemek yapma sahneleri tiksindiriciydi valla. bunu zaten biliyor olmalı yapımcısı. ne riskli bir şey bunu göze alması. neyse. çocukların midesi filan bulanmadı, gayet doğal karşıladılar her şeyi.




atakuş cep telefonuna bayıldı. hatta zarif bir terazi olduğu için benim aldığım basit tişörtü çok sevdiğini de söyledi:)


iyi ki doğdun atakuş. uzun, sağlıklı ve çok mutlu bir hayat dilerim sana.



cumartesi

cumartesi öğleyin bora işten aradı, hava çok güzel hadi buluşalım, dedi. yürüyerek arçil'i dersaneye bıraktık. kadıköy çarşıda dolaştık, film aldık bir sürü. sonra eminönü vapuruna bindik(fahri korutürk ismi. bora bu vapurun oturacak yerlerinin farkını ve önemini, şeklini şemalini anlattı. bütün vapurları tanır bora). nereye gidiyoruz? elbette neolitik hanım'ın daha evvel bahsettiği kürkçü han'a! mahmutpaşa'da imiş. çok kalabalıktı. han'ı bulduk ve birkaç dakika içinde de yünleri aldık. dört çilesi birarada olan kocaman krem rengi üç çile ile normal çilelerden acı kahve renginden aldık. sanırım sekiz tane o da. battaniye öreceğim için de upuzun şişler aldık. ben ilk kez gördüm bu şişleri. onlar da beş numara. henüz nasıl yapacağıma karar vermedim. kahve ile başlayacağım. sonra krem rengi olacak ve onun içine de küçük kahve kalpler yapmayı düşünüyorum ama kalp yapmayı bilmiyorum (kalp kırmayı biliyorsun ama esprisi yapanı vururum). belki internetten örnek bulabilirim.

günler böyle geçti işte. balık pazarı çok şenlikli bu aralar. ancak bu yıl iyi palamut görmedik henüz. levrek ve lüferler fena değil. istavrit de çok var. ben bu yıl balık köftesi ile çorbasını da yapmayı istiyorum.
dersler çok yoğun. arçil'le birlikte çalışıyoruz hep. o bir ara ergenlik krizine girdi ama direnç gösterip kararlı davrandım. yine de çok asab bozucu anlayışsız olmayı göze alan biri ile tartışmak. okuldan bora ile birlikte yürüyerek dönüyorlar ki bu çok hoşlarına gidiyor. bizim sokaktaki park yeri savaşının istanbul trafiğine katkısı böyle oldu. biz haklıyız ve inat ediyoruz, arabayı yerinden çıkartmayacağız. hatta bora, sana bir vosvos alalım, ancak onu buraya koyarsak arabayı çıkarabiliriz, dedi. durum o kadar ciddi yani:)
yarın veli toplantısına gideceğiz ikimiz de. bu toplantıların aciliyetinin nedeni, para! bunun dışında eğitime katkısı olan bir konuşma yapıldığını hatırlamıyorum. arçil, veli toplantısını hatırlatan öğretmene, annem ödeme yaptıysa yine de gelsin mi, demiş, (sanırım ki pisliğine dedi arçil bunu). öğretmen anladı mı bilmiyorum ama, olsuuun, yine de gelsin, demiş. arçil elbette haylazlığının dökümü de verileceği için pek memnun değil bu işten.

bolca film izliyoruz. bir gün onları da anlatırım belki. bugün evin şeklini değiştirdim. yine kış haline getirdim. TV'yi kaloriferden uzaklaştırdım ve kanepeleri karşılıklı değil, çapraz koydum. biraz yorgunum. çocuklar, bora'nın bugün aldığı kitapları okuyup yattılar çoktan (arçil için, harry potter'ın bugün çıkan son kitabı. atakuş için osmanlı padişahları adında güzel, resimli bir kitap). ben de az önce nihayet edward said'in yersiz yurtsuz'unu bitirdim. kitap kalındı ama sıkıcıydı da. arada bir sürü ince hoş kitaplar okudum. kitaplardan da bahsederim bir gün size. bora sabahlayacak. ben de laptop'ı çıkardım, onda yazıyorum. sonra stephan king'ten, kingdom hospital dizisini izleyeceğim CD'den. çay ve paskalya çöreği de var.


benden haberler bu kadar. herkese sevgiler.

Çarşamba, Ekim 3

filmi evde izlemek de güzeldir!


film tercihlerimiz genetik yapımızda kodlanmış gibidir ve herkesinki kendine özeldir. bazıları bayılır, oysa ben korku filmlerini izleyemem. bilincim nerdeyse sadece bodrum kattan oluşuyor da etkisi umulandan fazla oluyor diye mi, yoksa sadece korkmaktan korktuğum için mi bilmiyorum. korku filmleri korkunçtur!


stephan king'den uyarlanan "shining" bir istisnaydı benim için. kubrick'in yönettiği, jack nicholson'un oynadığı shining'i elbette izlemişsinizdir. izlemediyseniz, ölmeden önce izleyin. o kadar iyi bir film. yaratım sorunları çeken bir yazar ve ailesi kışın kapalı olan bir otelde kalırlar ve olaylar nabzınızda ritm bozuklukları oluşturarak gelişir. (bu filmin yukarıdaki afişini bu eve ilk geldiğimde görmüştüm. bora, filmi de var, dedi ama uzunca bir süre elimi sürmemiştim filme, çok korkarım, diye. sonra bir gün eğer benimle izlersen shining'i izlemek isterim, dedim. benden söylemesi, izlerken siz de yalnız olmayın.)


geçenlerde "1408" filmini izledim. shining'ten sonra izlediğim en güzel korku filmiydi. bu film de bir otel odasında geçiyor. john cusack yine iyi oynuyor, ki biliyorsunuz seviyoruz onu. samuel jackson yine bilen ve yol gösteren bir adam ve o konuşması, ses tonu ne kadar etkileyici yine. bence izleyin, hele korku filmleri severiyseniz hiç kaçırmayın. (bu filmi izlemeye de bora ile birlikte başladık ama filmin en korkunç yerinde bora, çok ama çok yorgun olduğu için uyudu. hay allah!)


biz bu aralar korku filmlerine eğilim gösteriyor olmalıyız ki yine stephan king hikayelerininden uyarlanmış olan "nightmares&dreamscapes" başlıklı, TV için çekilmiş, yabancı TNT kanalında gösterilmiş 8 kısa film izledik. ilk ve ikinci film muhteşem, diğerleri, nefis! mutlaka bulmaya çalışın. soğuk bir cuma gecesi, patlamış mısırınızı, sıcak çikolatalı keklerinizi hazırlayın, çayınızı demleyin ve izlemeye başlayın, derim ben. ya da eşi dostu çağırın, evinizde korku filmi partisi yapın. servis için daha renkli şeyler hazırlamanız gerekebilir bu durumda:) bu CD'nin ilk filminde oynayan william hurt yaşlanmış, yüzü kötücül bir karakter oyuncusuna dönmüş ki çok yakışmış kendisine. aynı yüzü "mr. brooks" filminde de farkedeceksiniz. çok ama çok etkileyici. o filmde de iş adamı, iyi aile babası kevin costner'ın katil kişiliğini temsilen bulunuyor ki, çok hoş oynamış gerçekten. bu filmi de kevin costner'a rağmen izleyebilirsiniz, fena değil.


dün akşam, louis malle'in "elevator to the gallows"filmini izledim. fena bir gerilim değil. 1957 yapımı. jeanne moreau oynuyor. eski filmlerin ne kadar tasarruflu yapıldığını görünce insan şaşıyor. o kadar tasarruflu ve o kadar da iyi.


oliver marchal'ın yönettiği "36" bizim türk melodramlarını, hatta annemin anlattığı eziyet çeken iyilerin, cezasını eninde sonunda bulan kötülerin bulunduğu destanları hatırlatsa da çok iyi bir film. daniel auteuil, gerard depardieu çok, çok iyi. bora kurgusunu filan çok sevdi. çekinmeden 105 dakikanızı ayırabilirsiniz. bora bir filmi daha çok sevmişti ama adını hatırlamıyorum şimdi. bir polonyalı naif ressamın anlatıldığı filmin fotoğrafları gerçekten çok hoş. naif, yaşlı ressamın karakteri, yeteneksiz genç ressamla ilişkiler... mutlaka izleyin. ben ismini hatırlayınca yazarım.


costa gavras'ın filmi "ölümcül çözüm", nicole kidmanlı "the invasion" ise eh işte, öldürecek vakti olanlara...


bağımsız sinema yönetmenlerinden jim jarmusch'u önemsiyorum. "night on earth" filmi de farklı şehirlerde taksi şoförlerinin hikayesini anlatıyor. dün uğradığımda, "stranger than paradise"filmini de aldım. dün ayrıca terry gilliams’ın "time bandits", tim burton’un "james and the giant peach" filmlerini de aldım. visconti’nin, "death in venice" filmini aldım bir de -ki çok sevdiğim kitabının filminin ayrıntılarını çoktan unutmuştum, iyi oldu bulduğum-


gündüz saatlerinde ya da akşam bora çalışıyorsa audrey hepburn filmlerini izliyorum. "breakfast in tiffany", "roman holiday", "war and peace" yeniden eğlenerek izlediğim filmler.


çok yakında, dün aldığım filmleri ve ayrıca miyazaki'nin çizgi filmleri "my neighbour totoro" ile "kiki's delivery service" filmlerini izleyeceğiz. bunlardan sonra david lynch filmleri için uygun kıvama gelir ve ilk olarak "mulholland drive" filmini izleriz diye düşünüyorum.


fassbinder filmlerinden, "istasyon şefi'nin karısı" ile "herman herman" dışındakileri izlemek için hiç güç bulamıyorum kendimde.


ingmar bergman filmlerinin senaryosunu bulabilir miyiz, diye sordum bora'ya. boş vaktinde onları bulacağız ve ben bergman filmlerini o senaryoları okuyarak tekrar izleyeceğim.


kış mevsiminin belki de en güzel tarafı daha çok film izleme zevkini sunmasıdır. (daha çok çizgi roman da okumak ister insan ki onu da gelecek sefere yazarım). kokulu çaylar, tütsüler, yumuşak battaniyeler, rahat, sıcak ev giysilerini hazırlamaya başlamak gerek.


iyi seyirler.